İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Dindar ve Faziletli Padişahlar

Cuma

 

Osmanlı tarihinin ilk devrine ait temel kaynaklardan biri olan Neşrî Tarihi’nde, üçüncü padişah Sultan Murad Hüdavendigâr hazretleri şöyle anlatılıyor:

“Ve bu Gazi Murad han dahi atası gibi hayır sahibi bir kimse idi. Âdil, kâmil, dindar, yüce himmetli, fakir fukaranın dostu, garipleri ve biçareleri koruyup gözeten, re’y ve tedbir sahibi, cesur ve kahramandı. Ömrünü hasbeten lillah (Allah rızası için) gazaya sarf etmişti. Osmanlılar içinde onun yaptığı gazayı başka hiçbir padişah etmemiştir.

Kâfirin burnunu yere sürtüp gücünü yokeden, varlığını ortadan kaldıran ilk kişi odur. Hiçbir kimse kendisinin velî olduğundan şüphe etmezdi. Şöyle rivayet ederler ki, bir keresinde imamına ağlayarak şöyle demişti: “Mevlânâ, benim günahımın çokluğundan mıdır, namaza durduğumda üç kere tekbir getirmeden Kâbe-i mükerremeyi görerek namaz kılamıyorum. Sen bir tekbirde ne hoş müşahede edersin.” Gayet salih olduğundan, herkesin tekbir getirince kendisi gibi Kâbe’yi görerek namaz kıldığını sanırdı. (…) Hiçbir kişi onun kapısına gelip de mahrum olarak dönmezdi. (…) Bursa’da Kaplıca imaretini o yaptı; hem imaret, hem cami, hem medresedir. Muhabbet ettiği dervişlere zaviye yaptırırdı. Nitekim baba Postîn-pûş’a Yenişehir’de zaviye yaptırdı. Cuma namazından sonra fukaraya akçe dağıtmak âdetiydi. Bu padişahın menkıbeleri sayısızdır. Ehl-i basirete bu kadarı yeter.” (Tarih Kurumu baskısı, c. I, s. 307-9.)

14’üncü asırda Anadolu’da bunca beylik varken, bu beyliklerin en küçüğü Osmanlı beyliği iken, daha sonra bu küçük devletin bir cihan imparatorluğu haline gelmesinde elbette ki, ilk Osmanlı padişahlarının çok ahlaklı, çok dindar, çok faziletli olmalarının rolü vardır.

Milletler, kavimler başlarında bulunan kimselerin iyiliğine ve kötülüğüne göre yücelir veya alçalır.

Osmanlıların dindarlığı kuru bir dindarlık değildi. Zaten gerçek dindarlık odur ki, insanlığa, Ümmet-i Muhammed’e huzur, adalet, güven getirir.

Aydınlarımızın, bilhassa Müslümanların tarih kitaplarını okumaları gerekir. Eskiden nasılmışız, şimdi ne olmuşuz? Bu soru üzerinde düşünülmelidir.

Neşrî Tarihi’nde, ilk padişahlar zamanında refah içinde yaşandığı, bazen zekat verecek kimse bulunamadığı yazılmaktadır. Ordularımız bir yerden bir yere göçerken ekili tarla ve bahçeleri çiğnemez, bir ekin sapı kopartmaz, meyve bahçelerinden bir elma bile almazlarmış. Bu adaleti yabancı kaynaklar bile itiraf etmektedir. Savaşlar esnasında esir alınıyor, ganimet toplanıyordu ama bu savaş hukukunun bir kuralıydı. Savaşmadan teslim olanlara dokunulmuyordu.

Yine Neşrî tarihi, Fatih Sultan Mehmed’i şöyle anlatıyor:

“Rivayettir ki, Sultan Mehmed kerîm, âdil, şücâ, âlim, dindar, ulema ve fuzalayı seven bir hükümdar idi. Nerede ehl-i kemal bir zat olsa, onu yanına, İstanbul’a getirtip maaş bağlardı. Hattâ Semarkand’tan fahrü’l-ülemâ Mevlânâ Ali Kuşçu’yu bütün yakınlarıyla getirtip, büyük paralar vermiş, mala mülke gark etmişti. Bir fen ve sanatta mâhir olan kişiyi getirtir, maaş bağlardı. Böyle hiçbir kişi onun dergahında mahrum olmazdı. Ne zaman bir yere gezmeye gitse fakirlere para verirdi. İstanbul fukarasından, onun florisini yemedik bir kişi yoktur. Alçakgönüllü idi. Bir derviş görse ona tevazu ve meskenet gösterirdi. Şuaraya mâildi, kendisi dahi şairdi. Onun zamanında ulema, suleha, fukara ve şuara refah içindeydi. (…) Ve dahi, devlet idaresi ve siyasette öyle bir derecede idi ki, bir kişi başka bir kimsenin bir habbesini alsa, onu helak ederdi. Fuhşiyatı (azgınlığı) sevmezdi. Zina suçundan dolayı eri, avreti helâk ederdi. Mülkünde fuhşiyatın kökünü kurutmuştu. Herkes ondan korkardı. Onun devrinde yol kesicilik kalmamıştı. Hattâ bir hatun kişi büyük miktarda altını bir iki günlük yola alıp gitse, hiçbir kimsenin yan gözle bakması mümkün değildi.” (cilt: II, s, 839-841.)

Bir ülke kuru laflarla, hayattan kopuk edebiyatlarla, sloganlarla, ideolojik ilkelerle ilerlemez, kalkınmaz. Her şeyin başı adalettir, sonra güvenliktir. Can güvenliği, mal güvenliği, ırz ve namus güvenliği. Hürriyet, hürriyet diyorlar. Adalet ve güvenlik olmadan hürriyet bir işe yaramaz.

İnsanların, toplumların, milletlerin temel haklarından biri de kimliklerini korumak hakkıdır. Ana-babaların, âilelerin çocuklarını kendi dinlerine, kendi kimliklerine göre yetiştirmeye hakları vardır. Bu hak evrenseldir, onu kimse gasbedemez. Hiçbir devletin, hiçbir rejimin ülke çocuklarını kendi kimliklerinin, kendi dinlerinin dışında eğitmeye hakkı yoktur. Bu konuda uluslararası andlaşmalar, metinler bulunmaktadır.

Türkiye’nin ezici çoğunluğu Müslümandır. Müslümanlıkla savaşılarak, Müslümanları tehlike gibi görerek bu millete, bu ülkeye, bu devlete, hizmet etmek mümkün değildir.

Politikacılarımızın, aydınlarımızın, idarecilerimizin, iktidarların Türkiye halkının dinine, kimliğine, kültür devamlılığına, kişiliğine saygı göstermeleri gerekir.

19. asırda ve yirminci asrın yarısına kadar İngilizler, Fransızlar, Hollandalılar sömürgelerindeki Müslümanların imanına, dinine, ibadetine, islamî geleneklerine karışmamışlardır. Zalim sömürgecilerin bile bir İslam siyaseti olmuştur. Misyonerler halkı dininden çevirmek için uğraşmışlar, bazı sinsi tahribat yapılmıştır ama yine de esas itibariyle halkın dinine fazla karışılmamıştır.

Bizde birtakım fanatik aydınlar, militan ve saldırgan ateistler uzun yıllardan beri İslam’a ve Müslümanlara karşı savaş içindedir. Böyle kirli ve kötü bir savaşın ülkemize, milletimize, devletimize hiçbir yararı olmamıştır. Bundan sonra da olmayacaktır. Bu savaş yüzünden memleketimiz, içi ateş dolu bir uçurumun kenarına gelmiş bulunmaktadır.

Türkiye’nin adalete, güvenliğe, ahlaka, fazilete, akl-ı selime (sağduyu), hikmete (bilgelik) ihtiyacı vardır. Emanetler, işler mutlaka ehil olanlara verilmelidir. Hırsızlık, rüşvet, kokuşma, din düşmanlığı, din sömürüsü, demagoji, yalan dolan mutlaka kaldırılmalıdır. Ülkenin kaymağını balını beş bin ailenin yemesi üzerine kurulu sistem değiştirilmelidir. Millete ters düşen, bizim kendi millî kimliğimize, kişiliğimize uymayan ideolojik baskılara son verilmelidir.

Bizim ülkemiz de Güney Kore, Japonya, Taiwan, Singapur gibi müreffeh, zengin olabilir. Ancak bunun temel bir şartı vardır: Ülkeyi idare eden egemen güçler halkla, tarihle, millî kimlikle barışmak zorundadır. 25 Mart 2000

Yorumlar kapatıldı.