İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

On İki Kişi

Çarşamba

 

Bazılarının iddia ettiği gibi

Türkiye halkının çoğunluğu ahmak ve geri zekâlı mı?

Hâşâ! Ülkemizde elbette geri zekâlı, ahmak bir kesim vardır ama; buna karşılık halkımızın içinde milyonlarca zeki, çalışkan, iyi huylu ve yüksek karakterli, vasıflı insan da bulunmaktadır. Ancak, kötü eğitim ve kötü sistem bu zeki vatandaşlarımızın büyük kısmını ahmaklaştırmış, işe yaramaz hale getirmiştir.

Şu anda Türkiye’ye öncelikle on-on iki kişilik bir yüksek beyin heyeti lazımdır. Bu kişilerin zekaları, vicdanları, karakterleri, ahlâkları, kültürleri, ufuk genişlikleri, bilgelikleri, ferasetleri, fetanetleri, ruh asaletleri, ehliyetleri, liyakatları çok yüksek seviyede olacaktır. Olmazsa olmaz.

Böyle adamlara birinci kademede birkaç yüz, ikinci kademede birkaç bin yardımcı gerekir.

Üçüncü olarak da, yarım milyon ile bir milyon kişi kadar iyi niyetli, namuslu, dürüst, azimli, çalışkan, sabırlı, laf dinler, işten anlar, başarılı vatandaş gerekir.

İşte on iki kişi ile başlayan, en fazla bir milyon kişi tutan bir kadro ile Türkiye beş on senede Japonya, Güney Kore, Taiwan, Singapur gibi ileri, kalkınmış, başarılı, problemlerini çözen örnek ve model bir ülke olabilir.

En zor olan şey nedir biliyor musunuz? On iki kişi kadar hikmetli, kemalli, zeki, kültürlü, ufuklu adamı bulmaktır. Türkiye’de böyle on iki kişi var mıdır? Bazen elbette vardır diyorum, bazen de bedbinleşip yok her halde diyorum. İnşaallah vardır. Peki böyle on iki zat varsa, onların kemalleri, ferasetleri, vicdanları, fetanetleri birbirlerini bulup bir araya gelmelerini, bir şûrâ teşkil edip şu millete, şu memlekete, şu devlete hizmet etmelerini, yol göstermelerini gerektirmez mi? Gerektirir tabiî. Peki niçin zuhur edip, bir araya gelip vazifelerini yapmıyorlar?

Böyle bir heyetin yapacağı işlerden birincisi, kısa zamanda bir

bildiri-manifesto

hazırlanıp bunu yayınlamaktır.

Elli madde ile yüz madde kadar, temel meselelere, zarurî ve hayatî problemlere, bunların çare ve çözümlerine, yapılması gereken köklü değişikliklere dair son derece cesur, açık, pervasız, inandırıcı bir manifesto.

Ülkemizdeki milyonlarca insan birtakım hayırlı teşebbüsler bekliyor. Ortada bir boşluk var. Ülkenin, devletin, milletin durumu parlak değil. Çareler, çözümler aranmalı. Uygulaması acı da olsa bunlar hayata geçirilmeli.

Yalana, dolana, bitmiş ideolojilere, gizli çetelerin saltanatına, mafyalara, eşkıyalığa, demagojiye, popülizme, partizanlığa, siyasî lider saltanatına, milletten kopmuş lobilerin tahakkümüne artık son verilmesini istiyor millet.

Kaht-ı Rical

Bayağılığın, âdiliğin, kabalığın, görgüsüzlüğün, cahilliğin istilâsı beni korkutuyor. Sokağa çıkmak istemiyorum. Darbenin nereden geleceği belli olmuyor. Gazete okumak ayrı bir belâ. Bir köşe yazarı bu milletin dinine, mukaddesatına hakaret ediyor. Buna ne hakkı var. Onun dinsiz olması, yahut başka dine mensup bulunması, benim dinime söğmek için ona bir hak verir mi? Televizyonlar felaket. Ateistin biri kalkmış,

“Ezan ille de Türkçe okunmalıdır”

diye ter ter tepiniyor. Yahu sen ateistsin, ezandan sana ne? Biz Müslümanlar Ezan-ı Muhammedî okunmasını istiyoruz, Türkçe ezan diye bir şey kabul etmiyoruz. Bu bizim dinimizle, inancımızla, temel hak ve hürriyetlerimizle ilgili bir şeydir, bizden olmayanlar ne karışır. Ama karışıyorlar işte.

Akşam oluyor, 60’lı yıllarda gittiğimiz

Marmara kırathânesi

gibi bir yer yok güzel bir çay içmek, ârif kişilerle sohbet etmek için. Oraya kimler gelmezdi ki.

Profesör Mükremin Halil bey, Doçent Nuri Kaya Karahöyüklü,

sonradan profesör ve Konya Üniversitesi rektörü olan

Erol Güngör, şeyh Muzaffer Ozak efendi

, zaman zaman üstad

Necip Fazıl, Ziya Nur

bey…. Ne Marmara kıraathânesi kaldı, ne o cemaat.

Eskiden ulema vardı. Süleymaniye ve Fatih medreselerinden icazet almış gerçek ulema, dersiamlar, kürsü şeyhleri, müderrisler. Arapça, Farsça, Osmanlıca bilirlerdi. Aruzdan anlarlardı, bazıları şiir yazar, tarih düşürürdü. Eskiden icazetli hakikî şeyhler vardı. İlim, irfan, kemal sahibi kişilerdi. Parayla, maddî menfaatle işleri yoktu. İbadetle, taatle, kendilerine intisab edenlere nefs terbiyesi vermekle meşgul olurlardı. Eskiden gerçekten münevver kişiler vardı. Üstad Mahir İz vardı. Doçent Nurettin Topçu vardı. Üstad Eşref Edib bey vardı. Daha niceleri vardı.

Hattatlardan Hâmid bey vardı, Halim bey vardı. Ötekiler vardı. Kerli ferli, gün görmüş muharrirler vardı. Merhum Refi’ Cevad Ulunay vardı ki, tek başına bir ümmet olacak kadar kalemi, hatırası, muktesebatı, görüp geçirdiği vardı. Lozan’dan sonra 150’likler meyanında vatandan sürülmüştü. 1926’da Sultan Vahdeddin’in öldüğü gün San Remo’da imiş.

Şimdi ismini birkaç meraklının bildiği ne bulunmaz kimseler vardı. Bir Sakallı Celal vardı. Mahir bey ile Kadıköy iskelesindeki meydandan geçerken görmüştüm bir gün onu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku kürsüsü başkanı bir Ordinaryüs Profesör üstad Ali Fuad Başgil vardı.

Şişli’deki evinde haftada bir toplantı yapılan üstad tarihçi İsmail Hami Danişmend vardı. Salonundaki vitrinlerinden birinde Sultan Abdülhamid’in fesi ile sultan Vahidüddin’in elyazısı mektubu teşhir edilirdi. Antika kitaplardan müteşekkil değerli ve zengin bir kütüphanesi vardı. Emirgân’da Fuad Şemsi bey vardı. Güngörmüş hanımefendiler, muhadderat-ı islamiye vardı.

Velhasıl İstanbul ve daha bir çok yer, ricalden ve nisvandan kıymetli, münevver, asîl, âlim, ârif, zarif, kâmil insanlarla doluydu. Fatih camiine gittiğinizde ulemadan, eski İstanbul müftüsü ve Diyanet reisi fazıl-ı muhterem Erzurumlu Ömer Nasuhi Bilmen hocayı görebilirdiniz bazen. Rahmetli, medrese talebesi iken bir roman yazmış Farsça divanı matbudur.

Yahu bunca rical ve nisvan nereye gittiler? Artık ziyaretine gidilecek, irfanından istifade edilecek bir Cemil Meriç bulamayacak mıyız? O eski sohbetler, o eski kibarlıklar, zarafetler, görgüler ne oldu? Allah Allah, nüfus arttıkça, kelle sayısı çoğaldıkça kaht-ı rical de o derece şiddetleniyor. 17 Haziran 1999

Yorumlar kapatıldı.