İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Açık Mektup

 

09 Eylül 1998 Çarşamba yazısı da bulunamadı..

Hûd sûresindeki “festeqim kemâ umirt” (Sana nasıl emrolunduysa öyle dosdoğru ol!) âyeti Peygamber’e vahyolunuyor. Peygamber bunu Ümmetine tebliğ ediyor ve daha sonra “Hûd sûresi beni kocalttı” buyuruyor. Allah’ın ismet sıfatıyla (günahtan korunmuş olmakla) şereflendirdiği o yüce Peygamber (Salat ve selam olsun ona!) doğrulukla ilgili ilâhî emirden dolayı bu kadar haşyet duyuyor, bu konuda böylesine titizlik ve hassasiyet gösteriyor. Ve bizler, bu zamanın Müslümanları istiqamet=doğruluk lâfını telâffuz bile etmiyoruz. Bazılarına hatırlatmak istiyorum. Yaptığınız her şeyin, topladığınız her meblağın hesabını vereceksiniz. “İnsanlardan hiç kimse bizden hesap soramaz!” mı diyorsunuz? Hayır insanların sorgu sualinden bahsetmiyorum. Allah sizden hesap soracaktır. Siz kurnaz, açıkgöz, cin fikirli adamlarsınız, insanların hesabından kurtulmayı bilirsiniz. Lakin Allah’ın hesap sormasından kesinlikle kurtulamayacaksınız.

Topladığınız, iddihar ettiğiniz (yığıp biriktirdiğiniz) Türk liralarının, ABD dolarlarının, Alman marklarının, İsviçre franklarının hesabı sizlerden tek santime kadar sorulacaktır. Listesi hayli uzun olan gayr-i menkullerinizin; apartımanlarınızın, katlarınızın, hanlarınızın, villalarınızın, arazi ve arsalarınızın da hesabını vereceksiniz. Sonra o gardroplara sığmayan lüks, pahalı, gösterişli elbiselerinizin de hesabını vereceksiniz. En lüks lokantalarda tıkındığınız yemeklerin de hesabı sizden sorulacaktır. Dine, Şeriata, sünnete muhalif olarak topladığınız, saçıp savurduğunuz, zimmetinize geçirdiğiniz bunca malın hesabını bakalım nasıl vereceksiniz? En zor hesabınız o batasıca eneleriniz, benlikleriniz konusunda olacaktır. Dünyada ben ben ben deyip duruyordunuz, bakalım âhirette ne yapacaksınız?

Şu fâni dünyada mala, caha, enâniyete, nefsâniyete, alkışa, tantanaya, ihtişama, âlâyişe bir türlü doymuyordunuz. Öteki dünyada bunun sıkıntısını çekeceksiniz. Hazret-i İsa aleyhisselam “Bir zenginin Allah’ın melekûtuna (cennete) girmesi, bir devenin iğne deliğinden geçmesinden daha zordur” buyurmuş. Hakkıyla iman eden, sâlih ameller işleyen, Allah’ın kendisine imtihan için vermiş olduğu serveti O’nun rızasını kazanmak için harcayan sâlih ve şâkir zenginler dışında kim kurtulabilir? Müslümanların beyinlerini yıkayıp, kiminiz mehdiliğini, kiminiz kutubluğunu, kiminiz gavsliğini, kiminiz kâmil mürşidliğini ilân edip peşinize takılanlardan dünya kadar paralar topladınız ve bunlarla kendinize nemrudî saltanatlar kurdunuz. Bütün bunlar hesapsız mı kalacak sanıyorsunuz? Ve siz gafil, ahmak, şaşırmış kişiler!.. Allah rızası için olmayan hizmetler, ameller, faaliyetler hederdir. İhlâsa ve istiqamete mukarin olmayan işler boşa gider. Her şeyin tedâvisi vardır. Ahmaklığın yoktur. İsa aleyhisselâm “Ben Allah’ın izniyle ölüleri dirilttim, fakat ahmaklar için yapabileceğim bir şey yoktur” buyurmuşlardır. Mü’min feraset ve basiret sahibidir, Allah’ın nuruyla görür. Müslümanlardan topladıkları muazzam miktardaki parayı planlı ve programlı bir şekilde, çağın icablarına uygun bir strateji ile, ihlâsla ve doğrulukla harcamayan, yerli yerinde sarfetmeyen kimseler kendilerini ateşe atmış olurlar. Biz paraları toplarız ve bildiğimiz gibi sarfederiz mi diyorsunuz? Kiramen kâtibîn melekleri hepsini yazıyor. En ufak bir yamukluk yapmayagörün, belânızı ve cezanızı görürsünüz.

Böyle Müslümanlar

Kimisi günlük namazları hiç kılmaz. Kimisi alaca bulaca, bazen kılar. Kimisi beş vakti kılar, lakin şer’î özrü olmadığı halde camiye gitmez, cemaate katılmaz. Allah’a, Peygamber’e, Kur’ana, Şeriat’a, mukaddesata saldırılınca tepki göstermezler. Fakat kendi cemaatlerine, kendi din baronlarına bir tenkit oku atılınca küplere binerler, havalara çıkarlar, canhıraş feryatlar kopartırlar, dehşetli reaksiyon gösterirler. Dengesizler! Nerede maddî menfaat var, oraya haşarat gibi üşüşürler. Çilelerden, külfetlerden, zahmetlerden kaçarlar. Onların dinleri paraları, kıbleleri karılarıdır. Çantasını kaybetse ıstırap içinde kıvranır, deli gibi olur, büyük üzüntü çekerler. Lakin dine, imana, Müslümanlara zulm edilince hiç tınmazlar. Bir Müslüman, inançlarından dolayı hapse atılsa, zulme mâruz kalsa hiç ilgilenmezler, hattâ “Fazla konuşmasaydı da hapse atılmasaydı” diye tenkit ederler. Para, çıkar, lüks, konfor, gösterişe yönelik aşırı tüketim delisidirler. İçlerinde içki içilen, türlü fuhşiyat yapılan, kumar oynanan, domuz eti yenilen, sığır etleri şarapla terbiye edilen, domuz eti ile diğer etler aynı ızgarada beraber pişirilen lüks günah mekânlarında pahalı yemekler yerken vicdanları hiç sızlamaz.

Evleriyle, eşyalarıyla, elbiseleriyle, otomobilleriyle gururlanırlar, kibirlenir, böbürlenirler. Dilleriyle salavat getirirler ama Resûl’ün sünnetine uymazlar. Ümmet şuuruna sahip değillerdir. Onlar için cemaatleri, tarikatleri, hizipleri, fırkaları, grupları dinden de üstündür sanki. Şarap içenlere kızarlar, verip veriştirirler. Halbuki kendileri sık sık gıybet ederek, ölü kardeşinin etini yemek kadar çirkin ve iğrenç olan bir günahı utanmadan, arlanmadan, vicdanı titremeden irtikâb ederler. Mehdi sandıkları din baronlarının günah işlemedikleri, hatâ etmediklerini sanırlar. Onlara göre kendi reisleri en büyüktür. Öteki reisler hep küçüktür. Onlarda ümmet şuuru yoktur, hizip asabiyeti vardır. Onlar, bir meşrebe mensubiyeti futbol klubü fanatizmi veya hooliganlığı gibi anlarlar ve uygularlar. Allahü Teâlâ’nın sıfatlarını saymaktan, namazın vâciplerinin ne olduğunu bilmekten âcizdirler. Kalkar otuz ciltlik tefsir, kırk ciltlik hadîs külliyatı satın alır, yaldızlı kitapları kütüphânelerine koyar ve bunlara bakar kibirlenir, övünürler.

Ucuz ve mütevâzı bir otomobile binmekten hayâ ederler. Kanaat ve iktisatla yaşamak zorlarına gider. Her şeyin en pahalısını, en lüksünü, en gösterişlisini edinmek isterler. Peygamber, Selef-i Sâlihîn kanaatkâr, mütevâzı, alçakgönüllü imişler, onların umurunda değildir. Âhirete inandıklarını söylerler ama hep dünya için çalışırlar. Namaz kılanları her gece vitir namazında kunut duası okurlar, Allah ile olan ahid ve misaklarını dil ile tazelerler de bundan haberleri olmaz. Kendi hazretlerini ve cemaatlerini destekleyen kâfirleri ve münâfıkları çok severler. Kendi cemaatlerini ve hazretlerini yapıcı bir şekilde tenkit eden Müslümanlara kin ve nefret besler, onlara düşman olurlar. Yalan da olsa övgülere bayılırlar. Böyle Müslümanlardan ne köy olur, ne kasaba!

Düzeltme:

Dünkü yazımda ‘lakin’ yerine ‘laik’ dizilmesi sonucu mânâsı değişen cümlenin aslı şöyledir: “Masonluk serbest, Rotaryenlik serbest, Lionsculuk serbest, Râfizîlik serbest; lakin Müslümanlık baskı altındadır. Böyle laiklik, böyle cumhuriyetçilik, böyle adalet, böyle hukuk, böyle demokrasi, böyle medenîlik olur mu?” 10 Eylül 1998 Perşembe

Yorumlar kapatıldı.