İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Böyle müslümanlık olur mu?

 

Şu adamlara bakınız. Muhammed aleyhissalatü vesselamın Allah katından getirdiği şu yüce İslâm dinini, uygulamada futbol kulübü taraftarlığına çevirmişler. Birtakım cemaatleri, hazretleri dinin üzerine çıkartmışlar; hizip ve grup fanatizmi bataklığına saplanmışlar, saçma sapan işlerle uğraşıyorlar.

Geçmiş asırlarda büyük medeniyetler kurmuş, yüksek kültür seviyelerine çıkmış, hârikulâde mimarlık anıtları bina etmiş, müslim gayr-ı müslim bütün ülke halkına adalet, güvenlik, huzur veren hukuk sistemleri geliştirmiş, güzel sanatların her dalında nefis eserler vermiş, İspanya’dan koğulan Yahudilere bile yeni bir yurt temin etmiş, yaya yürüyerek, denizden yelkenli gemi ile seyrederek ülkeler ve kıt’alar fethetmiş eski Müslümanlara bakıyorum, bir de bugünkü birtakım küçük ve seviyesiz adamlara ve aradaki korkunç fark karşısında dehşete düşüyorum.

Bu arrivistler, şarlatanlar, sahtekârlar, soytarılar, seciyesizler, seviyesizler, din ve mukaddesat bezirgânları nasıl olur da İslâm’ı ve Müslümanları temsil edebilir?

Şu trilyonlarla, milyarlar dolarla oynayan adamların ilimleri, irfanları, kültürleri, hikmetleri, sanatları ne kadar az. Bu yetersizlikle nasıl islâmî hizmet ve faaliyet yapacaklar?

Günde beş kez Ezan-ı Muhammedî okunur, Allah’ın emri, Peygamber’in sünneti üzere müezzinler mü’minleri camilere dâvet eder ve sözde İslâm temsilcisi, Müslüman büyüğü kişileri bu dâvete icâbet edip de camiye gelmiş cemaat arasında göremezsiniz. Bunlar mı, Müslümanları zilletten izzete çıkartacak?

Allah ve Peygamber, iman edenlere birleşin, başınıza bir emîr seçip ona itaat edin, tefrikadan kaçının, câhilî asabiyetlere kapılmayın, düşmanlarınızdan daha güçlü olun diye emrediyor. Bizimkilerse “Ben, ben, ben…” demekten başka bir iş yapmıyor.

Şu ehl-i İslâm’ın şu Ümmet-i Muhammed’in hal-i perişanına bakınız. On milyonlarca Müslümanın şu ülkede on bin Sabataycı kadar gücü, ağırlığı, tesiri yok. Müslümanlar bu kötü duruma nasıl düşmüşler? Birtakım adamlar din istismarı ile köşeyi dönmüş, karunî servetlere sahip olmuş, kâzip şöhretler edinmiş, lakin Müslümanlar zelil ve zebun vaziyette kalmış.

Fesubhanallah! İnsan şu Müslüman ülkenin, şu Müslüman milletin haline bakınca hırsından, öfkesinden, infialinden çatlayacak hale geliyor.

Bizi bu hale farmasonlar, ateistler, mateistler getirmişmiş… Yok canım! Hayır, bizi bu hale içimizden çıkan hâinler getirmiştir. Hani “Bize para verin, bizi destekleyin, biz sizi kurtarırız” diyorlardı. Niçin kurtarmadılar?

Birkaç küçük adamın ve onların peşlerine takılan beyinsizlerin nârına yandık.

Tam Buğday

Ne kadar çok yeni hastahâne açılırsa açılsın, yetişmiyor. Her taraf eczahâne dolu. Hepsi de işliyor. Türkiye nüfusu hasta. Sanki sinsi bir soykırım ile karşı karşıyayız.

Bu millî felâketin ana sebebi buğdaydan yararlanamamamızdır. Buğday, bu millete Cenab-ı Hakk’ın en büyük nimetidir. Buğday hem bir gıda maddesi, hem de bir şifa kaynağıdır. Bizim halkımız ekmekle besleniyor. Ekmek buğday unundan yapılıyor. Ama nasıl? Buğdayın en değerli kısmı olan kepeğini eleyip hayvan yemi yapıyoruz. Özünü de atıyoruz. Geriye yüzde 75 nişastalı kısmı ile proteinli kısmı kalıyor. Kepek ve özle birlikte en canlı, en şifalı, en değerli kısmını attıktan sonra, sağlık için yetersiz olan ölü kısmının içine zararlı mayalar, ilaçlar koyarak halka yediriyoruz.

Milletçe sağlıklı olmak istiyorsak, buğdayı, hiçbir tarafını atmadan, ekmek yaparken içine zararlı maddeler katmadan, “Tam buğday” olarak tüketmeliyiz.

Tam buğdaydaki şifayı, faydaları halk bilmeyebilir. Lakin memleketi idare edenler gerçeği bilmeli, görmeli ve ona göre tedbir almalıdır.

Eskiden ekmekler esmer olurdu. Mis gibi buğday kokardı. Başka bir lezzete sahipti. Şimdiki francalalar taze iken yeniyor, bir gün sonra bayatlıyor ve tadı tuzu kalmıyor.

Kepekli buğday ekmeği yemek hususunda halkı uyarmak o kadar zor bir şey olmasa gerek. Bu uyarı niçin yapılmıyor? Fırıncıların, hastahânelerin, ilaç sanayiinin kârına kesat gelmesinden mi korkuluyor?

Bazı pisboğazlar, şişmanlamamak için ekmek yemiyor, onun yerine daha fazla katık tüketiyor. Bu da beyinsizce bir harekettir. Zayıflamak isteyen bol kepekli ekmek yemeli, katığı azaltmalıdır.

Kepeksiz ve özsüz beyaz ekmek, margarin, boyalı ve kimyalı konserveler, hormonlu sebze ve meyvalar, boyalı gazozlar, aromalı tatlılar bütün bir milleti hasta ediyor. Türkiye’nin dış düşmanları bile bu kadar kötülüğü yapamazlar.

Herkes aklını siyasî dedikodularla bozmuş. Sağlıklı beslenme üzerinde duran yok. Millet sağlığını yitirdikten, on milyonlarca vatandaş hastalıkların pençesine düştükten sonra ben siyaseti ne yapayım.

Dindar kişiler için yazıyorum. Asr-ı Saâdette elek yoktu. Daha sonra çıkmış bir bid’attir.

Aklı olanlara hitap ediyorum. Unu elenmiş, bütün kıymetli unsurları içinden çıkartılmış bembeyaz francala yemeyiniz. Uzun vâdeli bir intihar olur bu. Çaresini bulunuz ve mutlaka kepekli buğday unundan yapılmış ekmek yiyiniz.

Bir insan için mesele, “Nasıl daha fazla yerim” değil, “Nasıl daha az yerim”dir.

Zararlı, kimyalı, boyalı, hormonlu, aromalı, zehirli yiyeceklerden el çekmeli ve tabiî, sağlıklı bir beslenme siyaseti takip etmeliyiz.

Şeker, tuz, beyaz un sağlığımızın en büyük düşmanıdır.

Müslüman gazeteler, televizyonlar, teşekküller uzmanlara danışarak, onlardan yararlanarak sağlıklı beslenme konusunda halkı uyarmalıdır.

Parça et ithalinden sonra Türkiye’ye muntazaman domuz eti sokulmakta ve bunlar sığır eti diye halka yedirilmektedir. Dışarıdan büyük miktarda domuz iç yağı ithal edilmektedir.

Dini imanı para, maddî menfaat, mal ve cah olan birtakım karaktersizler halka bu gerçekleri duyurmuyor.

Zengin tabaka için tam buğdaydan yapılmış hakikî ekmek çeşitleri üretiliyor. Fakat onlar çok pahalıdır, ortahalliler, fakirler alıp yiyemez.

Tam buğday sadece bir besin maddesi değil, tek başına bir eczahâne, bir hastahane, bir şifa hazinesidir.

Uyarıyorum, ileride sürünmek istemiyorsanız, unu elenmiş beyaz ekmek yemeyiniz, tam buğdaydan yapılmış hakikî ekmek yiyiniz.

Böyle ekmeği nereden mi bulacaksınız? Her şeye aklınız eriyor, buna da bir çare ve çözüm bulunuz. Gerekirse evdeki fırınınızda kendi ekmeğinizi kendiniz pişiriniz. 29 Temmuz 1998 Çarşamba

Kahire Mevlevihânesi

Roma Üniversitesi restorasyon profesörü G. Fanfoni bizim Kültür Bakanlığımıza müracaat etmiş, “Sizdeki eski mevlevihânelerden birini restore etmek istiyorum” demiş. Kültür Bakanlığımızdaki hikmetsiz bir zat, “Biz Mevlevî tekkesini ihyâ ettirmeyiz” cevabını vermiş. Halbuki, İtalyan profesöre müsbet bir cevap verilseymiş, Kütahya’daki mevlevihâneyi aslına uygun bir şekilde tâmir ettirecekmiş.

Türklerden ümidini kesen Profesör Fanfoni Mısır makamlarıyla anlaşmış ve Kahire mevlevihânesini restore etmiş. Oradaki mevlevi tekkesi 1966’ya kadar açık kalmış, sonra tekke olarak faaliyeti durmuş, bir ara yaşlı insanlara barınak olmuş, sonra büsbütün harap olmuş. Mevleviliği seven İtalyan profesör bütün maharetini göstererek Kahire mevlevihânesini mükemmelen tâmir ve ihya eylemiş.

29 Haziran’da Nezih Uzel bey dostumuz, bir grup semâzen ve mutriban ile Kahire’ye gittiler. Oradaki opera binasında bir mevlevî âyini icra edilmiş. Âyin-i şerif büyük ilgi görmüş, 1050 bilet satılmış, salon hınca hınç dolmuş. Daha sonra basında sitâyişkâr yazılar çıkmış. Nezih Bey vasıtasıyla Kahire mevlevihânesine bir “Edeb Yahu” levhası gönderdim. Bizden de orada bir bergüzar bulunsun. Heyette Hâfız Kâni Karaca da varmış. Beyatî âyini icra edilmiş. Nezih Bey, tekkeye Hulusî beyin yazısından silkelenmiş bir “Yâ Hazret-i Mevlânâ” levhası, bir kazan, bir şeyh postu götürmüş. Türk mevlevileri daha sonra bir de İskenderiye’de Mevlevî âyini icra etmişler. Mevlevilik yüksek İslâm tarikatlarındandır. Şeriat’a uygundur.

Tabiî İbn Teymiyyecilere, Vehhabîlere, tasavvuf düşmanı selefilere sorarsanız, onlar Mevleviliği ve Mevlevileri İslâm dışı görürler. Onlara bakmamak lâzım. Bugün, bütün İslâm âlemi ve insanlık Mevlânâ Celâlüddin Rûmî kaddesallahü sırrehüssami efendimiz hazretlerinin mânevî irşadına muhtaçtır. Bu büyük veli Resûlullah efendimizin temsilcilerindendir. Onun açtığı muhabbet çığırı, birbirleriyle kavga eden Müslümanları uzlaştıracak bir yoldur. Mısır devletinin anayasasında “Devletin dini İslâm’dır” diye yazılı ama o kardeş ülkede İslâmcılar ile devlet savaş halindedir. İslâm’a ve Müslümanlara zarar veren bu savaş İbn Teymiyye’nin, Muhammed ibn Abdülvehhab’ın, selefî ve aktivist İslâmcıların, terörü maksada ulaşmak için bir vasıta olarak kabul eden vurucu kırıcıların metodlarıyla sona erdirilemez. Hazret-i Mevlânâ, Muhyiddin ibn Arabî gibi İslâm büyüklerinin yumuşak metodu ile Müslümanlar barışabilir, orta yolu bulabilir, Muhammedî hakikatın nuruyla aydınlanabilir, insanlığa örnek olabilir.

Müslüman Tekfir Edilemez

Kelime-i Şehâdet getiren ve ehl-i kıble olan herkes Müslümandır. Ehl-i Sünnet Müslümanları içinde çeşitlilik vardır. Mezheb, meşreb, tarikat, görüş, tasavvufî zevk yüzünden hiçbir Müslüman tekfir edilemez (küfürle suçlanamaz, kâfir olduğu iddia edilemez). Muhyiddin ibn Arabî büyük bir Müslümandır. Ünlü bir İslâm âlimi olan Aliyyü’l-Kaarî İbn Arabî’yi tenkit eden bir kitap yazmıştır. Böyle çatışmaları normal kabul etmek gerekir. Muhtelefün fih olan konularda kimse kimseyi sapıklıkla, dinden çıkmakla suçlamasın.. Bazı tasavvuf erbabından Şeriat’a aykırı bazı sözler ve fiiller zuhur etmiştir. Bunlar elbette yanlıştır. Ancak bunlar yüzünden önüne gelen herkes hodbehod küfür ve dalâlet fetvaları vermeye kalkışmamalıdır.

Bir Müslümanın dinden çıktığına dair geçerli fetva ve mahkeme-i şer’iyye ilamı olmadan, hiç kimse onun kâfir olduğunu iddia edemez. Mutaassıp İbn Teymiyyecilere kalsa, dünyadaki Müslümanların sayısı pek az olur. Çünkü onlar kendileri gibi düşünmeyen, İslâm’ı kendileri gibi yorumlamayan herkese kolayca müşrik ve kâfir damgasını vururlar. Hele Vehhabîlere göre, Müslümanların sayısı daha da azdır.

Osmanlı devleti zamanında Kadızâdeliler tâifesi zuhur etmişti. Onlar da, kendi meşreblerinden olmayan Müslümanları şiddetle tenkit, hattâ bazen tekfir etmişlerdir. Kadızâdeliler de elbette Müslümandır ama onların tenkid ettikleri kimseler de Müslümandır. Müslümanlık hiçbir mezhebin, parçanın, meşrebin, tarikatın dar sınırları içine hapsedilemez.

Hazret-i Mevlânâ Celalüddin Rûmî zamanında Konya’nın zâhir ulemasından nice zat, o büyük veliyi hor görmüş, şiddetle tenkit etmişlerdi. Bu aşırı tenkitler o hazretin şan u şerefini eksiltmez. O, yedi asır öteden İslâm’a hâlâ hizmet etmektedir. İbn Arabî de öyledir. O hazret de, kabir âleminden Tevhid dâveti yapmakta, nice gayr-i müslimin hidâyetine vesile olmaktadır. İslâm’da mezheb, meşreb, tarikat konusunda zorlama yoktur. Başka meşrebten diye Müslüman kardeşini dışlamak, ona düşman olmak, onu Müslümanlar defterinden silmek ayıptır, günahtır. Fetva vermek selâhiyetine sahip ehliyetli ve icazetli gerçek müftü olmayanların, tenkit ettikleri Müslümanları tekfir etmeye hakları yoktur.

En büyük tehlike Müslümanların birbirine düşmanlık etmeleri, birbirlerini tekfir etmeleridir. Bu yolu da maalesef İbn Teymiyye ve Muhammed ibn Abdülvehhab gibi gulüvve sapmış mutaassıp kimseler açmıştır. Zamanımızda neo-haricî diyebileceğimiz sert, aşırı, militan, fanatik, meşreb taassubuna batmış insanlar ve tâifeler zuhur etmiştir. Bunlar kendileri gibi olmayan Müslümanları dilleri ve kalemleri ile yaralamakta, onlara eza ve cefa etmektedir.

Müslümanlar, kendi içlerindeki meşrû çeşitliliği kabul etmeli ve çeşitlilik içinde bir vahdet meydana getirmelidir. Bu vahdet, her gün beş vakit namazda camilerde toplanıp cemaat olmakla gerçekleştirilebilir. Ümmet-i Muhammed asla bir mezhep veya tarikatta birleşemez. Hadîs-i şerifte “Ümmetimin çeşitliliği geniş bir rahmettir” buyurulmaktadır. Çeşitli Müslümanlar, Ezan-ı Muhammedî okununca camilerde toplanıp Allah’a cemaat halinde ibadet etmek sûretiyle özlenen birlik yolunu açmış olurlar.

“Ben iyi Müslümanım, benim tarikatim veya cemaatim iyidir” gibi iddialar ve övünmeler sübjektiftir. Böyle kendi kendini medihlerin kıymeti yoktur. Bunlar maazallah insanı gurura, kibre götürür. Asıl fazilet, düşmanın, karşıtların kabul ettiği fazilettir. Herkes kendi mezhebinde, meşrebinde, tarikatında hayırlı ameller, güzel işler, hasenat yapmaya çalışsın. Öteki Müslümanlara saldırmasın, meşreb ayrılığı yüzünden onları incitmesin. Müslümanların birleşmesini isteyen, onları kendi tarikatına veya hizbine dâvet edip durmasın, Ezan-ı Muhammedî okununca camiye gitsin, cemaat olsun, orada birleşsin. 30 Temmuz 1998 Perşembe

Kurtarıcı öğütler

Hocazâde Ahmed Hilmi bey merhumun “Hadîkatü’l-Evliya” adlı eserini okurken, Nakşibendî büyüklerini anlattığı kısımda Abdülhâliq Gucdüvânî hazretlerinin oğluna verdiği şu nasihatlar dikkatimi çekti ve bunları siz muhterem okuyucularıma nakletmeyi uygun gördüm.

Büyük mürşid, oğluna ve dolayısıyle biz bütün Müslümanlara şöyle öğüt veriyor: “Ey oğlum! Sana nasihatim şudur ki, ilim ve edeb öğren; senden önce yaşamış büyüklerin eserlerini oku; takva ile muttasıf ol; ehl-i sünnet ve cemaat yolundan git; beş vakit namazı cemaat ile kıl; fıkıh, hadîs ve tefsir ilimlerini öğren; câhillerden uzak dur; sana şöhret getirecek işlere bulaşma; az ye, az uyu, az konuş; yabancı kadınlarla sohbet etme; gayretini dünyayı kazanmak için sarf etme; çok ağla, az gül, gülerken de kahkaha ile gülme; halka elinden geldiği kadar ve can u gönülden hizmet et; hakikî şeyhleri, kâmil mürşidleri canından kıymetli bil ve sakın onları red ve inkâr etme; kalben daima mahzun ol. Sana gerektir ki, vücudun zayıf ve nahif, gözlerin yaşlı, amelin hâlis, duan huşû ve tazarru ile olsun; elbiselerin eski, arkadaşın fakir, işlerinin özü ibâdet, hânen mescid, kalbin zâkir, lisanın şâkir, munisin ve yoldaşın zikr ve dostun fikr olsun.”

Hâce Abdülhâliq Gucdüvânî hazretleri hem Şeriat ilimlerinde, hem de tarikat ve tasavvuf kültüründe çok yüksek bir makamda bulunan ve Resûlullah efendimizin (Salat ve selam olsun ona) vekili ve halifesi derecesine yükselmiş bulunan bir büyüğümüzdür. Bakınız bu yüce zat nasıl nasihat ediyor. Öğütlerini dikkatle mütalaa edelim ve bunları kendi hayatımıza tatbik için olanca gayretimizle çalışalım. Hakikî şeyhler, kâmil mürşidler, rabbanî ve ‘âmil âlimler Müslümanlardan para toplamazlar, ücret istemezler. Onlar, kendilerine kulak verenleri tashih-i itikada, beş vakit namaz kılmaya, cemaate devama, ahlâklı ve edebli olmaya, ilim ve irfan sahibi olmaya, gurur ve kibirden kaçınmaya, dünya ihtiraslarına ve şehvetlerine kapılmamaya çağırırlar.

Bağlılarını ve müridlerini bu gibi hayırlı ve faydalı şeylere çağırmayıp da, onları boş işlerle oyalayanların rehberliğinden ve kılavuzluğundan hayır ve fayda gelmez. Çok yiyen, çok uyuyan, çok konuşan kişiler Müslümanlara örnek olamaz. Müslümanları kaz gibi yolan, inek gibi sağan kişilerin reçeteleriyle bu Ümmet kurtulamaz. Peygamber yolundan gidenlerin, Sünnet-i Resûlullah’a uyanların Nemrud, Firavun, Neron ziyafetleri gibi ziyafetler vermesi mümkün bir şey değildir. İslâm dininin temel hükümlerini Allahü Teâlâ ve Tekaddes hazretleri nas ile koymuştur. Peygamber aleyhissalatü vesselam da, Allah’ın Elçisi sıfatıyla bunları yorumlamış ve açıklamıştır. Şeyh ve hoca geçinen hiç kimsenin mevrid-i nasta ictihad yapmaya, İslâm’a aykırı fetva ve ruhsatlar vermeye selâhiyeti yoktur.

Hakikî şeyhler ve âlimler, ameliyata (uygulamaya) ait işlerde Müslümanlara örnek olmaya mecburdur. Bu işlerin başı da beş vakit namazdır. Bunların da camilerde cemaatle kılınması gerekir. Taraftar ve para toplama hususunda, kâzip şöhretlere tâlip olma konusunda büyük bir gayret gösteren birtakım adamların cemaatle namaz kılmak mevzuunda Müslümanlara örnek olmamaları esef ve üzüntü veren bir ihmal ve gaflet değil midir? Müslümanlar kendilerini kurtarmak, dünyada izzet, âhırette saâdet bulmak istiyorlarsa Kitabullah’a, Sünnet’e, Sâlih Seleflerin nasihatlerine uysunlar.

Aşırılıklar

Doktor Haluk Nûr Baki, “Sonsuz Nur” adlı eserinin (İstanbul, 1960) 122’nci sayfasında şöyle diyor: “…hangi âlim, hangi kitap ne yazarsa yazsın Muaviye dahil bütün Emeviler haindir. Muaviyenin ashablıkla hiçbir ilgisi yoktur.” 121’inci sayfada şöyle diyor: “…mel’un-zâde Yezid…”, “…mel’un oğlu mel’un Yezid…” Nur Baki aynı sayfada iki kere Hz. Muaviye için mel’un sıfatını kullanmaktadır.

Son devirde Türkiye’nin yetiştirmiş olduğu büyük din âlimi Ömer Nasuhi Bilmen, “Müslümanların Ashab-ı Kiram Hakkındaki Nezih İtikadları” adlı eserinde Hazret-i Muaviye’ye yapılan iftira ve hakaretleri cevaplandırmakta, onun ashabtan olduğunu, Hazret-i Ali ile olan ihtilâfının bir ictihad meselesi olarak mütalaa edilmesi ve kendisine lisanla ve kalemle tecavüz edilmemesi gerektiğini bildirmektedir.

Bir ehl-i sünnet Müslümanına, Hazret-i Muaviye için mel’un demek yakışmaz. Bütün Emevilere sövüp saymak, onların hepsini aynı kefeye koymak da insafa, adalete, ahlâka uygun düşmez. Emevî halifesi Ömer ibn Abdülaziz hazretleri sâlih, âbid, muttaki, munsif bir zattı. Kendisini hulefâ-i râşidîn listesine koyan zatlar vardır.

İslâm, Müslümanlara orta yolu tavsiye eder. Biz elbette Hazret-i Ali kerremallahu vecheh efendimizi Hz. Muaviye’den üstün görürüz. Hazret-i Hüseyin radiyallahu anh efendimize yapılan hıyânetleri kesinlikle takbih ederiz. Ancak itidalden ve adaletten ayrılmayız. Nice mel’anet yapan Yezid ile Hz. Muaviye’yi bir görmek doğru değildir. İslâm, oğlun suçundan dolayı babanın cezalandırılmasına, tahkir edilmesine cevaz vermez. Dr. Nur Baki, din âlimi değil, tıb doktoru idi. Bir ara 60’lı yıllarda, islâmî safı terk etmiş, din düşmanı İsmet Paşa’nın partisine girmiş, CHP’den milletvekili seçilmiştir. Müslümanların dinî konularda aşırılıklardan kaçınmaları, ihtilaflı konularda gerçek din âlimlerine tâbi olmaları gerekir.

Dâvet

Gayr-i müslimleri İslâm’a çekmek, onları hidâyete dâvet etmek ancak güler yüzle, yumuşaklıkla, keremle, mürüvvetle olur. İslâm’a çağırılacak erkek ve kadınlara “Bre dinsizler, bre kâfirler, bre necisler!..” diye hitap etmek onların hidâyet yollarını tıkamak olmaz mı? Küfür ve kâfir elbette tahkire layıktır. Onlara, küfür ve kâfir olarak tâzim edilemez. Lakin, dâvetin metodu, usûlü, edebi, erkânı vardır.

Bütün gayr-i müslimler, hangi dine mensup olurlarsa olsunlar Resûlullah efendimizin Ümmet-i dâvetidir. Onları İslâm’a güzellikle, sevgiyle, ihsanla, keremle çağırmak gerekir. Bırakınız gayr-i müslimlere yumuşak davranmak, kendi meşreblerinden olmayan din ve iman kardeşlerine karşı kırıcı hareket eden, onları dışlayan, mü’mine düşmanlık eden, Müslümana kin besleyen sert, öfkeli, kalp kırıcı, asık suratlı, hor görücü adamlar, biraz bilgi sahibi olsalar da İslâm’ı temsil edemezler. İslâm her şeyden önce muhabbet dinidir. 31 Temmuz 1998 Cuma

Kur’ân

  1. Kur’ân-ı Kerîm Allah’ın (cellecelâluhu) kelâmıdır, kadîmdir; kul sözü değildir.
  2. Bilgi, kültür, inanç olarak doğru ve yanlış olanlar onda gösterilmiştir. Doğru ve sahih olanlarla yanlış olanları Kur’ân ölçüsüyle anlarız.
  3. Aksiyonla yâni yapılan şeylerle ilgili iyi ve kötü işleri Kur’ândan anlarız.
  4. Güzelin ve çirkinin ölçüsü de Kur’ândadır.
  5. Kur’ân bizim düstûrumuzdur.
  6. Yapacağımız şeylerin icâzetini Kur’ândan alırız.
  7. Kur’ân Yüce Yaratan ile aramızda bir bağdır. Onu okuyarak, ona uyarak, onun hüküm ve ilkelerini hayata uygulayarak Allah’a (cellecelâluhu) mânen yaklaşmış ve rızâsını kazanmış oluruz.
  8. Kur’ân, kendisine uyduğumuz takdirde bizi edebî mutluluğa eriştirir.
  9. Dünya üzerinde haysiyetli bir hayat sürmemiz Kur’âna uymakla olur.
  10. İlim ve icâzet bakımından ehil değilsek, kendimiz doğrudan doğruya Kur’ân-ı Kerîm’in yorumunu/tefsirini yapamayız, ondan kendi kafamıza göre hüküm ve mâna çıkartamayız. Bu işi “ilimde râsih olanlara” yâni gerçek müfessirlere bırakırız.
  11. Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmı Kur’ânın birinci müfessiri ve onun Sünnetini Kur’ânı açıklayan ikinci ana kaynak olarak kabul ederiz. Ancak bu sahada da kendi kafamıza göre hüküm vermez, gerçek din âlimlerinin, gerçek müfessir ve muhaddislerin açıklamalarını kabul ederiz.
  12. Kur’ânı kabul etmeyenleri, Kur’âna cephe alanları kesinlikle dost ve velî ittihaz etmeyiz.
  13. Kur’ânı okuyup da ondaki emirlere, yasaklara, hükümlere, öğütlere riayet etmeyenlerin büyük bir çelişki içinde olduklarını biliriz.
  14. Kuru kuruya “Biz Kur’ânı rehber ve düstûr edindik” diyorlar, sonra o Yüce Kitap’taki hükümlere aykırı işler ediyorlar… Böyleleri münâfıktır veya günahkârdır. Her hâl u kârda onlar iyi Müslüman sayılmaz.
  15. Muhkemâta ait Kur’ânî hükümlerin ve bilgilerin bir tekini bile inkâr eden dinden çıkmış olur.
  16. “Men fessere’l-Kur’âne bi-re’yihî feqad kefer…” buyurulmuştur, yâni “Kur’ân-ı Kerîm’i kendi re’yi, hevesi ve kafası ile yorumlayıp açıklayanlar ya dinden çıkarlar, yahut küfrân-ı nimette bulunmuş olurlar.”
  17. Kur’ân akıl ve ilimle anlaşılır, yorumlanır. Ancak akıl bir âlet ve vasıtadır. Aklı öne çıkartmak yanlıştır.
  18. Reformcuların, dinde yenilik isteyenlerin, değişimcilerin kendi re’y, heva, heves ve kafalarıyla Kur’ândan çıkardıkları mânaları kabul etmeyiz.
  19. Kur’ân mukaddestir, ticarete âlet edilemez. Mushaf, tercüme, meâl ve tefsir neşriyatında esas olan hizmettir. Bu hizmet ticarî müesseseler vasıtasıyla yapılıyorsa, ticaretin kesinlikle ön plana çıkartılmaması gerekir.
  20. Müslümanların gerçek ve icazetli âlimleri, seçkinleri, önde gelenleri, güç sahibi olanları Kur’ân-ı Kerîm’in mesajını, her kavmin ve topluluğun anlayacağı bir lisan ve zihniyetle bütün insanlığa ulaştırmakla vazifeli ve yükümlüdür. Bu vazife ve mükellefiyeti yerine getirmezlerse günahkâr olurlar.
  21. Câhil ve mukallid bir Müslüman, müctehid/fakih sözüyle nass arasında bir aykırılık görürse müctehid/fakih sözüne tâbi olur. Çünkü onun aykırılık gibi gördüğü şey kendi bilgisizliğinden kaynaklanmaktadır. Nesh olabilir, tahsis olabilir, tevcih olabilir. Meselâ: Gece namazı (teheccüd) Peygamber aleyhissalâtü vesselâm için farzdır, Ümmet’i için sünnet ve müstehabdır. (Ehl-i Sünnet fakihlerinin telif ettiği usûl-i fıkıh kitaplarına müracaat oluna).
  22. Kur’ânın değil bir âyetini, bir hükmünü; bir kelimesini, hatta bir harfini bile inkâr eden kâfir olur.
  23. Şeriat-ı Garra-i Ahmediyye, Kur’ân ve Sünnet’ten çıkartılmış dînî bilgilerin tamamına verilen isimdir. Binaenaleyh Şeriat’ı inkâr veya tahkir, Kur’ânı inkâr ve tahkir demektir.
  24. “Ümmet’in en şereflileri Kur’ân hâmilleridir” buyurulmuştur. Hâmillerden maksat, Yüce Kitab’ı kuru kuruya ezberlemiş olup kuru kuruya okuyanlar değil, onu kendilerine hayat düstûru edinen ve onun ahkâmını ve nasihatlerini uygulayan, onun gösterdiği ahlâkla ahlâklanmış olanlardır.
  25. Kur’ân biz insanlara ötelerden sarkıtılmış bir kurtuluş ipidir. Kur’ân kendisine yapışanları selâmete çıkartan sağlam bir kulptur. Kur’ân nurdur, şifâdır. Kur’ânın gölgesine girenler necat bulur. Kur’âna sarılan ve onun hükümlerini hayatına uygulayan kişi ilâhî yardım ve inâyete nâil olur. Kur’ân, kendisine tutunanları zilletten izzete, esaretten hürriyete, karanlıktan aydınlığa, dalâletten hidâyete, şekavetten saadete çıkartır. Kur’ânlı, zindanda da olsa izzet sahibidir, hatta darağacında sallansa bile… Dünya imtihanında başarı Kur’ânlı olmakla, Kur’âna uymakla, Kur’ânla aydınlanmakla, Kur’ânın gölgesi altında bulunmakla mümkündür.

Not: “ŞERİAT: 1. Doğru yol. 2. Allah’ın emri. 3. Âyet, hadîs ve icmâ-i ümmet esaslarına dayanan din kaideleri.” (Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat).

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.