İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Mevlâna Ve Mevlevilik

Pazartesi

 

İslâm dünyasında, bu meyanda Türkiye’mizde çeşitli islâmî meşrebler ve yorumlar bulunmaktadır. Bu çeşitliliği tabiî karşılamak gerekir. Ancak din düşmanlarının ortaya attığı “Türk Müslümanlığı… Arap Müslümanlığı istemiyoruz, Türk Müslümanlığı istiyoruz…” gibi fikirler art niyetlidir, bu gibi oyunlara gelmememiz gerekir. Onlar Şeriatsız, fıkıhsız, Sünnetsiz bir İslâm hümanizması çıkartıp, asıl İslâm’ın yerine onu koymak istiyor. Böyle bir şeye elbetteki hiçbir Müslüman razı olmaz.

İslâmi bir yorumun ve meşrebin meşru olabilmesi için mutlaka Şeriat dairesi içinde bulunması, fıkıh hükümlerini kabul etmesi gerekir.

Şeriatsız din de olmaz, tarikat da olmaz, meşreb de olmaz.

Şer’i ve fıkhî hükümleri hayata uygulamak şartıyla Mevlâna Celalüddin Rûmî hazretlerinin meşrebini çok yararlı ve uzlaştırıcı görüyorum.

Müslümanlar bu büyük zatın yolundan giderek karşıtlarıyla bir uzlaşma zemini bulabilir. Elbette diğer meşrebler de olacaktır. Lakin yolların ortası Mevlânâ zihniyeti ve meşrebidir. Onda ehl-i sünnet itikadı, Şeriat ahkamı, fıkıh kuralları, ibadetlerin edası, Kur’ân ve Sünnet’e temessük (yapışma, uyma) vardır. Mevlâna farz ve müekked sünnet ibadetlerden başka nafile ibadetlere de devam etmiş bir İslâm ulusudur. Şeriat’tan en küçük bir tâviz bile vermemekle birlikte çevresindeki Hırıstiyanların ve Musevilerin sevgi, güven ve dostluğunu da kazanmıştır. Birkaç mutaassıp hoca ve grup dışında ona karşı çıkan, onu tenkit eden çıkmamıştır.

Bugün Türkiye’nin uzlaşmaya, anlaşmaya, barışmaya ihtiyacı vardır. Radikal, entegrist, fundamentalist, sert, mutaassıp, vurucu kırıcı zihniyetle uzlaşma gerçekleştirilemez.

Hazret-i Mevlâna çağının en büyük âlimi, ârifi, bilgesiydi. Arapça, Farsça, Türkçe, Rumca biliyordu. Zâhir ve bâtın ilimlerinde en yüksek noktaya vasıl olmuştu. Ledün ilminin sultanıydı. Ahlâk, fazilet ve aksiyonda kutuptu.

Hazret-i Mevlâna dünyaya ve dünya mallarına önem vermezdi. Zühd ve takva sahibiydi. Dünyayı ayakları altına aldığı için yükselmiştir. Dünyayı, maddeyi baştacı edenler alçalır.

Kendilerini Mevlevî gibi gösteren bazı kişi ve gruplar var ki, onlar gerçek Mevlevî değildir. Merhum Tâhirü’l-Mevlevî (Tahir Olgun) bunlara “Bektaşî Mevleviler” demektedir. Hakikî Bektaşileri de tenzih etmek gerekir. Çünkü onlar da Kur’an, Sünnet, Şeriat dairesi içindedir; feraizi eda ederler, namazı kılarlar, orucu tutarlar, zekatı verirler, hacca giderler. İslâm’ı içinden yıkmak isteyen bazı şer mihrakları Şeriatsız, ibadetsiz, fıkıhsız bir Mevlevilik çıkartmak istiyor. Bunlara karşı dikkatli olunmalıdır.

Çok yüksek seviyede ilim, irfan, kültür, sanat olmaksızın Mevlevilik olmaz. Mevleviliği temsil edecek zevatın mükemmel bir şekilde yazılı-edebî Türkçeyi bilmesi, Arapça ve Farsçaya âşina olması, İngilizce, Almanca gibi Batı dillerinden birkaçını anlaması, estetik ve sanat tarafının çok kuvvetli olması, engin bir iç âlemine sahip olması gerekir.

Mevlevî kavga etmez, gürültü ve patırtı çıkartmaz. Asla din sömürüsü yapmaz. Eskiden fakir Mevlevî dervişleri, üstüste üç gün aç kalmadıkça kimseden yiyecek istemezlermiş. Tarikatın kuralı böyleymiş.

Abus ve ekşi suratlı, kendi meşrebinden olmayanları sapıklıkla, hattâ bazen küfürle suçlayan, meşrebini dinle özdeşleştiren, dâva dâva diyerek dünyalıkları deve yapan ahlâksız, karaktersiz, seviyesiz sözde dindarlar halkı ve aydın tabakayı dinden soğutur, kaş yapayım derken göz çıkartır, yüce İslâm dinine büyük zararlar verir. İslâm’ı ve Müslümanları bu cahillerin, bu mutaassıpların, bu yobazların ellerinden kurtarmak büyük bir hizmet olur.

Bugün İslâm’dan uzaklaşmış, İslâm’ın dışına çıkmış, hattâ bir kısmı İslâm’la savaşmaya başlamış olanların hepsi azılı ve inatçı münkirler değildir. Onların büyük bir kısmı tekrar dine çekilebilir. Yeter ki, Rabbanî ve Rahmanî bir hikmetle, Nebevî metod ve meşreble, Mevlâna gibi ehlullahın metodlarıyla güzelce davet edilsinler.

Yanlış anlaşılma olmaması için şu hususu da belirtmek isterim: Şahsen Nakşibendî tarikatına ve diğer turuk-i aliyeye (yüce tarikatlara) büyük hürmetim ve sevgim vardır. Şeriat dairesinde olmak şartıyla onların hepsinin muhibbiyim. Yakın tarihimizde onların büyük hizmet ve himmetleri olmuştur. Medreseler yıkıldıktan, zâhir ilimlerine büyük darbe indirildikten sonra, tarikatlar, bütün yasak ve baskılara rağmen iman ateşini kül altında muhafaza etmişler, çok çilelere göğüs gererek iman, İslâm ve Kur’an hizmetleri yapmışlardır. Böyle şeyhleri ve dervişleri rahmet, minnet ve şükran duyguları ile anıyorum.

Mevlâna hazretlerinin unvanlarından biri Monlâ-i Rûm’dur. Rûm demek bugünkü Anadolu demektir. Hazret, yedi yüz küsur yıl önce dünya hayatına veda etmiş olmakla birlikte, kabir âleminden bu ülke ve millet üzerindeki terbiyesi devam etmektedir. Onun kıymetini bilmeli, meşreb ve metodundan yararlanmalıyız. Böyle tasarruf sahibi evliya, bir millet ve ülke için en büyük nimettir. Kadrini bilelim.

Kimse, “Ben Nakşiyim, ben Kadiriyim, Mevlâna benim neme gerek” demesin. Bundan bir buçuk asır önce İstanbul’da bir Nakşî tekkesinde her hafta Mesnevî dersleri okutulurmuş. Zamanımızda ise, Nakşilerin her kolu kendi kitaplarının dışında, öteki kolların yayınlarını alıp okumuyor. Geniş olmak, geniş düşünmek, geniş hareket etmek gerekir.

Müslüman zenginlerin, islâmî vakıf ve teşkilatların büyük Batı şehirlerinde Mevlevî tekke ve merkezleri açmaları gerekir. Bunu yapmak için gerekli para ve hürriyet var ama maalesef akıl, fikir, iz’an, kültür, ufuk genişliği yoktur.

Londra’da bir Mevlevî tekkesi açıldı, peki bunun başına kim getirilecektir? İslâm dünyası hem din kültürüne vakıf, hem de Batı kültürünü çok iyi bilen, İngilizceyi anadili gibi konuşan, şahsiyeti çok güçlü, sanat boyutu olan rical (adamlar) yetiştirebilmiş midir? Londra Mevlevî merkezinin başına küçük ve çapsız bir köy mollası getirilirse, o merkez kendisinden beklenilen hizmetleri elbette veremez.

Mevlevilik denilince sadece ney nağmeleri altında sema etmek, arada bir turistik ve folklorik âyinler tertiplemek anlaşılmamalıdır. Mevlevî olgun ve yüksek bir Müslümandır. Mevlevî, Celalüddin Rûmî gibi, Kur’an’ın bendesi ve Hazret-i Peygamber’in âşığıdır. Mevlevî ilmiyle, irfanıyla, edebiyle, firasetiyle, ahlâk ve faziletiyle insanlara örnek ve model olan yüksek bir kimsedir.

Din dairesi içindeki bütün meşru tarikatlar “Tarikat-ı Muhammediye”dir. Nakşî, Kadirî, Rufaî, Şazelî ve sair tarikat isimleri Tarikat-ı Muhammediye’nin şubeleri mânasına alınmalıdır.

Gerçek tarikat uluları birer İslâm kahramanıdır. Ruhaniyetleri üzerimize sâyeban olsun. 18 Nisan 2000

Yorumlar kapatıldı.