İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Mehmet Şevket EYGİ – HABER KALEM SİTESİNDE ÇIKMIŞ YAZILARI / 04

Mehmet Şevket EYGİ – HABER KALEM SİTESİNDE ÇIKMIŞ YAZILARI / 04

  1.  

    İslâm’ı ve Çağı Yakalamak

    Türkiye Müslümanları şu iki şeyi yakalamadıkça kurtulamayacaklar, izzet bulamayacaklardır. Bu iki şeyin birincisi İslâm, ikincisi çağ kültürüdür.

    Biz hepimiz Elhamdülillah Müslüman değil miyiz? Elbette Müslümanız ama nasıl Müslümanız?… Müslümandan Müslümana fark vardır; âlim Müslüman olur, cahil Müslüman… İnancı sahih Müslüman olur, inancında bozukluk ve bid’at olan Müslüman… Namaz kılan veya namaz kılmayan Müslüman… Hattası var: Namazı dosdoğru eda eden Müslüman, gaflet içinde namaz kılan Müslüman…

    Kur’anı Kerimde “Bilenler bilmeyenler bir olur mu?” buyruluyor. Bilen Müslüman, bilmeyen Müslüman…

    Ben Müslümanım demek kolay da, İslâm’ı Allahü Tealanın istediği, Resulullahın (salat ve selam olsun ona) bildirdiği ve öğrettiği gibi bilen Müslüman olmak. İşte o biraz zor…

    Türkiye’deki 10 milyonlarca Müslüman hakkıyla Müslüman olsaydı, bu durumda mı olurlardı?

    Müslüman topluma bakınız: Büyük bir kısmı Allah’ın yap dediklerini yapmıyor, yapma dediklerini yapıyor… Resulullah’ın bildirdiklerini hayata uygulamıyor.

    Müslümanları balıklara benzetebiliriz. Birkaç gram gelen hamsi de balıktır, 600 kiloluk ton balığı da balıktır. Demek ki, balık demekle iş bitmiyor.

    Resulullah Efendimiz “Güçlü Müslüman, zayıf Müslümandan hayırlıdır” buyuruyor. Güçlü Müslüman ne demektir:

    1. Dinini iyi bilen, iyi öğrenmiş olan, iyi yorumlayan…

    2. Dinini hayata başarılı şekilde uygulayan…

    3. Amel ve davranışları İslâm’a, Kur’ana, Sünnete, Şeriata uygun olan…

    4. Faziletli ve yüksek karakterli…

    5. Müslümanlara ve insanlara hayrı dokunan…

    6. Eliyle ve diliyle insanlara zarar vermeyen…

    7. Dünya vazifelerini hakkıyla yapar olduğu halde ahirete dönük bulunan.

    İnsanlar temel hak ve hürriyetlere sahip olma, hukuk önünde insan olma haysiyeti bakımından eşittirler ama ilimde, irfanda, hikmette, ahlâk ve fazilette, hizmette eşit değildirler.

    İslâmiyet medeniyet dinidir. İslâm dini, “şehirlerin annesi” Mekke’den zuhur etmiştir. Peygamberimiz (salat ve selam olsun ona), Yesrib’e hicret etmiş, şehir Medine-i Münevvere ismini almıştır.

    Müslümanlar Kuds-i şerifi, Şam’ı almışlar, sonra Mısır’da, Kuzey Afrika’da, Mezopotamya’da, İran’da, Horasan’da, Anadolu’da büyük metropolleri feth ederek, İslâm’ın nurlarını oralardan insanlığa yaymışlardır.

    İslâmiyet köy dini değildir.

    İslâmiyet’in nurları köylerden şehirlere değil, şehirlerden köylere yayılır.

    Bedevîlerin de Müslüman olma hakkı vardır ama İslâm bedevî dini değildir.

    Konuyu dağıtmayalım. Müslümanlar bugünkü zilletten, esaretten, ezilmekten, rezaletten, sömürüden, hakaretten kurtulmak, izzet bulmak, hür olmak istiyorlarsa İslâm’ı doğru dürüst öğrenecekler, bu öğrendiklerini hayata uygulayacaklar; bedevî zihniyet ve kültürden medenî zihniyet ve kültüre geçecekler; bunun yanında ilim, irfan, teknik, sanat bakımından çağ seviyesine çıkacaklar ve sonra onu da aşacaklardır. Böyle yapmadıkları takdirde durumları ve gidişatları parlak olmaz.

    Endülüs İslâm Devleti, parlak zamanında dünyanın en medenî devleti ve toplumuydu. Bugünkü Müslümanlar için aynı şeyi söyleyebilir miyiz? 19 Mart 2011 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (91)

    Müslümanlar Böyle Yapmamalıdır

    1. Çocuk yaramazlık yapıyor, annesi veya babası uslu durursan seni gezmeye götüreceğim diyor, çocuk bu vaade inanarak uslanıyor ve sonra anası veya babası sözünü tutup onu gezmeye götürmüyor. Annenin veya babanın bu hareketi

    münafıklıktır.

    2. Beş vakit namaz kılan dindar bir ana baba, oğullarının veya kızlarının lisede ve üniversitede iyi ve başarılı bir öğrenim yapmasını, parlak bir meslek sahibi olmasını, hayata atıldığında çok para kazanıp lüks yaşamasını istiyor. Bu istek, Müslümana yakışmaz. İslâmiyet’te önemli olan, çok para kazanmak, lüks yaşamak, dünyada zevk u safa sürmek değil; iyi Müslüman olmak, iyi insan olmaktır. Çok para kazanmak, lüks hayat sürmek insanı azdırır ve felaketine sebep olur.

    3. İslâm’ın kesin şekilde yasak ve haram kıldığı büyük günahlardan biri gıybettir. Gıybet, bir kimsenin arkasından, doğru da olsa, duyduğunda onun hoşlanmayacağı sözler söylemektir. Eğer söylenen sözler doğru değilse iftira olur.

    Et-Teratibü’l-idariye adlı kitapta okumuştum: Resulullah Efendimiz (salat ve selam olsun ona) zamanında Medine’ye bir kervanla iki Bizanslı (Rum) doktor gelmiş. Bir müddet kalıp hastaları tedavi etmişler. Sonra başka bir kervanla ülkelerine dönmüşler. Onlar gittikten sonra Resulullah Efendimiz, “Gıybet olmayacağını bilseydim, o iki doktordan hangisinin kuvvetli doktor olduğunu size söylerdim” demiş. Bakın, dinleri İslâm değil, uzaktan gelmişler, çekmiş gitmişler, ama Peygamber, çok masum gibi görünen bir değerlendirmeyi bile yapmıyor. Çünkü doktorlardan biri bunu duysa üzülecekti. Biz zamane Müslümanları gıybet konusunda maalesef çok kötü durumdayız.

    4. Yedi kişilik bir sofra düşünün. Çorba, yemek, pilav ve tatlı, yedişer porsiyon pişirilmiş ve getirilmiş. Sofradaki herkes bunlardan birer porsiyon yerse doyacak. Sofradaki iki kişi, birer porsiyon değil de, ikişer porsiyon yerse ne olur? Ötekiler doymazlar, mahrum kalırlar… Bu bir haksızlık ve adaletsizlik olur. İşte bütün Türkiye de, büyük bir sofraya benzer. 70 küsur milyon halkın bir iki milyonu haddinden ve hakkından fazla yerse, geri kalanların bir kısmı doymaz, aç kalır…

    Şu anda ülkemizdeki zengin azınlık haddinden fazla yiyor. İstanbul Boğaziçi’nde, Tarabya taraflarında süper zenginler için bir lokanta varmış, lüks ve pahalı balığın porsiyonu 500 (yazı ile beşyüz) liraymış. Bunu bir günlük gazetedeki köşe yazılarından birinde okumuştum. Ramazanlarda bazen istemeye istemeye lüks ve israflı iftar ziyafetlerine gidiyorum, o bolluğu, o çeşitliliği, o şatafatı, o ihtişamı, o debdebeyi anlatmaya kalemimin gücü yetişmez. Zenginlerimiz böyle tıkınır ve beslenirken, altta kalan fakirlerin canı çıkıyor. Yüce İslâm dini, Kur’ân-ı Kerîm, Sünnet ve Şeriat böyle adaletsizlikleri, dengesizlikleri, eşitsizlikleri kabul etmez. Bu gibi manzaralar gerçek bir İslâm toplumunda görülmez. 22 Mart 2011 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları / (92)

    Müslümanların Temizlik ve Şeffaflık Notu

    Bazılarının işine gelmiyor ve bir konudan bahs edilmesini istemiyor. Bu konu, her yıl yayınlanan uluslar arası temizlik ve şeffaflık anketidir. Dünyada irili ufaklı kaç devlet ve ülke varsa bunların ahlâk notunu gösteren anket ve raporlardır bunlar.

    Bu anketlerde her ülkeye 10 üzerinden not verilir. İslâm ülkeleri içinde 5 veya 5’in üzerinde not alanı yoktur. Yani İslâm ülkeleri bu konuda sınıfta kalmışlardır.

    İslâm dininin temel şartlarından biri de doğruluk ve dürüstlüktür. Osmanlılar buna istikamet derlerdi.

    Namaz kılan Müslümanlar günde kırk defa Fâtiha suresini okurlar ve “İhdinassirat el-mustaqim” (Ya Rabbi bizi doğru yola kılavuzla) diye dua ederler.

    Müslümanlıkta yalan söylemek, insanları aldatmak, haram yemek, rüşvet alıp vermek, kara ve kirli kazanç elde etmek, paraya tapmak, mal ve servete çılgınca ve kuduzca talip olmak, riba/faiz haramdır.

    Uluslararası temizlik ve şeffaflık anketi listesine baktığımız zaman en fazla not alan ülkelerin gayr-i Müslim ülkeler olduğunu görürüz. Yani onların dini İslâm değil ama ahlâkları İslâm ahlâkına yakın. Bizim dinimiz İslâm, ahlâkımız İslâmî değil…

    Japonya bir İslam ülkesi değil, lakin temizlik ve şeffaflık konusunda sınıfı geçiyor. Orada büyük zelzeleler oluyor, tsunamiler sahilleri vuruyor, on binlerce kişi ölüyor, dehşetli yıkım ve tahribat oluyor, fakat bir tek yağma vak’ası, bir tek disiplinsizlik, yardım dağıtılırken bir tek adaletsizlik ve ahlâksızlık görülmüyor. Demek ki, onlar ahlâk ve fazilet bakımından bizden daha fazla Müslüman. Cenab-ı Hak’tan onlar için hidayet dileriz.

    Bizde, vaktiyle Hz. Ömer’in adaleti edebiyatı yapan birtakım sahte mücahidler, ellerine fırsat geçince deveyi hamuduyla yuttu, nicesi

    Karun

    gibi zengin müteahhitler oldu.

    Böcekler âleminde metamorfoz denilen bir değişim vardır. Mesela ipek böceği yumurtasından önce bir kurt çıkar, bir müddet sonra o kurt etrafına bir koza örer, sonra kozada bir delik açılır ve içinden kanatlı bir böcek çıkıp uçar gider.

    Birtakım münafık sahte mücahidler de içine kapandıkları kozadan müteahhid olarak çıkıp uçmuşlardır.

    Ülkemizdeki ve Âlem-i İslâm’daki bütün samimî Müslümanlar ahlâk, fazilet, temizlik, doğruluk dürüstlük, şeffaflık konusunda Kur’ân’a, Sünnete, Şeriata, İslâm ahlâkının temel ilkelerine uymak konunda silkinmeli ve harekete geçmelidir.

    Türkiye’nin şu anda 5’in altında olan ahlâk, temizlik, iyi idare, şeffaflık notu en kısa zamanda 7’ye çıkartılmalıdır. Bu da Kur’ân’a, Sünnete, Şeriata uymakla, İslâm ahlâkını hayata uygulamakla mümkün olur. 1 Kasım 2011 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları / (93)

    Bizde her seyin çivisi çikmis!

    Yüksek Tabaka Müslüman Hanimlar ve Tesettür

    Birtakım çok kültürlü, sehir görgüsüne sahip, hürmet edilmeye layik, zeki, zarif Müslüman hanımefendiler namaz kıldıkları, Kur’ân-ı Azimüşşanı okudukları, camiye ve türbeye gittikleri zaman başlarını örtüyor, diğer zamanlarda baş açık, tesettürsüz geziyorlar. Bunların bazısı profesör, doçent, muallime, memuredir.

    Başlarını örttükleri takdirde işlerinden atılacaklar, mesleklerini icra edemeyeceklerdir. Meşru mudur, değil midir; bir mazeretleri vardır. Lakin bazılarının hiç mazereti olmadığı halde tesettürsüz gezmeleri islâmî açidan doğru mudur?

    Mâlum oldugu üzere hür Müslüman kadınların tesettürü, yâni örtünmeleri Kitabullah, Sünnet-i Resûlullah ve icmâ-i ümmet ile sâbit bir farzdır. Bu konuda, Asr-ı Saâadet’ten günümüze kadar gelen çok kuvvetli bir icmâ vardir. Tesettürün farziyeti, münakaşa ve müzakere edilmeyecek kadar çok kesin bir gerçektir.

    Bu hanımefendilerin, hiç olmazsa zaman zaman başlarını örtmelerini beklemek hakkımızdır. Çünkü onlar kültürleri, şehirlilikleri, görgüleri, yüksek seviyeleri ile diğer Müslüman hanım ve kızlara örnek ve model olma durumundadır.

    Ülkemizde bir tesettür savaşı cereyan ediyor. Bir tarafta, millet çoğunluğunun inançlarına, din hürriyetine karşı çıkan zorba, zorlamacı, dayatmacı bir zihniyet; öteki tarafta mazlum, mağdur, ne yapacağını şaşırmış Müslümanlar.

    Büyük Müslüman kütle iki ateş arasında, âdeta örs ile çekiç arasında kalmıştır. Açık ve harbî din düşmanlari saldırıp duruyor. Beri taraftan ise din sömürücüsü, münafık, dini imanı para olan, nefs-i emmârelerine put gibi tapan, şöhret ve riyaset için kuduran bir takım denî ve sefil mukaddesat sömürücüleri Müslümanları bölüyor, şaşırtıyor, kaz gibi yoluyor, inek gibi sağıyor.

    Din düsmanlari “Tesettür siyasal Islâm’in bir simgesidir” diyorlar. Tabiî ki, yalan söylüyorlar. Tesettür, siyasal Islâm’in degil, asıl Islâm’ın simgesidir.

    Müslüman kesimin tesettür konusunda en zayıf tarafı, tesettürü hayata uygulayanların genellikle taşra, varoş, gecekondu, kırsal kesim insanları oluşudur. Halbuki tesettürün iki vechesi vardır. Biri şer’î veche, diğeri ise sosyal, kültürel, sanatla ilgili vechesidir. Bugünkü tesettürlü genç kızlar ve hanımlar bu ikinci vechede maalesef kalitesiz kalmaktadır. Medenî, şehirli, yüksek tabaka hanimların bu hususta tesettürlü kız ve kadınlara örnek olmaları, öncülük yapmaları gerekir.

    Öyle Müslüman hanımlar ve kizlar görüyoruz ki, kendine göre bir tesettüre bürünmüştür ama renk, çizgi, şekil, san’at itibariyla kalitesiz bir tesettürdür bu. Avrupa ve Amerika tahsili görmüs, eski Osmanlı edeb ve görgüsüne sahip, yüksek san’at ve estetik boyutuna mâlik hanımlar tesettür konusunda elbette ortaya çok başarılı uygulamalar koyacaklardır.

    Öyle hanımlarımız ve kızlarımız var ki, maalesef hizmetçi ve besleme tesettürüne bürünüyorlar. Ben isin şer’î tarafı hususunda şahsî fikir beyan edecek ilme, ihtisasa sahip değilim. Şeriat elbette kutsaldır, öncelikle onun hükmü nâfiz ve geçerlidir. Ancak, birtakim Müslüman kadın ve kızlar meslek sahibi oluyorlar, üniversitede okuyorlar, hayata atılıyorlarsa onların tesettürü, kültür ve sanat açısından yüksek, zarif, san’atlı bir tesettür olmalıdır. Bazıları “Efendim, biz göze batmak istemiyoruz” diyorlar. “Sen sokağa çıktığına, üniversiteye gittiğine, bir daire ve müessesede çalıştığına göre zaten batıyorsun, o halde tesettürün kaliteli olsun” cevabını veririz bu hanımlara. Kadın velilerden Râbiâtü’l-Adeviyye annemiz gibi dindar, takvalı, saliha olanlar zaten inzivaya çekilir, evlerinde otururlar.

    Yüksek tabakadan bir Müslüman hanım, tesettürün farziyetini kabul etmekle birlikte, onu hayatına tatbik edemiyorsa günaha girmiş olur. Maazallah tesettürün farz oldugunu inkâr ederse durum vahimleşir. Başi açık gezen Müslüman hanım ve kızların böyle bir vartaya düşmemelerini temenni ve niyaz ederim.

    Tesettür, kadınların ve kızların birtakım sosyal, kültürel, san’atla ilgili faaliyetlerden kopmalarına yol açmaz. Nitekim su anda onbinlerce, yüz binlerce tesettürlü doktor, mühendis, gazeteci, iş sahibi hanım mevcuttur.

    Başörtüsü bir çirkinlik unsuru mudur? Hâşâ! Basörtüsü, aksine bir güzellik, üstünlük, kibarlık, yükseklik vasıtasıdır. Basörtüsü islâmî ve ser’î hürriyetin simgesidir. Bunu terkeden Islâm hanımları bilmeden, farkına varmadan kendilerini hür kadin statüsünden esir ve köle durumuna düşürmüş olurlar.

    Kadinlar için başörtüsü neyse, hür Müslüman erkekler için de camide cemaatle namaz kılmak öyledir. Namaz kıldıkları halde cemaate önem vermeyen, camiye gitmeyen Müslüman erkekler kendi irade ve ihtiyarlarıyla hür Müslüman statüsünü terk etmiş, köleliği seçmiş olurlar. Nitekim, bugün ülkemizde bilhassa okumuş ve yükselmiş Müslüman tabaka cemaati terkettiği için zillete düşmüşler, kendi öz vatanlarinda sömürge yerlisi, parya, ikinci sınıf vatandaş, köle, zenci durumuna düşmüşlerdir..

    Bu yazım birtakim Müslüman hanım ve kızları üzebilir, kendilerinden beni bağışlamalarını istirham ederim. Ümmet-i Muhammed içinde bir kimsenin bu satırları yazması gerekiyordu, vazife bendenize terettüp etmiştir.

    Allah ile ezeldeki ahd ü misaklarına, Resûl-i Kibriya efendimize ettikleri biata sâdık olan bütün Müslüman hanım ve kızların öncelikle tesettürün farziyetini kabul etmeleri, sonra bunun terkinin büyük günah olduğunun idraki içinde bulunmaları gerekir. Her zaman tesettürlü olamayanların hiç olmazsa zaman zaman, dindar halk tabakasına örnek ve model olacak şekilde zarif ve kaliteli başörtüler takınması gerekir.

    Bugünkü tesettür yasağı ve savaşı, hiç kimsenin şüphesi olmasin ki, Islâm ve yüce Şeriat’in lehine sonuçlanacaktır. Hiçbir beserî güç ve irade Allah’a, Resûlüne, Kur’ân’a karşı açtığı savaşı kazanamaz.

    Hak yücedir ve ondan yüce baska bir şey yoktur. 21 Ocak 2012 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları / (94)

    1952.. İşkenceler..

    YIL 1952, Sabataycı gazeteci Ahmed Emin Yalman Malatya’da bir suikasde uğramış, yaralanmış, fakat ölmemiştir. O zamanki Demokrat Parti iktidarı bu hadiseyi fırsat bilerek bütün memleket sathında görülmemiş bir tedhiş (dehşet verme) faaliyetine girişir. Bir takım tanınmayan kimselerden ve gençlerden başka Necip Fazıl Kısakürek, Osman Yüksel Serdengeçti, Cevat Rıfat Atilhan, Mustafa Bağışlayıcı gibi Müslüman yazarlar ve fikir adamları da tutuklanır.

    Ben o tarihte Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrenciydim, yapılan çılgınlıkları, zulümleri, terörü biliyorum, daha sonra da, işin içinde olanlardan çok şeyler dinledim. Ahmed Emin Yalman hadisesi dolayısıyla tutuklananlardan biri de Mustafa Cemal Bayındır idi. Bu zat, 1989’da basılmış “Zulmün Pençesi, İmanın Sesi ve Mahkumiyetin Böylesi-Yaşanmış

    Gerçekler” adlı 237 sayfalık kitabının 59’uncu sayfasında bakınız neler yazıyor: “Malatya Savcı Yardımcısı Saim Polat bizzat kendisi bana ‘Söyle, söyle’ diyor, ben ‘Bir şey bilmiyorum, ne söyleyeyim?’ cevabını verince ‘Biz söyletmesini biliriz’ diye beni tehdit ettikten başka, sorguyu müteakip Sümer karakolunu boyladık.

    Malatya merkez Emniyet Sümer karakolu mahzenindeki döğülme odasının giriş kapısı üzerinde «BURADA ALLAH YOKTUR!» ibaresi yazılıdır. Tabiî bu 1959’un panaroması, şimdi (1989) şu anda bu yazının durup durmadığını bilmiyorum. Bu odadan içeri atılanın vay haline. İşte buraya giren arkadaşlarımız gaddarca döğülerek
    çok acı çekmişlerdir, acıklı ve acınacak hallere mâruz kalmışlardır, kendilerine yapılanlardan birkaç nümune zikredeceğiz:

    İçerisinde tel demeti bulunan lastik coplarla vura vura altlı üstlü bir kütük gibi şişen ayakları, tabanda göllendirilen tuzlu suda bir müddet bekletip yürüttükten sonra -tabiî yürüyebilirlerse- yeniden dövme faslına başlamak için biraz ara verilir, tekrar yoruluncaya kadar vurulur. Arkadaşımız Kadir Evcil’in göbeğine bir polisin tabancayı dayaması tüyler ürpertici bir manzaraydı, bundan hepimiz çok irkilip korkmuştuk, maddî varlığımızı unuttuğumuz gibi maneviyatımız da büsbütün sıfıra inmişti. Zebaniler tarafından çektirilen cehennem azabını daha bu dünyada iken tatmıştık. Arkadaşlarımızdan Abdülkadir Akçiçek dövülürken ‘Allah’ diye bağırıyordu. Polisler ‘Allah uçakla Ankara’ya gitti, çağır çağır da gelsin, seni kurtarsın’ diyorlardı. İşte böyle Firavunlar devrine rahmet okutan zulüm ve işkenceleri bizlere reva gördüler.”

    Merhum Abdülkadir Akçiçek zayıf, nahif, nazik bir insandı. Zavallının merhametsizce döğülecek hali ve canı mı vardı? Cevat Rıfat’ı İstanbul’da tutuklamışlar, trenle Malatya’ya götürecekler, kelepçe takmaya kalkmışlar, “Ben İstiklâl savaşı gazisiyim, kelepçe taktırmam, zorla takarsanız başımı trenin camlarına vura vura canıma kıyarım” demiş de ondan sonra takmamışlar.

    Adnan Menderes bu zulümleri yaptırtacak derecede merhametsiz de değildi ama Celâl Bayar’ın tesiri altında kalmıştı. Menderes Malatya hadisesinden sonra, biri Yeşilköy hava alanında olmak üzere iki basın toplantısı yapmış, Müslüman basını

    kasdederek “Kara basının adedi otuz üçtü, 22’sini kapattık, gerisini kapatacağız” demişti. Bindiği dalı kestiğinin farkında değildi. 1959 yılı gelince azgın ve militan solcular, muhalifler iktidarını sarsmaya başlayınca birkaç milliyetçi zata telefon etmiş, “Bizi niçin desteklemiyorsunuz?” mealinde serzenişte bulunmuştu. Onlar da, “Beyefendi bizde imkân bırakmadınız ki…” cevabını vermişlerdi.

    O tarihte, merkezi İstanbul’da bulunan

    Milliyetçiler Derneği

    yurt çapında büyük alâka görüyor, her yerde şubeler açıyor, taraftarlar buluyordu.

    Ahmet Emin Yalman

    Vatan’daki bir makalesinde “Bunlar bugün dernek adıyla faaliyette bulunuyor, yarın siyasî parti haline gelirlerse ne yapacaksınız?” diye Menderes’in ve Demokrat Parti kodamanlarının vehimlerini tahrik ediyordu.

    Menderes ve şürekâsı Milliyetçiler Derneği’ni de kapattırmıştı. Ahmet Emin Yalman’ın vurulmasından sonra ülke çapında bir Müslüman ve milliyetçi avı başlatılmıştı. Evler basılıyor, birkaç dinî kitap ve dergi bulununca sahibi yaka paça götürülüyordu. Korkularından nice Müslüman ellerindeki dinî gazete kolleksiyonlarını, İslâmî kitapları atmışlar, toprağa gömmüşler, yakmışlardı. Bu hadiselerin canlı şahitleri aramızdadır. Allah kendilerine uzun ömürler versin, mutlaka hatıralarını yazmalıdırlar.

    İşkence edilmemek insanların temel haklarındandır. Hem uluslararası temel ve evrensel metinler, hem anayasamız, hem de kanunlar işkenceyi yasaklamaktadır. Lâkin bu yasak lafta kalıyor.

    Ben polise, kolluk kuvvetlerine karşı değilim. Lâkin işkenceye şiddetle karşıyım. İşkence ile alınan ifadenin hiçbir kıymeti yoktur. Adamı soyacaksın, cinsel uzuvlarına elektrik vereceksin, döve döve kemiklerini kıracaksın ve sonra ağzından suçlu olduğuna dair beyan ve ifade alacaksın. Böyle şey olur mu?

    Medeniyet, fen, teknik, ilim, uzmanlık çok ilerlemiştir. Bir sigara külü, maktülün tırnakları arasındaki mikroskopik deri parçaları, bir saç kılı, mektup pulundaki tükrük izi bile bir katili, bir suçluyu ele verebiliyor. Yeter ki, bu sahalarda uzmanlaşmış elemanlar olsun, laboratuvar çalışmaları yapılsın. Bunca imkân varken niçin sanıklara işkence ve vahşet uygulanıyor?

    Zavallı sanık dayağın, işkencenin, vahşetin ve zulmün acısına dayanamıyor ve canını kurtarmak için “Ne istiyorsanız yazın, imzalayacağım” diyor. Böylece itiraf etmiş oluyor.

    Bir hukuk devletinde işkence olmaz, dayakla ifade alınmaz. Bir hukuk devletinde yargısız infaz olmaz. Maalesef yakın tarihimizde binlerce yargısız infaz yapılmıştır. Elli küsur yıl kadar önce de, doğu sınırlarımızda otuz vatandaş mahkemesiz, araştırmasız kurşuna dizilmişti. Adam “sorgulanırken” dayağın şiddeti yüzünden ölüyor, cesedini pencereden atıyorlar ve “İntihar etti” diyorlar.

    Elbette suçlular vardır, elbette ifadeleri alınacak ve mahkûm olmaları sağlanacaktır. Ancak her sanık suçlu değildir, nice mâsum ve bigünah vatandaşa da işkence yapılmıştır. Allah milletimize, memleketimize, devletimize selâmet versin. İdarecilerimize akıllar, fikirler ihsan buyursun.

    Ahlâklı, fedakâr, cefakâr, kanunlara hürmetkâr polislerimize bir şey dediğim yoktur. Onların çektiklerini bilmiyor değilim. Ülkenin dirliği düzeni, âsâyişin sağlanması için niceleri can verip şehid olmuştur. Cenab-ı Hak yardımcıları olsun. Merhametsizlerin ve işkencecilerin islahları için dua ediyorum. 31 Mart 2012 − Mehmet Şevket Eygi − haberkalem.com özel yazıları (95)

Yorumlar kapatıldı.