İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Lisansızlık

Çarşamba

İki Türkçe vardır. Konuşulan günlük iletişim dili Türkçe ile yazılı edebî Türkçe. Birincisi birkaç yüz kelime ile konuşulur, meramımızı anlatmaya yeter, toplum içinde diyalog kurmamız, ihtiyaçlarımızı görmemiz için kâfi gelir. Lakin yüksek kültür ve tefekkür (düşünce), edebiyat, sanat, ilmî araştırma, irfan sahibi olmak için yeterli değildir. Edebî Türkçede onbinlerce kelime, kavram, terim bulunur. Onu elde etmek, ondan yararlanmak, zevk ve haz almak, onu anlamak için uzun bir tahsil ve terbiye gerekir.

1930’dan bu yana bu ikinci Türkçeyi bozdular, öldürdüler. Böylece Türkiyelilerin dillerini kesmiş, zekâlarını dumura uğratmış oldular; medeniyetten uzak kalmış, insanlık yarışmalarında nal toplar hale gelmiş olmasına sebebiyet verdiler. Bahaneleri şuydu: Zengin Türkçe çetrefildir, anlaşılması zor, öğrenilmesi güç zenginliği vardır. Arılaştırılması, basite indirilmesi, kolaylaştırılması gerekir. Acaba, Türkçenin zayıflaştırılması Lozan’ın gizli protokollarında yer alıyor muydu?

Corneille, Racine ve Molière’i anlayamayan bir Fransız aydını, Shakespeare’yi anlayıp ondan haz alamayan bir İngiliz aydını, Goethe ve Schiller’i anlayamayan bir Alman aydını düşünülebilir mi? Bizdeki lise ve üniversite diplomalı aydınlar ise Fuzulî’yi okuyamıyor, onun dilini anlayamıyor, ondan haz ve zevk alamıyor. Böyle aydınlık, böyle okumuşluk olur mu?

Komşumuz ve kardeşimiz Azerbaycan’da bile millî lisana ve edebiyata bizdeki kadar baskı yapılmamış, yıkılmalarına sebebiyet verilmemiştir. Orada lise mezunu gençler Fuzuli’yi okurlar, zevk alırlar.

Bir milleti öldürmek, bir ülkeyi batırmak mı istiyorsunuz, onun dilini ve edebiyatını tahrip ediniz, başka bir şey yapmaya gerek kalmaz.

Bizdeki halkın ve aydınların büyük kısmının lisanın ve edebiyatın önemi hakkında yeterli ve vâzıh fikirleri yoktur. Bilmezler ki, lisan ve edebiyat güçlü olmazsa ne medeniyet, ne kültür, ne sanat olur.

Günlük hayatta iletişimi sağlayacak, gazete okumaya, televizyon dinlemeye yetecek üç beş yüz kelime ile bir millet ayakta duramaz. Lisan ve edebiyat ne kadar zengin, ne kadar engin, öğrenilmesi ve öğretilmesi ne kadar zor ise o millet, o ülke, oradaki devlet o kadar güçlü ve üstün olur.

Japonların yazısına, diline bakınız. Ne kadar çetrefil, ne kadar zor, öğrenilmesi ne kadar zahmetli ve meşakkatli. İşte Japonları Japon yapan bu yazı ve bu lisandır. Çinlilerin yazısı ve dili, Japonlarınkinden de zordur. İngilizcenin imlâsı ne kadar karışıktır. Almanca ve Fransızcanın grameri ne kadar yüklüdür.

Bizim eğitimimiz bütün Türkiyelileri cahillikte eşitlemek istiyor. Türkçedeki Arapça ve Farsça asıllı kelimelerin atılmaları gerekirmiş. Niçin? Fransızcadaki Grek ve Latin asıllı kelimeleri atsalar ne kalır? Almancadaki otuz kırk bin yabancı kökenli kelimeyi tasfiye etseler Almanca kuşa dönmez mi? Eski zengin Türkçe üç büyük dilin, Türkçenin, Arapçanın, Farsçanın bütün güzelliklerini ve dehasını bir araya getiren bir medeniyet ve imparatorluk lisanıydı. Onu arılaştırıp kuşa çevirdiler, gecekondu ve geri zekâlı lisanı yaptılar.

Sonunda aydın geçinenler, üniversite profesörleri, birkaç diploması olan sözde okumuşlar bile Türkçe konuşamaz hale geldi. Televizyonlardaki açık oturumlarda bazı ünlü ve diplomalı kişilerin ne kadar zavallılaştıklarını görmüyor muyuz? Bir cümle söyleyinceye kadar hayli ıkınıyor, sıkınıyor, ter döküyor, kekeliyor, bir sürü aksan ve dilbilgisi hatâsı yapıyorlar.

Türkçe kurtarılamaz mı? Elbette kurtarılır. Ancak bugünkü resmî ideoloji, bugünkü eğitim sistemi, bugünkü zihniyet ve kafa ile kurtarılamaz. Şu anda Türkiye’nin gündeminde lisan, edebiyat, kültür, eğitim ile ilgili maddeler yoktur. Önce bilmek, sonra istemek gerekir.

Din Baronları

Onlar uzun yıllardan beri pençelerine düşürdükleri Müslümanları şöyle uyuttular, oyaladılar, afyonladılar:

– Din baronuna itaat et, intisap et, bütün kalbinle ona bağlan, ona itimad et.

– İmkanlarının son haddine kadar din baronuna para ver, onu maddeten destekle.

– Din baronunu alkışla, öv, onun reklamını ve propagandasını yap, onu göklere çıkart.

– Öteki Müslümanlarla fazla ilgilenme. Senin baronunu kabul etmeyen, senin metodun, meşrebin, tercihin, mezhebin, cemaatin dışında kalan Müslümanları farklı Müslümanlar olarak kabul et, gerektiğinde onlara münafık, kâfir, mason uşağı de, onlarla savaş.

– Bizim kendi hizmetlerimiz vardır. Başka şeyler bizi ilgilendirmez diyerek kendini dar bir getto içine hapset, bütünden kop. Başka Müslümanlara zulm edildiği vakit sesini çıkartma, onların yardımına koşma.

İşte son çeyrek yüzyıl boyunca yüz binlerce, milyonlarca temiz fakat saf Müslümanı bu bataklıklarda, bu kuruntularla mahvettiler. Bu sayede birkaç din baronu Karun gibi zengin oldu, Nemrud ve Firavun gibi dünya saltanatlarına sahip oldu. Bu esnada da islâmî hareket kirlendi ve çöktü. Şu anda halk ve bir kısım aydınlar o hale gelmişlerdir ki, yüksek sesle sorgulama bile yapamıyorlar, boşa giden yılların ve heba olan milyarlarca doların hesabını sorumlulardan soramıyorlar. Sorgulamak, hesap sormak bir yana eski tezgahlar çalışmaya devam ediyor. Hâlâ din baronları adına paralar toplanıyor, hâlâ onların batasıca saltanatları için çalışılıyor.

Vefat ettiğinde zırhı, birkaç ölçek buğday mukabilinde Medineli bir Yahudi’de rehin bulunan Resûl-i Kibriya’nın Ümmeti ne hallere düştü ve düşürüldü. Din, iman, İslâm, mukaddesat birkaç şarlatanın oyuncağı oldu. İbadetler, ahkam-ı şer’iyye, Sünnet-i Nebeviyye, Ümmet şuuru, emr-i mâruf ve nehy-i münker ikinci plana atıldı ve her şey birkaç din baronunun enaniyeti, saltanatı, nefs-i emmaresi, megalomanyaklığı, kaprisleri uğrunda seferber edildi.

Ne zaman uyanacağız? Ne zaman Kur’anın, Sünnetin, Şeriatın, aklın, hikmetin, vicdanın, mantığın ışığında hizmet edip faaliyette bulunacağız? Yoksa bu gaflet, bu dalâlet, bu bozukluk Kıyamete kadar devam mı edecektir? 08 Temmuz 1999

Yorumlar kapatıldı.