İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Sabiha Gökçen Tartışması

Çarşamba

 

Aşağıdaki yazıyı on ay önce yazmıştım. Sabiha Gökçen’in kimliğinin medyada tartışılması bazı resmî makamları çok öfkelendirdiği için o zaman yayınlatmamıştım. Aradan hayli zaman geçti, öfkeler ve tepkiler dindi; şimdi yayınlanmasında sakınca kalmadı.

İstanbul’da Türkçe ve Ermenice yayın yapan haftalık Agos gazetesinin 6 Şubat 2004 tarihli sayısında “Sabiha-Hatun’un sırrı” başlığıyla bir röportaj yayınlanmış, Hürriyet gazetesi de, 21 Şubat 2004 tarihli nüshasında “Sabiha Gökçen mi, Hatun Sebilciyan mı?” başlığıyla birinci sayfadan, bu röportaja dayanarak bir yazı yayınladı.

Ermenistan’dan Türkiye’ye gelerek temizlik işlerinde çalışan Hripsime adındaki hanımın iddiası şu: “Biz Antepliyiz. Ailenin annesi MariamSebilciyan’dı. Baba ise Nerses Sebilciyan. Nerses 1915’deki olaylar sırasında öldü. Maryam ile Nerses’in 2’si kız, 7 çocukları oldu. Kızlardan biri Diruhi, benim annemdi. Diğeri de Hatun’du. İşte bu Hatun,Sabiha Gökçen’dir. Benim teyzemdir. Kardeşlerinin, yani dayılarımın adları ise Sarkis, Boos, Haçik ve Hovhannes Sebilciyan’dır.”

Sabiha Gökçen’in “resmî kimliği” ise şöyle:

“21 Mart 1913’te Bursa’da doğmuşmuş. Sultan İkinci Abdülhamid tarafından Bursa’ya gönderilen Vilâyet Başkâtibi Hâfız Mustafa İzzet Bey’in kızıymış. 1925’teki yurt gezisi sırasında Atatürk’ün dikkatini çekmiş ve onun tarafından evlât edinilmiş. Bilâhare ilk kadın pilotumuz olmuş, adına İstanbul’da bir de havaalanı yapılmış…” Agos gazetesi 1915 Ermeni tehciri esnasında bir buçuk milyon Ermeni’nin öldürülmediğini, 644 bin 900’ünün geri döndüğünü, Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu’na dayanarak iddia ediyor. Peki bu Ermeniler ne olmuşlar? Bu sorunun cevabı da şöyle veriliyor: Bunların büyük bir kısmı daha sonraki yıllarda yabancı ülkelere göçtü. Büyük bir bölümü ise, Müslümanlığı seçip toplum içinde eridi.

Sabiha Gökçen’le ilgili iddialar öteden beri Ermeni cemaati içinde biliniyormuş.

Türkiye Yahudilerinin yayın organı Şalom gazetesiyle, Ermeni vatandaşlarımızın Agos gazetesi koleksiyonları taranacak olursa birtakım ses sanatkârlarından, edebiyatçılardan, kültür ve fikir adamlarından sıkça bahsedildiği, onların isimleri üzerinde durulduğu görülecektir. Bunlar zâhirde Türk ve Müslüman ismi taşıyorlar. Sanırım nüfus kartlarında da, Müslüman oldukları yazılıdır. Lakin bunların Yahudi ve Ermeni kökenli olması muhtemeldir.

Türkiye’de dil devrimini yapan, zengin Osmanlıca Türkçe’sini Arapça ve Farsça on binlerce kelimeden, terimden, tâbirden ayıklayıp arındıran zat, Türk Dil Kurumu’nun başında bulunduğu uzun yıllar boyunca imzasını hep “A. Dilaçar” olarak atmıştır. Bu zatın asıl adı Agop Martayan’dır.

Boğaziçi Üniversitesi’nde Demir Demirgil adında başarılı ve sevilen bir profesörümüz vardı. O da Rum’du, Türk ismi almayı uygun görmüştü veya buna mecbur kalmıştı.

Türkiye’de iki kimlikliler sadece Sabataycılar, “Gizli Yahudiler” değildir. 1915’ten sonra yüz binlerce Ermeni de, Müslüman ve Türk olmuşlardır. Bunların ne kadarı İslâm toplumu ve kültürü içinde erimiş, ne kadarı asıl kimliğini muhafaza etmiştir, bunu bilen yoktur.

1950’de Demokrat Parti iktidara geçince gazetelerde birtakım mahkeme kararları yayınlanmaya başladı. Bazı vatandaşlar, ülkede esen hürriyet rüzgârlarından yararlanarak İslâm dinini ve Türk ismini bırakarak asıl kimliklerine geri dönmüşlerdi. Sabırlı birinin çıkarak o yıllardaki gazeteleri taraması gerekir.

Mustafa Kemal Paşa, Sabiha Gökçen’i nasıl görmüş, nasıl takdir etmiş ve nasıl mânevî evlât edinmiştir? Ermeni olduğunu biliyor muydu? Bu konuyu da bir tarihçinin araştırması gerekir.

Türkiye Avrupa Birliği’ne girerse, başına bir de “Kripto-Hıristiyanlar” meselesi çıkacaktır. Zaten yıllardan beri Yunanistan ve Rum-Ortodoks diyasporası, Pontus meselesini kurcalayıp duruyor.

Osmanlı İmparatorluğu en az elli (bazıları bu rakamı yetmiş sekize çıkartıyor) ırktan meydana gelen bir cihan imparatorluğuydu. Türkiye Cumhuriyeti bu etnik çeşitliliği, çoğulluğu, farklılığı miras olarak almıştır. Bunların hepsi “Türkleşmiştir” ama büyük kısmının ikinci kimlikleri, altkimlikleri yaşamaktadır. Ülkemizdeki Çerkezler,Gürcüler, Abazalar, Çeçenler, Arnavutlar, Boşnaklar, Kırım Tatarları… ve diğer öteki grupların kültür ve yardımlaşma dernekleri, dergileri, vakıfları bulunmaktadır. Ben şahsen bunlardan kesinlikle rahatsız olmuyorum. Çeşitlilik, olumlu sahada kullanılmak şartıyla büyük bir zenginliktir. Lakin madalyonun ters tarafı da var. Hıristiyan misyonerleri bazılarına “Sizin atalarınız Teslis dinine bağlıydılar, barbar ve zâlimTürkler onları kılıç zoruyla, zorla Tevhid dinine soktular, artık hürriyet var, insan hakları var, atalarınızın dinine dönünüz…” şeklinde propaganda yapıyorlar.Bu propagandaları, agresif ve yıkıcı misyonerlik hareketlerini kösteklemezsek Türkiye’nin yapısı çöker ve büyük bir yıkım olur.

Agresif misyonerlerin mantığıyla hareket edilecek olursa Hıristiyanların da Roma ve Yunan Paganlığına (çok tanrılı putperest dinine) dönmeleri gerekir.

Bir Hıristiyan Müslüman olmakla Hazret-i İsâ’ya, ondan önce gelmiş Habercilere, Tevrat ve İncil’in Allah tarafından gönderilmiş Kutsal kitaplar olduğu inancını yitirmez.

İslâm dini Hazret-i Musa’yı, Hazret-i İsâ’yı ve diğer bütün Peygamberleri kabul ediyor. Allah’ın Tevrat ve İncil adında kutsal kitaplar gönderdiğini de kabul ediyor. Ancak bu kitapların asıl metinleri kaybolmuş, aradan zaman geçtikten sonra bazı kâtipler bunları yazmışlarsa da, içlerine kul sözleri karışmış, çeşitli nüshalar arasında çelişkiler, farklılıklar meydana gelmiştir. Bunu zaten Batı’daki tarihçiler, ilim adamları ve hattâ insaflı kilise mensupları da kabul ediyorlar. Biz Müslümanlar bugünkü Kitab-ı Mukaddes’in, Allah tarafından gönderilmiş, katışıksız, orijinal metin olduğunu kabul etmeyiz.

Kiliseden camiye çevrilmiş bir ibadet yerinde Hazret-i İsâ’ya, Hazret-i Meryem’e, Havarilere hürmet edilir. Cami mihraplarının üzerinde, Kur’ân’daki “Küllema dahale aleyha Zekeriyyel-mihrab…” ayeti yazılıdır. Bu ayet Hazret-i Meryem annemizin kıssasıyla ilgilidir.

Ben bir Müslüman olarak, bir Hıristiyan ülkesinde yaşasam onların dinine, kimliklerine, örflerine, âdetlerine, kanunlarına, nizamlarına saygısızlık etmem. Yalancıktan Hıristiyan olmaktan, Hıristiyan gibi görünmektense ölmeyi tercih ederim.

Türkiye’de birtakım Gizli Yahudiler, zâhirde Müslüman gibi görünüyor; perdeler ve paravanalar ardında İslâm’a ve dindar çoğunluğa, ahlâkın uygun görmeyeceği bir şekilde suîkastlar tertipliyor. İşte bu kabul edilemez.

(Not: Birinci Cihan Harbi’nde ve Millî Mücadele yıllarında Doğu Anadolu’da hayli Türk ve Ermeni çocuğu yetim kalmıştı. Doğu Fatihi Kâzım Karabekir Paşa bunları toplamış, yetimhâneler ve okullar kurmuş ve yetiştirmişti. Ermeni yetimlerini Türk ve Müslüman yapacağını sanıyordu. Aldandı. İki kimlikli olan, dıştan Türk ve Müslüman görünen, içlerinde ise kanlı ve ateşli fırtınaların girdaplarında can veren, kaybolan yakınlarını unutmayan birtakım Ermeni çocukları, büyüyüp yetiştikten sonra intikamlarını feci şekilde almışlardır.Bu konu hayli netamelidir, fazla yazmaya gelmez. Güçlü, iktidarlı tarihçilerin ve araştırıcıların meseleyi incelemeleri ve ciddî kitaplar yazmaları gereklidir.) 23 Aralık 2004

Yorumlar kapatıldı.