İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Susmamak, Haykırmak Gerek

Salı

 

Büyük fikir adamları, gerçek ve güçlü aydınlar, seçkin kimseler, ülkenin, halkın temsilcileridir. Temsilci ve vekil olmak için mutlaka seçimleri kazanıp da Millet Meclisi üyesi olmak gerekmez.

Bir müddetten beri Millet Meclisi, temsilcilik ve vekâlet vazifesini hakkıyla yapamamaktadır. Devletin, milletin, Meclis’in, ülkenin, hükümetin, yargının üzerinde gizli ve derin bir güç vardır, en son sözü o söylemekte, işlere ve gidişata o yön vermektedir.

Böyle bir durumda fikir adamlarına, aydınlara, seçkin insanlara büyük ve mühim vazifeler düşüyor. Kötülüklerle mücadele etmek, tenkitler yöneltmek, sorgulamak, uyarmak…

Fikir adamları ve aydınlar mecâzî mânâda birer savcı durumundadır. Onlar ülkenin, milletin, devletin korunması için dosyalar hazırlamak, iddianâmeler yazmak, milleti uyandırmakla mükelleftir.

Bizdeki kartelleşmiş büyük basın murakabe (denetleme) ve muhalefet vazifesini yapamıyor. Çünkü büyük gazeteler birtakım dev şirketlerin, bankaların, holdinglerin, büyük para babalarının kontrolu altındadır. Bir zatın yetmiş kadar büyük şirketi varmış. Bu meyanda bir iki büyük gazetesi ve dergisi de bulunuyormuş. Sahip olduğu basın ve televizyon kurumları memleketin, milletin, Türkiye’nin menfaatleri için değil, öncelikle bu zatın şirketlerinin menfaati için çalışmaktadır. Elbette böyle bir medyadan hayır gelmez.

Ülkemiz çok kötü günler geçirmektedir. Devlet, millet, memleket sanki sahipsiz kalmıştır. Korkunç, dehşet verici, tarihte benzeri az görülmüş bir kokuşma tufanı içinde çırpınıyoruz. Rüşvet, hırsızlık, talan, yağma, hortumlama, mafyacılık, namussuzluk akıllara hayret verecek derecede çoğalmış ve yaygınlaşmıştır. Eğitim, üniversite, diğer temel hizmet ve müesseseler dejenere olmuştur. Memleket batıyor, bazıları “İrtica tehlikesi” diye feryat ediyor. Türkiye’de kesinlikle irtica mirtica yoktur. İrtica tehlikesi diye diye bu milletin temel hak ve hürriyetlerini gasbediyor; ABD, İngiltere, İsviçre ve diğer bütün medenî ve ileri ülkelerde Müslümanlara sağlanan serbestliği halkımızdan esirgemek istiyorlar. Başörtüsü siyasal İslâm’ın simgesiymiş, binaenaleyh öğrenciler, memureler, milletvekilleri başörtüsü takamazmış. Böyle bir muhakeme tarzı hezeyandan ibarettir. İster dinî bir vecibenin yerine getirilmesi şeklinde, isterse siyasal bir simge olarak takılsın, başörtüsü ile örtünmek vatandaşın hakkıdır. Başörtüsü ile mücadele edenler bu milletin temel ve evrensel haklarını ihlâl etmektedir. Bir gün bunun hesabını vereceklerdir.

Bu memleketin bütün namuslu, vasıflı, ciddî, güçlü aydınlarının, seçkinlerinin, fikir adamlarının kötülüklerle mücadele etmek üzere komiteler kurmaları, kaleme sarılıp tenkit yazıları yayınlamaları, konferanslar vermeleri, bildiriler çıkartmaları gereken günlerdeyiz. Hepsinin bu işleri yapması gerekmez. Yeterli miktarda aydın ve seçkin, yine yeterli miktarda faaliyet yaparsa mesele halledilmiş olur.

17 Ağustos’tan sonra birçok gazeteci “Bu zelzele gösterdi ki, Türkiye’de devlet bitmiştir…” kabilinden lâflar sarfettiler. Bu sözler ve tenkitler gazete sütunlarında kaldı, unutuldu. Böyle önemli iddia, itham, tenkit ve özeleştirilerin broşür ve kitap şeklinde yayınlanması gerekir. Gazetelerin ömrü yirmi dört saat bile değildir. Televizyonların yayınları ise buz üzerindeki yazılar gibidir.

Medenî ülkelerde yolsuzluklar, skandallar, hıyanetler vaki olunca oralarda yaşayan kalem sahipleri, fikir adamları, aydınlar, toplumun fahri savcıları hemen harekete geçiyor ve çoğu zaman kitap çapında yayınlar yapıyor. Bizde bu gibi faaliyetler niçin pek cılızdır?

İkinci Meşrutiyet devrinde bile muhalefet, uyarma, tenkit, haksızlık ve kötülüklerle mücadele bugünkü kadar az ve yetersiz değildi.

Namuslu aydınlara, seçkinlere, fikir adamlarına ne oldu? Korkuyorlar mı? Enerjileri mi bitmiştir? “Dünya yıkılsa umurumuzda değil, biz keyfimize bakarız” mı diyorlar? Üzerlerine ölü toprağı mı serpildi?

Evet, inkâr etmemek gerekir, tenkit eden, çırpınan birkaç kişi var ama onlarla iş bitmiyor. Çok daha fazla sayıda aydının, seçkinin, fikir adamının milletin, memleketin, devletin yardımına koşması gerekiyor.

Birtakım çeteler ve mafyalar milleti ve memleketi haraca kesiyor. Bu uğursuzlar ve şerirler güruhu devlet imkânlarını yağmalıyor, hortumluyor. Zelzele yardımlarından, doğalgaz anlaşmalarından çok pis kokular gelmektedir.

Masonlukla ve evrim teorisi safsatasıyla mücadele eden Adnan Hoca ve yakınları tutuklandı, yayına hazır olan üç ciltlik, içi vesikalarla ve listelerle dolu masonlukla ilgili kitabın müsveddelerine el konuldu, lâkin aydın kesimden bir inilti bile çıkmadı. Bütün aydınlar mason değil ya, mason olmayanlar niçin protesto etmediler? Yapılanlar bir haksızlık ve zulüm değil midir?

Büyük hırsızlar, yüzsüzler, sülükler; saçı bitmedik yetimlerin, gözü yaşlı dulların, güçsüz ihtiyarların, felâketzede halkın hakkını yiyen namussuzlar kimlerdir? Koskoca bankayı soyup iflâs ettiren kimdir? Birtakım kocaman ve kodaman adamların kardeşleri, yeğenleri, dostları, akraba ve taallukatları, canları ciğerleri büyük büyük yolsuzluklar yapmaktadır. Bunlar niçin teşhir edilmiyor?

“Basında zaman zaman bazı yazılar çıkıyor…” denilebilir. Bunlar asla yeterli değildir. Cılız mırıltılarla, kısık seslerle yapılan tenkitlerin faydası olmaz. Bağırınca, feryat edince gökgürültüsü gibi ses çıkartacaksın ki, duyulsun.

Aydınları, seçkinleri, fikir adamları susan, nemelazımcılık yapan bir ülkede sabah olmaz. 22 Aralık 1999

Yorumlar kapatıldı.