İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Aynadaki Hâinler

Pazar

 

Cuma günü akşam namazını Küçükayasofya camiinde kıldım. Cemaat, her zamankinden biraz daha kalabalıktı. Şamil Yayınevinde oturan bir grup Adapazarlı misafir ile Yesevî Vakfı’nın bahçesinde çay içen yedi genç camiye gelince mâbet biraz şenlenmiş oldu.

Camiye her gidişimde İslâmcı, aktivist, lafazan tabakaya içimden verip veriştiriyorum. Yahu, Ezan-ı Muhammedî okunduğunda bu adamlar nerededir? İlle de Küçükayasofya camiine mi gelmeleri gerekir, belki başka camilere gidiyorlardır. Hayır, onları namaz vakitlerinde hiçbir camide göremezsiniz. İslâmcılık yaparlar, İslâm nizamı kurarlar, Asr-ı Saadet’i geri getirmek için çalışırlar, para toplarlar, alkış ve itibar devşirirler ama camilere gelmezler.

Camilerde vakit namazlarında gariban, fakir, tabandan, fazla okumamış Müslümanları görürsünüz. Bazen cuma namazında bile şık kostümlü, pahalı gömlek ve kravatlı, makamlı mevkili, limuzin otomobilli, parlak diplomalı bir tek Müslüman göremem.

Dinsizleri, İslâm düşmanlarını bir kenara koyalım ve İslâmcı, Müslüman geçinen yüksek tabakaya bakalım. Bunların bir kısmı Allah’a, Resûlüne karşı gelmiyor mu?

Kur’an, “Faizciler Allah’a ve Resûlüne savaş ilan etmişlerdir…” diyor. Bazı Müslümanlar ise faiz ve riba işlerine bulaşmışlardır. Bunların İslâmcılığından ne hayır gelir.

Dinimiz, emanetlerin ehil olanlara verilmesini emrediyor. İslâmcılar emanetleri, işleri ehil olanlara mı veriyor, yoksa ihvanlara, bizdenlere, kardeşlere mi?

Dinimiz ve fıkhımız erkek Müslümanların, günlük namazlarda camilere gelip cemaatle ibadet etmelerini emrediyor. Peki okumuş, şık elbiseli, bol gelirli, yüksek diplomalı İslâmcılar, beş vakitten geçtik, arada bir olsun niçin camilere gelmiyor, cemaat içindeki yerlerini almıyor?

Dinimiz birliği emrediyor, birtakım kodaman Müslümanlar ise Ümmet’i paramparça etmişler, mü’mini mü’mine düşman ve rakip kılmışlar, bu tefrika içinde parsa toplamakla, riyaset ve itibar kazanmakla meşguller.

Allah’a, Peygamber’e, Kur’ana, Şeriat’a, Sünnet’e, fıkha, mukaddesata saldırılınca, hakaret edilince susan; kendi cemaatine veya hizbine, kendi şeyhine ve baronuna saldırılınca dehşetli reaksiyon gösteren adamlar nasıl Müslümanlardır?

Dini imanı para olan adamlardan İslâm’a, Ümmet’e, bu memlekete hayır gelir mi?

Nefs-i emmâresine put gibi tapan adam muvahhid midir, yoksa müşrik mi?

Din rantı yiyen, düzenin necis kemiklerini yalayan haysiyetsiz ve şerefsiz adamlar bu davaya hizmet edebilir mi?

Peygamberimiz, “Hesaba çekilmezden önce muhasebenizi yapınız” buyurmuştur. Vehimleri, kuruntuları, kendimizi aldatmayı, bahaneleri, boş şikayetleri bırakalım da halimize gerçekçi bir gözle bakalım. Resûl-i Kibriya Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) “Siz ne haldeyseniz, öyle idare olunursunuz” buyurmuşlardır. Bir takım palavracı İslâmcılar niçin şikayet edip duruyorlar? Tencere yuvarlanıp kapağını bulmamış mı?

Kur’ana, Şeriat’a, şeâir-i islâmiyeye ihanet edenler elbette iflah olmazlar, selamet bulmazlar.

Olgaç ve Tolgaç

Liseli gençler arasında zaman zaman kavgalar olur. Olgaç ile Tolgaç arasındaki, yumruklaşmaya ve tekmeleşmeye kadar varan şiddetli kavganın sebebi incir çekirdeğini bile doldurmazdı ama sıcakların tesiriyle ağız dalaşı birden bire alevlenmiş ve zorlu bir kapışmaya yol açmıştı. Tolgaç, rakibine birkaç zorlu yumruk ve tekme atıp onu yere serdikten sonra avazının çıktığı kadar bağırarak zavallıyı şöyle azarlamış ve tahkir etmişti:

– Mikrop, böcek, solucan! Senin gibi bir pislik nasıl olur da bana kafa tutabilir? Ulan düşünsene, senin daha cep telefonun bile yok. Sürüngenliğine bakmıyorsun, bana kafa tutuyorsun ha!..

Olgaç, hem yediği tekme ve yumrukların acısıyla, hem de işittiği hakaretlerin ağırlığı altında iyice ezilmiş ve kapağı evine atmıştı. Gözlerinden sel gibi yaşlar boşanıyor, göğsü hıçkırıklarla sarsılıyordu. Babası henüz işten dönmemişti. Annesi, oğlunun maddî ve mânevî perişanlığı karşısında şaşırmış, “Yavrum ne oldu, anlat” deyip duruyordu. Lakin çocuk sinir krizleri geçiriyor, doğru dürüst konuşamıyordu. Arada bir hıçkırıklar arasında “Ce ce ce…” diye kesik heceler telaffuz ediyor, gerisini getiremiyordu.

Bu esnada babası geldi, oğlunun berbat halini gördü. Çocuğun alnını, şakaklarını kolonya ile oğdular, biraz sakinleşmesini sağladılar. Olup bitenleri, okuldaki kavgayı, yediği dayağı, işittiği hakareti anlattı. Tolgaç denilen piçin, belindeki son model cep telefonunu göstererek kendisini mânen nasıl ezdiğini anlattı ve tekrar boşanıp kana kana ağlamaya başladı.

Saatlerden beri sinirleri iyice bozulmuş olan annesi Sevgi hanım da artık patladı ve kocasına hitaben:

– Daha fazla dayanamayacağım. Yavrumuzu bir cep telefonundan bile mahrum bırakarak onu ne hallere getirdin. Ailemizin ne haysiyeti ne şerefi kaldı. Yapılan hakaretler sadece Olgaç’a mıdır? Hayır hayır, onlar öncelikle sana, sonra banadır…

Kadın hem ağlıyor, hem bağırıyordu. Zavallı adam ne yapacağını şaşırmıştı. Karısına, “Durumumu biliyorsun, ticaret kötüye gidiyor, borç gırtlakta, aleyhimde icra takipleri bile var. Olgaç’ın istediği marka cep telefonu yarım milyar lira, nasıl alayım?” Bu cevap karşısında Sevgi hanımın tahammül barajı çöktü ve seller gibi feveran ederek:

– Bıktım bu bahanelerden… Ya ne yapıp yapar, çocuğumuza en iyisinden bir cep telefonu alırsın, yahut aramızda her şey biter dedi.

O gece evde bir mezar sessizliği hüküm sürdü. Ertesi gün babası Olgaç’a yarım milyar liralık cep telefonunu aldı ve okula onu bu âletle mücehhez olarak gönderdi.

Tolgaç’ın cep telefonu yüz milyon liralık bir şeydi. Rakibininki karşısında pek sönük ve demode kalmıştı. Bakalım maçın ikinci raundunda birbirlerine neler diyeceklerdi. 22 Mayıs 2000 Pazartesi23 Mayıs 2000

Yorumlar kapatıldı.