İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Çilesizler

Pazar günlü yazılar çıkmamış..

 

Yanılmıyorsam 1953 yılındaydı. Üstad Necip Fazıl’ı, Sabataist gazeteci Ahmed Emin Yalman’a Malatya’da yapılan suikast dolayısıyla tutuklamışlar ve Ankara Yeni Cezaevi’ne koymuşlardı. Siyasal Bilgiler Fakültesinden birkaç arkadaşımla birlikte ziyaretine gitmiştik. İki kat telörgüler arasından konuşmaya çalışıyorduk. Üstad çok çökmüştü. Üç dört günlük sakalı vardı. Yüzünde derin bir teessür okunuyordu. Dünyaya küsmüş gibiydi. “Çocuklar ziyaretime gelmeyin artık” demişti. Ne istediğini sormuştuk “Ankara armutu getirin” demişti. Necip Fazıl hür ruhlu serâzad bir şairdi. İçinde fırtınalar eserdi. Bu dâva uğrunda ne çileler çekmişti. On yıl kadar sonra, bu sefer İstanbul’da zindanda iken, Kızıltoprak’ta Zühdü Paşa camiinin arka tarafındaki kiralık bir dairede oturan ailesini ziyaret eden bir dostum gördüğü manzarayı şöyle anlatmıştı: Ruhları bile donduran soğuk bir zemheri gününde evde yakacak olmadığı için hanımı ve çocukları mutfakta havagazı aleviyle ısınmaya çalışıyorlarmış.

40’lı, 50’li yıllarda İslâm’a hizmet demek, büyük çileler çekmek demekti. Faal dindarlar, Nurcular, tarikatçılar ağır baskılar altındaydı. Üç beş Müslüman bir evde toplanıp Risâle-i Nur mu okuyorlar; yakalandılar mı hapsi boylarlardı. Zikrullah yapmak, tesbih çekmek büyük suçtu. Dindar vatandaşların evlerinde bulunan tesbih, takke, seccade, dinî kitap gibi eşya suç aleti sayılıyordu. Eski Nurcuları hatırlıyorum. Elbiseleri, ayakkabıları yıpranmıştı. Çehreleri gıdasızlıktan, çileden, eziyetten solgundu. Hiçbir dünyevî ücret istemeden, verilse bile almadan fî sebilillah, hasbeten lillah hizmet ederlerdi. Ücretlerini Allah’tan beklerlerdi. Dünyada değil, âhirette.

27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Sultanahmet cezaevine atılan Nurcuları Şeyh Muzaffer Ozak rahmetli şöyle anlatırdı: “Dayaktan ayakları şişmişti, tabanları üzerine basamıyorlardı. Bu halde bile dizleri üzerinde sürünerek abdest alır namaz kılarlardı.” O eski zulüm devirlerinde icazetli hakikî ulema, hakikî şeyhler, dersiâmlar, fedakâr hocalar, gerçek dervişler ve müridler, muhlis mü’minler canla başla çalışarak, nice çilelere göğüs gererek, icabında hayatlarını feda ederek hizmet etmişlerdir. Sonra Müslümanlar biraz rahata, hürriyete, serbestliğe kavuştular. Necip Fazıl, bu yeni devri şöyle anlatıyor: “Biz kırk yıl boyunca bir küfür cumudiyesini (buzulunu) ellerimizle hohlayarak erittik. Erittik ve sonra bir de baktık ki, dehşetli bir çamur deryası içinde kalmışız.”

Çileler, zahmetler, baskılar bitince dinî sahaya bir sürü ihlassız, istikametsiz, mürüvvetsiz sahtekâr doldu. Öncekilerin bin bir çile ile ektileri tarlanın ekinini gök iken biçmeye kaktılar. Arivistler, soytarılar, çilesizler, yiyiciler, hortumlayıcılar, din rantçıları, mukaddesat bezirgânları için tek değer paraydı, mal ve cahtı. Bu bozuk düzenin önlerine attığı haram ve pis kemikleri, necis rantları, habis menfaatleri nasıl da devşiriyorlar. “Düzen bozukmuş, böyle bir düzende her halt yenirmiş…” Mukaddesat bezirgânları, din rantçıları, sömürücüler, hâinler şimdi bu yamuk hükme dayanarak korkunç bir hırs ve şehvetle dünya malı devşiriyor. Ah bu çilesiz haşarat!

Uyduruk Bir Belge

İslam Şeriatı, Müslüman bir kadına zina ve fuhuş iftirası atıp da bunu isbat edemeyen kimseye kazf haddinin uygulanmasını emreder. Kazf ne midir? İftiracıya seksen sopa vurulması demektir. Öyle bir dayaktır ki bu, bir yiyen bir daha ömrünün sonuna kadar acısını unutamaz. Bir müddetten beri ortalıkta uyduruk bir vesika dolaşıyor. Sözde Selânik şer’iye mahkemesinden, kadılıktan alınmış bir ilâm. Mustafa Kemal’in annesi Zübeyde hanımı suçlayan biz yazı. Ben bu uyduruk belgeyi yıllar önce görmüştüm. Her haliyle sahte olduğu belliydi. Bir kere, yazısı kötüydü. O devirde şer’î bir mahkemenin kararı nefis bir hat ile tahrir edilmiş olurdu. İkincisi, üslup ve ifade o devre ait bir Türkçe değildi. Tarih bile o devirde kullanılan takvime uymuyordu.

Müslüman böyle sahtekârlıklara, böyle uydurma belgelere itibar ve iltifat etmez. Dinimiz, Şeriatımız, ahlakımız iftirayı, yalanı, sahtekârlığı yasaklamaktadır. Mustafa Kemal’i anlamak, tanımak, tanıtmak, bilmek isteyenler için tek yol gerçekleri, bilgileri, belgeleri araştırmaktır. Ben yıllardan beri Müslüman kesimi bir “Millî Mücadele ve Mustafa Kemal Araştırmaları Enstitüsü” kurup ilmî tedkikat yapmaya dâvet ediyorum. Yazık ki, şu memlekette on binlerce cami helâsı, onbinlerce meşruta, on binlerce beton bina yaptıranlar böyle ilmî araştırma merkezleri, kültür ve sanat faaliyetleri yapacak kurumlar tesis edemiyor. 50’li yıllarda bir takım geri zekâlılar Mustafa Kemal’in heykellerine çekiç ve balyozlarla hücum etmeye yeltenmişler ve Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun çıkmasına sebebiyet vermişlerdi. Mustafa Kemal, hakkında onbinlerce kitap, araştırma, makale yazılmış olmasına rağmen hâlâ bir bilinmeyendir. Onun hayatına, menşeine, doktrinine, eserine ışık tutmak isteyenler arşivlere inmek, bilhassa artık araştırıcılara açılmış olan İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan devlet arşivlerindeki belgeleri incelemek zorundadır.

Maalesef Müslüman kesim çağ seviyesinde büyük, güçlü, vasıflı, üstün ilim adamları, araştırıcılar yetiştiremiyor. Bizde bol bol arivist, soytarı, sahtekâr, şarlatan, din bezirgânı yetişiyor. Anasına sövüp sayarak, iftira atarak, sahte belgelerden medet umarak, işkembe-i kübradan atma ucuz ve popülist hükümler vererek hiçbir tarihî şahsiyet yıkılamaz. Mustafa Kemal bir realitedir. Vefatından bu yana 60 yıl geçmiştir. Kendilerine Atatürkçü diyen, gerçekte ise Atatürkçü olmayan bir sürü güruh ve şahıs onu istismar etmektedir. Muhalifleri de vardır. Yukarıda beyan ettiğim gibi bu zat hakkında tek açık kapı ilme, itidale, gerçek bilgiye, vesikaya dayanan araştırmalar yapmaktır. Sahte belgelere, yalanlara, iftiralara önem vermeyiniz, itibar etmeyiniz. 25 Ocak 1999

Yorumlar kapatıldı.