İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İttihad Yüceltir, Tefrika Yakar

Perşembe

 

Merhum Mehmet Akif, “İttihad yaşatır, yükseltir; tefrika yakar, öldürür” başlıklı makalesinde Enfal sûresinin 46’ncı âyetini şu şekilde tercüme etmiştir: “Allah’a ve Peygamberine itaat ediniz; aranızdaki her türlü nizayı, çekişmeyi terk ediniz. Siz bütün mü’minler kardeşsiniz, kardeş gibi geçinmelisiniz. Eğer niza eder, kavgaya tutuşur, birbirinizle çekişirseniz dağılırsınız; sonra rüzgârınız esmez olur, yeryüzünde bir hükmünüz kalmaz; düşmanlarınızın zulüm ve kahrı altında mahvolur girdersiniz. Bunun için aranızdan fitneyi, fenalığı kaldırmaya çalışınız.”

Şu âyet meâli bile, Türkiye Müslümanlarının kurtulması, zilletten izzete geçmesi, esaret zincirlerini kırması için yeterli nasihati ihtiva etmektedir (içermektedir).

Kur’ân bize “Allah’a, Resûlüne ve bizden olan emir sahiplerine (ülü’l-emr) itaat etmemizi” emrediyor. Allah’ı biliyoruz. Peygamber’i tanıyoruz, lakin nerede İslâmî riyaset, İslâmî hiyerarşi, İslâmî teşkilat?

Müslümanların bir din liderine sahip olmaları laikliğe aykırı olurmuş. Böyle konuşacak olanın alnını karışlarım. Rumların Fener’de patriği var, Gregoryen Ermenilerin Kumkapı’da patriği var, ayrıca Katolik Ermenilerin ruhanî lideri var, Musevilerin hahambaşısı var, Farmasonların üstad-ı âzamları var, Rotaryenlerin, Lionsçuların, Bahaîlerin hepsinin başı var da Müslümanların niçin olmayacakmış. Başkalarına gelince laikliğe aykırı düşmez, Müslümanlar mevzuubahis olunca düşermiş. Nasıl bir kafa, nasıl bir mantık, nasıl bir zekâ özürlülüğüdür bu?

Hilafet 1924’te kaldırıldı, Müslümanlar o günden beri İslâmî riyasetten (başkanlıktan) mahrum bulunuyor. Roma’da Katolik dünyasının papası, İngiltere’de Anglikan kilisesinin başpiskoposu, Hindistan’da (sürgün ve mülteci olarak) Tibet Budistlerinin Dalai Lama’sı var, fakat şu bir buçuk milyar Müslüman başsız. Olacak şey midir bu?

Vaktiyle, asıl ismi olan Moiz Kohen’i saklayarak Tekin Alp takma adıyla Türkçülük ve milliyetçilik yapan Yahudi, Müslümanların birlik olmasını, yüksek bir başa sahip bulunmasını istemiyordu ve kitaplarından birine “Kahrolsun Şeriat!” diye bir başlık atmış bulunuyordu. O Yahudi yaşamıyor ama İslâm ve Müslümanlık aleyhindeki stratejisi, planı yaşıyor, yaşatılıyor.

Müslümanlar nasıl birleşebilir, nasıl bir başa ve hiyerarşiye sahip olabilir? Bu mesele doktorun, mühendisin, veterinerin, iktisatçının; bakkalın, çakkalın, yorgancının, yoğurtçunun, yumurtacının, yufkacının, balıkçının, kayıkçının çözeceği bir şey değildir. Böyle bir satrancı bu memlekette üç beş kişi oynayabilir. Varsalar, onlar susuyor ve ehliyeti, liyakati, uzmanlığı, yeterliliği olmayan herkes konuşuyor.

“Benim şeyhim en büyük, öteki şeyhler en küçük… Benim tarikatim en hak, öteki tarikatlar berbat… Benim cemaatimden veya hizbimden olan Müslümanlar bizdendir, öteki Müslümanlar bizden olmayan Müslümanlardır… Biz hizmet için yola çıktık, bizi desteklemeyen münafıktır… Bu düzen bozuktur, böyle bir düzende dinin ve şeriatın yasakladığı yamukluklar yapılabilir… Benim söylediklerim doğrudur, onlara uymayan fikir ve görüşler yanlıştır…” Böyle hezeyanlar sarfeden, böyle eblehçe ve eşekçe iddialarda bulunanlardan ne hayır gelir?

Müslümanları bugünkü sömürge yerlisi, zenci parya, ikinci sınıf vatandaş haline sadece dinsizler, İslâm düşmanları mı getirdi? Hayır, bu fitne fesadın, bu tezebzübün, bu nifak ve şikakın asıl sorumluları kötü İslâm kodamanlarıdır, dini imanı para olan bazı din baronlarıdır, nefs-i emmarelerine put gibi tapan gizli müşriklerdir. Onlar kendi saltanatları, prestijleri, enaniyetleri için İslâm dâvasını ve Müslümanları satmışlardır. Hem din rantı yiyorlar, hem de düzenin önlerine attığı düzen rantlarını (kemiklerini) yalıyorlar. Haram servetleri kendilerine cehennem ateşi olacaktır.

İslâm’ın önemli ana prensiplerinden biri de birlik olmaktadır. Bu birlik lafla, edebiyatla olmaz. Birleşmek ne demektir? Kelimede iki parça var. Biri “Bir”, ötekisi “…leşmek”. Bir başkan, bir İmam-ı Kebir, bir Emîrü’l-mü’minin olacak ki, Müslümanlar ona biat ve itaat ederek “BİRleşmiş” olsunlar. Böyle bir kişi olmadan ne birlik olur, ne kurtuluş.

Birtakım din baronları, kodaman ve kocaman adamlar, şöhret-i kâzibeler hiç böyle bir İslâm reisini isterler mi? Onların işi gücü peşlerinden gidenleri kaz gibi yolmak, inek gibi sağmaktır. Müslümanlar birleşirlerse gelirleri kesilecektir.

Kur’ân Müslümanlara “ve lâ tenâze’û” (birbirinizle çekişmeyiniz) kat’î emrini veriyor. Bu emri yerine getirmeyen Müslümanların güçlerinin gideceğini, düşmanlarının maskarası olacaklarını, zillete düşeceklerini de haber veriyor.

Ortalıkta bin çeşit İslâmî grup, cemaat, hizip, fırka, topluluk var. İrili ufaklı bin baron, raca, mihrace bulunuyor. Hepsi bağımsız, birbirinden kopuk.

İslâm’a hizmet için gazete çıkartacağız, televizyon kuracağız diye Müslümanlardan trilyonlar topladılar, dindar kadınların mücevherlerini aldılar. Sonunda ne oldu? Beni fazla konuşturmayın, bazı İslâmî televizyonların, gazetelerin hallerini görüyorsunuz.

Müslümanların bugünkü teşkilatsızlığı, başsızlığı, anarşik hali devam ederse, din hizmeti yapmak üzere ABD bütçesini verseler yine işe yaramaz. Öyle rezaletler duyuyorum ki, yazsam yer yerinden oynar.

Bir ilahiyat profesörü çıkacak, “Peygamber bir postacı idi. Dini tebliğ etmiş ve ölmüştür. Ölümünden sonra da işi bitmiştir. Dinimizin, ehl-i sünnet Müslümanlarının iddia ettiği gibi dört kaynağı değil, tek kaynağı vardır, o da Kur’ân’dır” diyerek Müslümanların, Peygamber’i bırakıp kendisine tâbi olmalarını isteyecek ve dinî bir cemaat bu profesöre kocaman bir ödül verecek. Biz de bu rezaleti sineye çekeceğiz.

Adam din önderi diye ortaya çıkıyor ve Nemrud’u, Firavun’u geride bırakacak bir saltanat, debdebe, israf, tantana, şaşaa içinde yaşıyor. Bu ne haldir diye soracak olursak, ne kâfirliğimiz kalır, ne münafıklığımız.

Din baronları milyonlarca Müslümanı şartlı refleksli mahluklar, zombiler, robotlar, sağmal inekler haline getirmiştir. Para ver, destekle, alkışla, başına taç et ve sakın sorgulama, özeleştiri yapma, itiraz etme, Muhammed aleyhisselatü vesselamın bize tebliğ ettiği din böyle mi diyor? Dinimizde iki kişi sorgulanamaz. Biri Resûl-i Kibriya aleyhissalatü vesselam efendimizdir. İkincisi de, bir mürid için (başkaları için değil) intisab ve biat ettiği mürşid-i kâmildir. Onun dışında, Hazret-i Ömer bile olsa ehliyet, liyakat, ilim, irfan, iz’an, vicdan bakımından yeterli olanlar tenkit edebilir, sorgulayabilir, bazı hususlar hakkında bilgi isteyebilir. Bu elbette sözün ayağa düşmesi demek değildir. Lakin İslâm’da sorgulama, murakabe (denetleme), özeleştiri vardır. Bunlar yapılmazsa ümmet çöker, bugünkü hale düşer. 28 Temmuz 2000

Yorumlar kapatıldı.