İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Tasavvuf ve Tarikatlar

Pazartesi

 

Anadolu’nun bir Müslüman ülkesi haline gelmesinde tasavvufun, tarikatların, şeyhlerin, mürşidlerin, sufîlerin büyük rolü ve hizmeti olmuştur. Tasavvufu inkâr etmek, islâmî tarikatları dışlamak yok olmamıza, tarihten silinmemize yol açar. Maazallah kimliğimizi, istiklalimizi yitiririz…

Benim kasdettiğim tasavvuf Şeriat esası üzerine bina edilmiş olan gerçek ve müsbet tasavvuftur. Şeriatsız tasavvuf da olmaz, tarikat da, şeyh de. Şeriatı inkâr eden kişi şeyh değil, şeytandır.

Bundan bin sene önce olduğu gibi, yakın tarihimizde de tasavvuf, tarikatlar, şeyhler, mürşidler İslâm’a ve Müslümanlara büyük hizmetler etmiş; imanın, İslâm’ın, Kur’an’ın muhafazası için icabında canlarını bile vermişlerdir.

İslâm toplumunu, Ümmet-i Muhammed’i ayakta tutan birtakım temel müesseseler vardır.

Bunların birincisi medâris-i islâmiyedir, yâni İslâm okullarıdır. Bu kurumlardan hem dini, hem de dünyayı iyi bilen âlimler çıkar.

İkincisi: Tasavvuf müesseseleridir. Tekkelerde, dergahlarda, zaviyelerde olgun, nefsini terbiye etmiş Müslümanlar yetişir. Tasavvuf, dünya azgınlıklarına karşı en güçlü ve tesirli ilâçtır. Osmanlı’nın güçlü ve üstün çağında baştaki padişahtan, sadrazamdan, vüzera ve kumandanlardan en aşağı sınıflara kadar herkes bir tarikata mensuptu, bir şeyhin veya mürşidin terbiye ve murakabesi altındaydı.

Üçüncüsü: Loncalar, ahîlik teşkilâtı, fütüvvet ahlâkıdır. Bunlar iş, çalışma, ticaret, iktisat hayatını tanzim ederlerdi.

Dördüncüsü: İslâm âilesiydi.

Bu müesseler yıkılırsa Müslümanlar varlıklarını kaybederler, yabancılaşırlar.

Betonarme cami binalarıyla, laiklerin kontrolu altındaki din okullarıyla, bugünkü İlahiyat Fakülteleriyle, Kur’an kurslarıyla Ümmet’i ayakta tutmanın imkanı yoktur.

Yukarıda saydığım temel müesseler içinde, tasavvuf tarikatları, en karanlık günlerde bile iman nurunu muhafaza etmek için çalışmışlardır.

Hakikî tasavvufu yalancısından, sahtesinden ayırt etmek için şu hususlara dikkat etmek gerekir:

A. Hakikî tasavvuf ve tarikat Şeriat’a sımsıkı bağlıdır. Sûfîler ilmihal ve fıkıh kitaplarında ne yazılı ise onları hayata tatbik ederler. Namaz kılarlar, oruç tutarlar, zekat verirler, hacca giderler, emr-i mâruf ve nehy-i münker yaparlar.

B. İtikatta ehl-i sünnet ve cemaat inancı ve mezhebi üzeredirler.

C. Bid’atlerden kaçınırlar, Muhammedî sünnete bağlı bulunurlar.

Ç. Dini istismar ve istihdam etmezler, yâni din sömürüsü yapmazlar; ihlas ve istikametle dine hizmet ederler.

D. Ücretlerini yaratıklardan değil, Yaratan’dan beklerler.

E. Büyük cihada, yâni nefsle yapılan mücadeleye önem verirler.

F. Dünyaya, onun zenginliklerine dönük olmazlar.

G. İlme, irfana, edebe, ihlâsa, istikamete, mürüvvete, fazail-i ahlâkiyeye önem verirler.

Tasavvuf ve tarikatta “Bire biat ve itaat, bine hürmet” esası vardır. Yâni bir şeyhe veya mürşide biat ve intisap edilir, lakin öteki din alimlerine, şeyhlere, mürşidlere de hürmet edilir. “Benim şeyhim en büyük, öteki şeyler en küçük… Benim tarikatım hak, öteki tarikatlar berbat…” diyen kişiler gerçek müntesip, mürid, derviş değildir. Bunlar şeytanî vesveseler, eşekçe sözlerdir.

Gerçek şeyhler ve mürşidler keramet, keşif propagandası yapmazlar, bağlılarına da yaptırtmazlar. Uçmazlar, iki ayakları yerdedir.

Bursa’nın son şeyhlerinden Şemseddin efendi hazretlerinin, “Yâdigar-ı Şemsî” adlı kitabında eski Bursa şeyhlerinden birinin elli sene boyunca beş vakit namazı cemaatle kıldığı yazılıdır. Gerçek şeyhler ibadete, namaza, cemaate böylesine önem verirler. “Bizim namazımız kılınmış, orucumuz tutulmuş” diyenlerde hayır yoktur.

Tarikatta ve tasavvufta genel davet yoktur. “Herkes bizim tarikatımıza girsin” demek doğru değildir. Tarikata girmek bir nasip meselesidir.

İslâm dünyasında bazı sapık fırkalar, kitaplarında “Tasavvuf ve tarikat evliyası evliyau’ş-şeytandır” şeklinde ağır ifadeler kullanmaktadır. Bu sapıklar Abdülkadir Geylanî, Ahmed er-Rufaî, Celalüddin Rumî, Hasan Şazelî, İmam Rabbanî ve diğer ulu kişileri küfür ve şirkle itham ediyorlar. Ne büyük azgınlık! Maalesef ülkemizde bu cereyana kapılmış bazı aşırılar ve sapıtmışlar mevcuttur.

Bu devirde İslâm’a dönüşün tarikat ve tasavvuf ile olacağı kanaatindeyim. İslâmdan uzaklaşmış kitleler ve sınıflar ancak tasavvuf ve tarikat ile yeniden imana çekilebilir.

Cahil bağlılar tarikatlara ve tasavvufa büyük zarar veriyor. “Bizim şeyhimiz uçuyor… Bizim şeyhimiz cayır cayır keşif ve keramet gösteriyor… Herkes bizim tarikatımıza girmelidir…” gibi akılsızca laflar ediyorlar.

Tarikat hırkayla, tacla, şalvarla, cübbeyle olmaz. Sufilik iç âleme, bâtına ait bir müessesedir.

Bugünkü tarikatlıların veya tarikatçıların büyük kısmı derviş değil, muhibtir. Derviş olabilmek için seyr-i süluk yapmak, çile çıkarmak gerekir. Bunlar zor işlerdir.

Gıybet eden, kendini beğenen, gurur ve kibir sahibi olan, karacahil, kırıcı, saldırgan, öteki (farklı) Müslümanları hor gören, gönül yıkan adamlar sufî değildir. Böylelerine ancak kaba sofu denilebilir.

Tasavvufun, tarikatların, tekkelerin hâlâ yasak olması bir insan hakları ihlâlidir. Müslümanlar bu haksızlığı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne götürmelidir. Bu işi büyük hukukçular yapabilir. Küçük hukukçuların hazırlayacakları metinler, dâvâyı kazandırmaz, aksine kaybettirir.

Tasavvufun dünya hırslarına, politik çekişmelere, beşerî ihtiraslara âlet edilmemesi gerekir.

Hakikî şeyhler, kâmil mürşidler paradan, dünyadan uzak dururlar.

Ülkemizde tarikatlar resmen yasaktır ama yine de tasavvuf hayatı vardır. Hakikî şeyh, kâmil mürşid, gerçek tarikat bulurlarsa Müslüman kardeşlerime, istihare yaparak intisab etmelerini tavsiye ederim. Nefs azgınlıklarının başka türlü önüne geçilemez.

Yüksek tabakayı, okumuşları, egemen azınlıkları tekrar İslâm’a çekebilmek için güçlü, vasıflı, üstün şeyhlere, tarikat erbabına ihtiyaç vardır. Hazret-i Mevlana efendimiz (Allah sırrını takdis etsin) dört dil (Arapça, Farsça, Türkçe, Rumca) bilen Konya’nın en kültürlü, en bilgin, en olgun şahsiyeti idi. Gönül sultanı olduğu için dünya sultanlarının bile üstündeydi. En fazla -o da nâdiren- on lokma yemek yerdi ve bu az yemek bile kendisini hasta ederdi.

Banker gibi, raca ve mihrace gibi, holding sahibi gibi şeyh ve mürşid olmaz. İmamı Şa’ranî hazretlerinin “Tenbihü’l-Muğterrin” adlı kitabının tercümesini okursanız, hakikî şeyh ve mürşidle sahtesi arasındaki farkları anlarsınız.

Hakikî şeyhe, kâmil mürşide intisab eden Mevlâsını; sahte şeyhe, yalancı mürşide intisab eden de belâsını bulur. 04 Temmuz 2000

Yorumlar kapatıldı.