İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Dizayn

 

 

Selectıon dergisinin eski bir sayısında (Haz. 1991) okudum, 1991’de, Avrupa’da en fazla satılan on otomobil marka ve modelinden altısının dizaynını italyanlar yapmış.

Ünlü iktisatçı John Galbraight, İtalyan ekonomisinin başarısını o ülkenin dizayn-tasarım konusundaki üstünlüğüne bağlıyor.

Dizayn sanat demektir; şekillerde, renklerde, üslûplarda, biçimlerde beğenileni, güzeli, cezbedeni ortaya koymak demektir.

Günümüz dünyasında bırakınız otomobilleri, hattâ makarnalar bile, alıcıların hoşuna gidecek bir şekilde hazırlanıp sunulmaktadır.

İtalya gibi bir Akdeniz ülkesi olan Türkiye ise dizayn ve sanat konusunda çok geridir. İtalyanlar mâzileriyle, Roma imparatorluğuyla, Rönesans devrinde yetişmiş büyük sanatkârlarıyla, kültür miraslarıyla iftihar ederler. Bizde ise menhus bir zihniyet tarihe, ecdada, mâziye hakaret edip durmaktadır. İtalyanların ayaklarında resmî ideoloji bukağısı yoktur.

İtalya, dünya otomobil sanayiinin sayılı ülkelerindendir. Hem çok kaliteli motor yaparlar, hem de otomobillere en güzel şekilleri verirler. Bizde ise taklitçi, yiyici, mâzisini kötüleyen bir zihniyet, başka ülkelerin otomobillerini montaj ve taklit suretiyle üretip iç piyasayı tokatlamayı düşünür. Güney Kore gibi küçük ve imkânsız bir Asya ülkesi kendi yüzde yüz millî ve yerli otomobil sanayiini kurmuş, dünyanın her ülkesine ürettiği otomobilleri satmıştır da, biz Türkiyeliler taklitçi zihniyet yüzünden bu sahada çok geri, çok acınacak, çok utanç verici bir durumda kalmışızdır.

Vatan hâini olmak için ille de gizli askerî haritaları düşman ajanlarına satmak gerekmez. Türkiye’nin bugünkü otomobil sanayii de bir nevi vatan hâinliğidir. Türkiye gibi büyük bir mâzisi, büyük bir kültür hazinesi olan; dünyanın kilit taşı denilebilecek bir mevkide bulunan; her imkâna sahip büyük bir ülke niçin kendi yüzde yüz millî-yerli otomobilini yapamıyor? Niçin otomobil dizaynı sahasında kendi dehasını ve sanatını gösteremiyor? Çünkü içimizdeki birtakım hâinler böyle bir şeyi kat’iyyen istemiyor. Onlar Türkiye’nin başka ülkeler gibi olmasını istemiyor. Çünkü böyle bir hal onların menfaatine daha uygundur.

Türkiyeliler resmî ideoloji diktatörlüğünden kurtuldukları, millî kimliklerine, millî kültürlerine, kendi kişiliklerine saygılı bir hukuk rejimine kavuştukları; iyi politikacılara, iyi bürokratlara, iyi idarecilere sahip oldukları; üstün ve güçlü bir eğitim sistemi kurarak kendi çocuklarını vasıflı bir şekilde yetiştirdikleri takdirde dünyaya parmak ısırtacak bir kalkınma örneği sergileyeceklerdir.

Otur Oturduğun Yerde

Hezeyannâmeni aldım. İsim ve adres vermemişsin, uyduruk bir takma ad yazmışsın. Hüviyetini açıklamadan tahkir etmek sana şeref kazandırmaz.

İddian şu: Ben kıskandığım, haset ettiğim için başkalarını tenkit ediyormuşum. Din rantı yiyemediğim, pastadan pay alamadığım, hortumlayıp götüremediğim, kemik yalayamadığım için hırçınmışım, kırgınmışım, kötümsermişim.

Bunlar kuruntu ve hezeyandan ibarettir. Benim dünya malında, makamda, mevkide, servette gözüm yoktur. İsteseydim bir zamanlar elime fırsat geçtiği zaman mal ve cah peşinde koşup, bunları elde edebilirdim.

Hezeyanları bırak da, yazdıklarımın doğru olup olmadığına bak. Müslüman kesimdeki bazıları için yaptığım tenkitlerin hangisi yanlıştır? Ne diyorum ben: Müslümanlar aldatılıyor, olmayacak dualara âmin dedirtiliyor, istismar ediliyor diye iddia ediyorum. Bir takım sahte mehdilerin, sahte kurtarıcıların, din sömürücülerinin kendi şahsî ikballeri, kendi saltanatları, dünyevî hırsları ve şehvetleri uğrunda ehl-i İslâm’ın yıllardan beri oyalandığını, yanlış yollara sokulduğunu, hizmet ve faaliyet paralarının israf edildiğini, bazı kimselerin bu paraların bir kısmını zimmetlerine geçirdiğini söylüyorum. Bunların hangisi yanlıştır?

Müslümana yalan yakışır mı? Müslümana vaad edip de vaadinden dönmek yakışır mı? Müslümana, emanete hıyanet etmek yakışır mı? Birtakım adamlar yalan söylemiyor mu? Verdikleri sözü çiğnemiyor mu? Emanetlere hıyanet etmiyor mu?

Mandela otuz seneye yakın ırkçı rejimin zindanlarında yattı. Sonra tahliye edildi, kaldığı yerden dâvası uğrunda çalışmaya başladı. Sonunda ülkesine devlet başkanı seçildi, ırkçı düzeni yıktı. Peki, Türkiye Müslümanları niçin hâlâ kurtulamadılar? Bütün kabahat masonlarda, siyonistlerde, ateistlerde, çağdaşlardaymış! Beni bu martavallara inanacak kadar aptal mı sanıyorsunuz?

Bazı adamlar trilyonlarca, hattâ katrilyonlarca liralık efsanevî servetleri nasıl edindiler? Helâl yollardan mı, yoksa peşlerine takılan saf ve temiz Müslümanları kaz gibi yolarak, inek gibi sağarak mı?

Ben bu dine, bu dâvaya ihlasla, istikametle, Kitab’a ve Sünnet’e uygun metodlarla, fedakârane, feragatli bir şekilde hizmet edenlere her zaman hürmetkârım. Onların ellerini de öperim, ayaklarını da. Ama bu dine, bu ümmete, Peygamberin prensiplerine hıyanet ederek, nefislerini her şeyin üzerinde tutarak, şahıslarını putlaştırarak tahribat yapanların karşısındayım.

Büyük fakihlerin, büyük mürşidlerin, büyük şeyhlerin, büyük imamların yazdıkları muteber eserler ortadadır. İmam Gazalî’nin İhya’sı, İmam Rabbanî’nin Mektubat’ı, Abdülkadir Geylanî’nin, Ahmed er-Rufaî’nin, İmam Şa’ranî’nin kitapları aramızda hakem olsun. Onlarda samimî hizmetkârlar ile sahte hizmetkârları ayıracak ölçüler mevcuttur.

Kederinden, eleminden, yüreğinden ağlayan samimî bir kimse ile para ile tutulmuş ağlayıcı karı bir olur mu?

Fî sebilillah din hizmeti yapan kişi ile, din bezirgânı bir olur mu?

Peygamber ve Sâlih Selefler nasıl çalışmışlar, kitaplarda yazılıdır. Zamanımızdaki birtakım bozuk adamların nasıl çalıştıklarını da görüyoruz. Arada ne büyük fark var.

Benim yazdıklarımı niçin kendi şeyhinizin, hocanızın, baronunuzun üzerine alıyorsunuz? Gocunacak yaranız mı var? Sizin büyüğünüz muhlisen lillah, fî sebilillah, istikamet ile, Kitab’a ve Sünnet’e uygun bir şekilde, nefsaniyetten uzak durarak çalışıyorsa, Müslümanlardan topladığı paraları yerli yerinde sarf ediyorsa, niçin telâşlanıyorsunuz? Niçin üzerinize alıyorsunuz?

Sizin imzasız ve adressiz hezeyannâmeniz beni yolumdan çevirmez. Benim yazılarım imzam ile yayınlanıyor. Hatâm varsa bana aittir. Sevabı da bana aittir. İsmini ve adresini verecek kadar cesaretin ve mertliğin yoksa otur oturduğun yerde. Nâmertlik etme. Vesselam! 10 Ekim 1998 Cumartesi

Yorumlar kapatıldı.