İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Güneşler

Pazar

 

Büyük mutasavvıf, kâmil mürşid, olgun insan, hem zâhir hem bâtın ilimlerine vâkıf, mâneviyat âleminin parlak güneşlerinden, Resûlullah efendimizin (Salat ve selam olsun ona) halife ve vekillerinden, terbiye ve irşadı ölümünden sonra da devam eden Hasan eş-Şazelî hazretlerinin (Allah yüce sırrını takdis etsin) menkıbelerini okuyorum. Hazret otuz beş sene İskenderiye’de oturmuş ve şehrin valisiyle bir kere bile görüşmemiş. Ne onun huzuruna gitmiş, ne de görüşme talebini kabul etmiş. Veraset-i Muhammediye temsilcileri devlet adamlarıyla, dünya büyükleriyle, sultanlarla, vezirlerle, valilerle görüşmezler.

Eimme-i müctehidînden (Müctehid imamlardan) Ebû Hanife hazretleri kendisine teklif edilen Bağdad başkadılığı memuriyetini kabul etmemiş ve bu yüzden zulme ve işkenceye mâruz kalmıştır. Ahmed ibn Hanbel hazretleri de siyasî iktidarın zulmüne uğramış, kırbaçlanmıştır. Büyük fakihlerden İmamı Serahsî hazretleri hapse atılmış, nice çileler çekmiştir. Müceddid-i elf-i sânî İmamı Rabbanî hazretleri de Ekber Şah’a muhalefet ettiği için zindana girmiş, eziyet çekmiştir. Yakın tarihimizde de nice büyük âlim ve şeyh mahkemelerde sürünmüş, zindanlarda çile çekmiş, hattâ bazıları idam sehpalarında sallanmıştır.

Zamanınızda kendilerini âlim, şeyh, İslâm büyüğü olarak tanıtan, hattâ bazıları için “Mehdidir, kutubtur, gavstır, bin yılda bir gelen bulunmaz adamdır” şeklinde propagandalar yapılan birtakım kişiler devlet büyükleri, siyaset adamları, dünya kodamanları ile pek sıkıfıkıdır. Çağrıldıkları zaman onların ayaklarına ve huzurlarına gitmektedirler. Meşhur Halife Harunü’r-Reşid İmamı Mâlik hazretlerini sarayına dâvet ettiğinde, o yüce imam, “İlim sultanların ayağına gitmez, Emirü’l-mü’minîn hazretleri arzu buyururlarsa bizim medresemize gelebilirler” cevabını vermiştir.

Zamanımızda birtakım cemaat başkanları Müslüman ahaliden çok büyük miktarda para toplamaktadır. Halbuki, geçmiş asırlarda yaşamış gerçek ve âmil âlimler ile hakikî şeyhler kesinlikle para toplamamışlardır. Resûl-i Kibriya efendimizin ve onun hakikî vâris ve vekillerinin yolu ve metodu, islâmî hizmetleri parasız yapmaktır. Bin bir baskı, zulüm, engelleme, çile, cevr ü cefa, eziyet altında çalışan Bediüzzaman Said-i Nursî hazretleri kimseden para almadan, hattâ hediye bile kabul etmeden mutlak bir yokluk içinde büyük bir fütuhata nâil olmuş; İslâm, iman, Kur’an, Sünnet, Şeriat hakikatlarına muazzam hizmetler etmiştir.

Dünya için, “Dünya bir leştir, ona tâlip olan köpektir” buyurulmuştur.

Bir kimsenin gerçekten büyük Müslüman olabilmesi için nefsini, enesini, benliğini yok etmiş olması gerekir. “Ölmeden önce ölünüz” emrindeki ölüm benliğin, enaniyetin ölümüdür.

Yalan da olsa övgülerden hoşlanan, doğru da olsa tenkit ve uyarılardan nefret eden; halkın sevgisine, alkışına, pophohuna düşkün olan adamlar Müslümanlara ışık tutamaz. Biraz hizmetleri olsa bile o hizmetler “Şüphesiz ki, Yüce Allah bu dini fâsık ve fâcirlerle de te’yid eder, güçlendirir” hikmetli sözünün ışığında değerlendirilmelidir.

(Fâtih Sultan Mehmed Han veli bir padişah idi. Şeyh Akşemseddin hazretleri onu irşad buyurmuş, mânevî derecesinin yükselmesine yardımcı olmuş, onunla birlikte İstanbul’un fâtihi olmuştur. Akşemseddin hazretlerinin Fâtih ile görüşmesini, zâlim ve fâcir sultanlara yağ çeken, onlardan câizeler kopartan adamların haliyle kıyas etmemelidir.)

Ne Günlere Kaldık?

Ne günlere kaldık! Şu memleketin, şu milletin haline bakınız. Hiçbir iş yolunda gitmiyor. Hangisinden başlayayım. Kendimize yetecek kadar buğday üretemiyoruz. Hayvancılığımız ölmüş, dışarıdan et alıyoruz. Para bitmiş, pul olmuş. Dış ve iç borçlar gırtlağa kadar çıkmış. Enflasyon hem müzmin, hem yüksek. Ticaret, iktisat, sanayi, finans sahasında çöküntü var. Deri, konfeksiyon, tekstil, turizm berbat durumda. İşsizlik artıyor. Faizcilik ve tefecilik almış yürümüş. Eğitim berbat ve çağ dışı. Üniversiteler bir işe yaramaz. Öyle kürsü ve enstitüler var ki, yılda en az bir kere çıkması gereken ilmî araştırma dergileri onbeş yıldan beri yayınlanmıyor. Ülke içinde korkunç bir iç göç var. Kokuşma, rüşvet, talan, hortumlama, haram yiyicilik genelleşmiş. Para tek değer haline gelmiş. Büyük medya iki kartelin âleti olmuş. Çok kazanan rantçı, faizci kesim çılgınlar gibi tüketim, zevk u sefa, sefahat, gösteriş, israf içinde. Halkın yarısı birbiriyle nizalı, mahkemeler dava dosyalarına bakmaya yetişemiyor… Öfff, daha yazayım mı?

Aydın geçinenler, okur yazarlar, bilmişler bu feci manzara karşısında ne yaparlar? Boş bir edebiyat sürüp gidiyor. Filan parti lideri ne demiş? Feşmekan politikacı ne söylemiş? Seçimlerin sonucu ne olabilirmiş?.. Yahu memleket batıyor, yangın bacayı sarmış, bunlar hâlâ günlük dedikodular, parti ve politika entrikaları ile uğraşıyor.

İkinci Meşrutiyet’ten sonraki devirde Prens Sabahaddin, “Türkiye Nasıl Kurtarılabilir?” başlığını taşıyan bir kitap yazıp yayınlamıştı. Şimdi, aynı konuda kitap yazacak büyük bir fikir adamı yok mu?

İçinde bulunduğumuz berbat durumdan kurtulmak için fikir yürüten, çare ve çözüm teklif eden, plan ve program yapan beyin kalmadı mı bizde?

Seçimleri kazanırlarsa işsizliğe son vereceklermiş… Herkese aş, iş, ekmek temin edeceklermiş… Hele bir iktidar olsunlar, ülke güllük gülistanlık olacak, halkın yüzü gülecekmiş… Peki nasıl olacak bunlar?

Müslüman kesimde bir sürü kurtarıcı vardı. Hava karardı, fırtına başladı, deniz dalgalı… Onların da sesi soluğu kesildi. “Müslümanlar! Para verin, hizmet ve faaliyetlerimizi destekleyin…” diyorlar. Anladık da, bizi kim kurtaracak? O suale cevap arıyoruz.

Doğrusu şu ülkenin, şu halkın geleceği konusunda büyük endişelerim var.

Bazıları “Mehdi çıkar ve bizi kurtarır” diyor. A basiretsiz! Sende bu kafa varken, seni Mehdi de kurtaramaz. Çünkü Mehdi zuhur ettiğinde sen onu tanıyamaz ve saflarına iltihak edemezsin.

Aslında Müslümanları kurtaracak düsturlar ve program İslâm dininde, Kitabullah’ta, Peygamberin sünnetinde, şer’-i şerifin ahkâmında, geçmiş büyüklerin nasihatlarında mevcuttur. Lakin bugünkü Müslümanlarda bunları anlayıp da hayata tatbik edecek akıl, feraset, iz’an, vicdan yoktur.

Ezan-ı Muhammedî okunuyor her gün beş kere yetmiş bin caminin minaresinden. Büyük şehirlerde, taşrada bunca İslâmcı var. Bunların birini bile camide, cemaat içinde göremezsiniz. Camilere gidiyorum ve ütülü şık kostümlü, kravatlı, yüksek tabakadan, büyük iş sahibi, politikacı, köşe yazarı, kültürlü bir tek Müslüman göremiyorum. Cemaat fakirlerden, marjinallerden, alt tabakadan.. Peki o çokbilmiş, mangalda kül bırakmayan yalancı kahraman İslâmcılar ne yapıyorlar? Onlar din rantı peşinde, düzenin pastalarını ve haram kemiklerini yalamak için bin bir dolap çevirmekle meşgul.

Ezan okunduğu vakit (günde bir kere bile olsa) camiye gitmeyen, cemaate katılmayan sahte İslâmcıların kurtulması nasıl olacak? 05 Nisan 1999

Yorumlar kapatıldı.