İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Beynimiz ve Aklımız Yetersiz

Cumartesi

 

Müslümanlarla gayr-i müslimler arasında, tokat yemek bakımından farklılık vardır. Çünkü Müslüman, Hazret-i Muhammed’in getirdiği din hususunda Allah ile misak yapmıştır. Bu misakını, ahdini bozduğu takdirde dünyevî tokatlar yer. Bunlar başlangıçta şefkat tokatlarıdır. Uyanıp kendini toparlamazsa ceza ve belâ tokatları gelir.

Şimdi Müslümanların haline bakalım. Pek küçük bir azınlık dışında herkesin aklı fikri para, zenginlik, lüks, konfor, dünya nimetlerindedir. Din ve iman işleri ikinci plana atılmıştır. Beş vakitte ezanlar okunur, camiler boş. Allah’a, Peygamber’e, Dine, Kur’an’a, Şeriat’a saldırılır, gerekli tepki gösterilmez. Bir din baronu hakarete uğrarsa, o barona bende olanlar büyük reaksiyon gösterirler. Bu cahiller ve sapıklar, baronlarını Allah’tan, Peygamber’den, Kur’an’dan, Şeriat’tan üstün mü tutuyorlar? Bunlar ne biçim Müslümandır?

Günah, isyan, tuğyan, fuhşiyat (azgınlık), şirk, küfür, dalâlet (sapıklık), işret, kumar, faiz almış yürümüş. Müslümanların umurunda değil. “Bunlar önemli değil. Bizim hocamız uçuyor, sen ona bak…” Beyinsizler!

Müslümanların hiç kusuru olmasa, sadece emr-i mâruf ve nehy-i münkeri terk etmiş olsalar bile belalarını bulurlar. Şimdi gereği gibi emr-i mâruf ve nehy-i münker yapılıyor mu? Tefsir, hadîs, fıkıh, mev’ize, tasavvuf ve ahlâk kitaplarına bakınız, onlardaki emr-i mâruf ve nehy-i münker ile ilgili bilgileri okuyunuz, görecek ve anlayacaksınız ki, Ümmet-i Muhammed bu çok önemli, çok hayatî, çok zarurî farzı ihmal ve terk etmiştir.

Bu devirde emr-i mâruf ve nehy-i münker yapılamaz mı? Kim demiş bu lafı? Pekâlâ yapılabilir. Yüzde yüz olmasa da demokrasi, hürriyet, hukuk, serbestlik var. Kitap ve broşür çıkartmak izne tâbi değildir. Bir örnek vereyim: Bir ilahiyat profesörü bir çığır açtı, diyor ki: “Peygamber bir postacı idi, öldükten sonra işi bitmiştir. Peygamber’in sünneti İslâm dininin kaynağı değildir. Tek kaynak Kur’an’dır. Bugün Müslümanların bağlı olduğu ilmihal Müslümanlığı bozuktur, benim tebliğ ettiğim Kur’an Müslümanlığı hak dindir…” Ellerinde imkân olan bilgili, kültürlü, güçlü ehl-i sünnet Müslümanlarının bu zatın bozuk fikirlerine cevap vermeleri gerekir. Bu konuda şimdiye kadar yüz binlerce broşür dağıtılmış, emr-i mâruf ve nehy-i münker yapılmış, Müslümanlar uyarılmış, bâtıl fikir ve görüşler redd ü cerh edilmiş olmalıydı. Bu yapıldı mı? Yapılmadı. Para mı yoktu? Olmaz olur mu, her yıl Müslümanlardan milyarlarca dolar yardım ve hizmet parası toplanıyor. Hürriyet mi yok? O da, yetecek kadar var. Peki bu hizmetler niçin yapılmıyor? Maalesef kalplerde maraz var. Din baronları sadece ben ben ben diyor. Toplanan paralar heva, heves ve şahsî re’ylere göre harcanıyor.

Bırakın bozuk fikirli ilahiyat profesörüne cevap vermek, bu adama ihtişamlı bir merasimle ödül verenler bile çıkmıştır. Ne günlere kaldık!

Bir müddet kuru gürültüler kopartıldı, sonra üniversiteye giremeyen başörtülü Müslüman kız öğrenciler meselesi de unutuldu. Müslüman kesimin işleri böyledir. Milliyetçi ve Türkçü bir teşkilat seçimlerden önce, “Bize otuz milletvekili verin, başörtüsü meselesini halledelim” şeklinde konuşuyordu. Otuz değil, yüz küsur milletvekili elde ettiler ama, problemi çözmek için bir şey yapamadılar.

Müslüman kesimde yalancı pehlivan çoktur. Bunların en başarılı olduğu iş para toplamaktır. Allah için ver, dâva için ver, hizmet için ver. Saf ve cahil kitle verir de verir. Peki bu paralarla Müslümanları eğitmek, derlemek toparlamak, kültür ve aksiyon seviyelerini yükseltmek, zaaflarını gidermek, birlik ve beraberliği sağlamak için ne gibi hizmetler yapılır?

Benim şeyhim en hak, en büyük, en yüksek şeyhtir; ötekiler küçük, yalancı, bozuk şeyhlerdir… Beyinsizin biri böyle bir hezeyan sarfettiği zaman milyonlarca Müslüman buna karşı çıkmalı, cahil ve küstah adama haddini bildirmelidir. Şu anda Müslümanlarda böyle bir hassasiyet, şuur var mı?

Ülkemizde yetmiş bin cami var, her hafta yetmiş bin cuma hutbesi okunuyor. Milyonlarca Müslüman bu hutbeleri dinliyor. Böyle bir imkan hiçbir teşkilatta yoktur. Peki Müslümanlar bu imkan ve fırsattan yararlanabiliyor mu? Yararlanamıyor. Hutbelerin kalitesi, ender istisnalar dışında çok düşüktür. Ben minberlerde ateşli siyasî hutbeler okunmasına taraftar değilim. Lakin iman, din, ibadet, ahlâk, ilim, kültür, sanat, medeniyet gibi konularda cemaat uyarılmalı, yetiştirilmelidir. Hutbe okunurken cemaat huşû ve merak içinde dinlemeli, bazıları heyecanlanıp ağlamalı, bin kişi içinden biri haykırıp bayılmalı, biri gömleğini yırtmalıdır. Hiç böyle şeyler görülmüyor.

Yazılı-edebî Türkçenin hitabet, belagât, fesahat kuralları vardır. Zengin ve yüksek Türkçe çok büyük bir silah ve vasıtadır. Milyonlarca vatandaşın gönüllerinde ve beyinlerinde bu vasıta ile fırtınalar estirilmesi, insanların islah edilmesi mümkündür. Lakin bunu yapacak güçlü kadrolar nerede?

Aylardan beri nereye gitsem, “Süleyman bey tekrar seçilecek mi?” sorusu ile karşılaşıyordum. Şimdi o soru bitti, onun yerine “Şimdi kim cumhurbaşkanı olacak?” sorusu geldi. Müslümanlar çok hayatî ve önemli meselelerini unutmuşlar, günlük siyaset dedikoduları ile uğraşıyorlar.

Beyin ve akıl yeterli olmayınca koskoca vücut neye yarar? Türkiye’nin beyni ve aklı yeterli değil. Şu yetmiş milyonluk insan yığınının en az yedi yüz bin iyi ve güçlü okumuşa, çağ standartlarında eğitim görmüş aydına, vasıflı düşünürlere ihtiyacı var. Bizim milli eğitim sistemimiz böyle kimseler yetiştiremiyor. Liselerde okutulan cebir, geometri, fizik, kimya dersleri ile böyle seçkinler yetiştirilemez. Aydınların, okumuşların mükemmel ve zengin edebî-yazılı Türkçeyi bilmeleri gerekir. Tarih, sosyoloji, sanat kültürü okumuş olmaları gerekir. Fransa’da ne kadar okutuluyorsa bizde de liselerde psikoloji, mantık, ahlâk, metafizik, estetik okutulmalı ve öğretilmelidir. Bu devirde fikrî ve kültürel kitapları okuyup anlayacak kadar bir yabancı dil bilmeyen kişi aydın olamaz, dünyaya açılamaz.

Türkiye beyinsiz kaldığı için bugünkü siyasî, sosyal, kültürel, iktisadî buhranlar içinde tükenip gitmektedir. İstanbul caddeleri Güney Kore otomobilleri ile doluysa ve Seul’de bir tek Türk otomobili yoksa bunun birinci sebebi Türkiye’nin beyninin yeterli olmayışıdır.

Resmî ideoloji bizi bu noktaya getirmiştir. Bugünkü durgunluk, kirlilik, şaşkınlık ile önümüzdeki yılların “Türk Yüzyılı” olmasına imkân yoktur. Kurtulmak, derlenip toparlanmak istiyorsak tarihî devamlılığımıza, millî kimliğimize, Türkiye’yi Türkiye yapan değerlere dönmemiz gerekir. İdeolojiler devri kapanmıştır. Asya’da, Afrika’da, Amerika’da kalmış son birkaç ideoloji sistemi de tasfiye olacaktır. Çağımız hukukun üstünlüğü, gerçek demokrasi, evrensel insan haklarına saygı ve riayet çağıdır. Japonlar, Güney Koreliler kendi millî kimliklerine, kültürlerine, kişiliklerine, tarihî devamlılıklarına, değerlerine ne kadar bağlıysa bizim de kendi değerlerimize onlar kadar bağlı olmamız gerekir.

Kuzey Kore’de resmî ideoloji hüküm sürüyor ve o zavallı ülkenin haline bakınız. Son on beş yıl içinde açlıktan bir milyon insan ölmüş. İdeolojisiz Güney Kore harikalar meydana getirirken Kuzey Kore gerilik, fakirlik, açlık, baskı, devlet terörü, faşist zulümler içinde çile dolduruyor.

Beyin, akıl, kültür, ilim, irfan, vicdan, iz’an, mantık, akl-ı selim (sağduyu)… Bunlara çok muhtacız. Nasıl elde edeceğiz? 09 Nisan 2000

Yorumlar kapatıldı.