İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Mehmet Şevket EYGİ – HABER KALEM SİTESİNDE ÇIKMIŞ YAZILARI / 02

Mehmet Şevket EYGİ – HABER KALEM SİTESİNDE ÇIKMIŞ YAZILARI / 02

  1.  

    Türkiye Nasıl Kurtarılabilir?

    Prens Sabahaddin’in kitaplarından biri

    “Türkiye Nasıl Kurtarılabilir?”

    adını taşımaktadır. Bendeniz bu konuda bir kitap yazsam,

    “Türkiye Kurtarılabilir mi?”

    başlığını koyarım.

    Son bir asırda dünya çapında on kadar büyük düşünür,

    sağlıklı toplumlarla hasta toplumları inceleyen

    ciddî ve seviyeli kitaplar yazmışlardır. Bunlardaki izahatın ışığında bakılınca,

    yakın tarihte başından geçen kazalar, ârızalar yüzünden

    ülkemizin dengesiz, hastalıklı, krizler içinde yüzen bir toplum durumuna düştüğü kolayca anlaşılır.

    Bizdeki en büyük kopukluk

    meşruiyet

    konusunda olmuştur. Sağlıklı toplumlarda, devletlerde, ülkelerde

    tarihî devamlılık şuuru

    hakimdir. Bir Japon kendi millî tarihinin, hanedanın başlangıcını bilmez. Tarihin karanlıkları içinde kaybolmuştur.

    Türkiye’nin bu coğrafyadaki varlığı bin yıldan biraz fazladır.

    Bin yıldan beri varolmak, meşruiyet için iyi bir rakamdır ama

    bunu 90 yıla indirir, ondan önceki tarihi ve kimliği inkâr ederseniz meşruiyet tahlikeye girer.

    Yazı ve lisan da böyledir.

    Bin yıl kullanılmış olan yazıyı ve lisanı değiştirir,

    millî yazıyla eğitim ve yayın yapılmasını yasaklarsanız,

    ortaya vahim bir kopukluk çıkar ve toplumun dengesi bozulur. Bazıları efendim yazıyla toplum dengesinin ne ilgisi var diyebilirler.

    Cevap:

    Solak olan bir kimseye, sol elinle yazmayacaksın, sağ elinle yazacaksın derseniz onda bazı bozukluklar ve dengesizlikler baş göstereceği gibi…

    İnsanların kan grupları, değişik karakter yapıları (sekiz ana karakter vardır) olduğu gibi

    toplumların da kendilerine mahsus özellikleri vardır. Bunlar zorlama ile, dipçik ile, realpolitiklerle değiştirilemez.

    Türkiyenin yakın tarihinde

    Frankenştayn bir toplum yaratılmak istendi

    ve bugünkü manzara ortaya çıktı. Artık geriye dönmek de mümkün değildir… Peki ne yapılması gerekmektedir:

    Türkiyenin İslâm’a dönmesi, döndürülmesi gerekir. Hangi İslâm’a? İslâm teori olarak birdir ama çeşitli anlayışlar, yorumlar, uygulamalar vardır.

    Türkiyenin Osmanlı İslâm uygulamasına ve yorumuna dönmesi

    gerekir.

    Bu İslam’ın özellikleri nelerdir:

    1. Şeriat esastır, temeldir.

    2. Şeriata uygun olmak şartıyla tarikat, tasavvuf, fütüvvet vardır.

    3. Bedevilik yoktur, medenilik hakimdir.

    4. Hem İmamı Birgivî, hem Mevlana Celalüddin Rumî vardır.

    5. Mimarlıkta, şehircilikte, ilimlerde, irfanda, sanatlarda zirveye çıkılmıştır.

    6. Yüksek ahlaklı ve karakterli Müslümanlar ve onlardan oluşan bir toplum vardır.

    7. İnsan ve yeryüzü boyutlarına uygun bir medeniyet vardır.

    1908’den beri büyük tahribat oldu.

    Müslümanların bir kısmı sekülerleştirildi. Din bir ism ve resm haline düşürüldü.

    Medaris-i İslâmiyye ve tasavvuf dergahları kapatıldı. Yetmiş milyon halkın yüzde doksansekizi okuma yazma bilmez hale getirildi. Ahlâk çok bozuldu.

    Bizde büyük ıslahatı, büyük dönüşü gerçekleştirecek niyet ve irade var mı?

    10 Ağustos 2010 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (31)

    İslâmcı Düşünüre Cevap

    İSLAMCI düşünür (veya düşünmez) beyimiz, bir müddet önce, bendenize vermiş veriştirmişti. Yaşlanmışım, karamsar olmuşum, nostalji yapıyormuşum, yeni ve ileri hiçbir şeyi beğenmiyormuşum!..

    Ben, okur-yazar bir Müslüman olarak bütün gelişmeleri, yenilikleri, terakkileri İslamî ölçü ve kriterlere göre değerlendiririm.

    Toplumun bir kısmı zenginleşmiş, halkın refah seviyesi artmış… Bu gelişmenin tek başına benim için fazla bir değeri yoktur. Zenginliğe ve refaha paralel olarak dindarlık, ahlâk, fazilet, doğruluk, dürüstlük, ilim, irfan, kültür, sanat da ilerlemiş mi, ona bakarım…

    Fert başına düşen millî gelir payı çok yükselmiş… Bu da benim için ölçü değildir. Bir ülkede haram yeme, faiz ve riba, zina, lüks, israf, sefahat, fuhşiyyat (çeşit çeşit azgınlıklar) artıyorsa, yıllık ortalama gelir 60 bin dolar da olsa o toplumun durumu kötüdür, geleceği karanlıktır.

    Toplum deyip geçiyoruz. Şu dünyada belki de 360 çeşit toplum vardır. Bizim toplumumuz medenî bir toplu mudur, bedevî bir toplum mu?

    İşte Ramazan geldi. İstanbul’da gündüzleri lokantalar, büfeler, pastaneler, muhallebiciler, kahveler, dondurmacılar açık. Mübarek ayda herkes yiyor, içiyor, fosur fosur sigara tüttürüyor. Ne Allahtan korkmak var, ne kuldan utanmak. Ben böyle bir toplumun nesine iyi diyeyim?

    Hırsızlık, soygun, talan, ihalelere fesat karıştırmak, haram komisyonlar almak, alavere dalavere, saçı bitmedik yetimlerin haklarını yemek… Bunun neresi iyiye gidiş?

    Namazdan sonra ikinci büyük ibadet olan zekâtlar Kur’ana, Sünnete, Şeriata uygun şekilde doğru dürüst ve yerli yerinde ödeniyor mu?

    Toplumda şehir ve medeniyet ahlakı ve görgüsü var mı?

    Kadınların kaçta kaçı başını örtüyor? Başını örtenlerin kaçta kaçı

    “şer’î tesettür”

    sergiliyor?

    Bu toplumda yaşlılara saygı, küçüklere sevgi ve şefkat gösteriliyor mu?

    İnsanlar cep telefonuna gösterdikleri ilginin kaçta kaçını faydalı kitaplara gösteriyor?

    Toplumda komşuluk, paylaşım ahlakı var mı? Peygamberimiz (Salât ve selam olsun ona) emr-i mâruf ve nehy-i münker yapmayan bir toplum azaba uğrar buyurmuş. Bizim toplumumuz yeterli ve etkili şekilde bu farizayı eda ediyor mu?

    İslamcı düşünür cenapları!… Bırakın şu saçma sapan ve şeytanî-maddî kalkınma edebiyatını da şu toplumun haline Kur’ân, Sünnet, Şeriat, Ahlak-ı İslamiye gözlüğüyle bakın.

    Bu halimizle, bu gidişimizle bizim geleceğimiz parlak değildir, karanlıktır.

    Ufuklar pembe değil, siyahtır. Beş vakit namazı terk edip şehvetlerine uyan bir toplum iflah olmaz. Haram yemenin yaygın olduğu bir toplumun akıbeti kötüdür.

    Cenab-ı Hak İslamî kalkınma, İslam’a uygun kalkınma nasip etsin.

    12 Ağustos 2010 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (32)

    Büyük İstanbul!..

    İstanbul’un nüfusu, varoşlarıyla birlikte kaçtır? Bazıları 12,5 milyon diyor, kesinlikle doğru değildir. İstanbul çoktan 20 milyonu geçmiştir ve hızla büyümektedir, büyütülmektedir. 12,5 milyon rakamının doğru olduğunu farz etsek bile, Türkiye gibi bir ülkeye bu kadar büyük bir şehir dengesizlik ve zarar getirir.

    Almanya’nın nüfusu 82 milyondur ve başkenti Berlin’de (varoşlarıyla birlikte) 5 milyon insan yaşamaktadır.

    60 milyonluk İtalya’nın Roma’sı 4 milyondur.

    İstanbul’un önümüzdeki on yıl içinde 40 milyonluk dev bir şehir haline getirilmek istendiğini duyuyorum. Böyle bir büyüme hem İstanbul, hem de ülkemiz için felaket olur.

    Şehir büyüdükçe, yaklaşan büyük depremin tahribatı da büyük ve korkunç olacaktır.

    İstanbul Boğazında patlayacak, kıyıya çarpacak bir tankerin yol açacağı yangınlar şehir büyüdükçe daha dehşet verici kayıplara ve felaketlere yol açacaktır.

    Toplam nüfusu 70 milyon olan bir ülkenin nüfusunun yarıdan fazlasının bir şehirde toplanması elbette normal bir büyüme değildir.

    İnsan gayr-i ihtiyarî soruyor: Türkiye’nin hızla boşalan, boşaltılan bölgelerine ileride başka nüfuslar mı ithal edilmek isteniyor?

    İstanbul’un etrafını çepeçevre bir gün geziniz. On binlerce yeni inşaat göreceksiniz. Bazıları otuz katlı, bazıları her katında altı daire olan dev binalar. İstanbul Tekirdağ ile birleşti. Şile’ye gidişi gelişi ayrı bir otoyol yapıldı. Üçüncü köprü yapılaşmayı daha da teşvik edecek.

    Bu gidişe kim dur diyecektir? Bizde İstanbul’un nüfusunu azaltacak niyet ve irade var mıdır?

    Bazı çokbilmişler Çin’de de çok büyük nüfusa sahip şehirler olduğunu söyleyecektir. Çin’in yekûn nüfusunun bir milyar 300 milyon olduğunu biliyor mu bu adamlar?

    İstanbul 4, bilemediniz 5 milyon nüfustan fazlasını kaldırmaz.

    Bu şehri bu hale kötü politikacılar, kötü bürokratlar, kötü belediyeciler, gözü dönmüş rantçılar getirmiştir.

    Türkiye’nin 25 kadar çok büyük problemi, sıkıntısı, derdi vardır. İstanbul bunlardan biridir. Başka hiçbir derdimiz olmasa, İstanbul’un bugünkü hali bile dert, problem, sıkıntı olarak yeter de artar.

    Rantçı zihniyet, İstanbul’u bu kadar büyüterek ülkenin dengesini bozmuştur. Artık yeter de demiyorlar.

    16 Ağustos 2010 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (33)

    Tıp ve İlaç Endüstrisi

    TIBBIN iki vazifesi/işi vardır:

    (1) Halkın sağlıklı yaşaması sağlamak, onu hastalıklardan korumak.

    (2) Buna rağmen hasta olunursa onları en iyi, en doğru, en ahlakî, en etkili şekilde tedavi etmek.

    Tıp deyince hatıra sadece bugünkü Ortodoks tıp kilisesi gelmesin.

    Yeryüzünde on kadar büyük, düzinelerce küçük tıp sistemi vardır.

    Meselâ nüfusu bir milyarı aşan Çin’de geçerli olan tıp o ülkenin geleneksel tıp sistemidir, akupunkturdur.

    Diğer tıp sistemlerinden bazısını sayayım: İslâm tıbbı… Homoepati… Aromaterapi… Talassoterapi… Vs vs…

    Son yıllarda ülkemizde tıp ve ilaç sanayi devleşti. Devletin bütçesinin büyük kısmını sağlık işleri yutuyor.

    Tıbbın endüstri haline gelemi iyi midir, kötü müdür?

    Bence kötüdür, çok kötüdür.

    Dev yabancı ilaç fabrikaların gözünde

    hasta yoktur, müşteri vardır.

    Tıp sanayii, tıp etiğini ayaklar altına almıştır.

    Dünyada en fazla sezaryen ameliyat Türkiyede yapılıyormuş. Niçin

    ? Para kazanmak için!

    Hastaları hiç lüzumu olmadığı halde radyasyonlu, ışınlı cihazların içine sokuyorlar. Niçin?

    Para için!

    Adamcağızın eceli yaklaşmış, tıbben iyileştirilmesine imkân kalmamış, son günlerini veya saatlerini yaşıyor. Bu zavallıyı yatırıyorlar. Ağzından, burnundan, damarlarından bir yığın sonda, serumlar…

    Bunlara lüzum var mı

    ? Bırakın rahat ve ucuz vefat etsin. Bırakmazlar.

    Niçin böyle yapıyorlar.

    Para!

    Zaman zaman gazetelerde okuyoruz:

    Filan ilaç firması doktorlara cazip primler, ödüller veriyormuş. Niçin?
    Firmanın ilaçlarını bol bol yazdığı için.

    Böyle bir şey Hipokrat yeminine, tıp ahlâkına uygun mudur?

    Peygamberimiz “Allah, ölüm dışında bütün hastalıkların şifasını, çaresini yaratmıştır” buyurmuşlardır. Bu şifalar, bu çareler tabiat âlemindedir. Bitkilerde, çiçeklerde, köklerde, yapraklarda, toprakta, madenlerde ve sulardadır.

    Türkiye’deki

    resmî ortodoks tıp

    bunları kabul etmez. Hastaların ille de kimyevî ve bazısı çok pahalı ilaçları kullanmasını ister. Niçin? Para meselesi.

    Devlet ve özel teşebbüs ne kadar çok hastane yaparsa yapsın, bunların yatakları yine kâfi gelmiyor.

    Sanki yatak sayısı aritmetik dizi ile artarken, hasta sayısı geometrik diziyle artıyor.

    Okulları kurulmak, çok sıkı kontrol edilmek, zabt u rabt altına alınmak şartıyla ülkemizde diğer tıpların (paralel tıplar, yumuşak tıplar) uygulanmasına izin verilmelidir.

    Çok daha ucuza tedavi eden

    Çin tıbbı

    teşvik edilmelidir. (Bu tıp sistemi ağrılar konusunda bugünkü tıptan daha başarılıdır.)

    Aromaterapi


    (Şifalı bitkiler ile tedavi) ciddî şekilde ele alınmalıdır.

    İşin başı da şudur:

    Halkın sağlıklı beslenmesi, sağlığa zararlı besin ve içeceklerden korunmasıdır. Şu anda

    ülkemizde yiyecek ve içeceklere 300’den fazla kimyevî madde, aroma, boya, koruyucu vs katılmaktadır.

    Hükûmetimiz

    sağlığa zararlı sigarayı epey köstekledi.

    Buna mukabil

    alkollü içkiler konusunda memleket açık meyhaneye döndü.

    Devlet bütçesinin sağlık harcamaları hızla artarken, hastalıklar, hastalar, sağlığın bozulması da artıyor.

    Ne garip çelişki!

    Kazananlar: İlaç firmaları, özel hastaneler, bazı işi tıkırında doktorlar…

    18 Ağustos 2010 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (34)

    Ramazan Geldi

    BAZI şehirlerimizde Ramazanın Ramazan olduğu görülüyormuş, halkın yüzde doksanı ya oruç tutuyormuş, yahut da açıkta yiyip içmeyerek oruç tutanlara saygı gösteriyormuş ama

    İstanbul, Ankara, İzmir

    gibi büyük kozmopolit şehirlerimizdeki manzara Müslümanların hiç de içlerini açacak durumda değil.

    Lokantalar, kahveler, pastahaneler, muhallebiciler, dondurmacılar, meyve suyu satan dükkanlar, kebapçılar, dönerciler velhasıl eski tâbirle

    me’kulat ve meşrubat satan bilumum yerler Nehar-ı Ramazanda harıl harıl ticaret yapıyor.

    Sultan Abdülhamid zamanında (ve ondan önceki devirlerde) Ramazanda bütün yeme içme mahalleri kapalı olurmuş. İftar topu atıldıktan sonra satış ve servis yaparlarmış.

    Ülkenin en büyük ve parlak İslâm mektebi olan

    Galatasaray Sultanîsi

    ‘nde (Lisesinde) bütün Müslüman öğrencilerin günlük namazları okul camiinde, okul imamının ardında cemaatle kılmaları zorunlu olduğu gibi,

    Ramazan orucunu da tutmaları mecburî imiş.

    Tabiî, dıştan Müslüman görünen, asıl kimlikleri ise Sabataycılık olan taife bundan çok zorlanırmış…

    Meşhur Filozof

    Dr. Rıza Tevfik

    Meşrutiyet zamanında (o devirde de, gevşemiş de olsa Ramazanda açıktan yeme içme yasağı geçerliymiş) gündüzün oruç yerken yakalanmış, karakola götürülmüş,

    Yahudi taklidi yaparak

    paçasını kurtarmış.

    Bazı ilericiler, Kemalistler, çağdaşlar birtakım muhafazakâr şehirlerimizdeki

    Ramazana saygı havasından

    son derece rahatsızlar. Mahalle baskısı var, millet korkusundan açıkta sereserpe oruç yiyemiyor diye yakınıp duruyorlar.

    Meseleye tersinden baksalar daha iyi ederler.

    Oruç tutmayanlar, tutan Müslümanlara saygı gösterseler ve açıkta oruç yemeseler sosyal barışa, toplumsal mutabakata

    (uzlaşmaya)

    hizmet etmiş olmazlar mı?


    Bazı Müslümanlar (daha doğrusu İslâmcılar) da mübarek oruç ve ibaret ayına yakışmayacak uygunsuz haller sergiliyor

    . İslâm’ın ve Şeriat’ın izin ve cevaz vermediği müzikli, şarkılı, gülmeli oynamalı etkinlikler tertipliyor, kadın erkek karışık ç ılgınca eğleniyor.

    Ramazandaki israflı sofralar da ayrı bir âlem.

    Beş yıldızlı lüks bir otelin özel iftar restoranındayız.

    Ortada genç hanımlar alaturka parçalar çalıyor ve terennüm ediyor.

    Masalarda bir kuş sütü eksik. Haddinden fazla yiyecek, içecek, tatlı var. Peygamberimiz buyurmuş: “Mü’min bir mide ile yer, kâfir yedi mideyle…”

    Bütün belediyelerimizi suçlamam ama geçen

    Ramazanlarda bazı belediyeler Ramazan konusunda sınırları çok aşmışlardı.

    Büyük bir caminin yanında Ramazan Etkinlikleri Panayırı kurulmuştu ve Nehar-ı Ramazanda (Ramazan gündüzünde) cayır cayır döner, kokoreç, lahmacun yenilmiş, çay ve meşrubat içilmişti. Rezalet rezalet rezalet!..

    Bundan yüz sene kadar önce Ramazanlarda

    Ayasofya’nın dört köşesinde devrin dört büyük ulema veya meşâyihi va’z u nasihat edermiş.

    Meselâ bir köşede

    Şeyh Abdülhakim Arvasî, başka bir köşede Mevlevî şeyhi Kayserili Ahmed Remzi Dede, öbür tarafta ulema-i benamdan Manastırlı İsmail Hakkı…

    Ne devirmiş o devir. Şimdi Ayasofya müze! Açılsa, ilk işimiz ulu mabedin minarelerine, kubbelerine, içine, dört cihetine bin kadar korkunç hoparlör ve kolon koymak olur…

    Oruçla imtihan ediliyoruz.

    Şer’î bir özrü olmadığı halde tutmayanlar kaybediyor. Hem oruç tutup, hem de gıybet edenler, israf edenler, kavga gürültü çıkartanlar yine ziyan ediyor.

    Adam lokantacı, kendisi oruç tutuyor, ticaretine kesat gelmesin diye gündüzleri de yemek veriyor.

    Vah vah vah… Eyvah ki eyvah!..

    21 Ağustos 2010 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (35)

    Lozan’ın Gizli Protokolleri

    LOZAN barış müzakereleri esnasında emperyalist devletlerle Türkiye arasında çok çetin tartışmalar olmuştu. Galip, sömürgeci, emperyalist büyük devletler Türkiye’nin bir İslam devleti olmasını istemiyorlardı. O tarihte devletin Medenî Kanunu, Hanefî fıkhına göre hazırlanmış olan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye idi. Diğer kanunlar da, yüzde yüz uygun olmasa bile temelde İslam’a ve fıkha aykırı değildi.

    Avrupa Düvel-i Muazzaması, ülkemizdeki yabancıların İslam hukukuna tâbi olmalarını kabul etmek istemiyordu.

    Lozan müzakerelerinin birinci kısmında Türk delegasyonu başkanı İsmet Paşa, İslam hukukunu ve fıkhını hararetle savunmuştu.

    Müzakereler bu yüzden çıkmaza girmiş, kopma derecesine gelmişti.

    İşte bundan sonra Türkiye Başhahamı Hayim Nahum Efendi devreye girmiş, büyük devletlerin başkentlerine gitmiş, birtakım gizli müzakereler yapmıştı.

    Hayim Nahum’un delege sıfatıyla içinde bulunduğu Türk heyeti bundan sonra Lozan anlaşmasını imzalamış ve ABD hariç bütün büyük devletler bunu imzalamışlardı.

    Birtakım rivayetler –yüksek sesle olmasa bile- yıllardan beri söylenir ve yazılır:

    (1)    Lozan’ın gizli protokolleri vardır.

    (2)    Emperyalist ve sömürgeci devletlere Hilafet’in kaldırılacağı sözü verilmiştir.

    (3)    Hilafetle birlikte İslam hukuku, Şeriat kanunları da kaldırılacak,

    (4)    Onların yerine Avrupa kanunları konulacaktır.

    (5)    Müslüman kadınlar açılacaktır.

    (6)    Arap-İslam yazısı bırakılacak, Latin-Frenk yazısı alınacaktır.

    (7)    Türkiye İslam ve Türk dünyası ile ilgilerini kesecek, Avrupa medeniyetine yönelecektir.

    1923’ten bu yana 87 yıl geçti, Lozan’ın gizli protokolleri ile ilgili yeterli bilgi bulanamadı. Bu konudaki araştırmaları Müslümanların yapmaları gerekirdi, yapmadılar, yapamadılar.

    Cumhuriyet kurulduğunda Anayasanın (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) ikinci maddesinde “Devletin dini, Din-i İslam’dır” yazılıydı. İstanbul’da Dolmabahçe sarayında, Büyük Millet Meclisi tarafından seçilmiş bir Halife-i Müslimîn (Abdülmecid bin Abdülaziz Han) bulunuyordu. Medreseler ve tasavvuf tarikatları açıktı. Hafta tatili Cuma idi. Şapka giyen, Ramazanda açıkta oruç yiyen Türkler tutuklanıyordu. Bütün kadınlar çarşaflı idi. Sonra devrim fırtınaları esti ve şiddete dayanan realpolitikler uygulanarak İslam’dan uzaklaşıldı.

    Lozan’ın gizli bir protokolü var mıydı?.. Bu sorunun cevabını Sabataycılar araştıracak değildir. Müslüman tarihçilerin, ilim adamlarının Türkiye ve dünya arşivlerine girip, bütün kaynakları tarayıp ipuçları, deliller, bilgiler ve belgeler bulmaları ve gerçeği gün yüzüne çıkartmaları gerekir.

    4 Eylül 2010 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (36)

    Ramazan’ın Hakkını Verebildik mi?

    BU yıl Ramazan Ağustos ayına denk geldi, görülmemiş bunaltıcı ve boğucu sıcaklar oldu, din ile bağları zayıflamış Müslüman halkın bir kısmı oruç tutmadı.

    Diğer yerleri bilmem, İstanbul’da gündüz vakti alenen yenildi içildi. Kendileri oruç tutan Müslüman lokantacılar bile ticaret için dükkânlarını açık tuttular, yemek servisi yaptılar.

    Vakit namazlarında ve bilhassa teravihlerde camilerde cemaat az oldu.

    Her yıl olduğu gibi bayramdan sonra, Ramazanda namaza başlamış olanların büyük kısmı bu ibadeti terk edecektir.

    Mübarek ayda topyekûn bir cerr (toplama, devşirme) faaliyeti görüldü. Binlerce cemaat, vakıf, dernek, grup hattâ bazı tarikatlar Kur’ana, Sünnete, Şeriata aykırı olarak zekat topladılar.

    Ramazan’da çok acı iki hadise yaşandı.

    Biri: Silvan’da hasta bir hamal akşam evine döndüğünde karısına iftara ne pişirdin diye sordu. Para yoktu, bir şey pişiremedim cevabını alınca dört çocuğuna sarılıp ağladı ve bitişik odaya geçip kendini asarak intihar etti.

    İkincisi: Çok fakir ve aç bir üniversite öğrencisi üç kuruş ekmek ve yemek parası için inşaatta işçiliğe başladı. Belki de açlığın verdiği baş dönmesi yüzünden düşerek öldü. Bu aç gencin büyükannesi ile telefonla konuşurken “Nineciğim üç gündür açım” dediği medyada yayınlanmıştır…

    Silvan’da intihar eden hamala, inşaattan düşüp ölen gence 50’şer lira zekât parası verilseydi belki de ölmeyeceklerdi… Lakin merhametsiz cemaatlerin, vakıfların, derneklerin topladıkları milyarlarca liralık zekat paralarından o aç ve miskin Müslümanlara bir lokma ekmek, bir yudum çorba parası bile verilmemişti.

    Bazı İslamî kurumlar ve kuruluşlar Ramazanda beş yıldızlı hotel ve restoranlarda pek ihtişamlı, pek lüks, pek gösterişli, pek saçıp savurmalı, pek sefihane iftar ziyafetleri verdiler. Hiç şüphe yok ki, bu ziyafetlerin bir kısmı toplanan zekât paraları ile gerçekleşmiştir.

    Ramazanda yaşadığımız üzücü hadiselerden biri de aykırı bir İlahiyatçının faize fetva vermiş olmasıdır.

    Başka bir üzücü hadise: İstanbul’da bir iftar ziyafetinde, akşam ezanına beş on dakika kala, Kur’an okunurken 50 veya 100 kişilik bir grubun salonu basması, masaları devirmesi, tabak çanakları kırması, bir kısmı yabancı misafirlerin üzerine tuzluk vs atması, ekmek ve nimetlerin yerlere saçılıp ayak altında çiğnenmesi oldu.

    Ramazanda büyük şehirlerde, hele tatil yerlerinde ve deniz kıyılarında eğlence, şehvet, gel keyfim gel, vur patlasın çal oynasın, içki, fuhuş, kumar, rezaletin ve fıskın her türlüsü gırla gitti.

    Türkiye Hahambaşısı Neve Şalom sinagogunda muhteşem bir Diyalogsal iftar yemeğe verdi.

    Bunca şenlik, fısk fücur, fuhuş, içki, çıplaklık, gündüzleri alenen nakz-ı sıyam içinde acaba biz Müslümanlar mübarek Ramazan’ın hakkını verdik mi, verebildik mi?

    7 Eylül 2010 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (37)

    Ortodoks Tıp kilisesi

    SAĞLIK Bakanlığının bütçesi astronomik rakamlara ulaştı. Her yer resmî ve özel hastanelerle doldu. Bir ordu kadar doktorumuz, eczacımız, sağlık personelimiz var. Kökü dışarıda olan ilaç sanayii devleşti. Devlet halkı bedava tedavi ediyor. Halkımız dehşetli miktarda ilaç yutuyor.

    Lakin yatak sayısı aritmetik diziyle artarken, hasta sayısı neredeyse geometrik diziyle çoğalıyor. Bilhassa kanser ve kalp hastalıkları çok arttı.

    Birkaç gün önce on yaşındaki bir çocuk kalp krizinden öldü.

    İlaç sanayi için hasta yok, müşteri var.

    Dünyada, başta sezaryen olmak üzere

    en fazla ameliyat yapılan ülke Türkiye.

    Ameliyatta para var!

    Kepeksiz bembeyaz ekmekler; boyalı, aromalı, kimyalı, korumalı, hormonlu gıda maddeleri ve içecekler

    halkımızın sağlığını berhava ediyor.

    Yeterli sayıda hasta yoksa yeni hastalıklar icat edilecek

    ve hastaların (pardon müşterilerin ve ilaç tüketicilerinin) sayısı çoğaltılacak.

    Geçen seneki

    domuz gribi yaygaralarını

    hepimiz biliyoruz. Uyduruk bir hastalık icat ettiler.

    Dünyada yüzlerce milyon kişi bundan ölecek dediler.
    On milyarlarca dolarlık domuz gribi aşısı sattılar.

    Türkiye 25 milyon doz aldı. Sonra ne oldu? Dağ fare doğurdu. Malı götüren götürdü, voliyi vuran vurdu.

    Türkiye halkı bugünkü şekilde beslenmeye, yiyip içmeye devam ederse kısa zamanda

    halkın yüzde doksanı Ortodoks Tıp Kilisesinin müşterisi ve kölesi

    olacaktır.

    Bugün bembeyaz, en beyaz, daha beyaz ekmekleri yiyen kimseler

    uzun vadeli intihar

    etmiş olurlar.

    Gıdalara ve iç içeceklere ilave edilen

    hormonlar, kimyevî boyalar, aromalar, koruyucu maddeler

    zamanla on milyonlarca Türkiyeliyi malûl gazi ve merhum vatandaş haline getirecektir.

    Anadolu ve Trakya halkı tarihin hiçbir devrinde bu kadar zehirli, kimyalı, zararlı gıda maddesi ve meşrubat tüketmemişti.

    Gıdalardaki ve içeceklerdeki sağlığa zararlı, hasta edici, öldürücü maddeler yetişmiyormuş gibi,

    başta cep telefonları olmak üzere bütün elektrikli ve elektronik cihazlar, oluşturdukları elektro-manyetik alanlarla halkı hasta etmektedir.

    Uzmanlar uyarıyor: Böyle giderse milyonlarca vatandaş kanser olacaktır. Kimin umurunda…

    Tıp bir hizmet olmaktan çıkmış, bir sektör, bir sanayi kolu haline gelmiştir.

    Ölüm döşeğine düşmüş, tıbbın yapacak bir şeyi kalmamış ağır hastalar yoğun bakım servislerine alınıyor.

    Ağzına burnuna borular sokuluyor, damarlarından serumlar veriliyor… Neymiş efendim, birkaç saat daha komada bitkisel hayatta kalsın ve

    tedavi faturası kabarsın

    . Acımasız ve vicdansız tıp!

    11 Eylül 2010 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (38)

    Anayasa Değişikliğine Evet

    1.    Anayasa değişikliği devede kulaktır. Son derece yetersizdir.

    2.    Askerî-ideolojik anayasanın tamamı değiştirilmelidir.

    3.    Türkiye’nin yapısına, şartlarına uygun yepyeni bir anayasa hazırlanmalıdır.

    4.    Vesayetsiz bir rejim kurulmalıdır.

    5.    Resmî ideoloji devre dışı bırakılmalıdır.

    6.    Özelleştirilecek resmî ideolojiye inanan inansın, inanmayan inanmasın. Bu konuda baskı, zorlama, işkence yapılmasın, vatandaşlar bu yüzden hapse atılmasın. Mağdur edilmesin.

    7.    Türkiye’de; İngiltere’deki, Norveç’teki, İsviçre’deki gibi bir demokrasi tutmaz, yürümez. Bize uyacak bir demokrasi çeşidi bulunmalıdır.

    8.    Millî kimlik ve kültüre uygun bir anayasa yapılmalıdır.

    9.    Âdil hukukun üstünlüğü sağlanmalıdır.

    10.    Âdil olmayan bir hukukla bir yere varılmaz.

    11.    Millî kimlik ve kültüre ters düşen bütün devrimler, tabular, yasaklar, değiştirilemez’likler kaldırılmalıdır.

    12.    Müslüman çoğunluk bu ülkede en az Masonlar kadar hür ve serbest olmalıdır.

    13.    Devlet, Müslümanların inançlarına, ibadetlerine, çocuklarını kendi kültür ve kimliklerine göre yetiştirme hak ve hürriyetlerine, inançlarına uygun bir hayat sürme haklarına karışmamalı, bu konularda baskı yapmamalıdır.

    14.    Ordu ve yüksek yargı gibi kurumlarda Rafizîlerin tekel kurmalarına, dengesiz bir şekilde kadrolaşmalarına imkân tanınmamalıdır.

    15.    Diyanet özerkleştirilmeli, İslam Vakıfları bu özerk Diyanet’e bağlanmalıdır.

    16.    Medreseler ve tekkeler, İslamî ve ciddî bir denetim olması şartıyla açılmalıdır.

    17.    Laikçiliğe imkân ve fırsat verilmemelidir.

    18.    Siyasî fikir, görüş ve tenkitleri dışında milletvekili dokunulmazlığı kaldırılmalıdır.

    19.    Siyasete, politikacılara kalite getirilmesi için çareler ve çözümler aranmalı, bulunmalı ve bunlar hayata geçirilmelidir.

    20.    Eğitimdeki Tevhid-i Tedrisat ilkesi kaldırılmalıdır.

    21.    Millî ve sosyal barış ve mutabakatın sağlanması için gereken bütün tedbirler alınmalıdır.

    22.    Kokuşma bataklığı kurutulmalı, Türkiye’nin temizlik ve şeffaflık notunun en az (10 üzerinden) 7’ye çıkması için gereken bütün tedbirler alınmalıdır.

    23.    İdam cezası geri getirilmelidir.

    24.    Kadın ve kızların haysiyet, iffet, şeref ve namuslarını koruyacak tedbirler alınmalı, üzerinde TC antedi bulunan resmî vesikalarla fahişelik yapılmasına, bu fahişelikten KDV ve gelir vergisi alınması ve devlet bütçesine konulması rezaletine son verilmelidir.

    İleride bu köklü değişikliklerin yapılabilmesi, vesayet rejiminin yüzde yüz olmasa bile kalkması, gerçek demokrasiye geçilmesi, resmî ideoloji diktatörlüğünün son bulması için Anayasa değişikliğine EVET diyeceğim.

    12 Eylül 2010 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (39)

    Olsun Olmasın

    (1)    Türkiye’nin bir köyünün halkına insan pisliği yedirilmişti. Bir daha olmasın.

    (2)    Namaz kıldıkları, karılarının başları örtülü olduğu için ordudan hiçbir subay ve astsubay atılmasın. Dindarlık suç olmasın. Ordu din işlerine karışmasın.

    (3)    Yüksek (XYZ) kurumları belli bir mezhebe mensup kimselerin çiftliği ve dukalığı haline getirilmesin. Mezhep ve sekt tekeli kırılsın.

    (4)    Türkiye’de bir devlet olsun, öteki derin Devlet(ler) kaldırılsın.

    (5)    Ordunun hesapları, masrafları devlet kontrolüne (Sayıştay’a) açık olsun.

    (6)    Vatandaşlar şiddete yönelik olmayan dinî inanç, görüş, fikir, tenkitlerinden dolayı mahkemeye verilmesin, cezalandırılmasın, hapse atılmasın.

    (7)    Fransa’da, İngiltere’de, Norveç’te, bütün medenî ülkelerde olduğu gibi Müslüman kızlar başörtüleriyle üniversitelere ve yüksek okullara gidebilsin.

    (8)    Türkiye’ye yük olan, ülkenin geri kalmasına sebebiyet veren çağdışı resmî ideoloji diktatörlüğü, baskısı, yasakları, tabuları kalksın. Türkiye ideolojisiz ve tabusuz bir ülke olsun.

    (9)    Türkiye bir kanun devleti olmak statüsünden, bir âdil hukuk devleti statüsüne yükselsin.

    (10)    Millî kimlik ve kültüre ters bütün kanunlar, nizamlar, mevzuat kaldırılsın.

    (11)    Millî kimlik ve kültürle ilgili bütün baskılara, zorlamalara, tabulara son verilsin.

    (12)    Kadın hakları, hürriyetleri ve haysiyetleri konusunda: TC antetli resmî “vesikalarla” resmen orospuluk yapılması, bundan resmen KDV ve gelir vergisi alınması, bu necis vergilerin bütçeye konulması gibi iğrenç, kerih ve zalimane uygulamaya son verilsin.

    (13)    Laiklik Stalinist bir laikçilik haline getirilip din, inanç ve inandığı gibi bir hayat sürmek hürriyeti ayaklar altına alınmasın.

    (14)    Bikinili, seksî dekolte kıyafetli, açık saçık bayanlara ne kadar hürriyet veriliyorsa, tesettürlü İslam hanımlarına da o kadar hürriyet verilsin.

    (15)    Müslüman çoğunluk üzerindeki lisan, alfabe, serpuş, kılık kıyafet, takvim gibi konulardaki baskılar, dayatmalar kaldırılsın.

    14 Eylül 2010 Salı − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (40)

    Vicdansızlar, Merhametsizler, Gaddarlar…

    Zamane Müslümanlarının şu edebiyatına bakınız:

    Oruç paylaşma (infak) ayıdır… Oruç tutan Müslüman, açların halini anlar ve onların yardımına koşar… İslâm dininin ana şartlarından olan zekât toplumda sosyal adaleti sağlar…

    Bir de şu acı gerçeklere bakınız:

    Ramazanda fakirler ve açlar sürünürken zengin Müslüman şahıslar ve kurumlar

    beş yıldızlı otellerde

    son derece lüks ve israflı iftar ziyafetleri veriyorlar.

    Öncelikle Müslüman fakirlerin ve miskinlerin (hiçbir şeyi olmayan son derece fakir kimselerin) hakkı olan zekâtları birtakım cemaatler, tarikatlar, dernekler, vakıflar topluyor,

    fakirler inim inim inleyerek sürünüyor.

    Varlıklı, imkânlı, zengin, güçlü Müslümanların bir kısmı İslam’ın kesin olarak yasaklamış olduğu (1) İsrafa (saçıp savurmaya), (2) Lükse, (3) Sefahate, (4) Aşırı tüketime, (5) Gurur ve kibre çılgınca yönelmiştir.

    Bu memlekette en az birkaç milyon çok fakir, çok sefil, çok muhtaç, çok acınacak bir durumda olan Müslüman vardır. Milyonla örnekten sadece üçünü vereceğim şu sütunda:

    (1) Ramazan içinde Silvan’da hasta bir hamal ayaklarını sürüyerek para kazanmaya gitti, iftar için eve geldiğinde karısına “bugün ne pişirdin?” diye sordu. Ne verdin ki, bir şey pişirebileyim, hiçbir şey yok yiyecek cevabını alınca dört çocuğuna ağlayarak sarıldı ve bitişik odaya geçerek intihar etti. (2) Ninesine “Nineciğim üç gündür açım” diye telefon eden üniversiteli bir genç bir lokma ekmek parası kazanmak için bir inşaata girdi. Açlıktan başı döndü, düştü ve öldü. (3) Bu kış liseli fakir bir kız, otobüs parası bulamadığı için nice gün mektebe gidememiştir.

    İntihar eden zavallı hamala on lira, evet sadece on lira zekât, fitre, sadaka parası verilmiş olsaydı karısı o gün tarhana çorbası pişirecek, içine ekmek doğrayıp yiyebileceklerdi ve adamcağız intihar etmeyecekti… Üç gündür aç olan üniversiteli çocuğa beş lira verilmiş olsaydı o da en ucuz lokantada bir öğün yemek yiyebilecekti. Beş parası olmayan liseli kıza günde birkaç lira verilseydi o da okuluna gidecekti. Günde bir iki lira da öğle tatilinde bir sandviç yiyebilmesi için gerekliydi.

    İşte bir kısım zamane Müslümanları fakirlerin, miskinlerin, muhtaçların, açlıktan intihar edenlerin, açlıktan başı dönüp inşaattan düşenlerin hakları olan zekâtlara, fitrelere, sadakalara el koymuş bulunuyorlar.

    Bu bir vicdansızlık, merhametsizlik, haksızlık, zulüm, gaddarlık, taş yüreklilik değil midir?

    Dinimiz ve Şeriatımız, Kur’an ve Sünnet, İslâm fıkhı; tüzelkişilerin, sahte mücahitlerin, derneklerin, vakıfların, cemaatlerin, tarikatların zekât toplamasına izin vermiyor. Bunlara zekât verenler/kaptıranlar zekât ibadetlerini eda etmiş olmazlar, yeniden (dine uygun şekilde) vermeleri gerekir.

    Hz. Ebûbekir radiyallahu anh bu devirde Emîrülmüslimîn olsaydı zekât konusunda bozuk Müslümanlara savaş ilân ederdi.

    Ya Rabbi ne günlere kaldık!..

    16 Eylül 2010 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (41)

    Topyekûn Kokuşma

    TÜRKİYE’de kokuşma yoktur diyenin alnını karışlamak gerekir. Vardır, hem de (1) Genel, (2) Yoğun, (3) Yaygın bir kokuşma vardır.

    Son günlerde üç büyük pislik ortaya çıktı: 1. KPSS soruları satılmış, bir karı koca sınavda 100 almış. Daha başka acayip ve şaibeli başarılar da var. Bir önceki imtihanda nal toplayan, sonuncu imtihanda süper başarılı olmuş… 2. YGS sınavlarından da pis kokular geliyor… 3. Askerlikten kurtulma konusunda 5 bin sahte çürük raporu varmış…

    Medya bu konudaki haberler, belgeler, bilgiler, tutuklamalar ile çalkalanıyor… Bunlar buzdağının binde biridir.

    Ülkemizde birtakım kirli, kara, necis sektörler vardır:

    (1)

    Uyuşturucu sektörü.

    PKK terörünün tozu dumanı içinde

    yüz milyarlarca dolarlık

    beyaz kaçakçılığı, trafiği, ticareti yapılmıştır.

    (2)

    Fuhuş sektörü.

    Yurt genelinde yaygın olan bu sektörün cirosu da yekûn olarak milyarlarca dolardır.

    (3)

    Y…. sektöründeki

    rüşvetler, alavereler dalavereler, satın almalar da korkunç boyutlardadır.

    (4)

    Bazı belediyelerin sektörü.

    (5)

    Din sömürüsü sektörü…

    Din sömürüsü derken şu hususu açıklamak, vuzuha kavuşturmak isterim. Bendeniz dindar bir vatandaşım. Kur’ana, Sünnete, ahlaka uygun hizmetleri alkışlarım, desteklerim, bunlardan dolayı iftihar ederim. Benim kasdettiklerim bu hayırlı ve gerçek hizmetler değildir. Din sömürüsü yoluyla yapılan ahlâka aykırı işlerdir.

    Türkiye bu pisliklerden arındırılmadıkça ne demokrasi olur, ne de huzur ve güven.

    Dünyanın en âdil, en uygun anayasası kabul edilip yürürlüğe konulsa bile işler yine düzelmez bu kadar korkunç bir kokuşma içinde. Namazın şartlarının başı taharettir (temizliktir, abdesttir). Ülkenin iyi ve doğru bir şekilde idare olunmasının birinci şartı da kokuşmanın giderilerek temizlik ve şeffaflığın sağlanmasıdır.

    Devlet ve Belediye bütçeleri hortumlanmayacak… İhalelere fesat karıştırılmayacak… Saçı bitmedik yetimlerin hakları yenmeyecek… Bin türlü işten birtakım gayr-i meşru ve gayr-i ahlakî komisyonlar alınmayacak… Nepotizm yapılmayacak… Rüşvet alınmayacak… Emanetler ehline verilecek… Üç yüz milyar dolar miktarında olduğu rivayet ve tahmin edilen kara paralar konusunda

    “Nereden buldun?”

    sorusu sorulacak, hesap istenecek…

    Ülkemizdeki,

    uluslararası Temizlik ve Şeffaflık anketleri

    ve raporlarıyla sabit olan yoğun, yaygın, genel kokuşmadan dolayı bir Türkiyeli olarak çok rahatsızım ve üzüntülüyüm. Ülkemin

    Yeni Zelanda, Norveç, Finlandiya

    gibi temiz olmasını istiyorum. Temizlik notumuzun

    en az 10 üzerinden 7 olmasını

    istiyorum. Saçı bitmedik yetimlerin, fakirlerin, bütün halkın haklarını yiyen bilcümle kokuşmuşları lânetliyorum.

    Haram yemeyi adet haline getirerek büyük kara servetlere sahip olanları Müslüman kabul etmiyorum. Onlar rezil ve mel’un münafıklardır. Resulullah efendimiz (Salât ve selam olsun ona) ganimet mallarını aşırıp gizleyenlerin cenaze namazını kılmamıştır.

    Beytülmali soyanlar alçak ve merdut kimselerdir.

    18 Eylül 2010 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (42)

    Siyasete Kalite Getirmek

    Ülkemizde demokrasinin önündeki büyük engellerden biri siyasî partiler sisteminin çarpık ve adaletsiz oluşudur. Bu konudaki üç büyük aksaklık şunlardır:

    1. Parti başkanları genel olarak bir tür kral, grandük, despot gibidir. Başkanlık koltuğuna lök gibi otururlar ve onları hiçbir güç yerlerinden oynatamaz. Gerçek demokrasilerde ise başkanlar zamanı gelince, gerekince ayrılırlar. Bizde nice parti başkanı, ayrılmak, istifa etmek bir tarafa, öldükten sonra yerine oğlunun veya kardeşinin geçmesi için plan bile yapar.

    2.Bazı başkanlar, partilerini demokratik şekilde değil, despotça idare ederler, zaman zaman milletvekillerinin konuşma hakkını bile kısıtlarlar.

    3.Bugünkü anayasamız, siyasî partiler mevzuatımız bütün partilerin resmî ideolojiye bağlı olmasını şart koşar, Kemalizm’in bir din gibi benimsenmesini ister. Zaten, Kemalizm’e bağlılık yemini etmeyen bir milletvekilinin tezkeresi verilmez. Bunun demokrasiye, çoğulculuğa, çeşitliliğe ve eşitliğe aykırı olduğu tartışmasız bir gerçektir.

    Ülkemize gerçek demokrasinin gelmesi için öncelikle siyasî partilerin, siyasî faaliyetlerin demokratikleştirilmesi gerekir.

    Genel Başkanlık koltuğuna (tahtına) yapışmış bir genel başkanı alaşağı edebilmek için birkaç ay önce ahlak ve hukuk dışı bir metoda başvuruldu. Başkanın yatak odalarından birine gizli kamera konuldu ve bir bayanla mahrem ilişkisini gösteren resimler çekildi. Bunun üzerine başkan çar nâçar istifa etmek zorunda kaldı.

    Koltuğuna sağlam tutkalla yapışmış bir genel başkanı düşürmek için bu gibi ahlaksız ve hukuk dışı metotlara başvurmak, takdir buyrulacağı üzere hiç de temiz ve namuslu bir yol değildir.

    Geçenlerde bir uzak doğu ülkesinde, bir bakanın, bakanlığındaki bir memur kadrosuna kızını tayin ettirdiği anlaşılınca, medya ve kamu tarafından protesto ve tenkit edilen bakan istifa etmek zorunda kalmıştı. Bizde maalesef böyle bir demokrasi yoktur. Partizanlık ve nepotizm yapan bir siyasetçi ne kadar protesto edilirse edilsin yerinden kıpırdatılamaz. Siyasî iktidarların bu konudaki ana prensibi şudur: İt ürür, kervan yürür…

    Ahlak ve fazilet prensipleri bütün beşerî faaliyetlerde lazımdır, vazgeçilmez bir şarttır. Siyasette, iktisatta, ticarette…

    Memleketimizde ahlakın bozuk olduğunu gösteren delillerden biri de, uluslar arası temizlik ve şeffaflık notumuzun kırık olmasıdır. Bu konudaki pisliklerin temizlenmesi için ilk planda siyasetin temizlenmesi, paklanması gerekir. Siyasî partiler ile ilgili hukukî mevzuat temelden değiştirilmeli, partilerin içyapıları demokratikleştirilmeli, genel başkanlık saltanatlarına son verilmeli, bütün kokuşma, partizanlık, despotizm, diktatörlük ve nepotizm yolları kapatılmalıdır.

    Siyasete kalite getirilmedikçe Türkiye’nin işleri düzelmez.

    21 Eylül 2010 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (43)

    Düzen İyi midir, Kötü müdür?

    TÜRKİYE’deki düzen veya sistem iyi veya kötü bir düzen midir? Ben inançlarım, görüşlerim, kültürüm (ne kadarsa), vicdanım ile bu düzene kesinlikle iyi diyemem. İyi dersem gerçeğe ihanet etmiş, kendimi inkâr etmiş olurum.

    Düzenin kötü olduğu konusunda, inanç ve ideolojilerini paylaşmadığım nice öteki Türkiyelilerle görüş birliği içindeyim.

    Düzen hangi konularda kötüdür:

    1. Âdil ve millî bir hukuka sahip değil, adaleti sağlayamıyor.

    2. Güveni sağlayamıyor.

    3. Eğitim sistemi gayr-i millî ve çok kalitesiz. Yeni nesilleri, gençleri, çocukları iyi yetiştiremiyor.

    4. Sosyal adalet yok. Millî gelir hakkaniyetli bir şekilde paylaşılmıyor. Gelirin yüzde 60’ı mutlu bir azınlığa gidiyor, geri kalan yüzde 40 halk çoğunluğunun refahına yetmiyor.

    5. Ülke çapında topyekûn, genel, yoğun, yaygın bir kokuşma var. Rüşvet, haram komisyonlar, bin çeşit suiistimal, alavere dalavere, hırsızlık, talan, soygun, hortumlama almış başını gidiyor. Uluslar arası temizlik ve şeffaflık notu 10 üzerinden 4 olan bir sisteme/düzene iyi bir düzen denilebilir mi?

    6. Bu düzen ülke halkının temel insan haklarını sağlayamıyor. Haksızlık, zulüm, işkence…

    7. Bu düzen çoğunluğu oluşturan halka tam ve gerçek bir din, inanç, inandığı gibi yaşamak hürriyeti vermiyor.

    8. Bu düzen hukukun üstünlüğü üzerine kurulu değildir, batıl bir din haline getirilmiş resmî ideoloji üzerine kuruludur.

    9. Düzen demokratik değildir, despotik ve acımasız bir vesayet düzenidir.

    10. Düzen millî kültürü ve kimliği dışlamıştır.

    11. Düzen halkı o kadar cahil bırakmıştır ki, Türkiyeliler, atalarının Türkçe mezar taşlarını bile okumaktan aciz kalmıştır. Sabataycıların ve Kriptoların hâkimiyeti, baskıları, tabuları, diretmeleri, düzen fanatizmi çok ağırdır.

    12. Bu düzen (haddizatında bir “değer” olmayan laikliği, laikçilik dini haline getirmiş ve Müslüman halka zulm etmiştir.

    13. Düzen kendisini devletle özdeşleştirmiştir. Bu vahim bir sapıklık ve çarpıklıktır.

    Böyle bir düzen kesinlikle iyiler kategorisinde yer alamaz. Düzen/sistem maalesef kötüdür. Ne kadar kötüdür? Yakın tarihte bir aralar çok kötü, berbat, dehşet verici kötülükteydi… Sonra biraz yumuşama oldu. Lakin yine de (az veya çok) kötüdür.

    Devlet ile düzen özdeş değildir. Devlet korunsun, devlet yerinde kalsın, devlet yaşatılsın, devlet halka hizmet etsin ama kötü düzen veya sistem değişsin.

    Yerine nasıl bir düzen gelsin? Âdil… Halka ve ülkeye gerçekten hizmet eden… İlim, irfan, hikmet, ahlak, fazilet, mürüvvet, iffet üzerine kurulu olan… Millî geliri hakkaniyetli bir şekilde dağıtan, paylaştıran… Millî kimlik ve kültürü ayakta tutan, yaşatan… İnsanlık âleminde Türkiye’yi en önde koşturan… Namuslu vatandaşları güven ve huzur içinde yaşatan, namussuzları ve eşkıyayı tepeleyen… İnançlara baskı yapmayan temiz ve şeffaf bir düzen.

    Bugün dünya üzerinde böyle düzenler vardır. Norveç krallığı, İsveç krallığı, Finlandiya cumhuriyeti, İsviçre, Yeni Zelanda…

    Türkiye’nin millî kimliğine, millî kültürüne, sosyo-kültürel yapısına ters düşen bir sistemle ilerlemesi, ayakta kalması, var olması mümkün değildir.

    Sabataycılar ve Kriptolar nazarında bu düzen kutsalmış, asla değiştirilemezmiş… Bu onların inancıdır. Akıl, mantık, vicdan, insaf, bilgelik ile uyuşmayan bu inanç halkın çoğunluğunu bağlamaz.

    Ufak tefek değişiklik ve reformlarla bugünkü düzen ıslah edilemez. Kökten değiştirilmelidir.

    24 Eylül 2010 Cuma − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (44)

    Emr-i Mâruf Nehy-i Münker Yapılmazsa Azap İner

    DİNİMİZİN temel farzlarından biri de Emr bi’l-mâruf ve nehy ‘ani’l-münkerdir yani (Kur’anda, Sünnette, Şeriatta bildirilen) iyilikleri emr etmek, kötülüklerden sakındırmaktır.

    Bu farzı idareciler fiilen, ulema ve meşâyih lisan ve kalemle, halk tabakası da kalben yapar.

    İslam’ın yasak ettiği, kötü gördüğü bir şeye karşı (derecesine göre fiilen, lisanla, kalben) karşı çıkmayan kimsenin imanı tehlikeye girer.

    Bu devirde iyiliği emr, kötülüğü nehy etmek farzı unutulmuş, ihmale uğramış, hafife alınır olmuştur. Resulullah Efendimiz (Salât ve selam olsan ona) bu farzı terk ve tâtil eden bir İslam toplumunun başına azap ineceğini haber vermiştir. Ayrıntılı bilgi almak isteyenler Hüccetülislam İmamı Gazalî hazretlerinin İhyau Ulûmi’-Din adlı kitabının ilgili bölümünü okuyabilirler.

    Zamane Müslümanları başlıca hangi konularda emr-i mâruf yapmıyor?

    (1)    İnsanları imana çağırmak.

    (2)     Tashih-i itikad.

    (3)     Beş vakit namazın kılınması.

    (4)     Zekâtın doğru dürüst, Kur’anda ve Sünnette bildirildiği gibi Şeriata ve fıkha uygun olarak verilmesi. (Zekât parasıyla cami yaptırılmaz. Zekât derneklere, cemaatlere, vakıflara, tarikatlara, kurumlara, tüzel kişilere verilmez.)

    (5)    Kadınların tesettürü.

    (6)    Müslümanların birlik ve beraberlik halinde olması.

    (7)    Bütün Müslümanlara, kendilerine yetecek kadar ilmihal bilgilerinin sağlam şekilde öğretilmesi. (İnançla ilgili bilgiler, temizlik ve ibadetler, dünya işleriyle ilgili muamelat bilgileri, İslam ahlakının esasları…)

    Hangi konularda nehy-i münker yapmıyorlar?

    (1)    Riba ve faiz.

    (2)    İçkinin yaygınlaşması, memleketin büyük bir meyhaneye dönmesi.

    (3)    Zinanın, cinsel ahlaksızlığın ve suçların son derece yaygın ve yoğun hale gelmesi.

    (4)    Lüks, israf, aşırı tüketim, her türlü sefahat (beyinsizlik).

    (5)    Gıybet ve nemîme.

    (6)    Tefrikanın, nifak ve şikakın, fitne ve fesadın, fısk ve fücurun genelleşmesi.

    (7)    Müslümanların başlarında bir İmam-ı Kebir’in olmaması, Ümmetin dağılıp çözülmesi.

    (8)    İcazetli ulema ve fukaha yetişmemesi.

    Ümmeti Muhammed (fiilen, lisanla, kalben) emr-i mâruf ve nehy-i münker yapmadığı için zillet, esaret ve rezalet içinde yüzüyor. En basit insan haklarımızı bile koruyamıyoruz, elde edemiyoruz. Kız çocuklarımızı başları örtülü olarak okutamıyoruz. Halka büyük miktarda ehlî (evcil) domuz, yaban domuzu, eşek eti, tavuk lâşesi (leşi) yediriliyor, İslamî kesimden gık çıkmıyor.

    Eskiden sahte mücahitlik yapan, şimdilerde kalantor müteahhit olan nice İslamcıların emr-i maruf nehy-i münker derdi yok. Onların aklı fikri daha zengin, en zengin, çok zengin, büsbütün zengin olmak. Ama helal ama haram…

    Muhbir-i sâdık olan Peygamber haber vermiş, emr-i maruf ve nehy-i münker yapmazsanız başına azap iner diye ama dünya sarhoşlukları, dünya şehvetleri, benlik hırsları bizi kör etmiş…

    27 Eylül 2010 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (45)

    Başkanlık Sistemi mi?

    Türkiye için parlamentonun seçtiği cumhurbaşkanlığı sistemi mi daha uygundur, yoksa halkın seçtiği başkanlık sistemi mi?

    Önce bu konuda şu temel kuralı koyalım:

    Bugünkü etnik, biojenetik, sosyo-kültürel yapımızla bizde iyi veya kötü bütün sistemler dejenere olmaya, iflas etmeye mahkûmdur.

    Bugünkü halimizle biz bir İsveç, bir Norveç, bir Finlandiya, bir Singapur, bir İsviçre, bir Almanya, bir İngiltere, bir Yeni Zelanda veya bir Kanada olamayız.

    Niçin? Çünkü biz şu durumda bir şifahî kültür ülkesiyiz. Bizde eğitim sistemi, zeki çocukları kısa zamanda

    zekâ özürlü

    hale getirmektedir.

    Bu memlekette A’dan Z’ye kadar her şey bozuktur, her şeyin çivisi çıkmıştır.

    Son bir asırlık tarihimizde çok vahim, çok yıkıcı, çok öldürücü ârızalar, kopukluklar, devrimler, ihtilaller, darbeler olmuştur.

    Halkımızın büyük kısmı aliene olmuştur.

    Kokuşma anormal boyutlardadır. Türkiye maalesef, bin kere maalesef temiz ve şeffaf bir ülke değildir.

    Türkiye’de yeterli miktarda gerçek aydın, aqil, bilge kimse yoktur.

    Siyasetimiz son derece kirlenmiş, kalitesiz hale gelmiştir.

    Türkiye’nin temel kurumları millî kimlik ve kültürden kopmuştur.

    Resmî ideoloji sultası, baskısı, terör ve tabusu belimizi bükmektedir.

    Türkiye’nin düzeni bozuktur, kötüdür, gayr-i âdildir.

    Böyle bir Türkiye’de daha iyisini, en iyisini aramak boştur, boşunadır. Bizim şu anda, bu durumda

    kötüden, daha az kötüye geçmek için çalışıp çırpınmamız

    gerekir.

    Halk tarafından seçilecek

    başkanlık için iki ihtimal

    vardır:

    Birincisi:

    Çok kültürlü, çok irfanlı, çok ahlaklı ve     faziletli, çok yüksek karakterli, çok adaletli, çok insaflı, çok bilge, çok doğru ve dürüst, çok namuslu ve çok şerefli, çok ehliyetli, ufukları çok geniş, çok karizmatik (Sadece karizma yeterli değildir, saydığım diğer üstünlüklere de sahip olması gerekir), çok vatansever, çok müdebbir, çok ehliyetli ve liyakatli, hem şefkatli hem de otoriter bir zat halk tarafından devlet başkanı seçilir ve ülkeyi âdilane bir şekilde iyi eder.

    İkincisi:

    Bu şartlara ve sıfatlara sahip olmayan biri başkan olur ve Türkiye menzil-i maksuduna doğru düşe kalka, bata çıka ilerler.

    Bir ülkede şu kötülükler varsa o ülkenin halkı ve devleti iflah olmaz.

    Birinci kötülük:

    Miadı geçmiş, haddizatında bozuk, köstekleyici bir resmî ideoloji vesayeti ve hâkimiyeti varsa.

    İkinci kötülük:

    Eğitim sistemi millî değil, gayr-i millî ise ve iflas etmişse.

    Üçüncü kötülük:

    Halkın büyük kısmı afyonlanmış, sersemletilmiş, yabancılaştırılmış, zombileştirilmişse.

    Dördüncü kötülük:

    Ahlâk fesada uğramışsa.

    Beşinci kötülük:

    Para put haline gelmişse. İsraf, lüks, tebzir, aşırı tüketim, sefahat, halkın gelir dağılımında büyük adaletsizlik varsa.

    Altıncı kötülük:

    Hedonizm felsefesi yaygın hale gelmişse.

    Yedinci kötülük:

    Haram yeme yaygınlaşmışsa.

    Sekizinci kötülük:

    Hukuk sistemi ve kanunlar millî kimliğe ve millî kültüre uygun değilse.

    Dokuzuncu kötülük:

    Halk, atalarının mezar taşlarını okuyamayacak kadar cahil bırakılmışsa, cahil kalmışsa.

    Bizde, yukarıda saydığım

    dokuz tür kötülük

    , eksiklik var mı, yok mu?

    30 Eylül 2010 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (46)

    Yazı ve Lisan Kopukluğu Fâciası

    1950’li, 60’lı yıllarda Türkçe meselesi, Osmanlıca, harf devrimi konuları Müslüman kesimin önemli gündem maddeleri içindeydi. O tarihlerde orta yaşlılar ve yaşlılar notlarını, mektuplarını, özel evrakını “Eski Yazı” ile yani İslam-Kur’an yazısıyla kaleme alıyorlardı. Bu nesiller rahmet-i Rahman’a kavuştuktan sonra ortalığı kesif bir gaflet ve umursamazlık karanlığı kapladı, yukarıda saydığım meseleler ve maddeler gündemden çıkartıldı.

    Türkiye Müslümanları yazı ve yazılı-edebî lisan konusunda dehşetli bir gerilik ve kopukluk içindedir ama onların pek büyük bir kısmı bunun farkında değildir.

    Tarihî kabristanlara gidiyorlar, oralardaki atalarının Türkçe mezar kitabelerini okuyamıyorlar.

    İstanbul Üniversitesinin ana kapısı üzerindeki “Daire-i Umûr-i Askeriye” kitabesini okuyamıyorlar.

    Kütüphanelere gidiyorlar, 1928’den önce yazılmış ve basılmış kitapları, dergi ve gazete koleksiyonlarını okuyamıyorlar.

    Arşivlerdeki belgeleri okuyamıyorlar.

    Bin yıl kullanılmış olan Osmanlı yazısıyla basılmış Çalıkuşu romanını bile okuyamıyorlar.

    Bir toplum için bundan büyük bir cehalet ve ayıp olabilir mi?

    İslam’a, İslam kültür ve medeniyetine, millî kimlik ve kişiliğe düşman olan bir azınlık bu cehalete, bu karanlığa, bu bilmezliğe uygarlık diyor. Evet, bir tür uygarlıktır ama cehalet uygarlığıdır.

    Yakın tarihimizde hem yazı değiştirildi, hem de lisan konusunda çok baskı yapıldı. Lise mezunu bir Fransız, bundan 300 sene önce yazılmış bir piyesi, seyahat kitabını, düşünce eserini okuyabiliyor ama bir Türkiyeli bırakın üç yüz sene önceki, yüz sene evvel basılmış ve yazılmış bir metni okuyamıyor. Sadeleştirme, özleştirme perdesi altında edebî Türkçe katl edilmiştir.

    Türkçenin uğradığı sabotaj ve suikastlar neticesinde toplum bir şifahî kültür toplumu haline gelmiştir. Eğitim de bozulduğu, iflas ettiği için halkımız (Okuryazarlar dâhil) birkaç yüz kelimelik ilkel bir sokak, çarşı-pazar lisanı ile konuşuyor. Lisan kabalaşınca ve yozlaşınca görgü, nezaket, incelik, sanat da ortadan kalktı. (İstisnalar kuralı bozmaz…)

    Okumuş, yüksek tahsil yapmış, seçkin ve kaymak tabaka lisan ve edebiyatımızın en büyük siması Fuzulî’nin Divan’ını okumaktan, anlamaktan, bu kıraatten haz ve zevk almaktan âcizdir.

    Liste sonuna bendenizi koyun, şu 72 milyonluk Türkiye’de güzel ve zengin Türkçe, Osmanlıca, millî yazı, lisandaki kopukluk konularında ağlayan, feryat eden, makale ve fıkra yazan kaç kişi kalmıştır?

    Türkiye’nin ana meselelerinden biri Türkçedir, millî Türk yazısıdır. Türkçeyi kurtaramazsak, yazı konusundaki kopukluğu gideremezsek dinimizi ve imanımızı, kimlik ve kültürümüzü de korumamız zorlaşır.

    Okumuş bir İngiliz Shakespeare’i, Lise mezunu bir Fransız Pascal’i, bir Alman Schiller’i, bir İranlı Hâfız Divanını, bir Rus Puşkin’i nasıl okuyup anlıyorsa, bizim okumuşlarımız da bundan yüz sene önce basılmış olan kitaplarından Fuzulî’yi, Şeyh Galib’i, Evliya Çelebi’yi, Ziya Paşa’yı hem kolayca okuyabilmeli, hem de manasını güzelce anlayabilip zevk alabilmelidir.    

    Aksi takdirde maddî kalkınma topal kalır.

    03 Ekim 2010 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (47)

    Kasımiye Medresesi, Ayasofya Camii…

    Mardin’deki Kasımiye medresesinin içinde bir cami bulunmaktadır ve bu kutsal mekânda birkaç gün önce, bir gayr-i Müslim tarafından moda defilesi tertiplenmiştir.

    Camili medresede yapılan, yaptırılan bu moda defilesini bir Müslüman olarak kınıyorum ve protesto ediyorum.

    Sadece yapanları, yaptıranları değil, bu çirkin olayı protesto etmeyen Müslüman kardeşlerimi de protesto ediyorum.

    Bu kilisede birkaç yıl önce bir “Diyalog Tiyatrosu” oynanmıştı. Çeşitli kiliselere mensup papazlar davet edilmiş, İslam dinine aykırı ateşli Diyalog konuşmaları yapılmış, en sonunda medresenin havuzunun üzerine yaptırılan salaş tahta köprüden papazlar ve büyük bir vilayetimizin müftüsü, çan ve ezan sesleri arasında geçerek akıllarınca Sırat’ı aşıp Cennet’e girmişlerdi. Korkunç ve gülünç!..

    İçinde cami bulunan bir İslam medresesinde, çanlı ezanlı Diyaloglar yapılması, köprülerden geçilmesi, moda defileleri tertip edilmesi utanç verici hadiselerdir. Bunlar tarihimizde birer kara sayfa olarak yer alacaktır.

    Son günlerde, Ayasofya camiinin ibadete açılacağı, Pazar günleri Hıristiyan âyini yapılacağı, Cuma günü namaz kılınacağı söyleniyor.

    Ayasofya Camii, İstanbul’u feth eden Fatih Sultan Mehmed Han’ın İslam âlemine ve Müslüman milletimize vakf ettiği ulu bir mabettir. O büyük sultanın vakfiyesi elimizdedir. Orada “Benim bu vakfımı bozanların üzerine Allah’ın laneti olsun” yazılıdır.

    İstanbul Müslümanların ve Türklerin elinde kaldığı müddetçe Ayasofya cami olarak kalacaktır. Şu andaki müze statüsü hukuka ve insan haklarına aykırıdır ve muvakkattir (geçicidir).

    Siyasî iktidarı olumlu bir şekilde uyarmak istiyorum: Medresede moda defilesi yaptırmak memlekete, millete, devlete uğur ve hayır getirmez.

    Ayasofya’da Hıristiyanlara Pazar âyini yaptırmayı düşünmek çok veballi bir iştir.

    Bütün Hıristiyan dünyası Anadolu’nun tekrar Hıristiyanlaşması için çalışıyor. Onlara fırsat verilmemelidir.

    Türkiye’yi bölmeye yönelik BOP planlarına hiçbir Müslüman razı olamaz.

    Şuurlu Müslüman halk ilgilileri ve sorumluları uyarmalıdır.

    05 Ekim 2010 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (48)

    Bozuk İlâhiyatçılar

    İLAHİYATÇILAR ikiye ayrılır: (1) Ehl-i Sünnet yoluna bağlı, itikadı sahih, ilme ve fıkha hizmet eden, dinî bilgileri tahrif etmeyen, bid’ate sapmayan, yüksek ahlaklı gerçek ve doğru ilahiyatçılar… (2) Yoldan çıkmış, kendilerini müctehid sanan, dinde reform, yenilik, değişiklik yapılmasını isteyen, kimi BOP’çu, kimi Fazlurrahmancı, bid’atçi, itikadı bozuk, hattâ bazısı İslam ile Kemalizmi bağdaştırmaya çalışacak kadar mecnun olan bozuk ilahiyatçılar.

    Bu ikinci sınıf son yıllarda işi iyice azıttı. Kadere iman gibi dinin zaruriyatından olan şartları bile inkâr edenleri çıktı.

    Şefaat, kabir sorusu, Münker ve Nekir, Sırat köprüsü gibi bütün kitaplarımızda yazılı olan bilgi ve hükümleri de inkâr edenleri var.

    Bunlar, İslam düşmanı medya tarafından kullanılıyor ve sağlam din kültürüne sahip olmayan milyonlarca Müslüman’ın itikadı bozuluyor, zihni karmakarışık oluyor, ayakları doğru yoldan sapıyor.

    Bu adamlar (büyük kısmı) bilerek, bir kısmı bilmeyerek Muhammedî Şeriatı yıkmaya çalışıyor.

    Bu adamlar, yekûnu milyonlarca doları bulan bol kepçe te’lif ücretleri ile besleniyor, destekleniyor.

    Bu adamlar Türkiye İslam toplumunu laikleştirmeye, sekülerleştirmeye uğraşıyor.

    Bunların hepsi, bir tarağın dişleri gibi homojen değil ama bid’atçi ve bozuk olmakta hepsi birlik halinde.

    Sevgili Müslümanlar, böyle bid’atçi ve bozuk ilahiyatçıların peşine düşmesinler, Düşerlerse küfre gidecek yanlışlıklara, bid’atlere batmış olurlar.

    Bozuk ilahiyatçıların Ehl-i Sünnet ve cemaat itikadına ve fıkhına aykırı olan bütün inançları, fikirleri, görüşleri, iddiaları bozuktur. Ehl-i Sünnete aykırı bir tek itirazları bile haklı değildir. Çünkü Ehl-i Sünnet:

    1.    Kurana dayanır.

    2.    Sünnete dayanır.

    3.    İcmâ-i ümmete dayanır.

    4.    Cadde-i kübradır.

    5.    Cumhur-i ulema yoludur.

    6.    Sevad-ı âzamdır.

    7.    Sünnî ulema, fukaha, meşâyih sağlam silsilerlerle Resulullah’a (Salât ve selam olsun ona) bağlıdır. Hepsinin sahih icazetleri vardır.

    İnanç bilgilerinin ve hükümlerinin doğru olmasını, ibadet ve amellerinin makbul olmasını, ahlaklarının düzgün olmasını isteyen Müslümanlar Rabbanî ulemaya ve fukahaya, kâmil mürşitlere ve hakiki şeyhlere tâbi olmalıdır. Aksi takdirde ayakları kayabilir, şeytanın maskarası olabilirler.

    Doğru itikad ve doğru yol üzerinde olan gerçek ilahiyatçılara selam, hürmet, teşekkür ve minnet ederiz.

    Dâll ve mudil olan bid’atçi, reformcu, bozuk ilahiyatçılara teessüfler… Onlardan bucak bucak kaçalım…

    07 Ekim 2010 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (49)

    Hercümerçler Türkiyesi

    DÜNYA, hele Ortadoğu, Kafkaslar karmakarışık, Türkiye’nin sosyal-kültürel yapısı allak bullak… Üçüncü dünya savaşının ayak sesleri duyuluyor.

    Büyük İstanbul zelzelesi için kimi uzmanlar “Belki beş gün sonra olabilir…” diyor.

    İklimler değişti: Zaman zaman seller, toprak kaymaları, denizin sahil yollarını yutması, bazı göllerin kuruması, boğucu sıcaklar, tufan gibi yağmurlar…

    Toplumun bir kesimi çılgınlaştı: Cinayetler çok arttı. Tecavüzler gırla gidiyor.

    Trafik kazaları (Bunların çoğu kaza değil, cinayet) anormal şekilde çoğaldı. Sarhoş sürücü otobüs durağına giriyor ve masum vatandaşları ekin gibi biçiyor. Katil kısa zamanda serbest kalıyor.

    Fuhuş ve içki çok yaygınlaştı.

    Ülke mafyatik sektörlerle doldu:

    Uyuşturucu sektörü.

    Seks ve fuhuş sektörü.

    Haram rantlar sektörü.

    Evcil domuz, yaban domuzu, eşek, at eti sektörü.

    Rüşvet, komisyon, alavere dalavere sektörü.

    Din sömürüsü ve zekât istismarı sektörü.

    Dinsizlik, densizlik, donsuzluk görülmemiş boyutlara ulaştı.

    Bu hengâme içinde biz hâlâ başörtüsü tartışmaları yapıyoruz. Türkiye’nin devlet, halk ve ülke olarak başörtüsü meselesi yoktur, olmamıştır. İşin doğrusu “Başını kapatmak isteyen kapatır, kapatmak istemeyen kapatmaz”dır ama birileri bunu ülkenin baş meselesi haline getirmiştir. Yıllardan beri havanda su dövüyoruz.

    Bu birileri, yıllar boyunca Türkiye için en büyük tehdit ve tehlikenin İslam ve dindar Müslümanlar olduğu hezeyanını bir numaralı güvenlik maddesi olarak dayatmıştır. Müslüman bir ülkede din ve dindarlar tehdit ve tehlike olur mu? Bu adamlar ve kadınlar deli mi, hınzır deli mi, zır zır deli mi?

    Halkımız boyalı, aromalı, koruma maddeli, kimyalı, hormonlu, yapay gübreli, genetiği değiştirilmiş gıda maddeleri, içecekler ile zehirleniyor. Hele ekmekler… Bu facia ve soykırım sürdürülüp duruyor. Bunu kim durduracak?

    Cumhurbaşkanımız da dile getirdi: Tutukluluk bir tür cezalandırma olarak uygulanıyor. Bir sanık iki sene tutuklu olarak zindanda bekletilir mi? En kısa zamanda yargılayacaksın, suçlu ise cezasını çekecek, suçsuz ise beraat edecek.

    Beklenen deprem olursa İstanbul’un hali ne olacak?

    Üçüncü dünya savaşı başlarsa halkımız ekmek bulacak mı?

    İstanbul Boğazı’nda tehlikeli, parlayıcı, patlayıcı, yakıcı madde yüklü iki gemi çarpışırsa çıkan korkunç yangını söndürülebilecek miyiz?

    Çernobil faciasını biliyoruz. Ortadoğu’da bir savaş çıksa, atom silahları kullanılsa, rüzgârlar ülkemizin üzerine zehirli, radyoaktif bulutlar, rüzgârlar getirse, halkımızı, bitki örtümüzü, hayvanlarımızı nasıl koruyacağız?

    Bir kısım büyük medya, tv kanalları müstehcen yayınlar yapıyor, reyting için kavgalı, küfürlü, ulanlı açık oturumlar tertipliyor.

    Toplumda sosyal barış ve uzlaşma yok. Toplum çözülme, dağılma, tehlikeli şekilde sektörleşme süreci içinde.

    Millî kimliğin birinci unsuru, toplumun çimentosu olan dinî kurumların kimisi kapatılmış, yasaklanmış, kimisi dejenere edilmiş. Din sömürüsü, belki de ülkenin bir numaralı sektörü haline gelmiş. Ramazan’da açlıktan intihar eden Müslümanlara zekât ve fitre koklatılmadı ama birtakım cemaatler milyarlarca dolarlık zekât parasını Kur’ana, Sünnete, Şeriata, fıkha aykırı olarak topladılar.

    Evet, aç Müslümanlar intihar ederken, birileri beş yıldızlı otellerde lüks iftar ziyafetleri verdi.

    Ortalık İslamcıdan geçilmiyor ama camiler sabah namazlarında bomboş. Diğer vakitlerde genellikle bir, iki saf cemaat var.

    Havaalanları, otoyollar, limanlar, gökdelenler, barajlar çoğalıyor, ahlak ve fazilet geriliyor…

    Türkiye’nin asıl meseleleriyle, gerçek gündemiyle, kimsenin hatırına gönlüne bakmadan eğilmemiz; çareler, çözümler, tedbirler aramamız gerekmez mi?

    09 Ekim 2010 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (50)

    Hızlanan Zaman

    İKİ türlü zaman var. Biri kronolojik fizikî, ölçülebilinen zaman, diğeri değişken zaman. Âhir zamanda

    zamanın hızlılaşacağı

    bildiriliyor.

    Biz şu anda Türkiye’de

    hızlı zaman çağını

    yaşıyoruz. Bilhassa İstanbul’da… Sabah kalkıyorsunuz bir yığın patırtı gürültü, koşuşturma, telâş, hengâme… Aaaa, bir de bakıyorsunuz ki akşam oluvermiş. Yahu koca gün nasıl böyle çabucak geçiverdi?

    Anadolu’nun ücra bir köşesinde, sanayisiz, büyük ticaretsiz, kıyıda kenarda kalmış bir ilçe. Nüfusu beş bin… Büyük bir köy gibi. Orada zaman, İstanbul’daki gibi çabuk geçip çekip gitmez.

    Bereketli zaman ile bereketsiz zaman

    , kronolojik bakımdan eşit miktarda olsalar da uzunluk bakımından aynı değildir.

    Helal bin lira ile

    haram bin lira

    rakam bakımından aynıdır ama bereket, uğur, yümn bakımından aynı değildir.

    Biri pozitiftir, öteki negatif.

    İlmi irfanı olanların, hikmet (bilgelik) sahiplerinin, hayırlı insanların zamanı daha uzun olur.

    İki adam, ikisi de 50’şer yaşında.

    Biri kaba saba, ruhsuz, heyecansız, emelsiz bir kişi; diğeri ince ruhlu, ilim irfan, edeb erkân sahibi, nâzik, kâmil, zarif biri. Onlardaki 50’şer yıl eşit değildir.

    İbadetle, hayır hasenatla, insanlara hizmetle,

    tefekkürle geçen 50 yıl ile fısk u fücur, günah isyan tuğyan, gaflet dalâlet ile geçen 50 yıl hiç eşit olur mu?

    Sadaka ömrü uzatırmış…

    Çok doğru.

    Vaktini kıymetlendirmek isteyen iyi ve hayırlı işler, hizmetler yapsın.

    Biri bir saat ağladı, öbürü bir saat boyunca güldü, kahkahalar attı. Bu bir saatler eşit olmaz.

    Cömerdin bir saati ile cimrinin bir saati de bir değildir.

    Âlim ile cahilin, mü’min ile kâfirin, sâdık ile hainin, said ile şaqinin birer saati bir değildir.

    Senenin en uzun gecesini müneccimlerle muvakkitlere sorma…

    “Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilür

    Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat”

    İbadet, taat, tesbihat ile geçirilen bir gece ile para sayılarak geçirilen bir gece hiç eşit olur mu?

    Adam öküz gibi, kereste gibi, odun gibi yaşayarak 100 yılı devirmiş. Beriki gerçek bir insan gibi elli yıl yaşamış. Elbette o elli sene yüz seneden bin kere üstün, uzun, bereketli, meymenetli ve kıymetlidir.

    11 Ekim 2010 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (51)

    Para İçin Kur’an Tercümesi, Meali, Tefsiri

    İSLAM’da bütün işler, hizmetler, ameller niyetlere göredir.

    Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye

    ‘de “Bir işten niyyet ne ise hükm ona göredir” temel kaidesi yer alır.

    Halka gösteriş olsun diye namaz kılanının namazındaki bu niyet bozuk olduğu için ibadet olmaz. Zayıflamak için oruç tutanın orucu da gerçek oruç değildir.

    Kendisine “Ne cömert adam” dedirtmek için sadaka veren, fakirlere yardım eden bir kimsesinin niyeti bozuk olduğu için hayrı makbul olmaz.

    Kur’ana hizmet de böyledir.

    Adamın az çok ilmi var, para kazanmak, zengin olmak, mal mülk edinmek için Kur’an tercümesi, Kur’an meali, Kur’an tefsiri yapıyor.

    Bu adamın niyeti bozuktur.

    Kur’an tercümesi, tefsiri yapacaksa, doğru niyet şudur:

  • Allah’ın Kitabı olan Kur’ana hizmet için tercüme ve meal yapayım.
  • Bu suretle ilahî razıyı kazanayım.
  • Öğrenmiş olduğu ilmi halk ile paylaşayım.
  • İmana, İslama, Şeriata hizmet edeyim.

    Sırf bu niyetle tercüme, meal ve tefsir yapan kişi te’lif ücreti alabilir mi?

    Ruhsat ve fetva ile alabilir ama kesinlikle niyeti bu olmamalıdır.

    Azimet ve takva yolundan gidiyorsa bir kuruş te’lif ücreti bile almaz.

    Bugün Türkiye kitap ve yayın piyasası yüzlerce çeşit Kur’an tercümesi, meali, tefsiri ile dolmuştur. Bunların büyük kısmı, tefsir yazmaya ehliyeti, liyakati, icazeti olmayan bid’atçiler tarafından tasnif edilmiştir.

    Bunların yüzde kaçı Allah rızası için ihlâsla, temiz bir niyetle yazılmıştır?

    Bunların kaçta kaçı para ve mal harsıyla, zengin olmak için yazılmıştır?

    İhlâs ihlas ihlas…

    Müslümanların çok büyük ve güçlü bir “Kur’an Vakfı” kurarak İmana, İslama, Kur’ana, Şeriata, Ahlaka ihlâsla hizmet etmeleri gerekir.

    Mukaddesat hizmetleri “Allah için kurban, küp için kavurma” zihniyet ve niyetiyle yapılamaz.

    Meşhur hâdis-i şerifte, Din Günü’nde Mahkeme-i Kübra’ya bir âlimin getirileceği, ona şöyle sorulacağı bildiriliyor: “Dünya hayatında ne yaptın?” Alim şu cevabı veriyor: “Ya Rabbi!.. İlim öğrendim, ilim öğrettim, Kur’an okudum…” Ona “Dediğin doğrudur ama sen bunları Allah için yapmamıştın, halk sana ‘Bu ne âlim, ne bilgili adammış’ desin diye yapmıştın…” Sonra bu adam yüzü üzerine sürüklenerek Cehenneme atılır… Buyuruyor Hazret-i Peygamber (Salât ve selam olsun ona).

    Evet, soruyorum: Bugünkü tercümeler, mealler, tefsirler temiz bir niyetle, ihlâsla, Allah rızasını tahsil için mi, yoksa dünyalık için mi hazırlanıp yayınlanıyor?

    (İçinde vahim hatâlar olan bir tercüme-tefsirin birinci baskısı için devlet bütçesinden 300 bin dolar ödenmiştir!.. Bunun ilk baskısının nüshaları piyasaya verildikten sonra toplatılmış, içindeki bazı yanlışlar biraz hafifletilmiş, tekrar piyasaya sunulmuştur.)

    14 Ekim 2010 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (52)

    Vesikalı, Serbest, Resmî, KDV’li Fuhuş

    ÇAĞDAŞLAR, laikler, din karşıtları kadın hakları, hürriyetleri, haysiyetleri konusunda samimî olsalardı, Türkiye’deki resmî-yasal fuhşa ve kadın köleliğine karşı çıkarlardı.

    Nedir bu resmî-yasal fuhuş ve kölelik? Anlatayım:

    Üzerinde TC resmî antetini taşıyan vesikalar veriliyor birtakım köle kadınlara… Bu kadınlar bu vesikalarla devletin koruması altında fuhuş yapıyor özgürce… Bu fuhuş için fiş kesiliyor… KDV alınıyor… Gelir vergisi alınıyor… Bu vergiler devlet bütçesine konuyor… (Müftülerin, imamların, din görevlilerinin maaşlarının ödendiği bütçe!..) Fuhuş evlerinin önünde polis bekliyor… Güvenlik ve huzur içinde rahat rahat fuhuş yapılsın diye…

    Yakın tarihimizde Ermeni Madam Matild Manukyan’a büyük resmî törenlerle ödül verildi. Ne iş yapardı bu Madam?.. Affedersiniz genelevler imparatoriçesi veya patroniçesi idi. Bu törenlerden birine zamanın başbakanı da katılmıştı.

    Müslüman kadınların haysiyet ve iffetinin sembolü olan başörtüsüne/tesettüre karşı çıkan Saylanîler taifesi (iyi saatte olsunlar) niçin bu resmî vesikalı çirkin köleliğe karşı çıkmıyor? Bunu niçin protesto etmiyor?

    Kanun ve nizamlar “Okul ve hastane yanlarında, ana caddelerde resmî fuhuş evi açılamaz ve işletilemez” diyor ama İstanbul Karaköy’de Saint Benoît Katolik lisesinin yanında genelevler var.

    Türkiye’de fuhuş öylesine yaygın ve yoğun hale geldi ki, Atatürk’ün yatı Savarona’da bile süper fuhuş partileri tertiplendi.

    Evet, soruyorum: başörtüsü ve tesettür karşıtları niçin resmî fuhşa karşı çıkmıyor?

    Düşmüş kadınlara resmî vesikalar vermek insan haklarına, kadın haklarına uygun mudur?

    Doğrusu çağdaşlar, laikçiler, Saylanîler korkunç bir iki yüzlülük ve çelişki içindedir. Yoksa onlar resmî vesika ile yapılan yasal ve serbest fuhuşu doğru ve tabiî mi buluyorlar?

    Türkiye Cumhuriyeti, kadın hakları ile ilgili uluslar arası sözleşmelere imza koymuş ve kadınların seks kölesi olarak çalışmasına ve çalıştırılmasına izin vermeyeceği taahhüdünde bulunmuştur.

    Ülkemizde resmî-yasal, vesikalı, KDV’li ve gelir vergili serbest fuhuşun bin katı yarı gizli fuhuş ve seks ticareti vardır. Evet, yarı gizli… Biliniyor ve seks çıkartılmıyor, göz yumuluyor.

    Peki, arada bir yakalananlar nedir? Onlar devede kulaktır ve hamamın namusunu kurtarma tiyatrolarıdır.

    Fuhuş sektörü ülkemizin önde gelen beş sektöründen biridir.

    16 Ekim 2010 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (53)

    Dedikodu ve Polemik Hastalığı

    AKILLARI, fikirleri reyting olan medyacılar halkı boş, kof, faydasız, zararlı, hiçbir işe yaramaz konuların peşinden koşturuyor.

    Müslümanların bunlara aldanmaması gerekir ama maalesef milyonlarcası aldanıyor. Akıllı, şuurlu Müslüman

    “Yararına ve zararına olan şeyleri bilen”

    kimsedir.

    Soruyorum: Dedikoduların, entrikaların, fitne ve fesadın, zevzeklik ve gevezeliğin, gıybetin, söz taşımanın, tecessüsün faydası var mıdır? Ne faydası! Büyük zararı vardır. Peki, niçin milyonlarca Müslüman bunları merak ediyor, bunları okuyor veya seyr ediyor?

    Sadece okumakla ve seyr etmekle kalmıyoruz, bir de tesiri altında kalıyoruz ve zaman zaman yalanlara, iftiralara inanıyoruz.

    Meşhur ve büyük

    Şeyhülislam Ebussuud Efendi hazretlerine

    sormuşlar: Kahvehâne denilen mekânlar var, insanlar oraya gidiyor, kavrulup öğütülmüş bir çekirdekten yapılan ve fincanlarda sunulan bir içeceği içiyorlar. Buna ne dersiniz?

    Şu cevabı vermiş: O makule (türlü) yerlerde su içmek bile caiz değildir.

    Maalesef şu zamanda, medya sayesinde Müslümanların evleri kahvehaneye, meyhaneye, batakhaneye, fısk ve fücurhâneye döndü. Bas düğmesine ve İslam’ın yasak ve haram kıldığı bin çeşit kötülük ve günah evine dolsun. Öyle ekranlar var ki, lağım akıyor sanki.

    Çıplak ve şehevî kadınlar… İçkiler içiliyor, çin çin şerefe… Şehvet, rezalet, kepazelik diz boyu… Terör, adam öldürme… Yalan dolan ulan… Tencere dibin kara, seninki benimkinden kara… Heyecan dorukta…

    Hacı bey namazda, çoluk çocuk ekran karşısında…

    Bugünkü TV yayınlarının yüzde 90’ının, İslam tarafından yasak kılınmış kötü ve çirkin şeyler olduğunu anlamak için din âlimi ve müftü olmak gerekmez.

    Müslümanların büyük kısmı, faydalı ilimler öğrenebilecekleri kıymetli zamanlarını meraklı kötülükleri okumak veya seyretmekle ziyan ediyor.

    Dedikodu ve polemik merakı ruhumuza, kanımıza, iliğimize işlemiş vaziyette. Bendenizin en çok okunan yazıları, binde bir yaptığım polemikler ve çatma yazılarıdır. Yazılarımı iktibas eden bir internet sitesinde, faydalı olduğunu sandığım konular günde 250 kere tıklanıyorsa, ağır bir polemik yazısı kaleme aldığım günlerde tıklanma sayısı beş bin oluyor.

    Şöhretinin artmasını, yazılarının okunmasını, maaşlarının artmasını isteyen bazı yazarlar da mecburen bu yolu seçiyor.

    Bir toplum dedikoduya, polemiğe, kavga ve gürültüye, rezalete bağımlı olunca, onu bu halde kurtarmak kolay olmaz.

    Hür olduğu söylenen medya satışını, seyircilerini ve dolayısıyla reklâm gelirlerini arttırmak için mecburen dedikoduya, polemiğe, kavga gürültüye yönelecektir.

    Ne mutlu dedikodudan, mâlâyâniden, zevzeklik ve gevezelikten, tecessüsten, zararlı meraklardan uzak duran akıllı ve şuurlu Müslümanlara.

    Sanırım en doğrusu evine TV cihazı sokmamaktır. Bunu yapmak isteyene de önce çoluk çocuğu ve şeytan karşı çıkar.

    18 Ekim 2010− Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (54)

    Türkiye’de Sanki bir Savaş Yaşanıyor…

    Adalet ile zulmün savaşı…

    Demokrasi ile oligarşinin savaşı…

    Vesâyet rejimi ile halk iradesinin savaşı…

    Millî kimlik ve kültür ile gayr-i millî resmî ideolojinin savaşı…

    Sabataycılar, Kripto Yahudiler, diğer Kriptolar ve Benzetilmişler ile Müslümanların savaşı…

    İsrail taraftarları ile Türkiye taraftarlarının savaşı…

    Anadolu ile Selânik’in savaşı…

    Din ve inanç hürriyeti ile laikçiliğin savaşı…

    Bu savaş yeni bir bağımsızlık savaşıdır…

    Vesâyetçi statükocular direniyor…

    Sonuna kadar da direnmeye niyetli ve hazırlıklı oldukları anlaşılıyor…

    Bütün medenî dünya üniversitelerinde serbest olan başörtüsü yasağı konusunda direniyorlar.

    Başörtüsü serbest bırakılırsa Türkiye Arabistan’a, İran’a döner diyorlar…

    Gözlerimizin içine bakarak yalan söylüyor, demagoji yapıyorlar.

    Üniversitelerimizde başörtüsü serbest bırakılırsa, ülkemiz Arabistan’a, İran’a değil; İngiltere’ye, Almanya’ya, İsveç’e, Norveç’e, Fransa’ya (Evet orada da bütün üniversitelerde başörtüsü serbesttir!) ve diğer bütün medenî ve demokrat ülkelere benzeyecektir.

    Bunu çok iyi biliyorlar ama itiraf etmek istemiyorlar. Doğruyu söylemek işlerine gelmiyor.

    Başörtülü Müslüman kızların okuyup yetişmesini istemiyorlar.

    Çoğunluğu oluşturan Müslüman halka tam ve gerçek bir din hürriyeti verilmesini istemiyorlar.

    Türkiye’de laiklik olmadığını pekâlâ biliyorlar ama yine de laiklik laiklik diye feryat ediyorlar…

    Atatürk’ün ölümünden sonra uydurulmuş faşist Kemalizmi, bâtıl bir din gibi Müslüman halka empoze etmek istiyorlar.

    Müslümanların esaret ve zillet zincirlerini gevşetmek bile istemiyorlar…

    Müslümanlara eşitlik statüsünü vermek istemiyorlar…

    Mini etek serbest olsun, başörtüsü yasağı sürsün istiyorlar…

    Başörtüsü serbestliği konusunda, kabul edilemez şartlar koşuyorlar. Din, inanç, inandığı gibi yaşamanın insan haklarına, demokrasiye, hukuka aykırı şartları olamayacağını bilmezlikten geliyorlar…

    Savaş bütün şiddetiyle devam ediyor…

    22 Ekim 2010 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (55)

    Sudan Çıkmış Balık Misâli Müslümanlar

    TÜRKİYE Müslümanları artık bir İslâm denizinin Müslümanları değiller. Nâdir istisnalar dışında Müslümanlar yabancılaştı, sekülerleşti, bozuk düzenin ve bozuk ortamın havasına, suyuna alıştı.

    Hicrî takvimden habersiz miladî takvimli Müslümanlar…

    Ezânî alaturka saatten habersiz alafranga saatli Müslümanlar…

    Sadece saatleri mi alafranga?.. Kanlarına, iliklerine kadar alafrangalaşmış Müslümanlar…

    Paltolu (Paletot), pardesülü (Pardessus), kostümlü (costume),

    “Frenk” gömlekli

    , kravatlı, pantolonlu, külotlu, atletli, iskarpinli (escarpin) Müslümanlar…

    Cuma gününü hafta tatili

    yapmayıp da

    Pazar gününü

    yapan Müslümanlar…

    Yahudiler ve Hıristiyanlar sıçan deliğine girseler, onlar da peşlerinden girecek Müslümanlar…

    Mösyö Müslümanlar, Madam Müslümanlar…

    Tschüss’lü, by by’li, arrivederci Müslümanlar…

    Sabahsız selamsız Müslümanlar…

    Haremsiz selamlıksız Müslümanlar…

    Beysiz, bayansız, efendisiz; bay Müslümanlar, bayan Müslümanlar, sayın Müslümanlar…

    Evet, nerede o eski muhterem Müslümanlar, nerede şimdiki Sayın Müslümanlar…

    Yer sofralarında yemeyen, yer yataklarında yatmayan asrî Müslümanlar… (Japonlar hâlâ yerde yemek yiyor, yerde yatıyor!..)

    Din işlerine, ibadete cep telefonu kadar önem vermeyen Müslümanlar…

    Beş on milyon Siyonist’le başa çıkamayan bir buçuk milyar hafif (ılımlı, BOP) Müslüman…

    Bin parçaya ayrılmış paramparça Müslümanlar…

    Başsız, İmam-ı Kebirsiz, Emîrsiz, Halifesiz Müslümanlar…

    Abdestsiz namazsız Müslümanlar…

    Çocukları Tevhid-i Tedrisat mekteplerinde okuyan Müslümanlar…

    Tasavvufsuz tarikatsız Müslümanlar…

    Anneleri beyaz başörtülü, namazlı, tesettürlü olmayan Müslümanlar…

    Kaçgöçsüz Müslümanlar…

    Gırtlağına kadar ribaya, faize, kredi kartına, bâtıl alış verişe, veresiyeye batmış Müslümanlar…

    Sudan çıkmış balığa dönmüş Müslümanlar…

    Ah Müslümanlar, vah Müslümanlar!..

    25 Ekim 2010 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (56)

    Japonya ve Türkiye

    ECZACI dostumuz Halim Bey anlatmıştı: Dünyanın en büyük otomobil firması sahibi Japon sanayici,

    merhum Sakıp Sabancı’nın davetlisi olarak

    İstanbul’a gelmiş. Havaalanında Sakıp Bey onu karşılamış, pek lüks bir otomobile bindirmiş, Bogaz’daki köşklerinden birine götürmüş. Dünyanın sayılı zenginlerinden olan Japon, “bu köşk değil bir saray yavrusu” demiş. Sabancı keyifle gevrek gevrek gülmüş, “Bende bunun gibi ne köşkler var” diyerek hava atmış, Japon “Ben Tokyo’da 75 metre karelik bir dairede oturuyorum” diyerek konuyu kapatmış…

    İşte Japonlarla aramızdaki fark budur.

    Japonlar mütevazı meskenlerde otururlar ama ülkeleri dünyanın ikinci veya üçüncü sanayi devidir. Biz saraylarda otururuz, henüz yüzde yüz yerli ve millî bir otomobilimiz bile yoktur.

    Japonya bizden küçük bir ülkedir. İrili ufaklı binlerce adadan oluşur. Petrol, kömür, demir yoktur. Ekilmeye müsait toprakları halkını doyurmaya yetmez.

    1945’te Japonya korkunç bir yenilgiye ve hezimete uğradı. Kayıtsız şartsız teslim oldu. Kısa zamanda toparlandı, sanayide, ticarette, ihracatta, ilimlerde ve fenlerde harikalar meydana getirdi.

    Türkiye Japonya gibi olamadı. Sermaye olarak kullanmamız gereken ve yekûn olarak trilyonlarca doları bulan paramızı lüks meskenlere, lüks otomobillere, lüks eşyaya, lüks yazlıklara, lüks giysilere harcayıp israf ettik.

    Türkiye’nin büyük zenginleri saray gibi villalarda oturuyor, her biri bir servet olan lüks otomobillerle geçiyor, korkunç bir israf batağına batmış bulunuyor.

    Japonya’yı Japonya yapan özelliklerden ve üstünlüklerden biri de onların yazısının son derece zor olmasıdır.

    Bazıları bu iddiama şaşacaktır. İzahı ve ispatı basittir: Japon yazısı o kadar zor, çetrefil, karışıktır ki, Japon çocukları, Japonya’nın genç nesilleri bu yazıyı öğrenirken büyük çileler çekerler, olağanüstü gayret ve cehd sarf ederler.

    Japon yazısını öğrenen bir gencin yenemeyeceği güçlük yoktur.

    Okunduğu gibi yazılan, yazıldığı gibi okunan basit bir alfabe hiçbir kavmi kaldırmaz, ilerletmez,

    güçlü ve vasıflı kılmaz, aksine geri zekâlı yapar.

    Biz Türkiyeliler, başta idarecilerimiz, zenginlerimiz, seçkinlerimiz olmak üzere

    Japonya, Güney Kore, Singapur, Tayvan

    gibi başarılı doğu ülkelerinden ders almalıyız.

    Batıyı taklit ederken, onun sadece ilimlerini, fenlerini, güç kazandıran taraflarını almalıydık.

    Batının fuhuş, zina, ahlaksızlık, içki, seks serbestliği, hedonizmi,

    evrensel ahlâka ve fazilete aykırı tarafları ilerletmez, aksine geriletir ve batırır.

    Japonya’da, Batıdan ve Amerika’dan ithal edilmiş kötü taraflar yok değil, lakin onları telafi edecek güçlü bir millî kimlik, millî kültür,

    400 başarılı üniversite

    , iyi bir millî eğitim,

    ülkelerine bir yığın Nobel kazandırmış âlim ve araştırıcı var.

    Keşke liselerimize

    “Japonya

    (Japonca değil)

    Dersleri”

    konulsa, ehliyetli öğretmenler tarafından

    “Yirminci asırda Türkiye niçin Japonya kadar/gibi ilerleyemedi, başarılı olamadı”

    konusu gençlerimize anlatılsa.. 28 Ekim 2010

    Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (57)

    Domuz Eti ve Beyaz Şaraplı Levrek Balığı

    Miktarını bilmiyorum ama halka evcil domuz, yabani domuz ve eşek eti yedirildiğini çok iyi biliyorum.

    Ülkemizde bir sürü domuz çiftliği var. Avcılar ormanlarda cayır cayır domuz vuruyor. Zaman zaman medyada haberlerini okuyoruz, filan yerde et ürünlerine domuz veya eşek eti karıştırılmış…

    Domuz ve eşek eti dinimizde kesin şekilde haram kılınmıştır. Domuz etinin veterinerler tarafından muayene edilmesi ve trişin ve sair parazitler yoktur raporu verilmesi onların yenilmesini helal kılmaz. Domuz eti ve yağı li aynihi haramdır.

    İstanbul hahambaşılığı Yahudilere domuz eti yedirilmemesi için bütün tedbirleri alıyor da, Diyanet İşleri Başkanlığı Müslümanlara domuz ve eşek eti yedirilmemesi için niçin çalışmıyor, çırpınmıyor?

    Siyasî iktidar niçin bu konuda hassasiyet göstermiyor?

    Belediyeler niçin bu konu üzerine, gereği kadar eğilmiyor?

    Arada bir müşterilerine domuz eti yediren ve mamullerine domuz eti ve yağı karıştıran lokanta ve imalathanelere baskın yapılıyor, onlara devede kulak kabilinden küçük ve tesirsiz cezalar veriliyor. Bunlar yeterli midir?

    Ramazan boyunca çok zengin, çok güçlü, çok etkili bazı İslamî cemaatler, vakıflar ve topluluklar beş yıldızlı lüks otellerin restoranlarında ihtişamlı ve israflı (israf haramdır) iftar ziyafetleri verdiler. Onlar, bu gibi otellerde domuz eti ve içki bulunduğunu, domuz pirzolası ile dana pirzolasının aynı ızgarada pişirildiğini, beyaz şarap soslu levrek balığı yenildiğini bilmiyorlar mı?

    Domuz ve eşek eti konusunda vazifelerini hakkıyla yapmayan bütün sorumluları, dindar Müslüman halk namına protesto ediyorum. 18 Kasım 2010

    Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları / (61)

    Militan Selanikliler

    Selanikli militan Dönmeler (Büyük “D” ile…) ve onların kendilerine benzettiği “Benzetilmişler zümresi” bütün Türkiye’yi Selanikleştirmek istediler. Dıştan Müslüman görünüyorlardı ama içten, İslam’a ve Müslümanlara kin ve düşmanlık besliyorlardı.

    Müslüman halkın kimliğini, çeşitli realpolitiklerle, baskılarla, zorlamalarla, tabularla değiştirmek istediler. Bunda tabiî ki başarılı olamadılar. Çünkü insanların kan grupları ve parmak izleri olduğu gibi halkların da değişmez, değiştirilemez özellikleri vardır. Onlar yeni bir halk “yaratmak” istiyorlardı. Halkı istedikleri gibi değiştiremediler ama bir kısmını yabancılaştırdılar, zombileştirdiler.

    Onlar devletin bütün siyasî, iktisadî, sosyal ve kültürel temellerini Sabataycılığa, Selanik zihniyetine uydurmaya çalışırken, Müslümanların ellerini kollarını TCK’nın 163’üncü maddesiyle bağladılar. Selanikleşmeye karşı çıkan muhalifleri ağır cezalarda yargıladılar, uzun müddet tutuklu olarak zindanlarda inlettiler, birçoğunu da ağır hapis cezalarına mahkûm ettirdiler. Beraat edenler de, zaten uzun tutukluluk müddetiyle cezalandırılmış oluyordu.

    Onlar resmî ideolojiyi bir din gibi halka empoze ettiler.

    Onların demokrasisi güdümlü bir vesayet demokrasisiydi.

    Onlar zengin, edebî, yazılı kültür Türkçesini bozdular, tarihî devamlılığımızda büyük bir kopukluk meydana getirdiler.

    Onlar sun’î (yapay) bir tarih türettiler.

    Onlar Tevhidî eğitimin önüne engeller koyarak genç nesillerin dinlerinden, kimliklerinden, öz kültürlerinden uzaklaşması için çalıştılar.

    Bu ülkenin, bu devletin asıl sahibi olan Müslüman halk çoğunluğunu büyük bir tehdit ve tehlike olarak gördüler, gösterdiler.

    Bizim gibi bir Asya ve doğu ülkesi olan Japonya dev adımlarla kalkınır, zenginleşirken onlar Türkiye’yi geri bıraktılar.

    Onlar laik değildi, laikçiydi. Onlar laikliği din düşmanlığı, Müslüman çoğunluğa baskı ve zulüm yapmak manasına anladılar ve uyguladılar.

    Onlar mimarlık, şehircilik, sanat bakımından Türkiye’yi çirkinleştirdiler.

    Onlar, bizim de Güney Koreliler gibi yüzde yüz yerli ve millî bir otomotiv sanayimiz olmasını bilerek engellediler.

    Onların bu devlete, bu ülkeye, bu halka yaptıkları zulmü, baskıyı, kötülüğü tafsilatlı bir şekilde yazmak gerekse ortaya hacimli kitaplar çıkar.

    Müslüman halk kendi kimliğine, kendi kültürüne, kendi devamlılık çizgisine dönmek istiyor ama nasıl dönecek? Tahribat ve kopukluk o kadar çok ve büyük ki…

    Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları / (62)

    Niyetlerimizi Tashih Edelim

    İSLAM’ın temel emirlerinden ve öğütlerinden biri de ibadetleri ihlâsla yapmak, onlara kesinlikle riya karıştırmamaktır.

    Namaz mı kılacaksın, bunu yüzde yüz Allah için kılacaksın. Namaz kılan biri “Yüzde doksan Allah rızası için kılayım, yüzde on da kullar bana ‘Yahu bu ne dindar adam…’ desinler diye kılayım niyetini beslerse ibadetine riya karıştırmış olur.

    Farz namazlar aşikâre (açık) kılınır. Nafileler ise (teheccüd namazı gibi) gizlenir. Bir Müslüman’ın, “Dün gece saat ikide teheccüde kalkmıştım da, falan filan…” gibi gevezelikler etmesi çok ayıptır ve onun riya ve nifakına delalet eder.

    Oruçta da böyledir. Farz oruçlar gizlenmez. Nafile oruçlar ise gizlenir. Hattâ dinimize göre, nafile oruç tuttuğunu söylemektense onu bozup sonra kaza etmek gerekir.

    İlim öğretmek de böyledir. Âlim ve fakih kişi ilmi Allah rızası için öğrenir ve öğretir. İnsanlar kendisine “Bu ne büyük ve fazıl âlim…” desinler diye ilimle meşgul olan kişi münafık ve müraidir.

    Bir zengin, sırf Allah rızası için hayır ve hasenat yapmalıdır. Kullar “Bu ne hayırsever zengin…” desinler diye hayır hasenat yapan kimsenin niyetinde fesat vardır.

    Kur’an, Sünnet, iman, Şeriat hizmetleri hep ihlâsla yapılmalı, Allah rızasını kazanmak niyeti beslenmelidir. Hem Kur’ana hizmet ederim, hem de arada para toplar, zengin olur, köşeyi dönerim niyeti Müslüman’a yakışmaz.

    Zamanımızda din, iman, Kur’an, Sünnet hizmetleri genellikle paraya, maddî menfaate endekslidir. Böyle bir bozukluk Ümmet-i Muhammed’e büyük zarar vermektedir.

    Ortalık yüzlerce Kur’an meali, tercümesi, tefsiri ile doldu. Bunların bir kısmı gerçek icazetli müfessirler tarafından hazırlanmıştır, bir kısmı ise tefsir yapmaya ehliyeti olmayan kişiler tarafından. Hepsi için söylemiyorum ama bunların büyük kısmı Kur’an tercümesi. Kur’an meali, Kur’an tefsiri yoluyla para kazanmak için yayınlanmış bulunuyor.

    Eski büyük ulema ve fukaha, müfessirler ve muhaddisler o değerli eserlerini telif veya tercüme ücreti almak için mi hazırlamışlardı?.. Hayır, onlar din, iman, Kur’an, Şeriat hizmetlerinde sadece Allahın rızasını düşünürlerdi. Evet, ücret beklerlerdi ama o ücret bugünkü gibi telif veya tercüme ücreti değildi, Allah’ın sâlih kullarına âhirette vereceği ücretti.

    Niyetlerimizi tashih edelim. İbadetlerimizde, Allah ile olan bütün işlerimizde ihlâsa riayet edelim, riya ve nifaktan ateşten kaçar gibi kaçalım… 23 Kasım 2010

    Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları / (63)

Yorumlar kapatıldı.