İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İçi Ateş Dolu Uçurum

 

20 Ağustos 1998 Perşembe, 21 Ağustos 1998 Cuma, 22 Ağustos 1998 Cumartesi, 23 Ağustos 1998 Pazar yazıları çıkmamıştır…

 

İçi ateşle dolu bir uçurumun kenarındayız da farkında değiliz. Tuzu kuru olanlar zevk ü sefa peşinde. Millet yazlıklarda keyif çatıyor. Geliri bol olanlar pahalı lokantalarda nadide ve ağır yemekler yedikten sonra mide ve hazım çilesi çekiyor. Çıplak olsun, tesettürlü olsun imkânlı kadınların çoğu gösterişli, lüks, dikkat çeken elbiseler teşhir ediyor. On, yirmi milyar liralık otomobiller gözleri kamaştırıyor. Fakirler sıkıntı içinde kıvranıyor. Onların da emelleri, hayalleri var. Zengin olmak, onlar da çılgınca tüketmek, onlar da lüks, konfor, ihtişam içinde yaşamak istiyor. Zengini fakiri gaflet içinde. Uçurumdaki ateş galeyan halinde. İsyan, tuğyan, günah, fısk, fücur, fuhuş, kumar, faiz, riba, içki, israf, bid’at, zındıklık, nifak, şikak, hıyanet ülkeyi istilâ etmiş. Din, ism ve resmden ibaret kalmış.

Bu hengâme, bu hayuhuy içinde sözde dindar geçinenler ne yapıyor? Onlar cemaatçilik, hizipçilik, şuculuk buculuk yapıyor. Para topluyor, zengin oluyor, mal ve cah peşinde koşuyor. Riyâset, şöhret, alkış övgü istiyorlar. Bunların bir kısmı umduklarını buluyor. Arayan Mevlâsını, arayan da belâsını bulurmuş. Mal, cah, riyâset, şöhret, alkış, övgü isteyip de elde edemeyenler üzüntü, öfke, hırs, hırçınlık, kıskançlık ateşleriyle yanıyor. Peygamber aleyhissalatü vesselam ashabtan bir zata “Yâ filân evine kapan ve ağla” demiş. Bizim de evlerimize kapanıp ağlamamız lâzım. Kendi halimize, ülkemizin, milletimizin, devletimizin haline ağlamak gerek. Bunca günaha, isyana, tuğyana, gaflete, dalalete, bid’ate ağlamak. Ağlıyamıyoruz. Yüreklerimiz katılaşmış, gönüllerimiz duygusuz olmuş.

Kuduz bir para, mal, cah, zenginlik, makam, mevki, lüks, konfor, tüketim hırsı ve şehveti kalpleri karartmış. İnsanlar uyuyor, öldüklerinde uyanacaklar ve bu uyanmanın onlara bir faydası olmayacak. Önemli olan ölmeden ölmek ve uyanmak. Peygamber, “Ölmeden evvel bu dünyaya ölünüz” buyurmuş. Bu öğüdü kim dinliyor? Bir din baronunu anlattılar. Karun kadar zengin olmuş, parasının hesabını bilmiyormuş. Hindistan’ın eski racaları, mihraceleri, Haydarabad nizamı gibi tantana, ihtişam içinde yaşıyormuş. İyi yiyor, iyi giyiniyormuş, lüks binitlerle geziyormuş. Haremi kalabalıkmış. Bir saltanat ki, sormayın. Bu adam, kuyruğuna bağlı bu kadar kabakla o küçük deliğe nasıl sığacak?

Geçen gün dindar kesime mensup birini gördüm. Gözleri velfecri okuyordu. Aklı fikri para, menfaat, edinmekti. A zavallı, İslâm mâlik olmak değil, olmak dinidir. Sen kârdan ziyandan geçip dükkânını yağmaya vermezsen adam olabileceğini mi sanıyorsun? Şu herife bakın. Allah için kurban, küp için kavurma zihniyetiyle hareket ederek epey dünyalık elde etti. Ona sorsanız kendini kâmil, yararlı bir mü’min sanır. Kemâl o kadar ucuz mu? Bir din baronu Şeriata, fıkha, dört mezhebe aykırı fetvalar veriyor. Böyle fetva olur mu? Mevrid-i nasta içtihada mesağ var mıdır? Adam kendini peygamber mi sanıyor yoksa? Bu bâtıl fetvaların, bu yersiz içtihadların hesabını bu zat öteki dünyada nasıl verecek? Müslümanların içinde öyleleri var ki, onlara ajandırlar diyesim geliyor. Bunlar satrancı ne kadar kötü oynuyor, ne kadar zararlı işler yapıyor. Ajan olsa bu kadar yapmaz. İçi ateş dolu bir uçurumun kenarında piknik yapıyoruz, gülüp oynuyoruz. Hülâgû istilâsından önce Bağdad’da, 1492’den önce Endülüs’ün Gırnata krallığında da böyle umumî bir gaflet varmış. Kimse uyarılara kulak asmazmış.

Türk-Arap Kardeşliği

İslam davasına zarar veren şeylerden biri de Türkiye ile Arap dünyasının arasının açık oluşudur. Şu Suriye’ye bakınız. Asırlarca birlikte yaşamışız, kocaman müşterek bir hududumuz var ve iki ülke sanki Venezuela ile İzlanda kadar birbirinden uzak. Doğru dürüst ticaret yok, karşılıklı turizm yok, kültür alışverişi yok. Mısırla da durum böyle. O ülkeyle de dört asırlık bir beraberliğimiz olmuş ve şimdi Kuzey kutbu ile Güney kutbu kadar birbirimize yabancı olmuşuz. Mısır ile Türkiye’nin araları böyle mi olmalıydı? Her iki ülkenin vatandaşları vizesiz seyahat edebilmeli; Mısır’da Türkiye’nin, burada Mısır’ın kültür, ticaret merkezleri bulunmalı; yüzbinlerce Türk Arapça, yine yüzbinlerce Mısırlı Türkçe öğrenmeliydi. Türkiye’de asıralarca Arapça öğretilmiştir. Bugün de İmam-hatip liselerinde bu lisan Türkiye çocuklarına yedi yıl boyunca tedris edilmektedir.

Gönül arzu eder ki, Mısırlı Müslümanlar da, İslâm kardeşliğinin kuvvetlendirmek, Türkiye ile Arap âlemini birbirine yakınlaştırmak için hiç olmazsa bazı özel kolejlerinde Türkçe okutsunlar. Türk Arap yakınlaşması devletlerin, resmî ideolojilerin hükümetlerin teşebbüs ve gayreti ile gerçekleşmez. Türkiye’deki rejim buna müsait değildir. Suriye’deki Nuseyrî azınlık diktatörlüğü de böyle bir şeyi istemez. Mısır’daki rejim de buna müsait değildir. Türk ve Arap dünyasının birbirine yaklaşması, sıkı münasebetler kurması sivil İslâmî güçlerin gayret ve himmetiyle gerçekleşebilir. Bu maksatla Türkiye’nin büyük şehirlerinde ve Arap başkentlerinde kültür ve kardeşlik cemiyetleri kurulmalı; Türkçe ve Arapça kursları açılmalı; ticarî, kültürel münasebetler başlatılmalıdır. Hali vakti yerinde olan Müslümanlar, gruplar halinde şuurlu rehberlerin refakatinde Arap ülkelerine turistik ve ticarî ziyaretler tertiplemelidir. Arap ülkelerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Arap ülkelerine üniversite öğrencisi gönderilmelidir. Türkçe-Arapça dergiler, gazeteler, broşürler yayınlanmalıdır. Bir de, bu kardeşlik işlerine kesinlikle siyaset ve ideoloji bulaştırılmamalıdır. Dinî sahada da, çeşitli mezhep, meslek ve meşreblere saygılı olunmalı; kardeşliği bahane ederek seleflik, vehhabilik, mezhebsizlik, İbn Teymiyyecilik, şuculuk buculuk propagandası yapmaktan kaçınılmalıdır.

Müslümanlar çeşitlilik içinde bir vahdet teşkil ederler. Birbirimizin meşrebine hürmet etmeliyiz. Bugün Türkiye’de İslâmî hizmetler içinde her yıl milyarlarca dolar toplanıp harcanıyor. Sanırım Türk-Arap kardeşliği konusunda bir şey yapılmıyor. Bu büyük bir eksikliktir. İslâmî hizmetlerde Türk ve Arap elele vermezse, iki taraf da başarısızlığa uğramaya mahkumdur. Keşke imkân olsa da, yarısı Türkçe, yarısı Arapça bir “Türk-Arap Kardeşliği” dergisi çıkartılsa. Kuşe kağıdına, dört renkli, kültür ve sanat ağırlıklı, kesinlikle siyasetten ve olumsuz konulardan bahsetmeyen mükemmel bir dergi. Bunun her sayısı onbinlerce adet dağıtılsa, belki bir başlangıç olur. Lakin bu işi kim yapacak? Para var, akıl ve kültür yok. 24 Ağustos 1998 Pazartesi

Yorumlar kapatıldı.