İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Üç Yahudi Aday

Çarşamba

Türkiye’mizde elli kadar etnik kökene mensup “Türk” veya “Türkiyeli” bulunmaktadır. Sadece Kafkasya menşeli yirmi kadar grup vardır. Bu çeşitliliği tabiî karşılamak gerekir. Çünkü çok büyük bir imparatorluğun mirasıdır bu etnik mozayik.

2000 yılında yapılacak olan cumhurbaşkanlığı seçimi için şimdiden bir düzine kadar adaydan bahsedilmektedir. Bunların üçü Musevî veya Sabataycıdır. Ancak zâhirde bu kişiler Türk ve Müslüman görünmektedir. Sabataycıların Yahudi olduklarında hiç şüphe yoktur. İsrail makamlarının ve bizdeki Başhahamlığın onları Yahudi olarak kabul etmemesi gerçekleri değiştirmez. İsrail’in ikinci cumhurbaşkanı Ben Zvi Sabataycı idi. Habeşistan’daki Flaşalarla ilgilenen İsrail’in Türkiye Sabataycıları ile ilgilenmemesi düşünülemez. Bal gibi ilgileniyorlar, biliyorlar, lakin gerçeklerin açığa çıkması işlerine gelmiyor.

Evet, Anayasa’da gereken tadilat yapılıp, devlet başkanı halk tarafından seçilecek olduğu takdirde şimdiden üç Yahudi adayımız vardır. Beni düşündüren husus şudur: Sabataycılar ve Yahudiler niçin bir adayla çıkmıyor da üç aday gösteriyorlar? Bu sorunun bence cevabı şudur:Onlar da kendi aralarında bölünmüştür, onların da iç çekişmeleri vardır.

Cumhurbaşkanlığına aday gösterilen sayın zatlardan biri de en az yüzde elli Ermenidir.

Irkçılık mı yapıyorum? Hâşâ ve asla! Lakin millet gerçekleri bilmelidir. Sabataycıysa öyle olduğunu, Ermeni ise öyle olduğunu halkımız niçin bilmesin? Adayları niçin yakından tanımasın?Peki, sen niçin isim vererek tanıtmıyorsun denilirse, şu anda isim vermenin çok sakıncalı olduğunu söylemekle yetinirim.

Önümüzdeki devlet başkanlığı seçimleri gerçekten ülkemiz, milletimiz, devletimiz için son derece hayatî ve önemlidir. Bu yüksek makama mutlaka demokrasiye gerçekten inanmış ve taraftar, hukukun üstünlüğü sistemini benimsemiş, temel ve evrensel insan haklarına saygılı ve riayetkâr ehil bir zat gelmelidir. Böyle bir kişi, yukarıdan, Derin Devlet heyûlâsından emir almaz; adalet, hakkaniyet, hürriyet için çalışır. Memleketimizde şu anda korkunç bir kokuşma vardır. Bütçeler yağma edilmektedir. Zelzelezedeler için yurt içinden ve yurt dışından gelen yardımlar konusunda bile çok üzücü, çok kahredici rivayetler, dedikodular dolaşmaktadır. Bu pisliği ve diğer kötülükleri ancak güçlü bir devlet başkanı önleyebilir.

Sabataycı bir cumhurbaşkanı Türkiye’yi selâmete çıkartabilir mi? Yoksa bugünkü rejimin sonunu mu getirir?

Adnan Hoca

Adnan Hoca diye şöhret bulmuş olan Adnan Oktar ile aramız vaktiyle iyi idi. Kendisinin bende, imzasının üzerinde “Talebeniz Adnan Oktar” ibaresi bulunan bir mektubu vardır. Münasebetlerimizin kopması, yollarımızın ayrılması dinî görüşlerdeki uyuşmazlıktan dolayı olmuştur. Şu anda kendisi mağdur ve mazlum durumdadır, bu ihtilafların tafsilatını yazmak istemem.

Adnan Hoca ve yakınları geceleyin sabaha doğru iki bin polisin yaptığı bir hareketle gözaltına alındılar. Kendisinin ve yakınlarının evleri didik didik arandı. Avukatlarıyla görüştürülmediler, soğuk mahzenlerde, hiç uyutulmaksızın, döğülerek ve elektrik verilerek işkenceye tâbi tutuldular.

Adnan Hoca ve cemaatinin bu kanunsuzluklara, bu zulme, bu işkencelere mâruz bırakılmasının sebepleri şunlardır:

(1) Onlar Masonluk, Siyonizm ve perde arkası gizli ve esrarlı egemen güçler aleyhinde faaliyette bulunmuşlar, kitaplar çıkartmışlardır.

(2) Adnan Hoca cemaati ilmî bir şarlatanlıktan ibaret olan ve çoktan iflas etmiş bulunan Darvinizmi, evrim teorisini çürüten yirmi kadar kitap yayınlamış, yüzlerce konferans vermiş, büyük sayıda kaset çıkartmıştır. Evrim teorisi bu memleketteki ateistlerin, marksistlerin, İslâm düşmanlarının temel dayanağı idi.

Adnan Hoca ile aram olmamasına rağmen ona ve yakınlarına yapılmış olan haksızlıkları, kanunsuzlukları, zulüm ve işkenceleri protesto ediyorum ve lanetliyorum.

İslâm düşmanlarının, Masonların, ülkeyi ve milleti soyanların, bir bankayı hileli şekilde iflas ettirip katrilyonlar vuranların, devletin ve belediyelerin bütçelerini hortumlayanların izzet ve ikbal içinde yaşadıkları bu ülkede gece saat üçte kapılar kırılarak, bahçelerdeki bekçi köpekleri vurulup öldürülerek, insanlar yaka paça sürüklenerek baskın yapılması ne kadar hüzünlü ve ibretli bir manzaradır.

Bu gibi metodlar Stalin, Enver Hoca, Pol Pot metodlarıdır. Böyle şeyler, yapanlara uğur getirmez, itibar sağlamaz. Adnan Hoca cemaati ve vakfı Atatürkçü idi. Peki Atatürkçüler ona niçin tolerans göstermediler? Çünkü onların Atatürkçülüğü bir maskeden ibarettir. O maskenin ardında Masonluk, ateizm, faşizm vardır.

İstanbul’da uluslararası bir konferansın toplandığı, nice devlet başkanının ülkemizde bulunduğu bir zamanda gerçekleştirilen bu zulüm, baskı, terör, işkence hareketi bir kere daha göstermiştir ki, bizdeki sistem kesinlikle demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan haklarına saygı ve riayet sistemi değildir.

Akit gazetesine karşı da böyle faşistçe baskılar yapılmıştı. Yeraltı dünyasına mensup sabıkalı bir kişinin “Yekta Güngör’ü öldürmem için bana iki milyon dolar teklif ettiler” şeklindeki suçlamasına rağmen, sonunda Akit yazarını serbest bırakmak zorunda kaldılar. Çünkü senaryo pek acemice idi, uydurmaydı, gülünçtü.

Adnan Hocaya ve yakınlarına yapılanlar İsviçre, Almanya, Norveç, İngiltere, Kanada, ABD, Avustralya gibi medenî, ileri, demokratik, hukukun üstünlüğü prensibi üzerine oturan sistemlere sahip ülkelerde cereyan etmiş olsaydı yer yerinden oynar, milyonlarca halk ayağa kalkar, dehşetli protestolar yapılırdı. Maalesef bizde bu kadarı olmuyor.

Artık bu memlekette zulüm, işkence, baskı, terör devri kapanmalıdır. Aksi takdirde ülkenin, devletin, milletin başına bir sürü uğursuzluk, felaket, âfet, azab gelecektir. Zaten de gelip durmaktadır. 02 Aralık 1999

Yorumlar kapatıldı.