İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Cahili saplantılar

 

10 Ağustos 1998 Pazartesi günkü yazı çıkmamış..

 

Bundan otuz küsur yıl önceydi. Bir grup arkadaşla muhterem bir zatın ziyaretine gitmiştik. Sohbet esnasında ev sahibi, yazmış olduğu kitaplardan birinde zekât ile ilgili bir hatâ yapmış olduğunu, Trabzon’dan aldığı bir mektupta bu yanlışına dikkat çekildiğini ve düzeltildiğini, kendisinin bu tashihten çok memnun olduğunu, eserin yeni baskısında gerekli değişikliği yapacağını söylemişti. Bu muhterem kişi, her insan gibi kendisinin de hâta edebileceğini, bu hatâsının düzeltilmesinden dolayı müteşekkir ve minnettar kaldığını açıkca beyan etmişti. Şimdi ortalıkta bir takım hatâ-etmez yüksek şahsiyetler var. Bunlar din önderi, şeyh, âlim, cemaat reisi olarak, Roma’daki Katolik Papası gibi lâ-yuhti ve lâ-yüs’el olduklarını sanıyor. Etraflarındaki fanatik taraftarlar da onların böyle olduğuna inanıyor. İslâmî ilim rütbelerinin en yüksek derecesine çıkmış olan mutlak müctehidlerin bile hatâ etmesi mümkündür. Bırakınız müctehid olmak, tabakat-ı fukahanın en aşağı derecesi olan müftülük seviyesinde bile bulunmayan birtakım din baronlarının her söylediklerinin doğru, her yaptıklarının isabetli olduğuna inanmak ne kadar yanlış ve isabetsiz bir şeydir. Dinî konularda hatâdan korunmak için, ehil olan âlim ve mu’temen kişilerle istişare etmek gerekir. Müttefakun aleyh olan kesin din, fıkıh, Şeriat hükümlerinde ve konularında bütün Müslümanlar bir ve beraber olmalıdır. Muhtelefün fih, yâni ihtilâflı konularda ise diretmemek, başka görüş ve meşreblere bağlı olan Müslümanları tahkir etmemek, dışlamamak gerekir. Herkes iyi bilmelidir ki, Peygamberler dışındaki insanlar mâsum (günahsız) değildir. Kendi şeyhlerine, cemaat başkanlarına, önderlerine günahsızdır diyenler küfre düşmüş olurlar. Müslümanların bugünü duruma düşmüş olmalarının sorumlusu Farmasonlar, ateistler, dinsizler, İslâm düşmanları değil, bizzat Müslümanlardır. “Bizi bu hale dinsizler getirdi” demek büyük ahmaklık, gaflet ve sersemliktir. Kur’ân’a, Sünnet’e, din büyüklerinin öğütlerine uyan bilgili, ahlâklı, faziletli, hikmetli, birlik ve beraberlik içinde bulunan, başlarına ehil ve layık bir İmam-ı Kebir seçip ona itaat eden, büyük ve küçük cihad yapan iyi, güçlü, üstün Müslümanlara hiçbir düşman büyük zarar veremez. Tarih bu iddiamın şâhididir. Kendileri İslâm’a uyacaklarına, İslâm’ı kendilerine uydurmaya çalışan bozuk Müslümanlara selâmet yolu kapalıdır.

Güzel Bir Dergi Yayınlansa

Diyelim ki, müteşebbis bir zat ehil bir kadro kurdu, bir miktar sermâye buldu ve güzel bir islâmî dergi çıkarttı. Kağıdı kaliteli, baskısı nefis, içindeki konular meraklı ve faydalı. Acaba böyle bir dergi ilgi görür mü, satılır ve okunur mu, yaşar mı, inkişaf eder mi? Bence etmez. Çünkü, şu anda her islâmî cemaat ve hizip kendi yayın organlarını çıkartmaktadır. A grubuna mensup Müslümanlar yeni dergiyi görünce, “Bunu biz çıkartmıyoruz, bizim Hocamız bu işin içinde yoktur” diyecekler ve okumayacaklardır. B grubu da aynı dışlamayı yapacaktır. Ötekilerin de hepsi ilgisiz kalacaklardır. Geçen gün, “İnsan Adına” isimli çok faydalı, çok lüzumlu, çok güzel bir derginin sadece bin adet satılabildiğini yazmıştım. Halbuki böyle bir dergi, şu anda Müslümanlara çok lazımdır. Ama, cemaatlere, hiziplere, fırkalara, tarikatlara, gruplara bölünmüş, parçalanmış, taassuba saplanmış Müslümanlar, sadece kendi din baronlarının, kendi cemaatlerinin yayınladığı gazete ve dergilerle ilgilenir. Hiç kıymeti olmayan, çıkmaması çıkmasından daha hayırlı olan bir cemaat gazetesi veya dergisi satış rekorları kırabilir de, tarikatlar ve cemaatler üstü vasıflı bir yayın organı satışsızlıktan kapanır. Böyle bir ortamda, böyle bir zihniyetle Müslümanların bu ülkede medya üstünlüğünü elde etmeleri mümkün müdür? Elbette mümkün değildir. Bunun sorumluluğu da kendilerini dev aynasında gören, hiç yanlış yapmadıklarını sanan, yalan da olsa övgülere ve pohpohlara bayılan, doğru da olsa yapıcı tenkitlerden ve uyarılardan nefret eden bir takım küçük adamlara aittir. Onlar dünyadaki yalancı ve fânî saltanatlarına, servetlerine, mihraceliklerine güvenmesinler. Bu dünyadan ssonra bir Dâr-ı Ceza vardır, orada nasıl hesap vereceklerini düşünsünler. Paracılar

Birkaç heveskâr genç, aralarında para toplamışlar, aylık bir kültür dergisi çıkartmaya karar vermişler. Yazıların bir kısmını kendileri yazacak, biraz da dışarıdan makale temin edeceklermiş. Yazı istenecek üstadların, büyüklerin, düşünürlerin listesini yapmışlar. İlk olarak Müslüman kesimin ünlü bir profesörüne telefon açmışlar. Selâm ve hürmetlerini arz etmişler, “ellerinizden öperiz” demişler ve meramlarını anlatmışlar. Profesör cenabları pat diye: -Kaç lira telif ücreti ödeyeceksiniz?.. diye sormaz mı? Gençler apışıp kalmışlar, şaşırmışlar, ne diyeceklerini bilememişler. Basında çıkan yazılara elbette bir telif ücreti ödenir. Lâkin koskoca bir profesörün, üstadın, lâfı hiç evirip çevirmeden, “Kaç lira ücret vereceksiniz?” diye sorması gerçekten çok ayıp, çok densizce bir şeydir. Her şeyin bir âdâbı, erkânı, kuralı vardır. Müslüman kesimde dehşetli bir para, mal, servet, kazanç hırsı peydahlandı. Eskiden böyle değildi. Cevat Rifat Atilhan, Nurettin Topçu, Eşref Edip gibi üstadlar telif ücreti istemezler ve almazlardı. Hattâ Cevat Rifat bey, “Böyle bir şey vermeye kalkarsanız, yazılarımı keserim”demişti. Şimdi her şey parayla. Tefsir, hadîs, fıkıh, ilm-i kelâm, tasavvuf, terâcim-i ahval, menâkıb, fikir hep parayla. Öğüt, vaaz, bilgilendirme parayla. Eli kalem tutan muhteremlerin çoğu para peşinde koşuyor. Makale parayla, konferans parayla. Peygamber ve ilk örnek Müslümanlar bugünkü paracıları görselerdi onlara Müslüman derler miydi? 11 Ağustos 1998 Salı

Yorumlar kapatıldı.