İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Mumcu ve İran

Çarşamba

 

Önce şu birinci sorunun cevabını arayalım: Türkiye ile İran arasındaki bir savaş kimlerin işine yarayacaktır?

Böyle bir savaş ne Türkiye’nin, ne de İran’ın lehine olacaktır. Allah vukuundan saklasın, milyonlarca ölü verilecek, her iki ülkenin de durumu berbat olacaktır.

Savaş, uluslararası silah tacirlerinin işine yarayacaktır. Her iki tarafa da külliyetli miktarda silah, cephane, araç, gereç satarak yekûn olarak yüz milyarlarca dolarlık ticaret yapacaklardır.

Savaş en fazla İsrail’in ve ABD’nin işine yarayacaktır. Çünkü şu anda İslâm dünyasında İsrail’e en fazla karşı olan devlet İran’dır. ABD’nin de bu ülke ile arası çok bozuktur. İran ile doğrudan doğruya savaşmak istemedikleri için de, Türkiye’yi taşeron olarak kullanmak isteyeceklerdir.

Onlar böyle bir savaşı başlatabilirler mi?

İran-Irak savaşı da her iki ülkenin lehine değil aleyhineydi. Ancak patlak verdi, uzun seneler çok şiddetli ve çok kanlı olarak sürdü, iki taraf milyonlarca ölü verdi, silah tacirleri ve üreticileri yüz milyarlarca dolar kazandı.

Osmanlı imparatorluğu 1914’te birinci dünya savaşına nasıl girmişti? Böyle bir savaş devletimizin, ülkemizin lehine değildi. Mâceraperest Enver Paşa ve yakınları işi bir oldu bittiye getirdiler, Yavuz zırhlısını gönderip Odesa’yı bombardıman ettirdiler ve kendimizi ateşin içinde bulduk.

Uğur Mumcu’nun katillerini İran’ın kışkırttığı ve kiraladığı söyleniyor. Başta, Mumcu’nun yazdığı Cumhuriyet gazetesinin kalemleri bile bu iddiaları şüphe ve tereddüt ile karşılıyor. İşin içinde bir tezgah olduğu muhakkak.

Uğur Mumcu niçin öldürülmüştü?

Rivayetlere göre o, daha sonra Susurluk kazası ile ortaya çıkacak olan çok kirli, çok pis, çok karanlık işleri öğrenmiş ve bir yazı serisi hazırlamaya başlamıştı. Silah ve uyuşturucu kaçakcılığı üzerinde duruyordu. Türkiye nasıl olmuştu da, dünyanın bir numaralı uyuşturucu platformu haline gelmişti? Bu ticareti kimler yapıyordu? Bundan kazanılan milyarlarca dolar kimlerin cebine giriyordu? Kaçak uyuşturucu, helikopterlerle nasıl taşınıyordu? “Biz bu işten kazandığımız büyük paralarla Türkiye’yi ayakta tutmaya çalışıyoruz…” gibi laflar edenler kimlerdi?

Mumcu, o tarihlerde bilinmeyen “Derin devlet… çeteler…” gibi kavramların, karanlık güçlerin kokusunu almış ve bilgi topluyordu.

Yine Mumcu Kürt meselesi hakkında da, bir takım güçlerin hoşlanmayacağı bilgiler ve belgeler elde etmişti.

Nihayet, otomobili havaya uçurularak susturuldu, bilgisayarındaki mâlumata da el kondu.

Mumcu’nun Türkiye’deki uyuşturucu işlerini incelemesi, birtakım çok önemli kişilerin bu tezgahın içinde bulunduğunu öğrenmesi İran’ın hayatî bir meselesi midir?

Yine Kürt problemi ile ilgili, pek konvansiyonel ve istenilen şekilde olmayan bilgilere ve belgelere ulaşmış olması da İran’ı rahatsız edecek mahiyette midir?

Aksine İran Mumcu’nun bu faaliyetinden dolayı memnuniyet duyardı.

Hizbullah cinayetleri gibi, Mumcu’nun öldürülmesi de esrar içinde esrar mahiyetindedir. Hizbullahçılar yıllarca ellerini kollarını sallayarak faaliyetlerini yürütmüşler, öldürdükleri adamların cesetlerini evlerin bahçelerine, bodrumların zeminlerine rahatça gömmüşler ve kendilerine kimse mâni olmamıştı. Bunca silah patlarken, mezar kazılırken ilgililerin dikkatini hiç çekmemişti.

Kim ne derse desin, Hizbullah birtakım gizli güçler tarafından taşeron olarak kullanılmıştır. PKK’ya karşı kullanılmış, sonra da işi bitince, rolü sona erince defteri dürülmüştür.

Şu anda ülkemizde birkaç gizli istihbarat servisi faaliyet gösteriyor:

1. Bizim resmî ve millî istihbaratımız.

2. Ondan ayrı olan ve müstakil olarak temel bir müessesenin bünyesindeki çalışma grubu.

3. İsrail Mossad’ı.

ABD’nin ve başını Almanya’nın çektiği Avrupa’nın ülkemiz üzerindeki planları ve emelleri değişiktir. ABD şimdilik bizim bütünlüğümüzü kabul ediyor, Almanya ise Kürt meselesine ağırlık veriyor. İsrail’e gelince o Ortadoğu’da Türkiye’yi bir istinat noktası olarak kullanarak güçlü bir Pax Judaica tesisi için çalışıyor.

Çeşitli istihbarat teşkilatları büyük medyayı kontrol için aralarında yarışıyor. Geçenlerde, “MİT mensubu gazeteciler ve televizyoncular” ile ilgili tartışmalar olmuştu. Büyük gazetelerden biri, bir istihbarat servisinin yarı resmî organı gibidir. En gizli dosyalar bu gazeteye verilir ve muhteviyatları gündeme getirilir.

Çin ajanı mı, İngiliz ajanı mı ne olduğu ve ne idüğü belli olmayan aşırı solcu, aşırı dinsiz bir adam var. Bu kişi de arada bir en gizli ve mahrem bilgileri faş eder. Ona bunları kimler vermektedir?

Ülkemiz istihbaratçılık, ajan ve casus bolluğu bakımından dünyanın önde gelen ülkelerindendir. Her kesim ve lobi içinde it sürüsü kadar casus, provokatör, manipülatör bulunmaktadır. Telefonlar dinlenmektedir. Her tarafa gizli kameralar yerleştirilmiştir. Yekûn olarak istihbarat işleri için milyarla dolar harcanmaktadır.

Geçenlerde çok önemli bir mahkemenin savcısı, şaibeli bir adamın otomobilinde bir kaza geçirdi. Şaibeli adam öldü, savcı bey yaralı olarak kurtuldu. Medya biraz kem küm etti, sonra meselenin üzerine bir örtü çekildi. Siyasî dâvalara bakan önemli bir mahkemenin savcısının bu adamla ne işi vardı, onun otomobilinde niçin bulunuyordu?

Bizde birtakım önemli şeyler trafik kazaları ile meydana çıkıyor. Biraz gürültü kopartılıyor, sonra unutuluyor.

Yaşı altmış beşten yukarı olan bir vatandaşım. Bir savaş olsa yedek olarak bile beni askere almazlar. Savaş karşıtı değilim, zarurî ise elbette yapılacaktır. Ancak Türkiye’nin yararına olmayacak bir savaşı elbette ki istemem. Birinci dünya savaşında olduğu gibi, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan edecek bir savaşın nesine taraftar olayım?

Yazık ki, basın hürriyeti var ama olup bitenlerin içyüzü, dönen dolaplar, kurulan tezgahlar açıkça yazılıp söylenmiyor. 18 Mayıs 2000

Yorumlar kapatıldı.