İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Mehmet Şevket EygiEĞİTİM VE GENÇLİK – 3

Mehmet Şevket Eygi

EĞİTİM VE GENÇLİK – 3

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YAZARIN 1998 – 2014 YILLARI ARASINDA MİLLİ GAZETE’DE YAZMIŞ OLDUĞU KÖŞE YAZILARI ARASINDA, EĞİTİM VE GENÇLİK KONULU MAKALELERDEN DERLENMİŞ OLUP, 3 KİTAP HALİNDE NEŞREDİLMİŞTİR.

 

 

 

Başlıklar

  1.  

     

    Öğrenmemek Ayıp

    Lisedeyken bir hocamız “Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıptır” derdi. Şu anda memleketimizde

    sosyal, edebî, kültürel, sanatla ilgili konularda

    genel ve yaygın bir cehalet karanlığı hüküm sürüyor. Hem millî kimliğimizle ilgili kültür sahasında, hem de genel ve çağdaş kültür alanında gerçekten acınacak vaziyetteyiz.

    Bazıları medeniyet, ilerleme denilince asfalt otoyollarını, havaalanlarını, uçakları, otomobilleri, hızlı giden lüks gemileri, betonarme bina ve meskenleri, lüks ve gösterişli ev ve büro dekorasyonunu, televizyonu, cep telefonunu düşünüyorlar.

  2. Emin olunuz ki, bunlar 19’uncu ve yirminci asırlardaki ilkel buharlı lokomotifler, yandan çarklı gemiler, borulu gramofonlar, zeplinler gibidir. Yenileri, daha modernleri çıkacak, bunlar eskiyecek, antika olacaktır.

    Medeniyet din, yazılı edebî lisan, sanat, mimarlık, hukuk, adalet, güvenlik, yardımlaşma, şehircilik gibi değerlere dayalıdır.

    Türkiye’de eskilerin âdab-ı muaşeret dedikleri görgü, terbiye, nezaket kaldı mı? Var da, çok yetersiz; her geçen gün de azalıyor, erozyona uğruyor. Medenî ülkelerde en çok konuşulan kelimeler

    “Teşekkür ederim… Bir şey değil… Affedersiniz…”

    kelimeleridir. Bizde bunlar ne kadar az sarfediliyor.

    Türkiye eşit bir dağılım olmaksızın saglıksız bir şekilde çok zenginleşti. Zenginlikle birlikte ilim, irfan, hikmet (bilgelik), insanlık, ahlâk, fazilet, karakter gelmezse; bu zenginlik hayra vesile olmaz, aksine bir sürü şer ve mahzur (sakınca) getirir. Türkiye’nin zengin sınıfları, tabakaları servet ve paralarıyla kaliteli, hayırlı, yüksek işler yapıyorlar mı? Bence yapmıyorlar, yapamıyorlar.

    Bağdat caddesinde ve orası gibi gözde ve zengin semtlerde oturan gençlerin bir kısmı ne kadar sorumsuz, ipsiz sapsız yetişiyor. Gösterişe yönelik çok pahali elbiseler, ayakkabılar. Pahalı ve lüks otomobiller, motosikletler, ceplerinde bol harçliklar ve bir sürü serserilik. Şımarıklıkları, terbiyesizlikleri yüzünden nice cana bile kıydılar.

    Son yirmi sene içinde ülkemizde bir sürü yeni zengin, türedi peydahlandı. Bunlar kazandıkları paralarla, büyük servetleriyle ne yapıyorlar? Kimileri, üyeliğinden dolayı prestij ve çevre kazanmak maksadıyla birtakım kulüplere aza olabilmek için mültimilyarlar veriyor, kimisi gösteriş yapmak, caka satmak için pahalı ve lüks limuzinler ediniyor, kimisi şehrin mutena semtlerinde milyonlarca dolara mülk alıp, bunları yine milyonlarca dolar akıtarak sözde dekore ettiriyor.

    Kalite, sanat, incelik, medeniyet yok. Bunları yakalamak, elde etmek o kadar kolay değildir. Önce bilmek gerek, elde etmek ondan sonra olur. Büyük bir servetle limuzin otomobil, trilyonluk villa, Brezilya graniti kaplı mutfak ve banyo elde edebilirsin ama ilim, irfan, sanat, kültür, hikmet, medeniyet, görgü, nezaket, kibarlık, manevî asalet, zarafet para ile satın alınmaz.

    Halk tabakalarını, zenginleri, gençliği eğitmek gerekiyor. Bu egitimi resmî ideolojiye bagli resmî eğitim sistemi veremez. Üniversiteler hiç veremez.

    Bu iş paralel ve alternatif bir eğitim sistemi ile halledilebilir.

    Bütün gazeteler ve televizyonlar böyle bir hizmeti hoş görmez. Onların bir kısmı ıslah etmek için değil ifsad etmek için çalışıyor. Lakin yine de birkaç gazete, birkaç televizyon böyle bir eğitim işinde hizmet alabilir.

    Bunca vakif, dernek, kuruluş var. Onların bir kısmı da halkı uyarma, yetiştirme, terbiye etme kampanya ve seferberliğine katılabilir.

    Neler yapilamaz ki…

    Yüzbinlerce, milyonlarca adet görgü kitaplari, brosürleri hazirlattirilir, bastirilir, dagitilir.

    Bir hizmete karşı teşekkür etmemiz, tesekküre karşı

    “Bir sey degil”

    dememiz öğretilir. Konuşurken

    “Aha oha, ha”

    gibi garip sesler çıkartmanın ayıp oldugu ögretilebilir. Otobüslerde, uçaklarda, trenlerde, vapurlarda, camilerde cep telefonlarının kapalı tutulması gerektiği kafalara sokulur.

    Amerika’da, zengin Avrupa ülkelerinde sigara tüketimi her geçen gün azalıyor. Bizde ise, bilhassa yabancı sigara tüketimi çoğalıyor. Sigara ve alkollü içki tüketimi hakkında propaganda yapılır, halk ve gençlik bu konuda uyarılır. Kızlara ve kadınlara karşı terbiyeli, nazik olmak gereği izah edilir. Piknik yerlerini, daglari, kirlari temiz tutmak icab ettigi, Türkiye’nin çöplügümüz degil, vatanimiz oldugu kafalara yerlestirilebilir. Ticaret, alisveris ahlâki hakkinda faydali, tesirli küçük brosürler yayinlanabilir. Daha nice isler yapilabilir. Bu arada Müslüman kardeslerime de tavsiyelerim olacaktir:

    Hali vakti yerinde olan bes on zengin sanat, mimarlik, dekorasyon gibi konularda özel hocalar tutarak dersler alabilir, faydali sohbetler yapabilirler. Nice zenginlerimizin evleri kabak gibi döşenmistir. Niçin? Çünkü bilmiyorlar, çünkü bu konuda birikimleri yoktur.

    Okullardaki Türk edebiyatı dersleri yeterli değildir. Bu eksikliği telafi etmek için edebiyat dersleri alınabilir.

    Bazıları bana çok gülecek,

    “Yahu bizim edebiyata, sanata, kültüre, görgüye ihtiyacımız yok. Biz daha fazla para kazanmak, daha zengin olmak için kıvranıyoruz…”

    diyecekler. Onlara ne haliniz varsa görün, kereste herifler demekten başka bir sey yapamam. Bilmemek değil, öğrenmemek ayıpmış…

    Terbiyeli ve görgülü kişi, bir ziyarete, misafirliğe gittiği zaman telefonunu kapalı tutar. Çok âcil, çok zarurî (Meselâ hastası olmak gibi) bir durum yoksa, telefonu açık tutmak için izin istemek bile ayıptır.. Şimdi çokları ne yapıyor? Misafir olduğu yerde cep telefonu çalıyor, herif pismiş kelle gibi sırıtıyor ve cihazı cebinden çıkarıp konuşmaya başliyor. Bu işi defalarca tekrarlayanlar var. Ne büyük kabalık, edebsizliktir bu. Böyle yapanları hemen kapı dışarı atmak istiyorum.

    Eline para geçen, zengin olan kimselere paranın, zenginliğin, lüks otomobilin, lüks meskenin, lüks kıyafetin bir iftihar vesilesi olamayacağını anlatmak, ögretmek lazımdır. Böyle şeylerle övünenler, caka satanlar solucan tiynetli, sürüngen, soytarı, hokkabaz, kendini bilmez, ne oldum delisi, şımarık, terbiyesiz, edebsiz, görgüsüz, ahlâksız, karaktersiz, faziletsiz heriflerdir.

    Nice yüksek tahsilli kisiler dogru dürüst Türkçe konuşamıyor. Küçük büyüge,

    “Demin arzettiğiniz gibi…”

    diyor. Bir başkası

    “Size ne lütfedeyim? Çay mı, kahve mi içersiniz?”

    diye soruyor. Bir ötekisi

    “Evinize ne zaman teşrif edeyim?”

    diye soruyor. Bu kimseler biraz Türkçe dersi alsalar iyi olmaz mi?

    Eskiden bu ülkede padişahlar bile terbiyeli, görgülü, mütevazı idi. Koskoca sultanlar tahtlarına, koltuklarına lök gibi oturmazlar, ilişirlermiş. Zamanımızda ise cahillik, görgüsüzlük, nezaketsizlik, kabalık, edebsizlik kol geziyor.

    İlim ve Âlim Kalmayınca

    İslâm medreseleri kapatıldığı zaman ehlullahtan bir zat çok üzülmüş, “Ah, keşke medreselerin yerine camileri kapatmış olsaydılar. Medreseler ileride camileri açtırırdı ama ilim gidince her şey biter” buyurmuş. İlimsiz, irfansız, kültürsüz, bilgisiz islâmî hareket, islâmî kalkınma, kurtuluş olmaz. Bunu niçin anlayıp idrak edemiyoruz? Bugünkü hâfız mektepleri,

    Kur’ân kursları, İmam – Hatipler, İlâhiyatlar ile ilim boşluğu doldurulmaz.

    Medreseler bin küsur yıllık bir ilim geleneğini yaşatıyordu. Yerleri boş kaldı.

    Caminin iki desteği vardı. Biri medreseler, diğeri tasavvuf tekkeleri. Camiler bunlardan mahrum kalınca mânen harap oldular. İslâm İslâm diyorlar. İlimsiz, irfansız, kültürsüz, sanatsız, edebsiz, medeniyetsiz islâmî hareket olur mu? İnsan biraz sarf nahiv okumakla alim, ârif, fazıl olmaz.

    Sadece taylasan sarık, taç, hırka ile ne derviş olunur, ne şeyh.

    Bunlar zâhirî alâmetlerdir. Önemli olan içteki zenginliktir. Cami betonarme bina, mermer, çini, kubbe, tezyinat değildir. Mâmur da görünse, cemaati olmayan, güçlü hademe-i hayrata (din görevlilerine) sahip bulunmayan cami haraptır.

    Peygamber’in gerçek vârisleri ve halifeleri paraya önem vermezler, hizmetlerini parayla yapmazlar, Müslümanlardan para toplamazlardı. Onların fütuhatı para gücüyle elde edilmemiştir.

    Türkiye’de yetmiş binden fazla cami var. Günde üçyüzelli bin kere ezan okunuyor. Yetmiş bin değil, yediyüz bin cami olsa, şayet ilim, irfan, kültür, edeb olmazsa bu binalar fazla bir işe yaramaz.

    Bilgi aksiyon haline gelmeli ki, kurtuluşa ve yükselişe sebep olsun. Kitaplarda güzel şeyler yazılıyor, bu kitaplar milyonlarca adet satılıyor, fakat içlerindeki bilgiler hayata geçirilmiyor. Ne işe yarar bunlar?

    Kur’ân’da en fazla emredilen amel beş vakit namazdır. Bu farz, hadîslerle, sünnetle de te’yid edilmiştir. Bu konuda ondört asırlık güçlü bir icma vardır. Peki Müslümanların büyük kısmı, bunları bildikleri halde niçin hayatlarına uygulamazlar? Çünkü halka nasihat edecek, toplumu doğru yola sokacak, emr-i mâruf ve nehy-i münker yapacak âlimler kalmamıştır. Ender birkaç istisnâ durumu değiştirmez.

    Farz namazlar cemaatle eda edilmelidir.

    Şeriat’ın emri böyledir.

    Müslümanların ilmi, iradesi, ahlâkı, karakteri bunu anlamaya, algılamaya yetmiyor.

    Nice zavallı beyinsiz var ki, hem kurtulmak istiyorlar, hem de namaza ve cemaate gereken önemi vermiyorlar. İdrakleri kâfi gelmiyor.

    Namaz kılmak, cemaate katılmak o kadar zor değil. Oldukça kolay bir iştir bunlar. Bunları bile yapamayanlar nasıl olur da, daha zor, daha çetin, daha meşakkatli ve çileli işleri yapabilir?

    “Biz İslâm nizamını kurmak için çalışıyoruz, şimdi namazın, cemaatin sırası mı?..” diyenlere şaşılır. Böyle düşünenlerin kalplerinde maraz vardır muhakkak.

    “Bazı imamlar ehil değil. Kendilerinde namazın sıhhatini bozacak haller var…” diyenler olursa, onlara, “Efendi, bütün imamlar da böyle değil ya. Ara tara, civarındaki camilerin birinde elbette ardında namaz kılınacak biri vardır. Git ona uy” cevabını veririz.

    Ehl-i sünnet Müslümanlığında, kendisindeki bid’at veya fısk imanını götürmeyen ve namazın sıhhatine mâni olmayan herkesin ardında namaz kılınacağına dair hüküm vardır.

    Uyanık ve şuurlu Müslümanların para ve zenginlik fitnesinden uzak durmaları, bunlara karşı uyanık bulunmaları gerekir. Ümmet’e bunu anlatacak öğütçüler nerededir? Para sanki din iman olmuştur. Nefisler putlaştırılmıştır. İslâm’a tamamen zıt hedonist felsefe ve ahlâk kütlelere hâkim olmuştur. Lüks, konfor, israf, aşırı tüketim hayatın gayesi haline gelmiştir. Bu konuda Müslümanları çekip çevirecek, onlara nasihat edecek âlimler ve vaizler nerededir?

    Hizmet ve istihdam…

    İslâm’a ve Ümmet’e hizmet etmek ne demektir; İslâm’ı ve Ümmet’i kendi şahsî emelleri uğrunda âlet, istihdam, istismar etmek ne demektir? Bu nazik, hayatî, önemli konuyu Müslümanlara anlatmak gerekmez mi?

    Eski zaman âlimlerinin gerçekleri birtakım kitap ve risalelerde beyan etmiş olmalarıyla mesele bitmez.

    Gerçek devamlı olarak söylenecek, yazılacak, öğretilecektir.

    İslâm dini, sadece kitap okumakla iyice öğrenilmez.

    Mutlaka bir üstaddan, mürşidden, âlimden, ehil kişiden ders almak gerekir.

    Hocalar ve önderler talebelerine ve bağlılarına yapılacak işleri anlatacaklar, emir ve nasihat verecekler, onlar da bunları hayatlarına tatbik edeceklerdir. Meselâ, onlara, ezan okununca camiye, cemaate gitmeye çalışınız denilecektir. Bu devirde böyle bir yapı ve teşkilât var mıdır?

    Âlim, ârif, fazıl, ehil kimseler pek azalmış, onların yerini ehil olmayan bir sürü insan almış. Peygamber, “Siz ne haldeyseniz o şekilde idare olunursunuz” buyurmuştur. Şimdi nice cahil bu nebevî hikmeti düşünmüyor ve Müslümanların kendi hallerini islâh etmeden kurtulacaklarını, zafer bulacaklarını sanıyorlar. Arap dünyasında yetmiş seneyi aşan bir zamandan beri şiddete, ihtilâle dayalı aktivist metodlar uygulandı. Netice ne oldu? Her geçen gün daha kötü oldular. Tunus’ta tesettür yasak, namaz kılmak yasak, din ve dindarlar üzerinde büyük baskı ve zulüm var. Demek ki, Müslümanlar gevşek davranmışlar, din hükümlerini ihmal etmişler, vazifelerini yapmamışlar ve sonunda bu kötü idareye maruz kalmışlar. “Biz bu zalim idareye lâyık değiliz” diyenlere kulak asmamak gerekir. Onlar, Peygamber’den daha mı iyi bilecekler?

    Sırf parayla ve palavrayla din hizmeti, islâmî fütuhat mümkün olsaydı, Türkiye Müslümanlarının şimdiye kadar kırk kere kurtulmuş olmaları gerekmez miydi? Otuz kırk senedir milyarlarca dolar hizmet parası toplandı ve bunların bir kısmı harcandı da ne oldu?

    Kur’ân’da “Peygamber sizin için güzel bir örnek ve modeldir” meâlinde âyet bulunmaktadır. Bugünkü islâmî hareket Peygamber’in metoduna, sünnetine, ahlâkına uygun mudur?

    Din baronları Peygamber’in yolundan gidiyorlar mı?

    Kur’ân’da ve hadîste, Müslümanlara, “Yapamayacağınız şeyleri söylemeyin” mealinde nasihat vardır. Birtakım din baronları bu nasihatlara kulak asıyor mu? Müslümanlar aynaya baksınlar.

    Günah, isyan, tuğyan, nifak, şikak, gaflet, ihmal, tehâvün, hamiyetsizlik, mürüvvetsizlik, kin, düşmanlık, tefrika, irtibatsızlık, cahillik almış yürümüştür.

    Kibir, gurur, azamet, şatafat, israf, sefahat, beyinsizlik yaygın hale gelmiştir.

    Din sömürüsü, din düşmanlığından da kötüdür. Nasıl uyanacağız? Kendimizi nasıl düzelteceğiz?

    Bugünkü dille..

    Medeniyetin, kültürün, ilmin, irfanın temeli lisandır. Ama hangi lisan? Elbetteki, üçyüz kelimeden ibaret olan günlük konuşma ve iletişim dili değil; yazılı-edebî lisandır. Türkiye’de zengin bir edebî-yazılı Türkçe kalmış mıdır? Maalesef Türkçe bitirilmiştir. Lisan olmayınca da medeniyet, kültür, ilim, irfan, sanat gerilemiştir.

    İsmail Hakkı Tonguç adındaki Marksistin

    çıkardığı ilköğretim seferberliği bizi bugünkü iflâsa götürmüştür. Eğitim herkese okuma yazma öğretmekten, eğitimi en alt tabanda yaygın hale getirmekten ibaret değildir. Asıl eğitim millî kimlik ve kültürü yaşatmak, öğretmek, bunun yanında çağ seviyesinde vasıflı genel kültür vermektir. Rejim bu ikisini de yapamadı. Millî kültür ve kimliğe sırt çevirdi, zıt gitti; çağ seviyesinde genel kültür de veremedi. Bizi yakın tarihimizde uygulanan ucube eğitim batırmış, bitirmiştir.

    Türkçe’nin en güzel olduğu yıllar 1920’li yıllardır. O devirde lisanımız Türkçe, Arapça, Farsça kelimelerle doluydu. Kökleri Arapça’dan ve Farsça’dan gelen bu kelimeleri biz Türkçeleştirmiş, kendi aksanımızın kalıpları içine sokmuştuk. Araplar güzel sanatlara fünunun cemîle diyorlardı, biz ona «sanayi-i nefîse» demiştik…

    Zengin bir lisanın başka lisanlardan kelime almış olmasından daha tabiî bir şey düşünülemez. Fransızca esas itibarıyla Latince kelimelerden meydana gelmiyor mu? Almanca da en az otuz bin yabancı kökenli kelime yok mu?

    Bizdeki lisanı sadeleştirme hareketi sonunda, 20’li yılların o zengin, güzel, medenî Türkçesi elden gitti. Onun yerine on küsur bin kelimelik (onun da çoğu ilmî tâbirdir) kısır, zayıf, yoksul, perişan, zavallı, ufuksuz bir arı, duru, sade, özleştirilmiş, tavşan suyuna tirit bir Türkçe geldi. Bugünkü arı-duru Türkçe ile ne medeniyet olur, ne edebiyat, ne sanat, ne şiir, ne kültür, ne de irfan…

    Türk lisanına, Türk harsına, Türk irfanına hizmet etmiş Ermeniler vardır, onları tenzih ederim ama Türkçe’nin bugünkü hale gelmesine, imzalarını ölünceye kadar “A. Dilaçar” şeklinde yazmış olan Agop Martoyan adlı bir Ermeni’nin öncelik etmiş olduğunu söylemek istiyorum. Bu zat CHP zamanında Dil Kurumu’nun genel sekreterliğine getirilmiş ve Türkçe’nin canına okumuştur.

    Fransa’da sivri akıllının biri çıksa ve “Öz Fransızca istiyoruz, dilimizdeki onbinlerce Latince
    kökenli kelime atılmalı, yerlerine eski Galya dilinden alınma kelimeler üretilmelidir” dese adama deli muamelesi yaparlar, kahkahayla gülerler.

    Almanya’da biri çıksa, “Lisanımızdaki otuz bin yabancı kökenli kelime atılsın, yerlerine Cermence sözcükler uydurulsun” dese onu da tımarhaneye koyarlar.

    Türkiye’de şu anda dil meselesi diye bir gündem maddesi yoktur. Halbuki bu mesele bizim gündemimizin birinci maddesi olmalıdır. Bir halkın, bir ülkenin, bir devletin dilini kaybetmesi en büyük, en vahim, en korkunç kayıptır.

    Çetin Altan bir yazısında bugünkü Türk toplumu için

    “Şifahî toplum”

    tâbirini kullanmıştır. Çok doğru, çok isabetli bir hükümdür bu. Aydınlarımız, yüksek tahsil yapmışlarımız, üst tabakamız çok konuşuyor, durmadan konuşuyor ama yazamıyor. Yazılanlar ortadadır. Bizde çok az kitap çıkıyor, çok az kitap okunuyor. Yayınlanan, okunan kitaplar da genellikle çok kalitesizdir.

    Sabahları otobüste, metroda, tramvayda, vapurda, trende işine giderken kitap okuyan kaç kişi görüyorsunuz? Hemen hemen hiç yoktur. Eğitim seferberliği ile herkese okuma yazma öğretmişler… Okuma yazma bilmekle iş bitiyor mu? Eskiden okuma yazma bilmeyen cahiller vardı, cahilliklerini bilirler ve itiraf ederlerdi. Şimdi ortalık okuma yazma bilen milyonlarca cahil ile doldu ve onlar cahil olduklarını da bilmiyorlar, yâni mürekkep cahiller. Bin yılda oluşan, zenginleşen, büyük bir medeniyet lisanı haline gelen Batı Türkçesi yazık ki, elli senede mahvedildi, tarihe gömüldü.

    Türkiye’de yetmiş iki üniversite var. Bunların yetmiş ikisini bir araya getirseniz ABD’nin Harvard Üniversitesi gibi bir üniversite olamazlar.

    (Yazı 1990 tarihli)

    Bırakın Harvard’ı, Batı’nın, Japonya’nın birinci sınıf herhangi bir üniversitesi ile boy ölçüşemezler. Bizde maalesef bir

    tek gerçek üniversite bile yoktur. Bunun ana sebeplerinden biri de yazılı-edebî zengin bir lisana sahip olmayışımızdır.

    Efendi ne olursan ol; Türk ol, Kürt ol, Sünnî ol, Alevî ol, Sağcı ol, Solcu ol, şu veya bu etnik kökene mensup ol, velhasıl ne olursan ol; şayet aydın, okumuş, gerçekten yüksek tahsilli bir vatandaş olmak istiyorsan mutlaka ve mutlaka zengin-edebî-yazılı Türk lisanını iyi bileceksin. Şimdi ülkemizde üniversite profesörleri bile okuma-yazma bilmiyor.

    Herif aydın geçiniyor, kendini kültürlü sanıyor, önüne eski basım bir

    Fuzulî Divanı

    konuldu mu ne okuyabiliyor, ne anlayabiliyor, ne de haz ve zevk alıyor. Kültürlü bir İngiliz Shakespeare’in Hamlet’ini okuyup anlayamaz mı? Bir Fransız Cornielle’i, Racine’i okuyamaz mı? Bir Alman Schiller’i okuyamıyor mu?

    Hayır, yabancı ülkelerdeki lise mezunları, okumuşlar, aydınlar, üniversite profesörleri kendi edebiyatlarını, kendi lisanlarını bilirler. Bizdeki cahilliğin dünya üzerinde başka bir örneği yoktur…

    Yetmiş yıl Sovyet boyunduruğunda kalmış Türk ülkeleri bile kendi dillerini, edebiyatlarını, kültürlerini bu kadar kaybetmediler, bu kadar yozlaşmadılar. Azerbaycan’da bizden iyi Türkçe konuşuluyor. Onlar 50’li yıllarda bile İslâm-Arap harfleriyle Türk-Azerî edebiyatının klasik eserlerini basabiliyorlardı. Bizde hâlâ bin yıl kullanılmış olan millî yazımızla kitap basma, yayın yapma yasağı yürürlüktedir.

    Aha oha moha, yuh be, amma da kral, lan, hoşt demekle Türkçe konuşulmuş olmaz. Üçyüz kelimelik sokak ve iletişim diliyle medeniyet, kültür, ilerleme, sanat, tefekkür olmaz. İsviçre Anayasası’nı tercüme edip alsak bile bu dilsizlikle, bu eğitimle, bu üniversitelerle yine de batmaya devam ederiz.

    Lisan meselesi gündemde değil ki, kurtuluş için çareler, çözümler aransın. Benim kanaatimce 1920’lerin zengin Türkçesine dönülmelidir. Başka çare yoktur.

    “Biz böyle bir gericilik yapamayız; arı, duru, sade, tavşan suyuna tirit, öz, uyduruk, fakir, yetersiz Türkçeyi bırakamayız”

    diyenlerin dediği olacaksa bu ülkeye, bu millete, bu devlete çok yazık, vah vah….

    Müslümanlar Niçin ve Nasıl Bozuldular?

    MÜSLÜMANLIK ve Müslümanlar için en büyük tehlike din düşmanlığı şeklinde tatbik edilen lâiklik değil, sinsice yürütülen sekülarizmdir. Sekülarizm nedir? Din ile hayatı ayırmak, yaşayışı lâ-dinî hale getirmek demektir. Müslümanlar pek farkında olmaksızın her geçen gün biraz daha dinî tatbikattan uzaklaşıyor. Dini İslam olan on milyonlarca kişi günlük farz namazları kılmıyor. Bir kısım Müslümanlar var ki, onlar haftada bir kere Cuma namazını bile eda etmiyor. Musalli Müslümanlar olmaktan çıkmışlar, musallâ Müslümanları haline gelmişler. Yâni ömürleri boyunca gördükleri namaz, öldüklerinde kendileri için kılınan bir cenaze namazından ibarettir.

    “İsteyen inansın… Din bir vicdan işidir… Camiler kapalı mı?.. Ezan okumak da serbest, canı isteyen gidip namaz kılsın… Karışan var mı?..” Din, inanç, vicdan hürriyeti bu kadar dar değildir. Dün hürriyeti kavramının içinde, inandığı gibi yaşamak, dinini hayata tatbik edebilmek hürriyeti de vardır. Böyle bir hürriyetin olmadığı yerde din hürriyeti laftan ibaret kalır. Bir de, rejim madem ki lâiktir, Müslüman çoğunluğa kendi dinî başkanını seçmesine, kendi islamî-dinî teşkilatını kurmasına, dinî eğitim vermesine, özel islam mektepleri, medreseleri, üniversiteleri kurmasına engel olmamak gerekir.

    Müslümanlar niçin bugünkü hâle düştüler? Bunun birinci sebebi, medreselerin kapatılmış, gerçek ve icazetli din âlimi yetiştiren yolların kesilmiş olmasıdır. Son devirlerde medreseler zayıflamıştı ama yine de büyük âlimler yetişiyordu. Şeyhülislam Mustafa Sabri, Düzceli Zâhid Kevserî, ElmalılıHamdi, Erzurumlu Ömer Nasuhi Bilmen, Bekir Hâki efendiler gibi güçlü din alimleri, İslam hocaları Osmanlı medreselerinde yetişmişti. Onlar mükemmel Türkçe ve Arapça bilirlerdi. Arapça kitaplar yazabiliyorlardı. Elmalılı Hamdi efendi Fransızcadan bir felsefe eserini dilimize çevirmiştir. Bir İslam ülkesinde yeterli sayıda vasıflı, güçlü din âlimi kalmayınca o ülkede din hayatı dejenere olur, Müslümanlar zillete düşer. Halkı çekip çevirmek Müslüman politikacıların, dindar köşeyazarlarının, adam kıtlığından ortaya çıkmış naylon müctehidlerin, zındıkların işi değildir.

    İkinci büyük eksiklik hakikî ve icazetli şeyhlerin, kâmil mürşidlerin çok azalmış olmasıdır. Tasavvuf tekkeleri kapatılmış, zikrullah yasaklanmış, şeyh ve derviş yetişmesine engel olunmuştur. Evet zamanımızda da bir miktar şeyh vardır. Bunların bir kısmı gerçek şeyh değildir. Ne ehliyetleri ne de icazetleri bulunmaktadır. Gerçek ve icazetli şeyhlerin sayısı ise gayet azdır ve ihtiyaca yetmemektedir. Tasavvuf müesseseleri, tekkeler, zaviyeler, dergahlar islamî eğitimin başka bir boyuttaki mektepleriydi. Buralarda ahlâk, fazilet, nefs terbiyesi veriliyor, kâmil Müslüman yetiştiriliyordu. Bir tarikata giren, gerçek ve icazetli bir şeyh efendiye intisap eden kişi olgun bir dindar haline geliyordu. Osmanlı imparatorluğu medrese ve tekke kanatlarıyla, Şeriat ve Tarikat gücüyle ayakta durmuş, maddî mânevi bunca fütuhata nâil olmuştur. Bunlar yıkılınca elbette islamî hayatta da bozulma başlayacaktı.

    Bazıları, bizdeki dinî gevşeme ve bozulmanın dinsizlerin yaptığı zulüm ve baskılardan, engelleme ve sabotajlardan kaynaklandığını sanıyor. Hayır, asıl büyük kötülük dindarların kendi zaaflarıdır. Gerçek ve icazetli ulema ve meşayih kalmayınca ortaya birtakım din baronları, maceraperestler, arivistler, demagoglar, soytarılar, ehliyetsiz ve liyakatsiz adamlar çıkmış ve Müslümanları yanlış yollara sokmuşlardır. 15’inci miladî asırda Katolik dünyasında görülen bozukluk ve kokuşma maalesef şimdi bizde şu 15’inci hicrî yüzyılda görülmektedir. Bozuk ve haris din baronlarının İslam’a ve Ümmet’e verdikleri zararı ne militan ateist, ne dinsiz farmason, ne kâfir verebilir. Temel islamî müesseselerin yâkılmış, ülkenin alimsiz ve şeyhsiz kalmış olması yüzünden bizde korkunç bir din sömürüsü vardır. Dini imanı para, zenginlik, maddî menfaat olan ve nefs-i emmârelerine put gibi tapan birtakım küçük adamlar Müslümanları sersemletmiş, islamî hareketi kirletmişlerdir.

    Peki bundan sonra ne yapılabilir? Tabiî Allah’tan ümit kesilmez. Lakin

    bugünkü eğitim sistemiyle Müslümanlar, mâzideki gibi büyük din adamları ve gerçek şeyhler, önderler, kılavuzlar, mürşidler yetiştiremeyeceklerini bilmelidir.

    Yakın tarihimizde bir Bediüzzaman çıkmış ve tek başına bir orduya bedel hizmet ve fütuhat yapmıştır. Nasıl?Çünkü o çok kaliteli, çok güçlü, çok vasıflı bir din önderiydi. Dinî hizmetlerle dünya menfaat ve ticaretlerinin birlikte yürümeyeceğini biliyordu. Fevkalâde bir zekaya sahipti, yüksek âhlâk ve karaktere mâlikti. İhlas ve istikamet kahramanıydı. Asla tâviz vermezdi. Şimdi böyle zatlar var mı?

    Müslüman kesimin seçkin tabakasından, ileride din hizmeti yapacak, Ümmet’e yol gösterecek çok kabiliyetli, çok soylu

    (ruh soyluluğu),

    çok vasıflı gençlerin aranıp bulunması; çok iyi bir plan ve programla bunlara hem dünya kültürü, hem din kültürü sahasında çok yüksek tahsil yaptırılması; kimisinin Harvard’ta kimisinin Oxford’ta, kimisinin Sorbonne’da okutulması; bunlara bir yandan tarikat ve tasavvuf eğitimi verilmesi gerekir.

    Belki bu gençlerden birkaçı ileride İslam’a ve Müslümanlara hizmet edebilir. Böyle bir eleman kaça yetişir? Yekûnu sadece birkaç milyar lira tutan burslarla, yatırımlarla böyle vasıflı, güçlü, üstün Müslümanlar yetiştirilmesi mümkün değildir. Benim hesabımca bir tek adam için bir trilyon (iki milyon dolar) masraf ve yatırım yapılması gerekir. Yatırım yapılan gencin bu işe ehil ve layık olması şartıyla, yoksa harcanan paralar boşa gidecektir.

    Dünya globalleşmiştir. ABD ve Avrupa ülkelerinde çok büyük, çok engin bir din hürriyeti vardır. Müslümanlarda, dinî cemaatlerde büyük paralar olduğuna göre ABD, İngiltere, İsveç gibi ülkelerde İslam kolejleri, İslam üniversiteleri kurmak, araştırma enstitüleri tesis etmek mümkündür.

    İslam dünyasındaki mektepler, medreseler, üniversiteler yeterli değildir. Eğitimleri çağın altındadır. Oralarda okutulacak elamanlarla kurtuluş mümkün olmaz. Ancak bugünkü gibi birtakım kıpırdanmalar, koşuşturmalar, yetersiz faaliyet ve hizmetler yapılabilir.

    İslam’ın önündeki en büyük engel cahil, yetersiz, ufuksuz, liyakatsiz, ehliyetsiz önderlerdir. Bunların peşlerine düşen ve onları maddeten ve mânen var güçleriyle destekleyen Müslümanlar bilmelidir ki, çırpınmaları netice vermeyecektir.

    Fikir, plan, program, reçete, çare, çözüm, teklif üretmeliyiz

    . Özeleştirilerden korkmamalıyız. Din sörümürüsünü mutlaka önlemeliyiz. Aramızda bir tek arivist, şarlatan, bezirgân, soytarı; demagog, barındırmamalıyız. İşleri, hizmetleri, faaliyetleri ehliyetli ve liyakatli kimselere vermeliyiz. Zekâ özürlüleri islamî hizmet ve faaliyetlere karıştırmamalıyız.

    Danışma, danışma, danışma… Müslümanlar işlerini ehil kimselere, uzmanlara mu’teber müsteşarlara danışarak görmelidir. İslam dininde din baronluğu diye bir müessese yoktur. Din baronları fetret devrinde ortaya çıkmış kimselerdir. Onlardan köy olmaz kasaba olmaz.

    Daha fazla akıl, daha fazla beyin daha fazla din ve dünya kültürü, daha fazla azim, daha fazla vasıf, daha fazla ahlâk ve fazilet, daha fazla hikmet… Karşıtlarımızdan daha vasıflı, daha güçlü, daha üstün elemanlar, hizmetkârlar… İşte bizi kurtaracak şeyler bunlardır.

    Robert Kolej Haberleri

    İstanbul Arnavutköy’deki Robert Kolej’in yayınladığı

    Parents Newsletter

    (Okul-Aile Birliği Bülteni)

    1999-2000 No. 3 sayısında lise mezuniyet balosunun 23 Haziran’da Çırağan Oteli’nde yapılacağı, veliler için bilet ücretinin 120 Amerikan Doları, öğrenciler için 80 dolar olduğu, ücretlerin dolar olarak ödenmesi gerektiği ilân ediliyordu. Bir öğrenci, anne ve babası, bir de kardeşi, dört kişi için ödenecek ücret 440 dolardır. Az para değil.

    Bültenin başka bir yerinde şu paragrafı okudum: “Okulumuzda son zamanlarda meydana gelen hırsızlık olaylarına bir çözüm bulunabilmesi için velilerimizin bu durumlarda Lise veya Orta Ofise başvurarak form doldurmaları rica olunur.”

    Yukarıdaki satırlardan anlaşıldığına göre, şu anda ülkemizin en parlak lisesi olan ve

    Amerikalı

    Hıristiyan misyonerleri tarafından Türkiye’yi uygarlaştırmak, çağdaşlaştırmak, sekülerleştirmek maksadıyla kurulmuş bulunan bu okulda hırsızlık vak’aları yaygınlaşmış bulunmaktadır. Benim bildiğime göre Amerikan eğitim sisteminde, bilgi verilmesi yanında yüksek ahlâk ve karakter terbiyesi aşılamak da vardır. Öğrencilerini, ülkemizin kaymak tabakasının çocuklarının teşkil ettiği böyle bir okulda nasıl olur da hırsızlık çoğalabilir? Zengin çocukları böyle bir ahlâksızlığı ve ayıbı nasıl işleyebilmektedir? Doğrusu üzerinde derin bir şekilde düşünülmesi gereken bir sorudur bu.

    Vaktiyle İstanbul’un başka bir önemli lisesinde de çok hırsızlık yapıldığına dair rivayetler duymuştum. Hırsız öğrencilerden biri, arkadaşının bankamatik kartını çalarak bütün parayı çekip yemiş. Sene sonunda yayınlanacak mezunlar albümü için toplanan paraları, bu işle vazifeli öğrenciler zimmetlerine geçirip Paris’e gezmeye gitmişler.

    Biz yine Robert Kolej’e dönelim. Okulda hırsızlık yapan zengin ve varlıklı aile çocuğu, lise tahsilinden sonra ABD üniversitelerinden birine gidecek, parlak bir diploma elde ettikten sonra bir “Prens” olarak ülkemize avdet edecektir. Alışmış kudurmuştan beterdir. Genç prens cenapları, bir yere müdür veya müdür yardımcısı olduktan sonra kimbilir neler götürecektir.

    Robert Kolej Müdürü Chris Wadsworth’un öğrenci velilerine hitaben yazdığı bir duyuru da elime geçti. Bunda şöyle deniliyor:

    “Sayın Veli,

    Gelecekte İstanbul’da veya yakınında olabilecek depremlere karşı aldığımız önlemlerle ilgili olarak sizlere son gelişmeler hakkında bilgi vermek isterim.

    Daha önce de belirtildiği gibi, Robert Kolej binaları emniyet açısından Eylül ayında kontrol edilmişti. 23 Eylül
    1999 tarihinde Prof. Dr. Semih Tezcan tarafından Robert Kolej’e verilen teknik raporda da binalarımızın güvenlik içinde kullanılabileceği doğrulanmıştır. Camiamızın geleceğe yönelik her türlü emniyetinin sağlanması ve mümkün olan herşeyin yerine getirilmesi açısıdan Mütevelli Heyet, Kasım’da yaptıkları toplantıda okul binalarının derinlemesine analiz edilmesi kararını almıştır. Bu süreç halen devam etmektedir. İlave kontroller tamamlandığında sizleri haberdar edeceğiz.

    Acil durumlarda binalardan çıkış yöntemlerini öğrenci ve öğretmenlerimizle gözden geçirdik ve yazılı olarak kampüsün çeşitli yerlerine astık. Başka bir deprem olduğunda herkesin ne yapacağını belirlemek üzere tatbikatlar yaptık. Bu tatbikatlar sürecektir.

    Çok sayıda öğrencinin uzun süre okulda barınması gereği ihtimaline karşı, Bizim Tepe’de bulunan kapalı tenis kortunu kullanmak üzere planlar geliştirdik. Bu bina yapısı itibariyle diğer binalar zarar görse bile hasar görmeden ayakta kalacak niteliktedir. Gerektiğinde kullanılmak üzere, kortun okula en yakın olan ucunda bir giriş kapısı daha inşa ettik.

    Acil durumda okulda barınacak öğrenciler için battaniye, kuru gıda (kraker, vs.) ve su depolanmıştır. İlk yardım malzemeleri ve portatif yataklar kampüsün uygun yerlerinde depolanmıştır (köprü, sarnıç ve Feyyaz Berker Hall yakınındaki küçük bina). Okulun açık olduğu zamanlarda görevli olan bir hemşiremiz mevcuttur. Bunlara ek olarak, öğretmen ve ofis personeline ilk yardım kursları sağlıyoruz ve ilgilenen öğrencilere de yakında benzeri programlar sunacağız.

    Şartlar elverdiği takdirde normal olarak ulaşımı Soydem tarafından sağlanan öğrenciler eve götürüleceklerdir. Soydem tarafından yapılan planlamalar, servisi kullanan öğrencilerin ailelerine dağıtılacaktır. Ek bir tedbir olarak, çocuğunuz herhangi bir sebeple kendi evine ulaşamazsa, evine gidip kalabileceği bir yakınınızın isim ve adresini de bildirmeniz uygun olacaktır. Ayrıca, acil bir durumda sizinle bağlantı kuramadığımız takdirde çocuğunuzun ne şekilde okuldan ayrılmasına izin verileceğini bildirmenizi de rica ederiz. Ekteki formda lütfen çocuğunuzun okuldan gidebileceği kişilerin adını bildiriniz ya da okuldan yalnız başına çıkmasına izin veriyorsanız bunu belirtiniz. Bu bilgiler, acil bir durumda hemen başvurulabilmesi amacıyla okulun çeşitli yerlerinde bulundurulacaktır.

    Hepimizin ümidi, büyük boyutta bir acil durumla karşılaşmamaktır. Ancak bizlerin sorumluluğu, ortaya çıkabilecek her türlü duruma olabildiğince hazırlıklı olmaktır. Herhangi bir sorunuz ya da öneriniz olursa lütfen bizi arayınız. Desteğinize teşekkür ederiz.”

    Robert Kolej müdürünün yukarıdaki duyurusundan da anlaşılacağı üzere muhtemel (olası) bir zelzeleye karşı ciddî tedbirler alınmıştır. Acaba bizim millî eğitimimizin okullarında da bu ciddîyette tedbirler alınmış mıdır?

    Robert Kolej herhangi bir lise değildir. Son bir buçuk asırlık tarihimizde bu okulun büyük yeri ve tesiri bulunmaktadır. Robert Kolej neler yapmıştır?

    1. Osmanlı İmparatorluğu bünyesindeki Bulgarları, Ermenileri, Rumları, Hıristiyan Arap çocuklarını okutmuş, onlara milliyetçilik ve ayrılma idealleri aşılamış, Osmanlı Devleti’ni çökertmiştir.

    2. Saltanatın ve Hilâfet’in yıkılmasında en büyük pay bu okula aittir.

    3. Topla, tüfekle, silâhla, orduyla, savaşla yapılamayanı bu okul yapmıştır.

    4. Modern, lâik, çağdaş, kemalist, uygar Türkiye’yi bu okul meydana getirmiştir. Misyonunu yürütmeye halen de devam etmektedir.

    Türkiye’de yaşayan ve ülkenin büyük ve ezici çoğunluğunu teşkil eden Müslümanlar tarihin cilveleri ve ârızaları yüzünden şu anda ikinci sınıf vatandaş, gerici, sömürge yerlisi, zenci, düşman muamelesi görmekte ve büyük bir zillet içinde bulunmaktadır. Bu durumdan kurtulabilmeleri için kendilerine mahsus bir eğitim sistemi kurmaları, Robert Kolej ve benzerlerinden daha vasıflı, daha güçlü, daha üstün kolejler tesis etmeleri ve ülkenin en zekî, en kabiliyetli, en istidatlı çocuklarını bu okullarda millî kimliğe göre yetiştirmeleri gerekir.

    Ben samimî ve açık bir Müslümanım. Bir sorum var: Acaba dindar, şuurlu, İslâm’ı hem bir inanç, hem de bir dünya nizamı olarak gören Müslümanlar çocuklarını Robert Kolej’de okutabilir mi? Bana göre okutabilirler. Ancak bazı şartlara riayet etmeleri, birtakım tehlikeleri göz önünde bulundurup tedbir almaları gerekir. Birincisi: Okutulan çocuğun islâmî imanına bir zarar ve halel gelmemesi icab eder. İkincisi, ahlâk ve karakterinde, İslâm dinine aykırı değişiklikler olmamasına dikkat edilecektir. Üçüncüsü: Robert Kolej’de okurken, paralel ve alternatif bir eğitimle islâmî kültürünün, dindarlığının gelişmesi temin edilecektir. Amerikalılar din ve inanç hürriyetine oldukça saygılı kişilerdir.

    Robert Kolej her ne kadar Türkiye’de İslâm’ın siyasî hakimiyetini yıkmak için kurulmuşsa da, burada okuyan Müslüman bir çocuğun dindarlığına, ibadet etmesine, namaz kılmasına karışmayacakları, hattâ bu hususta kolaylık göstereceklerini, yardımcı olacaklarını ümid ederim. Artık 19’uncu asırda yaşamıyoruz. Bambaşka bir dünyadayız. Misyonerlik taassubu kırılmıştır. Zaten Hıristiyanlık, bilhassa protestan kesimde, bir din olmaktan çıkmış, âdeta bir hümanizma haline gelmiştir. ABD’de milyonlarca Müslüman yaşamaktadır ve her geçen gün bunların sayısı artmaktadır. Son Ramazan’da iftar vaktine doğru (Tıpkı İstanbul’da olduğu gibi) New York’ta taksi bulmak mümkün olmuyormuş. Çünkü taksi şoförlerinin çoğu oruç tutan Müslümanlarmış ve akşam vakti, yemek yiyebilmek için bir kenara çekiliyor, evlerine gidiyorlarmış.

    Amerikalılar gerçekçi ve müsbet düşünceli kimselerdir. Artık Türkleri Hıristiyan yapamayacaklarını anlamış olmaları gerekir. Madem ki, Hıristiyan olmuyorlar, o halde ateist ve ahlâksız olsunlar diyeceklerini de sanmayız. ABD, Suudî Arabistan’da, kendi ölçülerine çok aykırı bir sistemi nasıl müttefik olarak kabul edebiliyorlarsa, Türkiye’de de Amerikan aleyhtarlığı yapmayan, ehl-i kitaba saygı gösteren mutedil (ılımlı), ortodoks, İslâm’ın evrensel değerlerini ön plânda tutan Müslümanlarla da dost, müttefik olarak geçinebilir.

    Câhillik ve Azgınlık

    Müslüman kitleyi sömüren, aldatan, yanıltan ve dolandıran arivistler cahilliği teşvik ediyorlar. Onlar ancak cahilliğin karanlığında iş yapabilir, tezgah kurabilir. İlmin, irfanın, edebin, firasetin nuru onların foyasını kısa zamanda açığa çıkartır.

    İlkokul tahsilli nice kişi çıkıyor ve sanki siyaset kültürünün ordinaryüs profesörüymüşler gibi ahkam kesiyor. Astıkları astık, kestikleri kestiktir. Kendileri gibi düşünmeyen kişiler münafıktır. Onlar has Müslümandır, onların meşreblerinden olmayan, tercihlerini paylaşmayan Müslümanlar ise sapık ve bozuktur. Müslümanları aldatan ve dolandıran birtakım baronlar bu çarpıklığa hiçbir tepki göstermezler. Tepki göstermek bir tarafa, âferin derler, sırtlarını sıvazlar, daha da kışkırtır ve azdırırlar.

    Geçmiş tarihte, bir Ramazan ayının Kadir gecesinde, Bursa’nın Ulu Camii’nde feci, dehşet verici bir cinayet işlenmiştir. Tarikat mensubu bir grup Müslüman o gece oraya cemaatle tesbih namazı kılmak için gelmişler, câhil bir güruh “Dinimizde böyle bir namaz yoktur, kılamazsınız, size bu konuda izin vermeyiz” demişler, tartışma çıkmış, tartışma arbedeye ve fiilî çatışmaya dökülmüş ve sonunda o mübarek gecede, o mübarek makamda, beytullah olan o camide çok muhterem bir Müslüman öldürülmüştür. İşte cahilliğin, işte taassubun, işte müsamahasızlığın, işte hizib ve meşreb asabiyetinin, işte kemalsizliğin korkunç sonucu.

    Zamanımızda da böyle gözü dönmüş mutaassıplar vardır. Bunlar mezheplerini, tarikatlarını, hizip ve fırkalarını, meşreblerini, tercihlerini İslâm dini ile özdeşleştirmişler ve bunları paylaşmayan farklı Müslümanları müşrik, kâfir, sapık olarak ilân etmişlerdir.

    Allah böylelerinin şerlerinden Ümmet-i Muhammed’i, Türkiye’yi muhafaza buyursun.

    Ben bir ara bu kabil adamların çok iftirasına, düşmanlığına, kinine mâruz kaldım. Kendilerini islâh etmişlerse hakkım helâl olsun. Taassupta ve azgınlıkta devam ediyorlarsa helâl etmiyorum hakkımı.

    Allah mü’minleri Kur’ân’da kardeş etmiştir. Âyette meâlen Hiç şüphe yok ki, bütün mü’minler kardeştir buyuruluyor. Allah’tan korkmaz mutaassıp cahiller mü’min kardeşine karşı sönmez bir kin, bitmez bir düşmanlık besliyor. Onlar kendilerini yalancıktan pohpohlayan kâfirlere ve müşriklere karşı pek nazik, pek yumuşak, pek merhametli; farklı meşreb ve görüşlere bağlı mü’min kardeşlerine karşı pek şiddetli, pek yavuz, pek amansızdırlar.

    Din sömürüsü yapan arivistler, demagoglar, sahte şeyhler (hakikilerinin ellerinden öperim), sahte mesihler, sahte gavslar, sahte koca mücahidler, sahte kutublar, sahte kurtarıcılar bu mutaassıpları kışkırttıkça kışkırtıyor. Bizden olmayanlara sövün sayın, dedikleriniz azdır, daha fazla düşmanlık edin, hakaretler savurun. Bize para toplamayı da unutmayın. Dâvâmızın çok paraya ihtiyacı vardır, neyiniz varsa verin. Paranız yoksa karılarınızın mücevherlerini toplayıp getirin, evinizi satıp parasını bize ulaştırın…

    Birtakım adamlar çıkıyor, kendileri gibi düşünmeyen farklı Müslümanları tekfir ediyor (küfürle suçluyor). Bir Müslümanı küfürle suçlamak, kâfirliğini ilân etmek hiç kimsenin hakkı değildir. Bu iş, sadece hakikî müftülerin verecekleri fetvalara dayanılarak selahiyetli kadılar tarafından hükme bağlanabilir. İtikad ilmiyle ilgili kitaplarımızda, “Bir mü’mini tekfir edenin kendisi kâfir olur” diye yazılıdır.

    Bir takım cahiller memleketin başında bulunan, ülkeyi idare eden kimselere verip veriştiriyor, sövüp sayıyor. Bu adamlar bilmiyorlar mı ki? Resûl-i Kibriya Efendimiz

    (Salât ve Selâm olsun O’na),

    “Siz ne halde iseniz öyle idare olunursunuz” buyurmuştur. İslâm inancına göre, bir memlekette re’s-i kârda

    (işin başında)

    bulunan kimseler o makamlara ilâhî kaderle geçmişlerdir. Onların zulmünden kurtulmanın tek çaresi, onlara sövüp saymak, küfür etmek değil, kendimizi islâh etmektir. Çünkü biz Müslümanlar cahil, bozuk, ilimsiz, irfansız, büyük ve küçük cihadsız kaldığımız müddetçe, paramparça , binbir fırkaya bölünmüş olduğumuz takdirde başımıza iyi ve salih kimseler gelmeyecektir.

    Filanca büyük zat çok bozukmuş, falanca iktidar sahibi çok kötüymüş, feşmekan idareci çok fasık ve facirmiş… Böyle konuşan adamlara aynaya bakmalarını tavsiye ederim. Sizin gibi Müslümanlara böyle adamlar uygun ki, onlar başa geçirilmiş. Yoksa siz Fahr-i Kâinat efendimizi tekzibe mi yelteniyorsunuz?

    Ezanlar okunur, şuurlu Müslüman geçinen, İslâmcı postuna bürünen adamlar camiye gelmezler, Şeriat’ın kesin emri olan cemaati yerine getirmezler. Dinimiz gıybeti yasaklamıştır. Kur’ân’da gıybet eden kimse sanki ölü kardeşinin etini yemiş gibi günah işlemiş, çirkin bir iş yapmış olur buyuruluyor. Koyu dindar ve sofu bir güruh vardır ki, durmak dinlenmek bilmeden devamlı şekilde gıybet eder. Dinimiz, zina suçu işlememiş kadınların namusuna dil uzatılmasını da yasaklamıştır. Bir kadının namusuna dil uzatıp da onun kötülüğünü isbat edemeyen kimseye yetmiş sopa vurulur. Buna kazf haddi (cezası) denir. Şeriat’ın vurduğu sopa da şiddetlidir.

    Peygamber Efendimiz, Müslüman öyle bir kimsedir ki, onun elinden ve dilinden öteki Müslümanlar emin olurlar buyurmuştur. Şimdi nice yalancı ve sahte Müslüman var ki, dilleriyle iman kardeşlerine eza ve cefa etmektedir.

    Bu yazım bazılarının hoşuna gitmeyecektir. Gitmesin. Ben zaten şunun bunun hoşuna gitsin diye yazmıyorum. Kaybedecek hiçbir şeyim de yoktur.

    Her Müslüman aklını başına toplamalıdır. Ehl-i tevhid ve ehl-i kıble olan herkes Müslümandır. Biz kimsenin kalbini bilemeyiz. İki temel ölçü, ehl-i tevhid ve ehl-i kıble olmaktır. Hiçbir meşreb, mezhep, tarikat, fırka, hizip din ile özdeşletirilemez. Bunları İslâm ile özdeşleştirmek sapıklıktır. Meşrebi, tercihi, tarikatı, metodu seninkine ters düşse de mü’min kardeşini dışlamaya, ona düşmanlık etmeye, ona sövüp saymaya, ona kin beslemeye hakkın yoktur. Kebair (büyük günah) işlese de mü’mine düşmanlık edemez, onu kardeşlikten atamazsın. Çünkü mü’minde iman denilen ilâhî bir cevher vardır. Düşmanlık, ondaki günaha edilir, onun şahsiyetine değil.

    Hangi adam çıkıp da Biz Türkiye Müslümanları bu idareye, bu idarecilere layık değiliz diyebilirler. Böyle bir söz, Peygamber’in, Siz ne halde iseniz öyle idare olunursunuz hikmetine ve hükmüne aykırı düşmez mi?

    Bu memlekette ulema kalmadı mı ki, bu gerçekler halka anlatılmıyor?

    Kitabullah’da Allah, bir toplum kendini bozmadıkça onu bozmaz buyuruluyor. Bugünkü bozukluktan kurtulmak için kendimizi islâh etmemiz gerekir.

    Peygamberimiz (Salât ve Selâm olsun O’na), Siz birbirinizi sevmedikçe mü’min olamazsınız buyuruyor. Yüreklerindeki kin ve garaz ateşi ağızlarından saçılan adamlar bu âyet ve hadîslerden ibret almıyorlar mı?

    Hinoğlu hin din baronları peşlerine düşen cahil ve irfansız Müslümanları kandırarak, kışkırtarak, birbirlerine düşman ederek, daha fazla para, daha fazla ün, daha fazla itibar temin etmeye çalışıyor. Zaten fitnenin başı onlar değil midir?02/02/2000

    Kütüphâne

    FRANSA’nın eski devlet başkanı Mitterand’ın hizmetlerinden biri de, Paris’e muazzam bir kütüphâne kurmuş, eski

    “Millî Kütüphâne”

    yi,

    “Fransa Kütüphânesi”

    adı verilen bu modern müesseseye taşımış olmasıdır.

    Kütüphânesiz medeniyet, kültür, güç olmaz. Bugün ABD’de öyle üniversiteler vardır ki, kütaphânelerinde milyonlarca kitap bulunmaktadır. Meselâ

    Chicago Üniversitesi kütüphânesinde 13,5 milyon kitap ve belge

    vardır.

    İstanbul’da en büyük kütüphâne Beyâzıt Devlet Kütüphânesidir ve orada kitap ve belge olarak sadece

    450 bin eser

    bulunmaktadır ki, ülkemizin en büyük şehrindeki en büyük kütüphânenin bu kadar az malzemeye sahip olması bizim için yüz karasıdır.

    Türkiye’yi teknokratlar, mühendis kafalı kişiler idare ediyor.

    Merhum Turgut bey o kadar iş yaptı, fakat İstanbul’a birkaç milyon kitaplı büyük bir kütüphâne kazandırmayı düşünmedi.

    Mühendis kafası…

    Türkiye gibi, cihan tarihinin gördüğü üç büyük imparatorluktan birini, Osmanlı devletini kurmuş bir ülkenin tabiî başkenti ve asıl merkezi olan İstanbul’da doğru dürüst bir genel kütüphâne bulunmaması çok utanılacak, çok ayıplanacak, çok üzünülecek bir eksikliktir. Lâkin bu konuda ne aydınlarımız, ne politikacılarımız, ne de medya mensuplarımız bir şey yapmaktadır.

    Müslüman kesim de, son otuz kırk yıl içinde bir

    gecekondu, kırsal kesim, taşra, köylü, varoş kültürü ve zihniyeti seviyesine düşmüş bulunduğu için

    kütüphâne konusunda bir şey yapacak durumda değildir. Zaten, İstanbul’a üç-beş milyon kitaplık büyük bir kütüphâne kurulsa bile buraya gelip de kitap okuyacak, araştırma yapacak adam kalmamış gibidir.

    Çünkü

    bizim gayr-i millî eğitimimiz ve üniversitelerimiz iflâs etmiştir.

    İleride aklı başında, kültürlü, seviyeli, vicdanlı idareciler iş başına geçerlerse İstanbul’a Türkiye’nin büyük kütüphânesini kurmak için harekete geçerler inşaallah.

    İyilik ve Kötülük

    Bu dünyada başlangıçtan beri iyilik de vardır, kötülük de. Oluklar çifttir; birinden nur akar, öbüründen kir. İslam dini iyiliklerin, doğruların, hayırların, güzelliklerin hâkim olması için gönderilmiştir. İnançlar, fikirler, görüşler, ameller, velhasıl her şey doğru, iyi, güzel olmalıdır. Müslümanlar sadece iman etmekle, namaz kılmakla, oruç tutmakla, hacca gitmekle, kurban kesmekle vazifelerini hakkıyla yapmış olmazlar. Müslümanların, toplum olarak emr-i mâruf nehy-i münker vazifesi vardır. Yâni iyiliği emredecekler, kötülüğü de yasaklayacaklardır. Şimdi Müslümanların başlarına gelen belâ ve musibetlerin ana sebeplerinden biri de bu vazifeyi terk ve ihmal etmiş olmalarıdır. Kötülük, çirkinlik, yamukluk bu dünyadan tamamiyle kalkmaz. Bütün insanlar iyi olamaz, kötüler her devirde mevcut olacaktır. Önemli olan husus dünya işlerine iyilerin hâkim olması, kötüleri dizginleyip kontrol altında tutmasıdır.

    Maalesef Müslümanların da bir kısmı kötü işler yapmakta, bilerek veya bilmeyerek kötülük kuvvetlerine yardım etmektedir. İyilik taraftarı Müslümanların dünya işlerine hâkim olmaları için dikkat etmeleri gereken bazı hususlar vardır. Bunların birincisi birlik ve beraberlik içinde olmalarıdır. Tefrikaya düşerler, parçalanırlar, birbirlerinden koparlar, bağımsız hizipler ve fırkalar kurarlarsa güçleri ellerinden gider. İyilik taraftarı Müslümanların çok dikkat etmeleri gereken iki islamî prensip ihlas ve istiqamettir. Bu ikisi olmadan, inkârcılar başarılı olabilir ama Müslümanlar kesinlikle olamazlar. Olur gibi görünseler de başarıları pek geçici olur. İhlassız ve istiqametsiz Müslüman kendi kendini inkâr etmiş olur. Bilgi ve kültür gücü. Müslümanların içinde, her devirde yeterli sayıda bilgili, irfanlı, kültürlü adamlar ve bunlardan meydana gelmiş güçlü kadrolar bulunmalıdır. Câhil insanlar yahut ilimleri ve kültürleri yetersiz kişiler ne kadar samimî ve iyi niyetli olurlarsa olsunlar dünya hakimiyetini ele geçiremezler.

    Peki bilgili olmanın ölçüsü nedir? Düşmanlardan, karşıtlardan, kötülük taraftarlarından daha fazla ilme ve kültüre sahip olmak gerekir. Onların altında kaldınız mı, galip gelemezsiniz, kurtulamazsınız. Üçüncüsü ahlâk, fazilet, hikmettir. İyilik taraftarı Müslümanların yüksek ahlâka, erdemlere, bilgeliğe sahip olmaları gerekir. Dinsizlikle, ateizmle, ahlaksızlık, faziletsizlik, yamukluk bir arada bulunabilir ama dindarlık ile ahlaksızlık asla bağdaşmaz, birlikte olmaz. Ahlaksız, faziletsiz, yamuk Müslüman kendini inkâr etmiş olur. Bugün iyilik taraftarı olduğunu iddia eden Müslümanlar da bir sürü eksiklik, kötülük, yanlışlık, yetersizlik görülmektedir. Hem ülkeyi düzelteceğiz diyorlar, hem de kaldırmak istedikleri kötülüklerden çoğu kendilerinde mevcut. Bu ne büyük tenâkuzdur (çelişkidir). İslamî hareketin içine maalesef bir müddetten beri birtakım samimiyetsiz, mâceracı, yiyici, din istismarcısı, arivist, ahlaksız, karaktersiz kişiler girmiştir.

    Bunların gayesi islah etmek, iyiliği hâkim kılmak, ülkeyi selâmete çıkartmak değil; maddî menfaat temin etmek, zengin olmak, makam ve mevki kapmak, şan ve şeref elde etmek, ün ve alkış toplamak, tek kelimeyle dünyevî ihtiraslarını, şehvetlerini tatmin etmektir. İslam dini, insanların nefsaniyetlerini, kötü taraflarını islah etmek için gönderilmiş ilahî bir sistemdir. Müslüman geçinen kimselerin nefsâniyetlerine ve şehvetlerine tâbi olmaları kötülük olarak kendilerine yeter. Türkiye’ye 1950’nin 14 Mayısında hürriyet geldikten, CHP oligarşisi yıkıldıktan bu yana Müslümanlar yarım asra yakın bir zamandan beri selâmete çıkmak için çalışıyorlar. Ancak, Güney Afrika’daki zenciler bile haklarını elde ettiler, fakat Türkiye Müslümanları hâlâ haklarını, hürriyetlerini, haysiyetlerini elde edemediler. 2000 yılına şurada bir sene birkaç ay kaldı, biz Müslümanlar, çoğunlukta olduğumuz bu ülkede sömürge yerlisi, ikici sınıf vatandaş, zenci muamelesi görmekteyiz. Ülkemizde hâlâ hukukun üstünlüğüne dayanan bir rejim yok. Uluslararası evrensel metinlerde yazılı bulunan haklarımız, hürriyetlerimiz, haysiyetlerimiz ayaklar altında çiğneniyor. Liselerde, üniversitelerdeki kız çocuklarımızı başları örtülü olarak okutamıyoruz. Tesettüre riayet eden kadın hukukçularımıza, bu kıyafetleriyle avukatlık ruhsatı verilmiyor. Kendi vatanımızda, askerlik hizmeti yaptığımız, vergi ödediğimiz bu topraklar üzerinde binbir tehdit, hakaret, çile, korku, güvensizlik içinde yaşıyoruz.

    Dinimize irtica, Müslümanlara mürteci deniliyor. İnandığımız gibi yaşamak hakkına ve hürriyetine sahip değiliz. Bütün bu kötülüklerin, olumsuz işlerin sebebi, Müslümanların güçsüz, vasıfsız, yetersiz hale düşmüş olmasıdır. Bizim ilmimiz, irfanımız, ahlâkımız, erdemlerimiz, hikmetimiz kurtulmaya yetişmiyor. Bu memlekette devlet büyükleri Sünnî tarikat faaliyetlerine katılamıyor, katılırlarsa kötülük güçleri yaygaraya başlıyor. Lakin, devlet büyüklerinin Alevî ve Bektaşî tarikat faaliyetlerine katılmaları kötülük güçlerinin bir reaksiyonu ile karşılaşmıyor. Bu ikili standartın sebebi nedir? Sünnî Müslümanlara niçin baskı yapılıyor? Müslümanların bu konuda haklarını niçin koruyamıyor? Nüfusu yetmiş milyona yaklaşmış şu memlekette, Müslümanların kendilerini toparlamaları, islah ve iyilik hizmetlerinde başarıya ulaşmaları için dört başı mâmur, mükemmel, efradını câmi, ağyarını mâni bir plan ve program yapacak, bir strateji hazırlayacak en fazla beş yüksek zekâ ve vicdan çıkar. Ümmet-i Muhammed bu beş kişiyi bulmalı, onları bir araya getirip bu plan ve programı, bu stratejiyi hazırlatmalıdır.

    Şimdiye kadar uygulanan yetersiz planlar, programlar, ucuz kurtuluş reçeteleri fazla bir işe yaramamıştır. Akılları başlarında olan milyonlarca Müslüman, şu ülkedeki Ümmet-i Muhammed’in nasıl birleşeceğini, nasıl güçlü ve üstün adamlar yetiştirebileceğinin maddelerini gündemlerine koymalıdır. Günlük dedikodularla, aktüel hadiseleri takip ederek kurtuluş olmaz. Kurtuluş için inkılap çapında büyük, kökten değişimler gereklidir. Müslüman kesim, din ve iman itibarıyla mü’mindir ama tatbikatta, hayatta bir sürü cahilî hurafeye saplanmış bulunmaktadır. Müslümanların üst tabakasının büyük vebali, sorumluluğu vardır. Onlar şimdi yazlıklarında, mâlikânelerinde, saray yavrusu villalarında lüks, konfor, gösterişe yönelik aşırı tüketim içinde keyf, zevk ve sefa içinde yaşıyorlar ama ilahî adalet bir gün gelecek kendilerinden hesap soracaktır. Onlar çobandır ve sürülerinden sorumludur. Çobanlıklarını iyi yapmayan, sürüyü kurtlara karşı koruyamayan, Müslümanları birleştirmeyen, ehl-i iman arasında ilmi, irfanı, kültürü, ahlakı, fazileti, hikmeti hakim kılmayan, şer’î prensiplere riayet etmeyen çobanlar ne kötü çobanlardır. 05 Eylül 1998

    Çin’le İlgili Bir Dergi

    348 sayfalı ilmî araştırma dergisinin ismi

    “Revue Bibliographique de Sinologie”,

    yâni

    “Çin Tedkikleri Bibliyografik Dergisi”.

    Bendeki nüsha 1989’da yayınlanmış. Yayıncısı Paris’teki

    “Sosyal İlimlerde Yüksek Araştırmalar Okulu”.

    Ayrıca,

    “İlmî Araştırma Millî Merkezi”

    (CNRS)

    ile

    “Fransız Uzak-Doğu Okulu”

    bu ilmî derginin hazırlanıp yayınlanmasına yardımcı olmuşlar. 1989’a kadar yirmi iki sayı çıkmış.

    Fransa’da Çin ile ilgili bu bibliyografya dergisinden başka Çin’in tarihini, kültürünü, antropolojisini, lisanını, geleneklerini, sanatlarını inceleyen ilmî dergiler de yayınlanıyor.

    Bendeki derginin içinde Çin ile ilgili 572 kitap tanıtılıyor.

    Latin harfleriyle birlikte Çin yazısı da kullanılmış.

    Başta Fransa olmak üzere ileri Batı ülkelerini üstün kılan işte bu ilmî araştırmalardır.

    Fransa’da böyle yüzlerce araştırma dergisi, yüzlerce enstitü, vakıf, dernek, okul tarafından yayınlanmaktadır.

    Dünya üzerinde araştırılacak hangi konu varsa ABD, İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkelerde onu araştıran ilmî kuruluşlar ve uzmanlar bulunmaktadır.

    Bize gelince. Biz maalesef dünya birincisi olmamız gereken Türkoloji araştırmaları sahasında bile nal toplamaktayız. Bir rivayete göre kırk lisan bilen

    Profesör Georges Dumézil 50’li 60’lı yıllarda ülkemize gelmiş, Ubikçe bilen dört kişiyi bulmuş, onların ağzından Ubikçe hikayeler dinlemiş, bunları zabtetmiş, uzun zahmet ve araştırmalardan sonra Paris’te Ubikçe sözlüğü yazıp yayınlamıştı.

    Ubikçe ne midir?

    Kafkasya dillerinden, şu anda konuşanı birkaç kişi kalmış bir lisandır.

    Biz Türkler, Çin ile anayurdumuzda iken yakın alâkalarımız bulunmuş olmasına rağmen şu anda sinoloji

    (Çin araştırmaları)

    konusunda son derece geriyiz, hattâ sıfır durumundayız. Böyle mi olmalıydı? Hayır, bizim şimdiye kadar üniversitelerimizde güçlü sinoloji kürsü ve enstitüleri kurmuş, dünya çapında sinologlar yetiştirmiş, Çinlileri bile hayran bırakacak derin araştırmalar yapmış olmamız, yeteri sayıda güçlü ve üstün Çin kültürü, lisanı, tarihi, sanatı uzmanları yetiştirmiş olmamız gerekirdi.

    Medeniyet asfalt yollar, otobüsler, uçaklar, televizyonlar, buzdolapları, elektrikli ev âletleri değildir.

    Medeniyet ilimdir, irfandır, sanattır. Kültürün dört esası vardır: Merak, ilgi, dikkat, hâfıza. Bunlar yoksa altın kaplı otomobillerde, sesten hızlı giden uçaklarda seyahat etse bile kişi yine adam olamaz.

    Bırakın başkalarını, biz kendimizi bile bilmiyoruz. Dört başı mâmur yirmi otuz ciltlik bir Türkiye Tarihi yazılmış mıdır? Ülkemizi teferruatlı şekilde inceleyip anlatan geniş bir coğrafya külliyatına sahip miyiz? Maalesef biz kendi ülkemiz, kendi halkımız, kendi tarihimiz hususunda da yaya kalmışızdır.

    Peki bu hale nasıl düştük?

    Bunca üniversiteye rağmen bizde niçin çağdaş dünya seviyesinde ilmî araştırma yapılamıyor?

    Bu sorunun cevabını bu ülkeyi idare edenler, pabucu büyükler, aydınlar, seçkinler versin.

    Müslümanlara gelince:

    Onlar, karşıtlarına söğüp saymakla,

    bütün kabahati dinsizlerin üzerine atmakla

    kendilerini temize çıkartamazlar.

    Cami helâları, takunyalar, üç şerefeli uzun minareler, şadırvanlar, imamevleri, ışıldaklar, fırıldaklar, zırıldaklar ile uğraşacaklarına

    ilimle, irfanla, kültürle, sanatla, araştırma ile meşgul olsalardı

    bugünkü zilletin, meskenetin, zebunluğun, esâretin pençesine düşmeyeceklerdi. 04 Kasım 1998

    Lisansız Millet Olmaz


    Umberto Eco’nun “Avrupa Kültüründe Kusursuz Dil Arayışı” (Afa Yayınları, 1995, İstanbul) adlı kitabını okuyorum. Lisan olmadan ne insanlık, ne medeniyet, ne kültür, ne sanat, ne de devlet olur. İslâm’ın din dili Arapça gibi mükemmel ve zengin bir dildir. Engin ve zengin Osmanlıca Türkçesi olmasaydı, o devlet-i ebed-müddet vücut bulabilir miydi?

    Bugün Türkiye’nin en önemli, en büyük, en birinci gündem maddesi lisandır. Yazık ki, bu konu ne aydınlar, ne de halk tarafından ele alınıyor.

    Bir ülkeyi mahvetmek, bir milleti sürü haline dönüştürmek, bir devleti batırmak mı istiyorsunuz? Onun dilini bozunuz, fakirleştiriniz, kültür terörü ile âni değişikliklere tâbi tutunuz. Başka suikast gerekmez.

    Yahudiler, İbranice konuşmadıkları halde uzun asırlar boyunca kimliklerini korumuşlar. Doğrudur, lakin bu sadece onlara mahsus bir şeydir. Diğer kavimler, milletler, ümmetler lisanlarını yitirince dejenere olmaya mahkumdur.

    Stalin’in lisan üzerine bir sürü sözde ilmî eseri vardır. O kızıl ve kanlı diktatör bu konu üzerinde niçin bu kadar durmuştur? Çünkü çok iyi bilmektedir ki, mahkum milletlerin dillerini değiştirebilir, sapık ideolojisine uygun bir mecraya sokabilirse saltanatını devam ettirebilecektir.

    Bizde tek parti devrinde lisana ve tarihe aşırı şekilde müdahale edilmiştir. Hitler Almanya’sında ve Stalin Rusya’sında bile lisana ve tarihe bizdeki kadar müdahale edilmemiştir.

    Neler mi yapılmıştır? Bir kere zengin Türkçe lisanı, sadeleştirilme ve arılaştırılma bahanesiyle fakirleştirilmiş, yozlaştırılmış, güçsüz ve yetersiz hale getirilmiştir. Nerede yirminci asrın başlarındaki 200 bin kelimeye sahip zengin Türkçe, nerede bugünkü sade suya tirit arı dil.

    Büyük milletler, ulu çınarlar gibi tarihlerine ve geleneklerine bağlı kaldıkları, kökleri mazinin derinliklerinden güç aldığı müddetçe pâyidar olur, zindeliğini muhafaza eder. Kökleri keserseniz ağaç yaşar mı?

    Çocukluğumda ve gençliğimde Türkçenin ırzına geçildiğini görmüşümdür. Ayların isimlerine kadar değiştirdiler. Teşrinler, kânunlar atıldı, yerlerine uydurukça sözcükler konuldu. Mektep okul oldu, muallim öğretmen. Mebusa bir ara saylav dediler, o tutmadı, milletvekili yaptılar. Meclis Kamutay’dı Maarif Bakanlığı Kültür Bakanlığı oldu, onun ardından Millî Eğitim Bakanlığı yapıldı. Nesiller arasındaki bağlar kopartıldı.

    Genç nesiller bu asrın ilk yarısında yazılmış romanları bile doğru dürüst okuyup anlayamıyor. Yayınevleri Reşat Nuri’nin, Halid Ziya Uşaklıgil’in, Yakup Kadri’nin, Halide Edib’in kitaplarını sadeleştirerek yayınlıyorlarmış. Vah vah! İngiltere’de Shakespeare, Fransa’da Molière, Almanya’da Goethe sadeleştiriliyor mu?

    Dil bitince akıl, iz’an, ilim, irfan, mârifet ve sanat da biter. Nitekim bitti.

    Millî değerlere, millî kimliğe bağlı olması gereken Müslüman kesim lisan, edebiyat, sanat meseleleriyle gereği gibi meşgul oluyor mu? Ne gezer.

    Türkiye Müslümanları hürriyet içinde yaşamak, haysiyetli bir hayat sürmek, varlıklarını muhafaza etmek istiyorlarsa Türkçenin zenginleşmesi için çalışmalıdır. Lisan olmadan din kültürü olmaz. Cami helalarına, meşrutalara, mâbetlere konulan ışıldaklara, zırıldaklara, fırıldaklara önem veren kafalar niçin lisan, edebiyat, sanat, kültür, ilim, irfan, mimarlık gibi konulara eğilmiyor?

    Arı ve sade Türkçeyle günlük hayat idame ettirilir, insanlar birbiriyle iletişim kurabilir ama bu fakir lisanla asla ve asla yüksek bir medeniyet ve kültür kurulamaz.

    Milyonlarca Müslüman boş dedikodularla uğraşıyor. Her yıl hizmet ve faaliyet yapmak için milyarlarca dolar toplanıyor bunların büyük kısmı israf ediliyor, verimsiz işlere yatırılıyor. Müslümanların hâlâ ciddî ve müessir lisan ve edebiyat akademileri, bilgi bankaları, stratejik araştırma müesseseleri, sanat ve kültür merkezleri, araştırma kurumları yok. Bir sürü arivist ve demagog hayli gürültü kopartıyor, şamata yapıyor, lakin medeniyet ve kültür faaliyetleri pek güdük.

    Uzun yıllar Sovyet işgalinde kalan Azerbaycan’da bile Türkçe bu kadar büyük tahribat görmedi, bu kadar hâince baskılara mâruz kalmadı. Lisan kalesi düşerse esâret, zillet, zebunluk gelir. 13 Ocak 1999

    Bozuk Kitaplar

    Çatık suratlı İslâmcı genç benden hesap soruyordu.

    “Siz, Ali Şeriatî gibi bir mücahidin ve şehidin aleyhinde nasıl yazarsınız?”

    diyordu. Gözlerinden öfke kıvılcımları parıldayan gence,

    “Bu zat, İslâm Şinâsî adlı kitabında “Allah gerçek bir Janus’tur” diyerek Cenab-ı Hakk’ı hâşâ iki yüzlü bir Roma putuna benzetmiştir. Böyle bir şeyi tenkit etmek ve Müslümanları uyarmak benim vazifemdir”

    cevabını verdim. Daha da öfkelenerek

    “Sen kim oluyorsun da o büyük zatı tenkit ediyorsun!”

    diye bağırdı.

    Evet muhterem okuyucularım.

    Müslüman geçinen, İslâmcı olduğunu söyleyen tahsilli bir genç, Allahü Teâlâ ve Tekaddes hazretlerinin bir puta benzetilmesine tepki göstermiyor,

    aksine, bu teşbihin tenkit edilmesine karşı feveran ediyordu.

    İslâm dini, Allah’ın bir şeye teşbih edilmesini

    (benzetilmesini)

    şiddetle yasaklamıştır. Temiz ve doğru İslâm inancında Allah şekilden, suretten münezzehtir. Onu bir puta benzetmek ne çirkin bir benzetmedir.

    Maalesef son yirmi beş yıl içinde ülkemizde bir sürü sapık kitap yayınlandı. Allah’ın bir puta benzetilmesinin, İslâm’ı bir ideoloji gibi görenler katında önemi yoktur. Böyleleri akıllarını şeytanî kuruntularla doldurmuşlardır. Yüce Yaratan hakkında yakışıksız sözler söylenmesi onları üzmez.

    İran İslâm Cumhuriyetinin bu gibi kitapları el altından desteklediğine dair bilgiler alıyorum.

    İnsaf etsinler. Sünnî olsun, Caferî olsun, Vehhabî olsun, hangi meşreb ve mezhebten olursa olsun

    Tevhid ve Tenzih inancına sahip bir Müslümanın Allah’ın Roma putu Janus’a teşbih edilmesine isyan etmesi gerekir.

    Kaldı ki,

    Mutahharî

    gibi Caferilik âleminin büyük ilmî şahsiyetleri Ali Şeriatî’yi tenkit ve takbih etmişlerdir.

    Birtakım Müslüman yayıncılar, üç beş kuruşluk dünya menfaati için Ali Şeriatî’nin bozuk fikirlerle dolu kitaplarını tercüme ettirip bastırıyorlar. Kendilerine teessüf ederim.

    Şeriatî

    öyle midir bilmem ama, mücahid de olsa, hiç bir Müslüman Allah için

    “O gerçek bir Janus’tur”

    hezeyanını savuramaz, böyle bir zındıklık yapamaz.

    Allah’ın bir Roma putuna benzetilmesinin çok çirkin bir şey olduğunu kuş kadar aklı olan herkes bilir ve idrak eder.

    Müslümanların birinci vazifeleri itikadlarını tashih etmektir. İtikad bozukluklarının bazısı kişiyi maazallah küfre götürür.

    İmkânım ve iktidarım olsa, Farsça küçük bir risâle yayınlayarak İran İslâm Cumhuriyeti sorumlularını

    Ali Şeriatî

    konusunda uyarmak isterdim. Böyle kitapları Sünnî ülkelerde teşvik etmek bir yana, kendi ülkelerinde bile yasaklamaları gerekir. Doğru olan bu değil midir?

    Sadece Tahsil Yetmez

    Öyle kimseler görüyorum ki, iyi bir tahsil yapmışlardır, zekâları parlaktır, dilleri lâf etmektedir. Kimisinin kalemi kuvvetlidir. Çevreleri de vardır. Bu adamlar islâmî hizmet ve faaliyet sahasına atılmaktadırlar. Acaba bu kişiler gerçekten hizmet edebilirler mi?

    Sadece tahsille, zeka ile, lisan gücüyle hizmet edilemez. Bunların yanında y

    üksek bir ahlâka ve karaktere, nice faziletlere sahip olmaları

    gerekir. Dini imanı para olan, benliğini put edinip ona tapan, içi cayır cayır dünya şehvet ve ihtirasları ile yanan bazı adamlar var ki, onlar dünyanın en iyi üniversitelerinden mezun olmuş, parlak bir zekaya sahip bulunmuş, güzel konuşmuş, güçlü yazılar kaleme almış olsalar da, hizmet değil hezimet üretirler ancak.

    Zavallı Müslüman halk, saf ve iyi niyetli taban bazı şahsiyetleri tanımıyor. Zâhire aldanıyor, yaldızlı laflara inanıveriyor ve birtakım şarlatanların, arivistlerin, menfaatperestlerin, soytarıların peşine düşüyor.

    İslâmî hareket içinde, hizmet ve faaliyet erbabını denetleyecek mekanizmaların bulunması gereklidir. Kim samimî, ihlaslı ahlâklı, karakterli hizmetkârdır, kim de din bezirgânıdır araştırılmalı, bilinmelidir.

    Din bezirgânları iyi tiyatrocudur. Halkı, peşlerine düşen kütleleri aldatmasını, oyalamayı, sağmayı bilirler. Halkı, Müslüman kütleleri bunların mekr ü hilelerine, oyunlarına, dolaplarına karşı uyarmak gerekir.

    Dini imanı para, menfaat, makam, mevki, şan, şöhret, riyaset olan alçak ve karaktersiz adamlardan bu dine fayda gelmez.

    İslâm’a hizmet perdesi altında yüz milyarları, trilyonları götüren, Karun gibi zengin olan bu reziller mi İslâm’a ve Ümmet’e hizmet edecekler? Güldürmeyin beni!

    İşte Peygamber, işte Ashab-ı Güzin, işte Selef-i Sâlihîn, işte âmil ulema, işte kâmil mürşidler… Bunların nasıl çalışmış olduğunu muteber kitaplar yazıyor. Müslümanlar ancak böyle çalışmalarla kurtulur, izzet bulur.

    Ali Toy’un Hat Sergisi

    Hattat ve yüksek mimar Ali Toy Çırağan sarayındaki hüsn-i hat eserleri sergisini gezdim. Gerçekten nefis eserler ortaya koymuştu. Hele, talik hatla yazılmış büyük bir Fâtiha-i şerif levhası vardı ki, sadece o sergilenmiş olsaydı bile gelip görmeye değerdi.

    Sergiyi çağdaş kesime mensup beyefendiler, hanımefendiler geziyorlar, her yazının önünde dakikalarca durarak inceliyorlardı. Maalesef aradan kaç gün geçmesine rağmen dindar ve İslâmcı kesimden bir bey veya hanım gelip de gezmemiş, ilgi göstermemiş.

    Bizim Müslümanlar lâfa gelince mangalda kül bırakmazlar; işe, kültüre, sanata gelince bir varlık gösteremezler.

    Ülkemizdeki 26 bin kişilik Yahudi azınlığına mensup bazı zenginler bile eski antika İslâm eserlerini topluyor, koleksiyon yapıyor, evlerini ve işyerlerini bunlarla süslüyor da dindar kesim böyle sanat eserlerine, kendi ecdadının mirasına ilgi göstermiyor. Sonra da “Biz İslâm nizamı kuracağız…” diye büyük büyük laflar ediyorlar. Bu kafayla İslâm nizamından geçtim, İslâm büfesi bile kurulmaz.

    Trilyonlarca liralık malvarlığına sahip İslâmcı bir şahsiyetin yüz metre kareden büyük çalışma odasına girdiğimde dekorasyonun zavallılığı karşısında afallamış kalmıştım. Duvarlarda hüsn-i hat, kıymetli çini, minyatür, tezhip, ferman, gravür, eski antika harita gibi şeyler yoktu. Yerlere berbat fabrika dokuması halılar serilmişti. Mobilyalar, masalar, koltuklar da sahibinin zevksizliğini gösteriyordu. Böyle Müslüman zengin, böyle İslâmcı şahsiyet, böyle din önderi olur mu?

    “Biz cihad yapıyoruz. Şimdi estetiğin, İslâm sanatının zamanı mı?” diye kendilerini müdafaaya kalkışanlara pöh derim, gülerim.

    Elli milyarlık arabalara binmesini, milyonlarca dolarlık dairelerde oturmasını, en pahalı mağazalardan en lüks kostümleri satın almasını, beş yıldızlı otellerde tıkınmasını biliyorlar da, niçin meskenlerini, iş yerlerini islâmî sanat eserleriyle süslemeyi beceremiyorlar? 16 Ocak 1999 Cumartesi

    İstediklerim

    Türkiye’nin fikir adamları insanlığın ve ülkenin durumunu inceleyen, yol gösteren, ışık tutan değerli kitaplar yazsınlar, bunlar aydınlar, gençler ve halk tarafından yüzbinlerce nüsha alınsın okunsun, herkes bunları tartışsın; bu eserler yabancı dillere de çevrilsin, bütün dünyada akisler bıraksın istiyorum.

    Bizim romancılarımızın, tarihçilerimizin, sanat uzmanlarımızın kitapları bellibaşlı dünya dillerine çevrilsin, merak ve hayranlıkla okunsun istiyorum.

    Türkiye’nin yetiştirdiği din âlimlerinin, mutasavvıfların, İslâm düşünür ve aydınlarının eserleri, menkibeleri sınırlarımızı aşsın, bütün beşeriyete nurlar saçsın istiyorum.

    Türkiyeli mimarların çok güzel binalar, anıtlar, şehirler bina etmelerini, Türk mimarlığının başka ülke ve milletlere örnek ve model olmasını istiyorum.

    Ülkemin barış, adalet, güvenlik yurdu olmasını; dünyanın çeşitli yerlerinde zulme ve haksızlığa uğrayan mazlum insanların bize göçetmek, burada rahat ve huzur bulmak için bize geldiklerini görmek istiyorum.

    Türkiye’nin mahkemelerinin işsiz, hapishânelerinin ıssız kalmasını istiyorum.

    Türk, Kürt, Laz ve diğer etnik grupların; Sünnî ve Alevî mezhep mensuplarının; sağcıların solcuların, Şeriatçıların Laiklerin, bütün çeşitliliklerin, farklılıkların toplumsal bir barış ve millî bir uzlaşma içinde yaşamalarını istiyorum.

    Ülkemde hukukun üstünlüğünün sağlanmasını, temel ve evrensel insan hak ve haysiyetlerine saygı gösterilip riayet edilmesini, din ve inanç hürriyetinin tam bir şekilde sağlanmasını, vatandaşların dinî inançlarına uygun bir hayat sürmelerine imkân tanınmasını, resmî ideolojiyi bahane ederek kimsenin ezilmemesini, zulme uğramamasını temenni ediyorum.

    Rüşvetin, soygunun, talanın, hortumlamanın, partizanlığın, yiyiciliğin, götürücülüğün, devlet bütçesini yağma etmenin, mahallî idarelerde yolsuzluk yapılmasının, iş sahiplerinden dolaylı şekilde haraç alınmasının kalkmasını istiyorum.

    Kendi ülkemde kendi kimliğime, kendi kültürüme, kendi kişiliğime, kendi geleneklerime, kendi tarihime uygun bir hayat sürmek istiyorum.

    Vatandaşların fikirlerinden, dinî inançlarından, görüşlerinden dolayı mahkemeye verilmemesini, hapse atılmamasını, zulme uğramamasını istiyorum.

    Evet ben Türkiye’de bir Müslüman Türkiyeli olarak güven içinde, huzur içinde, adalet içinde, mutluluk içinde göğsümü gererek yaşamak istiyorum.

    Bu isteklerimde haksız mıyım?

    Benim bu isteklerimi bilerek veya bilmeyerek engellemeye, kösteklemeye çalışan Laiklik yobazlarını, resmî ideoloji fanatiklerini, din sömürücülerini, talancıları lanetliyorum.

    Beceriksizlik

    Çok önemli bir gerçeğin, hakkın, prensibin günde iki bin adet satılan küçük bir taşra gazetesinde yazılmasıyla, günde yarım milyon satan ve ülkenin her yerinde okunan büyük bir gazetede yayınlanması arasında elbette fark vardır. Birincide gerçek, hak, prensip güme gidebilir. İkincisinde (bir gazeteyi birkaç kişi okuduğuna göre) milyonlarca vatandaş tarafından duyulur.

    Müslümanlar gerçeklerini, haklarını ülke ve dünya çapında ilân etmekte, duyurmakta pek başarılı sayılmazlar. Başörtüsü konusundaki beceriksizliklerine bakınız.

    ABD, Kanada, Almanya, İngiltere, İsveç gibi hür, demokratik, ileri, medenî, hukukun üstünlüğünü kabul etmiş, temel ve evrensel insan haklarına saygı gösteren ve riayet eden ülkelerde başörtülü Müslüman kızlar liselere ve kolejlere serbestçe gidebiliyorlar da, Türkiye’deki Müslüman kızlar gidemiyor. Müslümanlar bu konuda kendilerini gereği gibi müdafaa edememektedir.

    Cılız protestolar, faydasız iniltiler, yetersiz savunmalar…

    En haklı dâvalar yetersiz ve beceriksiz avukatlar tarafından kaybettirilebilir. Müslüman kesimin din baronları, önderleri, kurtarıcıları, büyük mücâhidleri İslâm’a ve Ümmet’e hizmet maksadıyla dindar kesimden her yıl milyarlarca dolar topluyorlar ve başörtüsü gibi yüzde yüz haklı olunan bir dâvada gerekeni yapamıyorlar.

    Bu konuda ülkenin en güçlü hukukçuları, avukatları, sosyal psikoloji uzmanları, gerçek aydınları, güçlü ve mâhir medyacıları ile istişare edilerek, işbirliği yapılarak broşürler çıkartılmalıydı. Müslüman kesimin baronları bunu yapamamıştır. İnsanlığa hitap etmek; başörtüsü zulmünün bir insan hakları ihlâli olduğunu dünya aydınlarına duyurmak için başta İngilizce olmak üzere çeşitli dillerde küçük kitaplar yayınlanmalıydı. Bu da yapılmamıştır.

    Çağımız propaganda asrıdır, medya devridir. Bu silâhlara sahip olmayan, bunları kullanamayan, bu sahada üstünlüğü olmayan topluluklar, haklı da olsalar dâvalarını kazanamaz.

    Satranç

    Türkiye’de iki yıldan beri dehşetli, cehennemî bir satranç oynanıyor. Bu satranç öyle iki kişinin oynadığı ve kurallarını bildiğimiz satranç değil. Siyaset, strateji sahasında en az on müsabıklı (yarışmacısı olan) karmaşık, girift bir satrançtır.

    Kütlelerin, halkın, sokaktaki sade vatandaşın bundan haberi yok. Gazeteler, televizyonlar, ajanslar, yorumcular, köşe yazarları bu satranç konusunda milleti uyarmıyor. Kimbilir belki de, onların çoğunun da bundan haberi yok.

    Müslüman kesimin kodamanlarının bu satranç oyununda ne kadar yerleri ve ağırlıkları var? Bence pek fazla değil.

    Bilderbergler, başka uluslararası gizli güçler Türkiye’nin geleceği hakkında planlar yapıyor.

    Büyük, güçlü, nüfuzlu, tesirli bir Türkiye’yi istemiyorlar. Böyle bir şeyi önlemek için de:

    – Sevr’i hortlatmak, Türkiye’yi küçültmek istiyorlar.

    – Türkiye halkını ilerici gerici, Türk Kürt, Sünnî Alevî, sağcı solcu, Şeriatçi Laik diye çeşitli kamplara ve kutuplara ayırıp, bunları birbirlerine düşürmek istiyorlar.

    – Gerekirse Kafkasya’da, Ortadoğu’da, Balkanlar’da savaşlar çıkartıp Türkiye’yi bunlara bulaştırıp zayıflatmak, hem de silah ticareti yoluyla milyarlarca dolarlık vurgunlar vurmak istiyorlar.

    Bizdeki satranççıların içinde otuz beş yıldır siyaset sahnesinde boy gösteren yaşlı bir zat var.

    Sağcı solcu, mert zen, akıllı akılsız satranççılar “Şah mat!” diyebilmek için fırsat kolluyor.

    Bin türlü mekr ü hileleri olan satranççılardır bunlar. Lakin onların oyunları ve düzenleri bir yere kadar söker. Emrinde gâlib olan bir

    mutlak güç Sahibi

    var! 18 Ocak 1999

    Hayal Ya…

    Paris’in dünyaca meşhur büyük moda merkezleri… Christian Dior, Guy Laroche, Yves Saint Laurent, Givenchy, Chanel, Lanvin, Emanuel Ungaro, Jean-Louis Scherrer, Pierre Cardin, Louis Féraud, Lapidus, Valentino Couture, Nina Ricci… ve başkaları.

    Bunlarla ne işim mi var benim? Anlatayım. Üniversitelerimizde okuyan yirmi beş kadar tesettürlü kız öğrenci bulacağım. Tabiî seçerek. Bunları Paris’e götürüp bu moda evlerinden giyindireceğim. Açık saçık olmamak şartıyla nefis tayyörler, mantolar, elbiseler. Ayakkabıları, çantaları da onlara uygun bir şekilde hem şık hem kaliteli olacak.

    En önemli husus da başörtüleri. Dünyanın en lüks ve şık moda evlerinin eşarpları da olsa öyle kolay kolay seçip beğenmeyeceğiz. Hind’in, Çin’in, Japonya’nın el tezgâhlarında dokunmuş en nadide ipeklilerinden, ince yünlerinden hazırlanmış, büyük sanatkârlar tarafından süslenmiş, desenlendirilmiş başörtüleri olacak bunlar.

    Moda uzmanlarının, yüksek kültürlü insanların nezaretinde giyindirilen, başları örtülen bu kızlar İstanbul’a dönecekler ve büyük otellerden birinde, diyelim Çırağan’da bir basın toplantısı tertip edecekler. Ülkenin belli başlı bütün medyası gelecek. Böyle meraklı bir konu kaçırılır mı?

    Yirmi beş tesettürlü kız öğrencinin bu toplantısı bir meydan okuma olacak. Onların kıyafetlerini gören dost olsun düşman olsun herkes beğenecek, hayran kalacak. Başları açık hanımlar onların yanında pek sönük görünecek.

    Çağdaşlıksa çağdaşlık, şıklıksa şıklık, modern kıyafet ise modern kıyafet… Bu kızlar, yetmiş küsur üniversitemizde okuyan binlerce tesettürlü kız adına konuşacaklar, engellenen tahsil haklarını kazanmak için propaganda yapacaklar.

    Ateisti, solcusu, farmasonu, sabataisti, resmî ideoloji taraftarı kişiler şaşırıp kalacaklar. Toplantıdan sonra televizyonlar, gazeteler, dergiler bu meydan okuyuştan bahsedecekler. Velhasıl bu toplantı tarihî bir toplantı olacak. Medeniyet, kültür, sanat konuşacak.

    Peki ben böyle bir şeyi gerçekleştirebilir miyim? Gerçekleştiremem. Çünkü büyük bir eksikliğim vardır. Bu işi uygulayacak param, maddi imkânım yoktur. Para… Günümüzün tek değeri. Sağcı solcu, ilerici gerici, laik Şeriatçı, çağdaş muhafazakâr şimdi herkes paraya bağlı, paraya meftun, paraya bende…

    İslâmî kesimde bu işi yapacak para yok mu? Olmaz olur mu? Benim tahayyül ettiğim bu iş, sanırım yüz milyar kadar bir meblâğ harcanmasını gerektirir. Müslüman câmiada öyle din baronları var ki, her yıl milyarlarca dolar para topluyorlar Ümmet-i Muhammed’den. Lakin onlar böyle bir şey yapmazlar, bizim yapmamızı da istemezler. Onların ben adlı bir putu vardır, o izin vermez.

    Zavallı Türkiye Müslümanları. Örs ile çekiç arasında kalmışlar. Bir tarafta zâlim, merhametsiz, insafsız dinsizler; öbür tarafta câhil, egoist, fanatik, çağdışı kafalı, ufuksuz din baronları…

    Yukarıda anlattığım şey gibi nice faydalı, lüzumlu, zarurî hizmetler, faaliyetler, meydan okumalar, müdafaalar yapılması mümkündür ama yapılamaz. Müslüman kesimde bir sürü betonarme çirkin bina yapılır. Onbinlerce cami helâsı yapılır. Bir sürü israf yapılır. İsmini bile bilmediğimiz uzak ve garip ülkelerde müesseseler açılır. Din baronlarını göklere çıkartmak, onların saltanatlarını daha da pekiştirmek için akla gelen her şey yapılır. Fakat satranç bir türlü doğru dürüst oynanmaz. Bu kafayla, bu zihniyetle satranç mı oynanır?

    Halka, kırsal kesim insanlarına, kendi halindeki vatandaşlara bir şey dediğim yok. Lakin üniversiteli tesettürlü kızlar, Müslümanların yüksek tabakasının hanımları bugünkü perişan, gülünç, kalitesiz tesettür kıyafetleriyle arz-ı endam etmeye devam ederlerse mağlubiyet üzerine mağlubiyet, hezimet üzerine hezimet devşirmeye devam edeceklerdir. Besleme, hizmetçi, kenar mahalle elbise ve başörtüleriyle bir din, kültür, sanat, medeniyet savaşı mı kazanılırmış…

    Sürç-i lisan ettikse af diliyorum. Laiklerden ve İslâmcılardan…

    (NOT: Lükse, israfa, şatafata karşıyımdır. Yukarıda anlattıklarım istisnâî ve zarurî bir müdafaa ve meydan okuyuş olarak mütalaa edilmeli, bir tenâkuz (çelişki) olarak görülmemelidir.) 28 Ocak 1999

    Gençler

    Bir üniversitede hocalık yapan bir dostumla sohbet ederken söz başarılı, istidatlı, kabiliyetli gençler meselesine intikal etti. Muhatabım yıllardan beri öğrencilerle haşir neşir olmuş bir kimse olarak bu mevzuda pek ümitvar değildi.

    Hülâsa olarak şöyle dedi: – Erkek öğrencilerin kalitesi son derece düşük. Kız öğrenciler arasında az sayıda istidatlı, kabiliyetli, başarılı, güvenilir kimseler çıkıyor… Türkiye’deki insan unsurunun kalitesi her geçen gün biraz daha aşağı inmektedir. Ülkenin, milletin, devletin tepesine bir kâbus gibi oturan kötü sistemin bu bozulmada muhakkak ki, büyük miktarda tuzu biberi vardır. Kendilerine iyi terbiye ve tahsil verilse, iyi yetiştirilseler, kemâl (olgunluk) yollarında hızla koşacak gençler yazık ki, bozulmakta, bilgi ve aksiyon (ahlâk) boyutları körletilmektedir.

    Daha ziyade islamî kesimi düşünerek konuşuyorum. Cemaat fanatizmi, hizipçilik, fırkacılık, şuculuk, buculuk, oculuk asabiyeti genç dimağları ve vicdanları dumura uğratıyor. Bugün islamî kesimde öyle öğrenciler var ki, beş altı yerden burs almaktadır. Bu bir ahlaksızlıktır. Alanlar kadar, hattâ onlardan daha fazla bursları dağıtanlar ahlaksızdır. Bir yanda hiç bir yerden burs alamayan ve sürünen bazı gençler, öte yanda beş altı yerden burs alan, burs ticareti yapan açıkgözler…

    Birtakım cemaatler, kendilerine intisap eden (bağlanan) gençlere ilim, irfan, ahlak, fazilet, yüksek karakter aşılamıyor. Onların tek derdi daha fazla taraftara, daha fazla hooligana sahip olmaktır. Bağlılarının kemal bulması diye bir meseleleri yoktur.

    Müslüman gençliğe paralel-alternatif bir eğitim verilememektedir. Biz gençlerimizin tâlim ve terbiyesini millî eğitime ve üniversiteye bırakmışızdır. Ne büyük gaflet ve dalâlettir bu!

    Sosyal kültür sahasında ihtisası olan hoca dostuma, öğrencileri içinde kitapçılık, yayıncılık, dergicilik sahasında çalışabilecek gençler tanıyıp tanımadığını sordum. Bazı hevesliler olduğunu, fakat yeterlilikleri, azimleri, başarılı olup olmayacakları hususunda büyük tereddütleri olduğunu söyledi. Amerika’da ve Avrupa ülkelerinde birçok üniversite öğrencisi part-time işler yaparak para kazanır. Kimi çocuk bakar; kimi boya, badana, duvar kağıdı işleri yapar. Hattâ nicesi lokantalarda bulaşıkçılık yaparak cep harçlığı temin eder. Benzin istasyonlarında hizmet verenleri de çoktur.

    İslamî kesimin bir kısım öğrencileri, Müslüman hayırseverlerin

    yanlış burs siyaseti

    ile asalaklığa, tembelliğe mahkûm edilmiştir. Bugün beş altı yerden burs alan genç, ileride kimbilir ne işler çevirecektir. Zaten görüyoruz… Benim bu satırlarım, ağabeyleri ve hazretleri tarafından

    “pırlanta, inci, elmas, altın”

    gibi sıfatlarla tavsif edilen bazı gençlerin hoşuna gitmeyecektir.

    Gitmesin. Benim vazifem uyarmaktır.

    Gençlerimizi iyi yetiştiremiyoruz.

    Ah Kalite!

    İnsanların zekâları, akılları, dereceleri, kıymetleri, karakterleri, ne mal oldukları zor zamanlarda belli olur. Kolay, olağan, tabiî şartlarda pek belli olmayan alçaklıklar veya yükseklikler zor ve çetin şartlar altında açıkça meydana çıkar.

    Bu milletin, bu ülkenin vekâletini üzerine almış, sorumluluk yüklenmiş, emânet kabul etmiş nice zevatın yetersizliği, beceriksizliği, ahlak ve karakterinin düşüklüğü, velhasıl bir işe yaramazlığı 1997 ve 1998 yılları arasında süren ve hâlâ da müzmin şekilde devam etmekte bulunan siyasî kriz esnasında belli olmuştur.

    Havanın iyi olduğu, semada güneşin parladığı iyi ve kolay günlerde bol keseden konuşan, işkembe-i kübradan atıp tutan, hayli vaadlerde bulunan, “Ederiz, asarız, keseriz, yaparız…” deyip duran birtakım adamlar, hava kararınca, ufuklar daralınca, şimşekler çakmaya başlayınca kaçacak delik aramaya başladılar. Vekâlet emânetlerine hiyânet ederek sustular, yapılması gereken işleri yapmadılar.

    Türkiye’nin başındaki en büyük belâ kalitesizliktir.

    Bu ülkenin okumuşları, aydınları, seçkinleri, sorumluları maalesef, nâdir istisnalar dışında kalitesiz kimseler ve zümrelerdir.

    Çoğunluğu teşkil eden Müslüman kesimde de büyük kalitesizlik vardır. Diğer kesimler, ateistler, laikler, çağdaşlar, sağcılar, solcular da kalitesizdir. Türkiye bu yüzden bocalıyor, bu yüzden ilerliyemiyor, bu yüzden bir Japonya, bir Güney Kore, bir Taiwan, bir Singapur olamıyor.

    Bazıları “Biz Atatürkçüyüz” demekle haklı ve kaliteli olduklarını isbat etmiş olduklarını sanıyorlar. Kalite lâfla değil ilimle, irfanla, hikmetle, ahlakla, faziletle, adaletle olur. Onlarda bu üstünlükler var mı?

    Kendi ülkesinin vatandaşı olan, hem de ezici çoğunluğu teşkil eden Müslümanlara düşman gözüyle bakan, onlara sömürge yerlisi, ikinci sınıf vatandaş, zenci muamelesi yapan, başörtülü oldukları için vatan çocuklarını üniversitelere sokmayan, ülkedeki bunca kokuşma, yolsuzluk ve kötülükte hayli payı bulunan bir zümrenin mensuplarına kaliteli ve iyi vatandaşlar denilebilir mi?

    Siyasetçilere, particilere sorarsanız hepsi de vatanseverdir. Halbuki bunların çoğu bu vatanın, bu milletin, bu devletin kuyusunu kazmak için ellerinden geleni yapmaktadır. Ben, sonra ben, yine ben, hep ben diyen adamlar nasıl vatansever olurlar.

    Düzen partilerinin başındaki liderlere bakınız, sanki birer eskizaman despotudur onlar. Parti diktatörlükleri yüzünden Türkiye’de bir türlü gerçek demokrasi, hukuk devleti, evrensel insan haklarına saygılı ve riayetkâr bir rejim kurulamıyor. Onlar, Millet Meclisi’ne, hizmet edecek, vekâletlerinin hakkını verecek kaliteli elemanlar yerine; kendilerine itaat edecek, dalkavukluk yapacak, gerekse de muhalefet yapmayacak uysal ve silik adamlar doldurmayı tercih ediyorlar.

    Hangisinin, icabında yerine geçecek bir veliahdı vardır? Tarihte büyük imparatorluklar kurmuş, zengin bir medeniyet geliştirmiş, büyük sanat ve kültür meydana koymuş Müslüman kesimin bugünkü zelil, zebun, güçsüz, çaresiz haline bakınız, Bu Müslümanlar Fâtih’lerin, Kanunî’lerin, Barbaros’ların, Sinan’ların, Baki’lerin, diğer büyük kahramanların torunları mıdır?

    Ülke korkunç bir kargaşa, kokuşma, çözülme, tehlike, buhran içinde. Sevr planlarından, hiyânetlerden bahsediliyor.

    Hukuk, adalet, insaf, iz’an ayaklar altında.

    Uzun yıllardan beri sürüp giden müzmin ve yüksek enflasyonun, sanki bir kaza-i mübrem imiş gibi önüne geçilemiyor, Arjantin enflasyonu bitirdi, Amerikan dolarına eşit ve değeri düşmeyen bir para getirdi. Biz hiçbir şey yapamıyoruz. Çünkü ülke gelirinin büyük kısmını yiyen küçük bir eşkıya azınlığın enflasyonun sürmesinde büyük çıkarı vardır.

    Rüşvet rüşvet rüşvet.. Rüşvet almayan bazıları halktan, iş sahiplerinden başka haraçlar, baçlar alıyor. Talan, soygun, haram yiyicilik… Vicdansızlık, namussuzluk, şerefsizlik, ahlaksızlık, faziletsizlik…

    Beyinleri ceviz kadar küçülmüş, işkembeleri kazan gibi büyümüş boş herifler…

    Kalitesiz, ahlaksız, faziletsiz, ilimsiz, irfansız, mürüvvetsiz, keremsiz yiyiciler, hortumlayıcılar, âcizler, sefiller… Ah kalite, ah kalite!… 14 Şubat 1999

    İsrail Tedkikleri Enstitüsü

    İsrail’de Türkiye’yi ilmî açıdan inceleyen yeterli sayıda araştırıcı var. Türkoloji kürsüleri ve enstitüleri var. Lisanımızı, tarihimizi, mâzimizi, bugünkü halimizi bilen uzmanlar var. İstikbalimiz hakkında tahminler yürüten, hesaplar yapan ilim ve ihtisas sahibi kimseler var.

    Peki bizde İsrail’i inceleyen uzmanlar var mı? Kaç Türkiyeli eski ve yeni İbraniceyi bihakkın bilmektedir? Museviliği, Yahudi tarihini, İsrail’in yapısını bilen kaç uzmanımız, profesörümüz bulunmaktadır? Bu konularda şimdiye kadar kaç adet ilmî araştırma yapılmış, kitaplar ve uzun makaleler yazılmıştır?

    İbranice öğrenmeleri için kaç Türkiyeli gence burs ve imkân temin etmişizdir? İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük merkezlerimizde yıllardan beri faaliyet gösteren ilmî

    “Yahudi Tedkikleri Enstitülerimiz”

    bulunmakta mıdır?

    “Büyük İsrail”

    projesi içinde, bizim ülkemizin bir kısmı da yer alıyormuş. Bu iddia doğru mudur? İsrail’in kuvvetli tarafları hangileridir? Zayıf tarafları hangileridir?

    Türkiye Yahudi ileri gelenlerinden bir zat, Aksiyon dergisine verdiği beyanatta, “Ülkemizde bir buçuk milyon Yahudi kökenli Türk, Sabataycı vardır” şeklinde bir iddia ortaya atmıştı? Bu iddia üzerinde durduk mu, gereken incelemeleri yaptık mı? Yakın tarihimizde Yahudilerin, Sabataycıların rolleri ne kadardır? Birtakım büyük tarihî şahsiyetlerin Sabataycı, Selanik Dönmesi oldukları söyleniyor, bu söylentilerin gerçekle ilgisi var mıdır?

    Son iki yıl içinde Türkiye ile İsrail arasındaki münasebetler çok sıkı bir hale gelmiştir. Bu münasebetlerin Türkiye’ye yararı var mıdır?

    Yukarıda sıraladığım sorular ancak ve ancak

    ilmî araştırma yapılarak

    , gerçek bilgilere ve belgelere dayanılarak cevaplandırılabilir. Masa başında çalakalem yazmakla, demagoji yapmakla, dedikodu seviyesini aşmayan iddialar ortaya atmakla hiçbir sağlam bilgi elde edilemez, hiçbir hüküm verilemez.

    Objektif, soğukkanlı, sabırlı olmak gerekir. Her yıl

    en az zeki, istidatlı, karakterli, müsait on Türkiyeli gence, İbranice öğrenmeleri ve İsrail konusunda uzman olmaları için burs verilmeli,

    imkân temin edilmelidir. Bu gençler İsrail’e giderek oranın üniversitelerinde okumalıdır.

    Türkiye’de bu yatırımı yapacak kimse, grup,

    cemaat, lobi

    yok mudur? Kuru lafa, palavraya gelince mangalda kül bırakmayan birtakım din baronları niçin bu gibi faydalı, zarurî, lüzumlu işleri yapmıyorlar? Galiba boşuna konuşuyorum… Yahu, biz daha Türkoloji tedkikleri konusunda bile pek câhil, pek yetersiz vaziyetteyiz. İbrani ve İsrail tedkikleri konusunda bir iş yapacak halimiz mi var?

    Beyin İhtiyacı

    Türkiye büyük bir ülkedir. Avrupa ölçülerinde yüzölçümü de, nüfusu da büyüktür. Tarihi, kültür birikimi, imkânları, fırsatları, istikbali (geleceği) büyüktür. Ancak bu büyük ülkenin beyin kapasitesi yeteri kadar büyük değildir.

    Aydın, seçkin, idareci, güdücü olarak korkunç bir kifâyetsizlik ve güdüklük içindeyiz. Nereden beyin bulacağız? Biz ABD ve zengin Avrupa ülkeleri gibi para gücüyle, çok yüksek maaşlar vererek dış dünyada beyin ithal edemeyiz.

    Peki ne yapacağız? Vaktiyle bu konuda bazı yazılar kaleme almıştım. Tekliflerimi, çare ve çözümlerimi kısaca tekrarlıyorum:

    1. Emekli olmuş, sahalarında ve uzmanlık dallarında son derece başarılı, kaliteli üniversite profesörlerini eşleriyle birlikte ülkemize çağırmak, kendilerine kürsü veya enstitü başkanlıkları vermek, ikametlerine villalar tahsis etmek ve bizde çalışmalarını temin etmek. Kendi ülkelerinden aldıkları emekli maaşları, oradaki evlerinden ve mülklerinden elde edecekleri rantlar, burada alacakları maaşlar onları ülkemizde krallar gibi yaşatacaktır. Ayrıca kendilerine itibar, şan, şeref de temin edilecektir. Burada öğrenci yetiştirecekler, ilmî araştırmalar yapacaklar, dünya çapında dergiler çıkartacaklardır.

    2. ABD, Kanada, Batı Avrupa ülkeleri, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya gibi ülkelerdeki genç ve çok başarılı ve üstün durumda bulunan mühtedilerden (İslâm’ı kabul etmiş olanlardan) yararlanmak. Bunlar Türkiye’ye dâvet edilecek, mükemmel Türkçe öğrenmeleri için bütün imkânlar seferber edilecek, Türkiyeli hanımlarla evlendirilecek ve Türkiye’nin İslâm’ın hizmetine sokulacaktır.

    3. Türkiye’nin dışa kaçmış olan beyinlerinin bir kısmını memlekete getirmek gerekmektedir.

    4. Eleyici ve seçici bir metod ve zihniyetle bizim ülkemizdeki çok zeki, çok karakterli, çok çalışkan, çok istidatlı bir kısım gençler aranıp bulunacak ve bunların dünya standartları seviyesinde tahsil görmeleri, ihtisas yapmaları sağlanacaktır.

    Bunları kim yapacaktır? Bir kısmını ancak devlet yapabilir. Diğer kısmını sivil kesim başarabilir. Müslüman vakıflar, cemiyetler, gruplar, baskı güçleri benim bu tekliflerim üzerinde durmalı, düşünmeli, uygun görürlerse teşebbüse geçmelidir.

    Geri zekâlı, yiyici, ahlâksız, arivist, hortumlayıcı, dini imanı para ve menfaat olan,

    ene dinine bağlı

    bulunan,

    şöhret ve riyaset için her haltı karıştıran kimselerden

    bir ümidim ve beklentim yoktur.

    Yeterli zeka temin edilmezse Türkiye’nin geleceğine yazık olacaktır.

    Tekliflerime, çare ve çözüm temennilerime karşı çıkacak bazı çokbilmişlere: – Yaptıklarınızı ve yapmadıklarınızı görüyoruz… derim.

    Biz Türkler ve Müslümanlar anadilimizin büyük ve mükemmel bir gramerini bile hâlâ yazamamışızdır. Beceriksiz, yetersiz, güdük adamların itirazlarının bir kıymeti olmaz. 16 Şubat 1999 Salı

    Lisanımıza Sahip Çıkalım

    1. Lisanını yitiren bir ülke ve millet hürriyet ve istiklalini de yitirir. Lisan gidince millî kimlik, kişilik, kültür de gider. Bunun tek istisnâsı Yahudilerdir. Diğer kavimler, milletler, halklar lisanlarını yitirince kimliklerini de yitirmişlerdir.

    2. Zekâ özürlüler lisanıyla bir millet ayakta duramaz. Türkiyelilerin lisanına, yâni Türkçeye kasdedenler bu milletin hayat damarlarından en önemlisini kesmek suretiyle milletimize, ülkemize, devletimize en büyük suikasti yapmışlardır.

    3. Bir ülkeyi, bir milleti, bir devleti ayakta tutan, onları güçlü kılan iki unsurdan biri lisan, diğeri paradır. Türkiye’de iç ve dış düşmanlarımız paramızı da, lisanımızı da darbelemişlerdir.

    4. İki üç yüz kelimelik günlük konuşma diliyle ilim, irfan, hikmet, kültür, sanat, medeniyet olmaz.

    5. Bu millet 1928’den önce yazılmış, basılmış kitapları, vesikaları, kitabeleri, mezar taşlarını okuyamıyor. Bir toplum için bundan büyük cahillik ve felâket olamaz.

    6. Sadeleştirme, arılaştırma, öztürkçeleştirme bahanesiyle Türk lisanında büyük bir kopukluk meydana getirilmiştir. Yirminci asrın ilk yarısında yazılmış romanlar bile bugünkü nesiller tarafından doğru dürüst anlaşılmamakta ve yayıncılar tarafından sadeleştirilmekte, zengin ve gerçek Türkçeden uyduruk Türkçeye tercümeleri yaptırılıp basılmaktadır. Bu büyük bir ayıptır.

    7. Türkiye’deki bugünkü genel ve yaygın krizin ana sebeplerinden biri lisanın dejenere edilmiş olmasıdır.

    8. Türkiye, dünyada birinci olması gereken Türkoloji çalışmaları konusunda nal toplamaktadır.

    9. Lisanımızın mükemmel lügat, gramer, edebiyat tarihi kitapları mevcut değildir. Türkoloji tedkikleri konusunda Amerikalılar, Japonlar, Fransızlar, Macarlar ve daha nice millet bizden üstündür. Batı Türkçesinin en büyük ve mükemmel gramerini Fransız Jean Deny, en büyük lügatini İngiliz Redhouse yazmıştır. Utanmamız gerekmez mi?

    10. Zengin Türkçeyi korumak için canla başla çalışması gereken Müslüman kesim, kırsal kesim ve gecekondu zihniyeti yüzünden lisan ve kültür meseleleriyle ilgilenmemektedir.

    11. Sevr destekçileri Türkiye’de yabancı dillerle eğitim yapan kolejlere ve üniversitelere ağırlık verilmesini istiyorlar. Türkçe giderse Türkiye de gider.

    12. Câhillik, geri zekâlılık, ufuksuzluk, ferasetsizlik nice kimselerin basiretlerini bağlamıştır. Paradan, çıkardan, lüksten, aşırı tüketimden, israftan, gösterişten, ihtiras ve şehvetlerini tatminden başka bir şey düşünmeyen, enelerine tapan, hedonist bir hayat tarzının çarkları içinde yuvarlanıp giden sözde aydınlar, kötü idareciler lisan ve kültür meseleleri üzerinde hiç durmuyorlar.

    13. Lisan meselesi Türkiye’nin gündemine sokulmalıdır.

    14. Bu ülkede hürriyet, istiklâl, haysiyet, izzet, şeref içinde yaşamak istiyorsak Türkçemize sahip çıkalım; onun zenginliğini koruyalım, tarihî devamlılığını temin edelim.

    Resmî İdeoloji

    Resmî ideoloji Kuzey Kore’yi batırdı ve batırmaya devam ediyor. Güneydeki Kore kendi millî kimliğine sahip çıkarak, geleneklerinden güç alarak liberal ve çoğulcu bir sistem ile harikalar meydana getirdi.

    İkinci Dünya savaşından sonra Doğu Almanya’da resmî ideoloji vardı. Batıda ise yoktu. Batı ilerledi, güçlendi, kalkındı, son harbin galibi sanılacak bir hale geldi. İdeolojili Doğu Almanya battıkça battı. Sonunda yıkıldı. Liberal, çoğulcu, hukukun üstünlüğünü kabul eden, hürriyetçi, resmî ideolojisiz Batı Almanya güçlü ve üstün oldu.

    Portekiz’de Salazar ideolojisi, İspanya’da Franco ideolojisi, Fransa’da Mareşal Petain ideolojisi bir sürü ıstıraba, zulme, geriliğe sebebiyet verdi.

    Artık medenî, ciddî, ileri ülkelerin hiçbirinde resmî ideoloji kalmadı. Resmî ideolojiler tarihe intikal etti. Kuzey Kore, Vietnam, Kızıl Çin, Küba gibi ülkelerde halen resmî ideolojiler var. Onlar da bir gün mutlaka tasfiye edilecektir.

    Şimdi bütün akıllı milletler kendi kimliklerine, geleneklerine sarılmış vaziyette ilim, irfan, medeniyet, kültür, sanat, fen, hukuk sahalarında ilerliyorlar. 21’inci asır ideolojiler asrı değil, millî kimlikler asrı olacaktır.

    Beyinler Körletiliyor

    1. Bugünkü eğitim sistemi genç nesilleri (kuşakları) çok kötü bir şekilde yetiştirmektedir. Sistem en parlak zekaları bile birkaç yıl içinde körletip dumura uğratıyor. Onlara ilim, irfan, hikmet, millî kimlik aşılanmıyor. İdeoloji doğrultusunda talim ve tahsil yaptırılıyor.

    2. Bu kötü sisteme karşı olanlar, hiç olmazsa paralel ve alternatif bir eğitim sistemi ile çocuklarımızı ve gençlerimizi kurtarmak için harekete geçmiş değildirler.

    3. Çoğunluğu teşkil eden islâmî kesimin eğitim hizmet ve faaliyetleri de son derece yetersizdir. Cemaat fanatizmi, baron hooliganlığı, sekter zihniyet, kırsal kesim ve gecekondu zihniyeti, varoş kültürü islâmî kalkınma hareketini akamete uğratmaktadır.

    4. Türkiye beyin yetiştiremiyor. Aksine, en parlak beyinleri bile körletiyor, kaçırıyor.

    5. Büyük günlük gazeteleriyle, büyük dergileriyle, büyük televizonlarıyla düzen medyası çocuklarımızı ve gençliğimizi bozmak, câhil bırakmak, aldatmak, afyonlamak, oyalamak, çürütmek için elden gelen her habaseti yapmaktadır.

    6. Eğitim işlerinde önemli olan kemmiyet (sayı) değil, keyfiyettir, kalitedir. Türkiye, (1) Uluslararası çağdaş genel kültür seviyesinde, (2) Millî kimliğin gerektirdiği bilgilerle mücehhez, (3) Ahlâk ve karakter terbiyesi almış güçlü elemanları ve bunlardan meydana gelen güçlü, vasıflı, üstün kadroları yetiştirememektedir.

    7. Tekniğe, fenne, teknokrat yetiştirmeye ağırlık verilmektedir. Halbuki kültürün temeli lisan, edebiyat, tarih, sanat, felsefe üzerine kuruludur. Bunlar olmadan kaliteli aydın ve teknokrat yetiştirmek mümkün değildir.

    8. Fen liseleriyle, fen dershaneleriyle, fencilerle Türkiye selamete çıkamaz. Mühendis elbette yetiştirilecektir. Ancak bunların edebî, sosyal kültürü de mutlaka yeterli seviyede bulunmalıdır.

    9. Türkiye’nin şiddetle muhtaç bulunduğu, hem millî kimliğe ve kültüre sahip, hem de çağ seviyesinde gerçek aydınları, gerçek okur-yazarları kim yetiştirecektir? Devlet mi? Sağcılar mı? Solcular mı? Laikler mi? Şeriatçılar mı?… Kim?.. 18 Şubat 1999 Perşembe

    Müslümanlar ve Kadın Meselesi

    Müslümanların en fazla bocaladığı konulardan birisi kadın meselesidir. Bu konuda çeşitli görüşler ve uygulamalar vardır. 1. En muhafazakâr grup: Bunlar kadınların hem tesettüre girmesini, hem de mahrem olan erkekler dışında kimseye görünmemesini, hayata ve beşerî faaliyetlere katılmamasını savunuyor. 2. Mutedil (ılımlı) muhafazakar görüş: Bunlar tesettür kıyafetine evet diyor, fakat kadınların erkekler gibi devlet dairelerinde memuriyet yapmasını, özel iş yerlerinde çalışmasını, üniversitelere devam etmesini istiyor. 3. İlerici Müslümanlar diyebileceğimiz bir grup ise, tesettürü uygulamıyor, başı açık olarak bazen dekolte kıyafetlerle geziyor. Bunların bir kısmı namaz vakitlerinde çantalarındaki başörtüsünü kullanarak ibadet ediyor, Ramazan’da oruç tutuyor. 4. Bir de, sadece nüfus kağıtlarıyla Müslüman olanlar var. Onlar ne Şeriat ahkâmını kabul ediyor, ne namaz kılıyor, ne oruç tutuyor.

    Doğru yol hangisidir? Gerçek din âlimlerinin, kâmil mürşidlerin, bu devirde Peygamber Efendimizin (Salat ve selam olsun ona) vekili durumunda bulunan mümessil kimselerin, İslâm aydınlarının kadın ve tesettür konusunda bir karara varmaları ve bunu Ümmet’e beyan etmeleri gerekmez mi? Laik ve çağdaş cephe, egemen güçler bilhassa tesettür konusunda Müslümanlara ağır baskılar yapmakta, başörtülü kız öğrencilerin yüksek tahsil haklarına engel olmaktadır. Büyük islâmî cemaatlerden birinin hocası, kendisine bağlı bütün kadın öğretmenlerin, kız öğrencilerin başlarını açmaları emrini vermiştir. İslâm dini böyle bir fetva ve ruhsata izin vermekte midir? Bu zatın “Mevrid-i nasta ictihad yapmaya” hakkı var mıdır?

    Ümmet’in seçkin tabakası bu konuda ne düşünmektedir? Başka bir hoca ise, Müslüman kızların okumasına, yüksek tahsil yapmasına şiddetle muhaliftir. Müslüman kesim, nâdir istisnâlar dışında tesettür konusunda çok kalitesiz, çok sanatsız, çok şaşkın vaziyettedir. Zengin, varlıklı Müslümanların çoğunun tesettürlü hanımları ve kızları çok kötü giyinmektedir. Vakko’lardan, diğer pahalı ve lüks mağazalardan çuval dolusu para vererek mantolar, eşarplar, elbiseler alınıyor ama neticede yine hizmetçi kıyafeti, yine besleme kıyafeti. Çünkü, islâmî kesim ve hareket bilhassa son yirmi beş yıl içinde bir köylü, gecekondu, kırsal kesim, varoş hareketine dönmüş, vahim şekilde marjinalleşmiştir. Bunun suçu, sorumluluğu, vebali elbette fakir halka ait değil, Müslümanların başını çeken kodamanlara aittir.

    Zannediyorlar ki, başını örtmekle, bol bir manto giymekle tesettür işi halledilir. Hayır! Tesettür sadece teolojik bir konu değildir. O aynı zamanda bir kültür, bir medeniyet, bir sanat meselesidir. İşin bu tarafı ihmal edilirse savaş kazanılamaz. Bir ara, çarşaf giyen bazı hanımlar, manto ve eşarp giyenleri şiddetle takbih ediyor, onların kıyafetlerini ağır bir dille yeriyorlardı. Şimdi ne oldu? Ne çarşaflıya, ne de manto ve eşarplıya hayat hakkı tanınmıyor. Birtakım resmî dairelere çarşaflı, mantolu-eşarplı Müslüman kadınlar alınmıyor. Benim kanaatim, durumun vehameti, inanç ile inançsızlık arasında topyekûn bir savaş hali bulunması dolayısıyla İslâm kadınlarının ve kızlarının hayata atılmalarıdır.

    Lakin, yüksek Müslüman tabakanın tesettür konusunda son derece kaliteli, zarif, sanatlı, üstün, güçlü olması gerekir. Birtakım kayıplar verilebilirmiş. Bundan tabiî ne olabilir. Hangi savaş kayıpsız kazanılır? Kadınları, kızları hayattan çekip evlere hapsetmekle sanki onları küfrün savletlerinden koruyabilecek miyiz? Eski büyük İslâm hanımları içinden din ilmi, edebiyat, sanat, kültür, hayır faaliyetleri, eğitim, hattâ idarecilik ve siyaset konusunda büyük hizmetler etmiş şahsiyetler çıkmamış mıdır? Bu konuda fazla bilgi edinmek istiyenler merhum Hacı Zihni efendinin “Meşâhirü’n-Nisa” adlı (Meşhur Kadınlar) büyük eserine müracaat edebilir. Unutulmasın ki, nüfusun yarısını kadınlar teşkil etmektedir. Onlar güçlü olmazsa İslâm cephesi güçlü olmaz. Güç ise ilimle, irfanla, kültürle, sanatla, kalite ile, rakiplerden ve karşıtlardan üstün olmakla sağlanır. Karşı taraf bunu bildiği için Müslüman kızların okumasını istemiyor. Müslümanların da ferasetli olması gerekir.

    Birine Mesaj

    Bir yol ayrımında olduğunu iyi bilmelisin. Yollardan biri selamet ve saadet yoludur, diğeri felaket ve şakavet yolu. Ucuz tesellileri, kuruntuları bırakmalısın. Dünyaya fazla dönük olduğunu kabul et. Aklın fikrin iyi para kazanacak bir mesleğe sahip olmak. Güzel bir mesken edinmek, içini pahalı ve lüks eşya ve mobilyalarla döşemek, yine lüks ve pahalı bir otomobil almak, güzel bir kadınla evlenmek; iyi ve hoş bir hayat sürmek… Âhirete bu kadar önem vermiyorsun. Din senin için hobi gibi bir şey. Yalap şalap namaz kıldığına fazla güvenme. Bu kadarcıkla dindar olmaz kişi. Sana ebedî mutluluğu, âhiret saadetini kazandıracak faydalı ilimleri öğrenmiyorsun. İrfanlı, ferasetli, hikmetli, gerçekten yüksek kültürlü olmak için ciddî gayretlerin yok.

    Hergün birkaç saat dedikodu yapacağına, mâlâyâni işlerle vakit öldüreceğine faydalı ilimler, sanatlar öğrensen olmaz mı? Ahlâkını düzeltmek, faziletli bir Müslüman olmak için ne yapıyorsun? Yontulmamış kereste gibisin. Rastgele satın aldığın, kapakları cilâlı, isimleri cafcaflı birkaç kitapla adam olacağını mı sanıyorsun? İslâmcı geçiniyorsun, doğru dürüst Osmanlıca okuyup yazamıyorsun. Ezanlar okunuyor, camiye gittiğin yok. Seni yontacak, yükseltecek, adam edecek bir rehber, kılavuz, mürşid aradığın da yok. Futbol klübü tutar gibi bir meşrebin taraftarlığını yapıyorsun. Senin hazretin çok yüksekmiş, uçuyormuş, ötekiler alçakmış, sürünüyormuş. Yok canım!.. Sen bu kafayla kemâl bulabilir misin hiç? Ben komünist, anarşist gençler görmüşümdür, kendi bâtıl dâvalarına, senin İslâm’a bağlı olduğundan daha fazla bağlanmışlardı ve daha çok hizmet ediyorlardı. Sen küçük bir yiyicisin ve ileride büyük bir yiyici olmaya namzetsin. Sana adam olmak için ne yapmak lazımsa onları yapmanı tavsiye ediyorum. 09 Şubat 1999 Salı

    Gençler

    Bir üniversitede hocalık yapan bir dostumla sohbet ederken söz başarılı, istidatlı, kabiliyetli gençler meselesine intikal etti. Muhatabım yıllardan beri öğrencilerle haşir neşir olmuş bir kimse olarak bu mevzuda pek ümitvar değildi. Hülâsa olarak şöyle dedi: – Erkek öğrencilerin kalitesi son derece düşük. Kız öğrenciler arasında az sayıda istidatlı, kabiliyetli, başarılı, güvenilir kimseler çıkıyor… Türkiye’deki insan unsurunun kalitesi her geçen gün biraz daha aşağı inmektedir.

    Ülkenin, milletin, devletin tepesine bir kâbus gibi oturan kötü sistemin bu bozulmada muhakkak ki, büyük miktarda tuzu biberi vardır. Kendilerine iyi terbiye ve tahsil verilse, iyi yetiştirilseler, kemâl (olgunluk) yollarında hızla koşacak gençler yazık ki, bozulmakta, bilgi ve aksiyon (ahlak) boyutları körletilmektedir. Daha ziyade islamî kesimi düşünerek konuşuyorum. Cemaat fanatizmi, hizipçilik, fırkacılık, şuculuk, buculuk, oculuk asabiyeti genç dimağları ve vicdanları dumura uğratıyor. Bugün islamî kesimde öyle öğrenciler var ki, beş altı yerden burs almaktadır. Bu bir ahlaksızlıktır. Alanlar kadar, hattâ onlardan daha fazla bursları dağıtanlar ahlaksızdır.

    Bir yanda hiç bir yerden burs alamayan ve sürünen bazı gençler, öte yanda beş altı yerden burs alan, burs ticareti yapan açıkgözler… Birtakım cemaatler, kendilerine intisap eden (bağlanan) gençlere ilim, irfan, ahlak, fazilet, yüksek karakter aşılamıyor. Onların tek derdi daha fazla taraftara, daha fazla hooligana sahip olmaktır. Bağlılarının kemal bulması diye bir meseleleri yoktur. Müslüman gençliğe paralel-alternatif bir eğitim verilememektedir. Biz gençlerimizin tâlim ve terbiyesini millî eğitime ve üniversiteye bırakmışızdır. Ne büyük gaflet ve dalâlettir bu! Sosyal kültür sahasında ihtisası olan hoca dostuma, öğrencileri içinde kitapçılık, yayıncılık, dergicilik sahasında çalışabilecek gençler tanıyıp tanımadığını sordum. Bazı hevesliler olduğunu, fakat yeterlilikleri, azimleri, başarılı olup olmayacakları hususunda büyük tereddütleri olduğunu söyledi. Amerika’da ve Avrupa ülkelerinde birçok üniversite öğrencisi part-time işler yaparak para kazanır. Kimi çocuk bakar; kimi boya, badana, duvar kağıdı işleri yapar. Hattâ nicesi lokantalarda bulaşıkçılık yaparak cep harçlığı temin eder. Benzin istasyonlarında hizmet verenleri de çoktur. İslamî kesimin bir kısım öğrencileri, Müslüman hayırseverlerin yanlış burs siyaseti ile asalaklığa, tembelliğe mahkum edilmiştir. Bugün beş altı yerden burs alan genç, ileride kimbilir ne işler çevirecektir. Zaten görüyoruz… Benim bu satırlarım, ağabeyleri ve hazretleri tarafından

    “pırlanta, inci, elmas, altın”

    gibi sıfatlarla tavsif edilen bazı gençlerin hoşuna gitmeyecektir. Gitmesin. Benim vazifem uyarmaktır. Gençlerimizi iyi yetiştiremiyoruz.

    Ah Kalite!

    İnsanların zekâları, akılları, dereceleri, kıymetleri, karakterleri, ne mal oldukları zor zamanlarda belli olur. Kolay, olağan, tabiî şartlarda pek belli olmayan alçaklıklar veya yükseklikler zor ve çetin şartlar altında açıkça meydana çıkar. Bu milletin, bu ülkenin vekâletini üzerine almış, sorumluluk yüklenmiş, emânet kabul etmiş nice zevatın yetersizliği, beceriksizliği, ahlak ve karakterinin düşüklüğü, velhasıl bir işe yaramazlığı 1997 ve 1998 yılları arasında süren ve hâlâ da müzmin şekilde devam etmekte bulunan siyasî kriz esnasında belli olmuştur.

    Havanın iyi olduğu, semada güneşin parladığı iyi ve kolay günlerde bol keseden konuşan, işkembe-i kübradan atıp tutan, hayli vaadlerde bulunan, “Ederiz, asarız, keseriz, yaparız…” deyip duran birtakım adamlar, hava kararınca, ufuklar daralınca, şimşekler çakmaya başlayınca kaçacak delik aramaya başladılar. Vekâlet emânetlerine hiyânet ederek sustular, yapılması gereken işleri yapmadılar. Türkiye’nin başındaki en büyük belâ kalitesizliktir.

    Bu ülkenin okumuşları, aydınları, seçkinleri, sorumluları maalesef, nâdir istisnalar dışında kalitesiz kimseler ve zümrelerdir. Çoğunluğu teşkil eden Müslüman kesimde de büyük kalitesizlik vardır. Diğer kesimler, ateistler, laikler, çağdaşlar, sağcılar, solcular da kalitesizdir. Türkiye bu yüzden bocalıyor, bu yüzden ilerliyemiyor, bu yüzden bir Japonya, bir Güney Kore, bir Taiwan, bir Singapur olamıyor. Bazıları “Biz Atatürkçüyüz” demekle haklı ve kaliteli olduklarını isbat etmiş olduklarını sanıyorlar. Kalite lâfla değil ilimle, irfanla, hikmetle, ahlakla, faziletle, adaletle olur. Onlarda bu üstünlükler var mı? Kendi ülkesinin vatandaşı olan, hem de ezici çoğunluğu teşkil eden Müslümanlara düşman gözüyle bakan, onlara sömürge yerlisi, ikinci sınıf vatandaş, zenci muamelesi yapan, başörtülü oldukları için vatan çocuklarını üniversitelere sokmayan, ülkedeki bunca kokuşma, yolsuzluk ve kötülükte hayli payı bulunan bir zümrenin mensuplarına kaliteli ve iyi vatandaşlar denilebilir mi? Siyasetçilere, particilere sorarsanız hepsi de vatanseverdir. Halbuki bunların çoğu bu vatanın, bu milletin, bu devletin kuyusunu kazmak için ellerinden geleni yapmaktadır.

    Ben, sonra ben, yine ben, hep ben diyen adamlar nasıl vatansever olurlar. Düzen partilerinin başındaki liderlere bakınız, sanki birer eskizaman despotudur onlar. Parti diktatörlükleri yüzünden Türkiye’de bir türlü gerçek demokrasi, hukuk devleti, evrensel insan haklarına saygılı ve riayetkâr bir rejim kurulamıyor. Onlar, Millet Meclisi’ne, hizmet edecek, vekâletlerinin hakkını verecek kaliteli elemanlar yerine; kendilerine itaat edecek, dalkavukluk yapacak, gerekse de muhalefet yapmayacak uysal ve silik adamlar doldurmayı tercih ediyorlar. Hangisinin, icabında yerine geçecek bir veliahdı vardır?

    Tarihte büyük imparatorluklar kurmuş, zengin bir medeniyet geliştirmiş, büyük sanat ve kültür meydana koymuş Müslüman kesimin bugünkü zelil, zebun, güçsüz, çaresiz haline bakınız, Bu Müslümanlar Fâtih’lerin, Kanunî’lerin, Barbaros’ların, Sinan’ların, Baki’lerin, diğer büyük kahramanların torunları mıdır? Ülke korkunç bir kargaşa, kokuşma, çözülme, tehlike, buhran içinde. Sevr planlarından, hiyânetlerden bahsediliyor.

    Hukuk, adalet, insaf, iz’an ayaklar altında. Uzun yıllardan beri sürüp giden müzmin ve yüksek enflasyonun, sanki bir kaza-i mübrem imiş gibi önüne geçilemiyor, Arjantin enflasyonu bitirdi, Amerikan dolarına eşit ve değeri düşmeyen bir para getirdi. Biz hiçbir şey yapamıyoruz. Çünkü ülke gelirinin büyük kısmını yiyen küçük bir eşkıya azınlığın enflasyonun sürmesinde büyük çıkarı vardır. Rüşvet rüşvet rüşvet.. Rüşvet almayan bazıları halktan, iş sahiplerinden başka haraçlar, baçlar alıyor. Talan, soygun, haram yiyicilik… Vicdansızlık, namussuzluk, şerefsizlik, ahlaksızlık, faziletsizlik… Beyinleri ceviz kadar küçülmüş, işkembeleri kazan gibi büyümüş boş herifler… Kalitesiz, ahlaksız, faziletsiz, ilimsiz, irfansız, mürüvvetsiz, keremsiz yiyiciler, hortumlayıcılar, âcizler, sefiller… Ah kalite, ah kalite!… 14 Şubat 1999

    Çürük Adamlar

    Bir iki sene önceydi. Bir derneğe ait çay bahçesinde bir İslâmcı ile konuşuyorduk. Birden yakındaki camide ezan okunmaya başladı. Ben namaza gitmeye hazırlandım. İslâmcı dostum:

    – Ne güzel sohbet ediyorduk, namazın kazası olur, muhabbetin olmaz. Sonra kılarsın, şimdi gitme… dedi.

    İslâmcıların, bir takım çürük Müslümanların hali genellikle böyledir. İnsanın yaratılışının gayesi olan ibadeti ve kulluğu ikinci plana atarlar ve kendi fasafiso gündemlerini birinci plana çıkartırlar. Onlara göre birtakım aktüel, meraklı, dedikodulu konular çok önemlidir. Asıl din işleri ise sıkıcıdır.

    Vakit namazlarında camilere gidiniz, hiçbir kerli ferli İslâmcı göremezsiniz.

    Köşe yazarları, okumuşlar, aydınlar ve seçkin geçinenler, koca mücahitler, önemli Müslüman kişiler, din baronları, temsilci durumunda olanlar camiye gelmez, cemaate katılmaz.

    İbadethânelerde sadece fakir halkı, ihtiyarları, marjinal kişileri görebilirsiniz.

    “Filan yerde filan vakit namazını, imamla birlikte iftitah tekbiri alarak kılan İslâmcı yazarlara dolgun telif ücreti ödenecektir” denilse cami Müslüman yazar çizerlerle dolar alimallah.

    Müslüman kesimin en çürük ve kof tarafı adamlarının, elemanlarının zayıf, güçsüz, vasıfsız oluşudur. Böyle adamlarla köy olmaz, kasaba olmaz. Bu tip malzeme ile hiçbir şey yapılamaz.

    Bol bol din sömürüsü, demagoji, arivizm, soytarılık

    olur o kadar. Efendim, bunlar Türkiye’ye İslâm’ı getireceklermiş, Asr-ı Saadet’i yeniden yaşatacaklarmış. Pöh! Türkiye’de İslâm yok mu, cami yok mu, ezan okunmuyor mu? Önce kolay olanı yapsalar ya!

    İslâm çok yüce bir din ve dünya nizamıdır. Ona hizmet edecek kimselerin bilgi, aksiyon (amel), estetik bakımdan yeterli, güçlü, üstün olmaları gerekir. Hem İslâm’ın, hem de çağın gerisinde kalmış; kültür ve ahlâkları yetersiz; hele estetik ve sanat tarafları hiç gelişmemiş olan birtakım

    gecekondu kafalı, varoş zihniyetli, kırsal kesim seviyeli adamlar

    nasıl olur da dinlerin, medeniyetlerin, nizamların en üstünü olan İslâm’ı temsil ve ona hizmet edebilirler?

    Elimden on binlerce kitap geçti. Binlerce tarih kitabı okudum, karıştırdım.

    İyice anladım ki, Müslümanların son birkaç asırlık gerilikleri, zilletleri, zebunlukları, mağlubiyetleri hep adam meselesine dayanıyor.

    Bu mesele halledilmezse kurtuluş yoktur.

    Karakter Terbiyesi

    Fenler, pozitif ilimler, fizik, kimya, mühendislik gibi bilgi dalları değişir dururlar. Eski çağlarda dört element olduğuna inanılırdı.

    Su, toprak, hava, ateş.

    Şimdiki kimyanın elementler listesi ise başkadır. Pasteur’den evvel mikroplar bilinmiyordu.

    Batlamyos

    kozmografyasına göre kâinatın merkezi dünya idi, güneş ve seyyareler onun etrafında dönüyordu. Einstein’in izafiyet teorisi modern pozitif ilimleri de altüst etmiştir. Saçma bir teori olan

    darvinizm

    çoktan iflas etmiş, onun yerine konulan neo-darvinizm de çürütülmüştür.

    İnsanlığı insanlık yapan asıl değerler

    sosyal ilimler, din, felsefe, sosyal kültür sahasındadır.

    Bunlar evrenseldir, değişmez. Adalet, merhamet, mazlumlara

    (zulme uğramışlara)

    yardım, hakkaniyet, ahlâkî faziletler, dürüstlük böyle değerlerdir.

    Bir millet yücelmek istiyorsa, genç nesillerini evrensel değerlere bağlı, karakter terbiyesi görmüş, faziletli insanlar olarak yetiştirmek zorundadır. Bizdeki eğitim, bizdeki medya, bizdeki sistem, bizdeki ideoloji

    genç nesilleri böyle yetiştirmiyor, aksine onları bozuyor.

    Okullar sadece bilgi vermekle yetinmemeli,

    öğrencilere karakter terbiyesi de vermelidir.

    Bilgisi olup da bilgeliği olmayan kişi canavardan farksızdır.

    Bir kişi matematik, fizik, kimya bilmese de iyi insan olabilir. Yeter ki, sahih inançlara sahip olsun, evrensel değerleri bilsin ve onları hayatına uygulasın.

    Para ve madde gaye değil, vasıtadır. Para ve servet gaye olursa insanlar canavarlaşır, millet sürü haline dönüşür ve ülke batar.

    İslâm dini evrensel değerler dinidir. Adalet, insaf, merhamet, hakkaniyet, vicdan, iz’an, mürüvvet, nefse hâkimiyet, muhtaçlara yardım, zâlimlerle mücadele, nefs-i emmare ile savaş, haramdan ve gayr-i meşru kazançlardan uzak durma gibi değerler İslâm doktrininin ilkeleri içindedir. Bunlara sahip olmayan, bunları hayata uygulamayan Müslüman örnek bir Müslüman değildir. Böyle bir Müslümanın İslâm temsilciliği yapması büyük bir felaket olur.

    Temsilcilik taslamazsa, önderlik yapmaya kalkışmazsa bozuk Müslüman fazla zarar vermez. Aksi takdirde büyük zarar verir, yıkıma sebep olur.

    Aklı başında, olgun, gerçek Müslüman hizip, fırka, meşreb, tarik, cemaat fanatizmine kapılmaz. Yalan söylemez, emânete hıyanet etmez, vaadinden dönmez, zulm etmez, haram ve gayr-i meşru kazançlara göz dikmez, gurur ve kibirden uzak durur, hakkaniyetten ve adaletten ayrılmaz.

    Tarih boyunca olduğu gibi bugün de, birtakım ham, câhil, nefs putuna tapan, dini imanı para olan; gözü riyaset, şöhret, makam, mevki, mal ve cah şehvetiyle kararmış, dünyevî ihtirasların bataklıklarında pislik içinde çırpınan birtakım soytarı, hokkabaz, sahtekâr, üçkâğıtçı, yiyici, hortumlayıcı, arivist küçük adamlar vardır. Câhil Müslümanların bir kısmı bunları adam sanmakta; onlara kurtarıcı, mücâhid, mehdi, kutub, gavs, mürşid-i kâmil unvanlarını bol keseden vermektedir. Böyle adamlar İslâm’ın ve Ümmet’in sırtındaki en büyük yüktür.

    Bu alçaklar servete, şöhrete, riyasete, makama, mevkiye, dünya oyuncaklarına doymazlar. Ta kabirleri boylayıncaya kadar maddî ve fânî kuruntularla oyalanırlar. Peşlerinden gelen Müslümanları da oyalar, afyonlar, aldatır, felaketlerine sebep olurlar.

    Bu adamlar kimlerdir? Ölçü şudur: Peygamber (aleyhissalatü vesselam), Ashab-ı Güzin, Tâbiîn, Selef-i Sâlihîn, her asırda yaşamış âmil âlimler, kâmil mürşidler, gerçek mücahidler, zâhidler, evliyaullah nasıl yaşamışlar, nasıl davranmışlar bellidir, muteber din kitaplarında yazılıdır. Din sömürücüsü haşarat ise bunların zıddı işler yaparlar. Onların dini imanı para, makam, mevki, dünya saltanatıdır. Bu ölçüleri göz önünde tutan Müslüman hakikî din hizmetkârı ile sahtesini kolayca ayırt edebilir.

    Kitabullah’a, Sünnet’e, Şeriat ilkelerine, Sâlih seleflerin ahlâkına uygun olarak ihlasla, istikametle, zühdle, kanaatle, ücretini Yaratan’dan isteyerek hizmet eden hakikî âlimlerin, şeyhlerin, sâlihlerin ellerinden öperiz. Hattâ ayaklarını bile öpmekten çekinmeyiz. Çünkü onlar mübarek kişilerdir. Onlara büyük hürmetimiz ve sevgimiz vardır. 07 Mart 1999

    Üstün Adam Yetiştirmek

    İnsanlar hem eşittir, hem de eşit değildir. İnsan olmak bakımından, hukuk önünde eşittirler. Sultan ile geda (dilenci), adalet dağıtan mahkeme huzurunda eşittir.

    Lakin iyilik kötülük, ehliyet, liyakat, hayırlı veya şerli olmak, zekâ, istidat, kabiliyet gibi konularda insanlar eşit değildir.

    Kur’an-ı Kerim, “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” buyuruyor. Musa ile Firavun, Sıddiq ile Ebî Cehil nasıl bir olabilir?

    Bir ülkenin işleri en ehil, en layık, en bilgili, en ahlâklı, en faziletli, en tecrübeli, en birikimli kişilere verilmelidir. Aksi takdirde emânetlere hıyanet edilmiş olur ki, bu kötülük mülk ve devletin batmasına yol açar.

    Bugünkü eğitim ve üniversite sistemi son derece çarpıktır. Öncelikle ülkenin en zeki, en ahlâklı, en ehliyetli çocukları, gençleri okutulmalıdır.

    Türkiye, kırk seneden beri her yıl çok zeki, çok istidatlı, çok ahlâklı, çok faziletli, çok vasıflı, çok güçlü ve üstün bin genç yetiştirmiş olsaydı, onların meydana getireceği üst kadrolar bu memleketi bir Japonya, bir İsviçre, bir Almanya haline getirebilirlerdi.

    Bizdeki kötü sistem böyle gençlere yatırım yapmıyor. Ülkeyi, milleti, devleti yüceltecek, koruyacak, güçlendirecek elemanlar yetiştiremiyor. Daha açık konuşayım: Nâdir istisnâlar dışında Türkiye adam yetiştiremiyor. Bugünkü felâketli manzaranın sebebi budur.

    Yetiştirdiğimiz adamlar, kadrolar da tıpkı otomobil sanayiimizin ürettiği çağdışı, modası geçmiş patentli, derme çatma, iç piyasayı tokatlamaya yönelik, yeteri kadar modern ve güzel olmayan otomobiller gibidir.

    Bize dünya standartlarının üzerinde genç elemanlar ve onlardan müteşekkil kadrolar lazımdır. Böyle adamlar ucuza yetişmez. Ayda birkaç milyon sadaka-burs vererek güçlü, vasıflı, üstün adamlar yetiştiremezsiniz bu düzenin çökmüş, bitmiş, iflâs etmiş eğitim ve üniversiteleri ile.

    Türkiye’nin muhtaç olduğu vasıflı, güçlü, üstün, dünya çapında bir genç yetiştirmek için belki de bugünün parasıyla bir trilyon lira masraf yapmak gerekecektir.

    Türkiye böyle aydınlar, bürokratlar, ilim adamları, sanatkârlar, mütefekkirler (düşünürler), tarihçiler, siyasetçiler yetiştirdiği takdirde gün gelecek insanlığa ışık tutacak, başka ülkelere hikmet dağıtacak, Nobel’ler kazanacaktır.

    Böyle bir adamı yetiştirmek için bir trilyon nedir ki. Bu millet istemiş olsaydı, şimdiye kadar böyle binlerce kişi yetiştirmiş olurdu.

    Ülke halkının ezici çoğunluğunu teşkil eden Müslüman kesimden her yıl milyarlarca dolar toplayan cemaatlerin bütçeleri böyle harcamalara müsaittir. Akıllarının, zekâlarının, vicdanlarının, idraklerinin müsait olmadığı ise açıkça görülüyor.

    Küçük adamlarla, yetersizlerle, demagog ve arivistlerle, çağın gerisinde kalmış kadrolarla bu ülke, bu millet, bu devlet batmaya mahkumdur. Tarih bize gösteriyor ki, öyle tek adamlar vardır ki, bir ümmete, bir millete, milyonlara bedeldir. Türkiye’nin böyle vasıflı, güçlü, üstün adamlara ihtiyacı vardır. Bugünkü bataklıktan bugünkü adam unsuru ile çıkmak mümkün değildir.

    Bize işlenmiş zeka, hikmet, engin bir kültür, büyük bir dünya vizyonu, ahlâk ve fazilet sahibi, dünya işleri satrancını en iyi şekilde oynayan, asil ruhlu, mürüvvetli, idealist yüksek adamlar gerekiyor.

    Benliklerine tapan, para ve çıkar peşinde koşan; bilgi, aksiyon, estetik boyutları gelişmemiş; arivist, demagog, şarlatan, soytarı, hokkabaz adamlar millet, devlet ve ülkeye hizmet edemezler.

    Yahudi bir Sanatkâr

    Bazılarının Yahudi, bazılarının Sabataisttir dediği (Her ikisi de aynı kapıya çıkar) bir zat hakkında yaptığım açıklama bazı çevrelerde heyecan, huzursuzluk, tedirginlik meydana getirdi, kırılanlar da oldu.

    Aynı konuda vaktiyle Zaman gazetesinin Kulis sütununda 26 Mart 1992 tarihinde, “TRT’de bir Musevî: Engin Noyan” başlığıyla birtakım açıklamalar yapılmış. Bu yazıdan bazı cümle ve paragraflar alıyorum:

    “…Arayan, romanlarıyla ses getiren bir yazar dosttu. Bana, “Şu Engin Noyan’a dikkat et, bu adam ve karısı boyunlarında altı köşeli yıldızla dolaşıyorlar, isimlerine aldanma” dedi.

    “Gecenin Konuklarında gitarını tıngırdatarak Aziz Üstel’e eşlik ederek, her programdan milyonları götüren Engin Noyan, ülkemizdeki Musevî cemaatin kendisiyle övündüğü bir sanatçıymış. Yakından tanımadığım için boynunda altı köşeli yıldız taşıyıp taşımadığını bilmiyorum, ama artık hiç kuşkum yok: Bu değerli gitarcı, müzik topluluğu Los Pasharos Sefardis, karikatürcü İzel Rozental, şair ve ressam Habib Gerez, gazeteci Sami Kohen, sanayici Jak Kamhi gibi Türkiye’de yaşayan Musevilerin elçilerinden…”

    “Engin Noyan ve eşi Eser hanım, Türkiyeli Yahudileri temsilen bu hafta İsrail’e gidip konser verecekler. Bu haberi kendilerinden öğrendiğimiz Musevi cemaati, Engin- Eser Noyan için “Toplumumuzun sevimli Judeo-Espanyol müziği temsilcilerinden” tanımlamasını kullanıyorlar.”

    “Eser hanım galiba eşi gibi “Tam Musevî” değil ve bunun sıkıntısı içerisinde. Ancak o da kendisini “Cemaatten biri” olarak görüyor…. Kendimi bu cemaat içinde çok rahat hissediyorum, sanki kan bağı varmışçasına… [diyor]”

    “TRT ve Aziz Üstel sayesinde, Türkiye’deki Musevî cemaatin değerli bir temsilcisini, her hafta evimizde misafir etmiş oluyoruz.”

    Sayın Engin Noyan beyin şu sıralarda hacca gitmiş olduğunu duymuş bulunuyorum. Bu haberin doğruluğunu araştırmadım.

    Ben yıllardan beri Müslümanlara, “Bilgi Bankaları, Dokümantasyon Merkezleri, Araştırma Enstitüleri, Stratejik Tedkikler yapacak kurumlar” tesis etmeleri için ısrarlı, devamlı çağrılarda bulunuyorum. Bilmek ayıp değildir, günah değildir, suç değildir. Ama cahillik, bilgisizlik, gaflet ayıptır, suçtur, günahtır.

    Gecekondu, taşra, varoş, köylü, kafasıyla, marjinal zihniyetle bu devirde izzet ve şeref içinde yaşamak mümkün değildir.

    Biz Türkiye’de 500 yıldan beri Yahudilerle birlikte yaşıyoruz. Önceleri de bu ülkede Yahudi vardı. Lakin İspanya’dan koğulanlar geldikten sonra sayıları, nüfuzları, tesirleri artmıştır. Bir asırdan beri de, bu sayıca küçük cemaatin, Osmanlı tâbiriyle Millet’in gücü, tesiri, üstünlüğü akıl almaz bir yükseliş göstermiştir. Antisemitizme kaçmadan onları tanımamız, bilmemiz, haklarında mâlumat sahibi olmamız gerekir. Bir müddetten beri birtakım Yahudiler islâmî kesimde de faaliyet göstermeye başladılar. Gayeleri nedir? Niçin dinî bir cemaatle çok sıkı münasebetleri vardır bu Yahudilerin? Bunları bilsek fena mı olur? 13 Mart 1999 Cumartesi

    Latin Alfabesi

    Fransız lisaniyat âlimi Profesör Joseph Vendryes’in

    “Le Langage”

    (Lisan) başlıklı kitabını

    (Albin Michel Yayınları, 1968 Paris, 444 s.)

    okuyorum. Adıgeçen kitabın 358’inci sayfasında şu satırlar yazılı: “Yunan yazısından ve Latin yazısından çıkartılmış alfabeler arasında temel bir fark var….. Cyrille ve Méthode’un alfabeleri birer şaheserdir. Anglosaksonların ve İrlandalıların alfabeleriyle aralarında ne büyük fark var. Bunlar

    (İngilizler ve İrlandalılar)


    Latin alfabesini kendi dillerine uydurmak için uzun asırlar boyunca büyük gayretler sarfettiler. Bu işte asla başarılı olamadılar.”

    Gerçekten Latin alfabesi ve yazısı İngilizce için son derece elverişsizdir. Bu yüzden de, bu lisanın yazılışı ile okunuşu arasında bir uçurum vardır. Alfabenin elverişsizliği İngiliz kavmi ve devleti için bir gerileme ve çökme unsuru mu olmuştur? Hayır, bu uygunsuzluk onların büyük güçlerinden birini teşkil etmektedir. Orada az tahsilliler anadillerini yazarken birtakım imlâ hatâları yaparlar ama iyi tahsil görmüş, gerçekten okumuş İngilizler asla yanlış yapmazlar.

    Japonların yazısı, İngilizceyle kıyaslanacak olursa büsbütün zor ve çetrefil bir yazıdır. Japon çocuklarının kendi zor yazılarını öğrenmek için nasıl didindiklerini, nasıl çalıştıklarını düşününüz. İşte Japonlardaki çalışkanlık, irade, azim, sabır yazı öğrenirken gelişmekte ve Japon kimliğinin gücünü meydana getirmektedir. Kolay, uyduruk, basit bir yazıları olsaydı bunca haslete ve güce sahip olamayacaklardı. Onların aklı yok mu ki, böyle bir alfabeye geçmediler.

    Fransızcada

    “sen”

    sesi ile ifade edilen

    altı kelime

    vardır. Bunlarına altısı da değişik şekilde yazılır: “Saint, sein, sain, cinq, ceint, seign.”

    Günümüzde Fransa’da bazı aklıevveller imlâ reformu yaparak lisanı kolaylaştırmak, basitleştirmek istiyor. Bu onların kültürünün sonu olur. Evet bir lisanın yazısı ne kadar zorsa, lügati ne kadar zenginse, okumuşlarla okumamışlar arasındaki seviye farkı ne kadar fazlaysa ona sahip olan millet ve ülke o nisbette yüksek bir medeniyete sahip olur.

    Okuma yazma bilmeyen câhil bir kavme okuma yazma öğretirseniz, ortaya

    “Okuma yazma bilen câhil bir kavim”

    çıkartmış olursunuz.

    ABD’de 75-80 milyon vatandaş okuma yazma bilmez. Lakin bu ülke ilim, araştırma, medeniyet, terakki bakımından dünyanın birinci ülkesidir. Çünkü Amerika’yı Amerika yapan, 80 milyon câhil değil, oradaki 2500 üniversite ve yüzbinlerce ilim ve araştırma adamıdır.

    Bir lisanın kolay bir alfabe ve yazı sistemiyle yazılması bazılarına medeniyet yolunda ilerlemek, kalkınmak, ilim ve irfan yollarında koşmak için gerekli görülürse de gerçek hiç de öyle değildir. 26 Mart 1999

    Cehalet, Kültürsüzlük

    Üniversiteli Müslüman gençlerle konuşuyorum ve genel kültür itibarıyla yetersizliklerini görüyorum. Konuştuğum gençler ciddî, çalışkan, terbiyeli, vatansever, adam olmak isteyen öğrencilerdir. Buna rağmen bu kadar câhil kalmış olmaları bir felâkettir.

    Türkoloji, tarih, kütüphanecilik, arşiv uzmanlığı gibi bölümlerde okumayanların bir kere okuma yazma ile ilgileri yok. 1928’den bu yana basılmış Latin yazılı kitapları okuyabiliyorlar, ondan önce bu milletin kullanmış olduğu bin yıllık yazıyla yazılmış, basılmış vesika, kitap ve diğer şeyleri okuyamıyorlar. Ne korkunç bir cehalettir bu.

    Lisan, edebiyat kültürü son derece zayıf. Fuzulî divanını anlayarak ve zevk alarak okuyabilen görmedim.

    Tarih kültürü çok zayıf. Zaten onlara liselerde gerçek tarih diye bir şey okutulmamış.

    Coğrafya da bilmiyorlar. Geçen gün okumaya meraklı zeki bir gence on kadar Avrupa devletinin başşehirlerini sordum, hiçbiri bilemedi. Biz bunları vaktiyle ortaokulda öğrenirdik.

    Felsefe grubu bilgi dallarında ise ibre hiç mi hiç oynamıyor. Ne psikoloji, ne mantık, ne ahlâk, ne metafizik, ne estetik, ne büyük filozoflar ve bilgeler, ne de felsefe tarihi… Beyin faaliyetlerini ölçen âletin kağıdında bu sahada dümdüz bir çizgi var. Kültürel komaya girmişler.

    Sanat tarihi ve kültürü konusunda da gençliğin durumu berbat. Mimar Sinan üslûbu bir camiyle Avrupa tesiriyle inşa edilmiş barok stili bir cami arasındaki farkı anlamaktan âcizler.

    Bu memleketin inançlı, temiz, ciddî, efendi, iyi niyetli gençlerini kimler, hangi müesseseler bu hale getirmiştir?

    Müslüman kesimdeki bazı cemaatler ve hizipler yüzbinlerce gence sahip çıkmışlar, onları kendi metodlarıyla yetiştiriyorlar. Ama nasıl yetiştirmedir bu? Gençleri niçin çağın icaplarına ve islâmî kimliğe göre bilgilendirmiyorlar? Niçin onlara yeterli genel kültür vermiyorlar? İslâm’ı hakkıyla bilmeyen, çağ seviyesinde genel kültürü olmayan genç nesiller ne işe yarar?

    “Bizim cemaatimiz haktır, bizim büyüğümüz en büyüktür, bizim çocuklarımız pırlanta gibidir…” Bu gibi laflarla, sloganlarla başarılı, vasıflı, güçlü, üstün, ehliyetli, liyakatli elemanlar ve kadrolar kurulabilir mi?

    Bazı islâmî hizipler ve fırkalar, ellerine verildiklerinde zekâ katsayıları yüzün üzerinde olan çocukları nasıl oluyor da birkaç sene içinde yetmiş seksen dereceye indirebiliyorlar?

    İslâm-Kur’an yazısıyla Türkçe okumak yazmak, edebiyat kültürüne sahip olmak, zengin Batı Türkçesini bilmek, tarih konusunda yeterli malumat sahibi olmak, sanat tarihi ve kültürü sahasında mâlumatı bulunmak… Bu gibi şeyler ulaşılmayacak hedefler midir?

    Yazıklar olsun! Hem düzen, hem de Müslüman büyükler gençleri câhil ve kifâyetsiz olarak yetiştiriyor. 01 Nisan 1999 Perşembe

    Gerçek Lise

    Ben oldum olası ticaret işlerinden anlamam, dükkân ve büro hayatını sevmem. İşim yayıncılıktır, Cağaloğlu’nda bir işyerim var. Ayda bir kere uğrarım oraya. İşlerine bakmam, hesapları kontrol etmem, az şekerli bir kahve içer dönerim.

    Benim asıl işim yazı yazmak, fikir üretmek, yapıcı tenkit ve uyarılarla faydalı olmaktır. Bunlar için de maaş, telif ücreti, menfaat kabul etmem.

    Yıllardan beri şu sütunlarda yüzlerce çare ve çözüm teklifi yaptım, bir sürü plan ve proje ürettim. Bunlar yayınlandıktan sonra, bir tek yerden bile bir telefonla, yahut mektupla “Yazınızı okuduk, o konuda sizinle görüşmek istiyoruz” şeklinde bir karşılık görmedim.

    Meselâ, defalarca ülkemizde gerçek bir lise açılmasını teklif ettim. Bunca cemaat, vakıf, topluluk var. Bunlardan biri bu konuda benden bir rapor isteseydi, severek, heyecan duyarak yazar gönderirdim. Bizzat yüzyüze görüşüp müzakere de edebilirdim. Yazık ki, ilgi yok.

    Bu gibi hizmetler için ücret talep etmeyeceğim gibi, verseler de almazdım.

    Evet tekrar ediyorum: Türkiye’de şu anda gerçek mânasıyla, hem millî kimlik paralelinde eğitim veren, hem de çağdaş dünya seviyesinde bulunan tek bir lise bile yoktur. Birtakım özel kolejler fen meslek liseleri durumundadır. Onların verdiği tahsille çağ seviyesinde aydınlar yetiştirmek mümkün değildir.

    Türkiye’de binlerce sözde lise vardır ama bir tek gerçek lise yoktur. Bu millete, bu memlekete, bu devlete, dinimize hizmet etmek istiyorsak işe bir lise kurarak başlamalıyız. Ancak böyle bir lise, cemaatini dininin üzerinde tutan veya cemaati ile İslâm’ı özdeşleştiren zihniyetle kurulmaz.

    Liseyi kuracaksın ve başına “Efendi hazretlerinin sadık adamı feşmekân yetersizi ve ehliyetsizi” geçireceksin. Bu hizmet değil, hıyanet olur.

    Sekter düşüncesiyle, hizip ve meşreb hooliganlığıyla lise değil, bakkal dükkanı bile başarıyla yürümez. Her işin, her hizmetin, her faaliyetinin, her ihtisas dalının kuralları vardır. Başarılı olmak için oyunu bu kurallara göre oynamak icab eder.

    Böyle bir lise ülkeye, millete, devlete, gerçeğe hizmet etmek için kurulmalıdır. Filan din baronuna robotlar ve zombiler yetiştirmek, filan cemaate eleman devşirmek için açılacak liseden hayır gelmez.

    Gerçek lisenin hem müdürü, hem idarecileri, hem öğretim kadrosu, hem de öğrencileri seçilerek, elenerek alınmalıdır. Ehliyetsiz, liyakatsiz, baron bendesi, yetersiz adamlarla başarılı olunmaz.

    Yazıklar olsun! Bunca cami helâsı, bunca meşruta (imamevi), bunca bol şerefeli çirkin ve uzun minare, bunca beton bina, bunca kalorifer tesisatı, bunca ışıldak, fırıldak, zırıldak işi yapan şu Müslüman kesim bir tek gerçek lise bile açamamıştır. 11 Nisan 1999

    Üniversitelerimiz

    Geçenlerde bir sohbet meclisinde bir profesör, üniversitelerimiz hakkında şöyle konuştu: “Yüksek tahsil müesseselerimiz ortaokul seviyesine düşürülmüştür. İlmî araştırma yapılmamaktadır. Bilhassa sosyal ilimler, lisan, edebiyat, tarih konusunda tam bir sefalet, rezalet ve fecaat hüküm sürmektedir.”

    Ben de aynı kanaatteyim. Üç dört hafta önce taşra üniversitelerinden birinin tarih bölününde okuyan bir öğrenci ile karşılaştım. Tarih bilgisini ve kültürünü anlamak için, belli başlı Osmanlı tarihçilerinin isimlerini saymasını istedim. İnanmayacaksınız ama bir tek isim bile veremedi. Peçevi, Naima, Solakzâde, Lütfi Paşa gibi çok meşhur müverrihlerimizi bile söyleyemedi.

    Lisan ve edebiyat kürsülerinde de durum bundan farklı değildir.

    Üniversitelerimiz bu hale nasıl düşmüştür?

    Bunun birinci sebebi liselerin bitmiş olmasıdır. Türkiye’de, üzerinde lise tabelası bulunan bir sürü bina, bunlarda -sözde- yüzbinlerce öğrenci var ama bir tek gerçek lise yoktur.

    YÖK üniversitelerimiz bitmiştir. Üniversiteler derin devletin, resmî ideolojinin, gizli iktidarın fidelikleri haline düşürülmüştür.

    Üniversitelerimiz, dünya birincisi olmamız gereken türkoloji eğitim ve araştırmalarında bile nal toplamaktadır.

    Kürsülerin, enstitülerin öyle ilmî araştırma dergileri vardır ki, on onbeş seneden beri bir tek yeni sayısı çıkartılmıyor. İlmî araştırma yapmak için hem şevk bırakılmamıştır, hem de maddî imkân tanınmamaktadır.

    ABD’de profesörler iki senelik mukavelelerle işe alınırmış. Bu iki sene içinde yeteri kadar ve doğru dürüst ilmî araştırma ve yayın yapmayanların, müddet hitamında mukaveleleri yenilenmezmiş. Orada bir doçent, bir profesör kariyerinde kalabilmek için mutlaka ilmî araştırma ve yayın yapmak zorunda bırakılırmış. Bizde öyle mi? Üniversitelerimiz YÖK’ün kollektif üretim çiftlikleri, kibbutzları gibidir. İlmî araştırmaya ne lüzum var. Başörtüsü avı yaparsın, aferin alırsın, olur biter.

    Yahudiler, Sabataycılar, Antisemitizm

    İKİ sene kadar önce ziyaretime, büyük bir Avrupa ülkesinin başbakan danışmanlarından, çeşitli fikir kitapları yazmış, kalem sahibi bir zat gelmişti. Görüşürken bir ara söz Yahudilere intikal edince, “Ben de Yahudiyim” demişti. Kendisine, antisemit olmadığımı, lakin anti-siyonist olduğumu söyleyince, “Ben de siyonizme karşıyım” demişti.

    İsrail, siyonizm ideolojisi üzerine kurulu, ırk ve din esasına dayanan bir devlettir. Ancak orada, siyonizmi ve İsrail devletini kabul etmeyenler Yahudiler de bulunmaktadır. Bunların bir kısmı mutaassıp dindar cemaatlerdir. Onlara göre, İsrail devleti, vaad edilmiş Mesih geldikten sonra kurulabilirdi. Mesih gelmeden Yahudi devleti kurulduğu için günah işlenmiştir, yanlış bir iş yapılmıştır.

    İsrail’e karşı olanların bir kısmı ise, bu muhalefetlerini dinî esas ve sebeplere dayandırmakta, fikir ve siyaset açısından tenkit etmektedir. Hattâ, bunlardan biri, siyonizme, dinî ve ırkî temellere dayalı devlete son verilerek, Araplarla Yahudilerin birlikte yaşayacakları federe bir Filistin devleti kurulmasını istemiştir.

    Dünyanın her ülkesinde Yahudi mevcuttur. Ancak, Türkiye’deki durum gariptir. Bizde iki çeşit Yahudi cemaati vardır. Bunların biri açık Yahudilerdir, Yahudi olduklarını, Musevî dinine mensup bulunduklarını inkâr etmemektedirler. İkincisi ise, zâhiren (dıştan) Türk ve Müslüman görünen, gerçekte ise, Yahudiliğin bir tarikatı mahiyetinde olan Sabataizme mensup gizli Yahudilerdir. Yahudi cemaatinin ileri gelenlerinden bir zata göre bunların sayısı bir buçuk milyondur, yânî ülkemizde bir buçuk milyon Yahudi asıllı sözde Müslüman vardır. Bu açıklama Aksiyon dergisinde yayınlanmıştır.

    Ben şahsen ülkemizde bu kadar fazla Yahudi kökenli vatandaş, Sabataycı bulunduğunu sanmıyorum. Elde herhangi bir istatistik bulunmadığı için kesin bir rakam vermek mümkün değildir. En az tahmin beş bin kişidir. Bazıları 180 bin diyor.

    Sayıları ne kadar olursa olsun, Türkiye’deki bu Sabataycı cemaatin ağırlığının büyük olduğu bellidir. Bunların kabinede en az bir bakanları bulunur. Büyük medyanın yüzde kırkı onların kontrolundadır. Üniversiteleri, büyük kolejleri vardır. Fikir, siyaset, kültür, sanat, finans, iktisat, ithalat-ihracat, bankacılık, sahalarında çok güçlüdürler. Yakın tarihimizde damgaları vardır.

    Birtakım meşhur şahsiyetlerin Sabataycı, yâni Yahudi olduklarına dair dedikodular, rivayetler dolaşmaktadır. Bunlar doğru mudur?

    Antisemitizm yaparak gerçek ortaya çıkartılamaz. Yapılacak iş bu konularda ilmî araştırma yapmak, ciddî makaleler yayınlamaktır. Filanca büyük zat aslen Sabataycı mıdır, değil midir? İşin içine duygu, polemik, tartışma, düşmanlık, antisemitizm karıştırmadan mesele incelenmeli, sahih bilgiler ve belgeler ortaya konulmalıdır.

    Sabataycılık Türkiye’nin büyük bir gerçeğidir. Bu realiteyi inkâr etmek mümkün değildir. Türkiye’nin bugünkü siyasî, kültürel, ideolojik yapısını anlamak, yakın tarihi kavramak için Sabataycılığı bilmek zorundayız. Sabataycılık faktörünü hesaba katmadan doğru hükümlere ve neticelere varmak mümkün değildir

    Birinci dünya savaşında, İngilizlerin ve Fransızların safında birtakım Siyonist taburları Gelibolu’da, Filistin cephesinde Osmanlı ordusuyla çarpışmışlardır. Bunları incelemek, bu konuda yayın yapıp gerçekleri ortaya koymak, nasıl antisemitizm olmazsa. Sabataycıları incelemek de antisemitizm sayılmaz.

    Bir kitabında, “Kahrolsun Şeriat” başlıklı bir fasıl bulunan Tekin Alp takma adlı sahte Türkçü Moiz Kohen’i incelemek,onun Yahudi olduğunu, İslam’a karşı kin ve düşmanlık beslediğini söylemek de antisemitizm değildir. Ben şahsen bazı dinsiz ve bozuk Türkleri de sevmem ve tenkit ederim. Bu da Türk düşmanlığı değildir.

    Alfabe devrimine karşı olan, “Arabî Harfleri Terakkimize Mâni Değildir” başlıklı bir kitap yazan Yahudi profesör Avram Galanti ile Moiz Kohen Tekin Alp’i bir tutmak mümkün müdür? İkisi de Yahudidir ama…

    Keşke Türkiye Müslümanları da ülkemizde yaşayan Museviler kadar hür olsalar. Onlar kendi dinî-ruhanî reislerini kendileri seçiyor. Müslümanlar ise seçemiyor. Onların havralarına, dinî hizmet ve faaliyetlerine devlet karışmıyor. Bizde ise bütün camiler, ibadetler devletin kontrolundadır.

    Türkiye’de antisemitizm olmuş mudur, hâlen var mıdır? Olmuştur, vardır. Lakin bu antisemitizm hiçbir zaman, yakın tarihimizde Müslümanlara ve İslâm dinine karşı yapılan saldırılar kadar yoğun, insafsız ve şiddetli olmamıştır? Marjinal kalmıştır.

    Sabataycı Yahudilerin sırları açıklanınca, asıl hüviyetleri öğrenilince, Yahudi oldukları için imtiyazlarını kaybedecekler, zulme mi uğrayacaklardır? Hayır! Bugün ülkemizde Karun kadar zengin büyük Yahudi iş adamları mevcuttur. Yahudi oldukları için onlara bir şey diyen mi vardır?

    Kimlikleri açığa çıkınca bazı Sabataycıların, aşırı şekilde sürdürüp durdukları İslâm düşmanlığı ortadan kalkacaktır. Fena mı olacaktır? Açıklıkta yarar vardır. 12 Nisan 1999 Pazartesi

    Türkçe

    Dindar bir üniversiteli gençle konuştum, söz arasında Arapça öğrenmek istediğini söyledi. Ona “Öncelikle iyi Türkçe öğren” dedim. Okumuş, yüksek tahsilli, münevver (aydın) bir Müslüman olmak için mutlaka anadilini çok iyi bilmek gerekir. Üç yüz kelimelik sokak Türkçesiyle aydın olmanın imkanı yoktur.

    Edebiyat kültürü olmayan kimsenin ne kadar fazla diploması, yüksek lisans ve doktorası olsa da o kişi aydın sayılamaz.

    Türkiye’de, din kültürünün en büyük âleti ve vasıtası Türkçedir. Din âlimi, ilahiyatçı olacaklar elbetteki Arapça öğrenecektir. Zengin Türkçe için elbette bir miktar Arapça ve Farsça bilmek gerekmektedir. Lakin bizde ilmin, irfanın, kültürün temeli Türkçedir.

    Hukukçu, siyasalcı, doktor, veteriner, mühendis, işletmeci, iktisatçı, mimar… Hangi branşta uzman olursa olsun, Türkiyeli bir aydının Türk lisan ve edebiyatını yeterli şekilde bilmesi gerekir. Bunun için de:

    – 1928’den önceki bin yıllık yazımızı okuyabilmesi,

    – Bünyesinde yüz binden fazla kelime barındıran zengin Osmanlı-Batı Türkçesini bilmesi ve anlaması gerekir. Fuzulî divanını anlayarak ve haz alarak okuyamayan bir Türkiyeli bakkal, çakkal, kayıkçı, esnaf olabilir ama asla aydın olamaz. Biz aydınız diyenlere bakmayın. Değildirler.

    Kirlenme

    BAZI bayağı adamlar ve kuruluşlar islâmî hareketi nasıl kirlettiler ve dejenere ettiler? Bu konu işlenmeli, ciddî makaleler yazılmalı, araştırmalar yapılmalı, kitaplar telif edilmelidir. Milyonlarca Müslümanın dönen dolaplardan, çevrilen fırıldaklardan haberi yoktur.

    Kırk yıldan fazla bir zamandan beri islâmî hareketin içinde bulunan bir kimse olarak çok vahim şeyler duymaktayım. Bunlar elbetteki istihbarî bilgiler, rivayetler, dedikodulardır. Böyle olmasına rağmen mutlaka üzerlerinde durulması, tahkikat yapılması, araştırılması gereken konulardır. “Su-i zanna lüzum yok” diye geçiştirmek doğru olmaz.

    Bazı kişiler ve kuruluşlar din rantı, mukaddesat ticareti, inanç sömürüsü yapıyor mu?

    “Biz islâmî hizmet yapıyoruz… Biz İslâm’ın temsilcileriyiz… Biz hakka ve hayra yardımcıyız…” diyen kimselerin bir kısmı nasıl çalışıyor? Din rantı yiyor mu? Hizmet faaliyetlerine başladıkları tarihten sonra ne gibi mallar ve servetler kazanmışlardır?.. Bunların bilinmesinde yarar vardır.

    Ticarî, iktisadî, malî holdingler gibi çalışan birtakım tarikatlar görülmektedir. Bunların ana faaliyeti para toplamaktır. İslâm dininde, İslâm tasavvufunda böyle tarikat olabilir mi?

    İslâmiyet’e hizmet ettiğini iddia eden bir grup içinde, tam on yedi yerden maaş ve ücret alan bir kişi bulunduğundan bahsettiler. On yedi yerden maaş ve ücret almak mâkul ve normal bir şey midir?

    Din, iman, mukaddesat rant, kazanç, maddî menfaat konusu yapılabilir mi?

    “Bu düzen bozuktur, böyle bir düzende her halt yenilir, biz İslâm’a hizmet etmek için para biriktiriyoruz” diyenlerin bu metodu ve doktrini doğru mudur?

    İslâmî hizmetler ve faaliyetler hakkında Allah’ın Kitabı Kur’an-ı Kerim, Allah Resûlü, fıkıh, Şeriat, geçmiş din büyükleri ne demektedir, ne gibi tavsiyelerde bulunmaktadır?

    Bugün bazı şahıs ve kuruluşların yaptığı bazı şeyler İslâm dinine, akla, mantığa, ahlâka, hikmete uygun mudur?

    Türkiye’de bir islâmî kara para birikimi var mıdır?

    İslâmî hareketin içine yüzlerce istihbaratçı, eyyamcı, arivist, fırsatçı girmiş midir?

    Bazı cemaatler ve gruplar birtakım uluslararası karanlık işlere bulaşmış mıdır?

    Evet muhterem okuyucularım, yukarıdaki konular aydınlanmalı, bilinmelidir. “Bana ne, beni ilgilendirmez, dışarıya sır veremeyiz” gibi bahanelerle susmak doğru olmaz.

    İslâmî hareketin içine sızmış olan birtakım hırsız, talancı, soyguncu, şarlatan, soytarı, düzenbaz, rantçı, arivist, demagog, dini imanı para ve menfaat olan adamlar dâvamıza büyük zarar vermektedir. Bunlar ayıklanmazsa, bunlar islâmî hareketin dışına çıkartılmazsa hem Türkiye’ye, hem de Müslümanlara yazık olacaktır.

    Paranın, maddî menfaatin, fırsatın, imkanın olduğu yerde mutlaka kirlenme olur. Dinimiz bu kirlenmeye karşı tedbirler koymuştur. Dinî hizmet ve faaliyetler kesinlikle bir rant ve ticaret konusu yapılamaz. Dinî riyasetler, makamlar, mevkiler ancak ehil olanlara verilmelidir.

    “Düzen bozuktur” diye talancılık, haramilik, hırsızlık, düzenbazlık yapılması kesinlikle caiz değildir.

    Benliklerine, enaniyetlerine, nefs-i emmarelerine tapan adamlardan hayır gelmez. Böyle adamların peşine düşen kütlelerin burunları pislikten kurtulmaz.

    İşi gücü para toplamak olan kişi ve kuruluşlarda hayır yoktur.

    Paravan firmalar kurarak trilyonları götürenler hem bu dünyada rezil ve rüsvay olacaklardır, hem de âhirette. Onlar servet biriktirmiyor, ateş biriktiriyor.

    İslâm’da “İhvanımız yesin, kardeşimiz menfaatlensin, bizimkiler ve bizdenler götürsün” diye bir şey yoktur. Bu din mutlak ihlas ve istikamet emrediyor. Emanetleri ehil olanlara değil de bizdenlere, ihvana, efendi hazretlerinin bağlılarına üleştirenler şerir insanlardır.

    İslâmî hizmet ve faaliyetler Kur’ana, Sünnet’e, fıkha, Şeriat’a, tasavvufa, İslâm büyüklerinin koyduğu kurallara, akla, mantığa, hikmete göre yürütülmelidir. 02 Mayıs 1999 Pazar

    Bir Türkoloji Öğrencisi

    Bir türkoloji öğrencisiyle tanıştım. Hangi üniversitede okuduğunu yazmayacağım. Üçüncü sınıftaymış, dindar ve iyi ahlâklı bir genç olduğu anlaşılıyordu.

    Yarım saatlik konuşmamız esnasında türkoloji ve genel kültür sahalarında durumunun pek parlak olmadığı meydana çıktı.

    Bir kere, ihtisasının konusu olan Osmanlıca okuma ve yazma hususunda zayıftı. Yazısı kargacık burgacıktı. Türkoloji, tarih, ilahiyat öğrencilerinin en azından güzel rık’a yazısı yazabilmeleri gerekir. Eski metinleri kekeleyerek okuyordu ve hayli yanlış yapıyordu.

    İngilizcesi iyi değildi. İlmî, edebî, fikrî bir eseri okuyup anlayamazdı bu kadarcık bir yabancı dil ile.

    Edebiyat tarihini de iyi bilmiyordu.

    Liselerde mutlaka öğrenilmesi gereken psikoloji, mantık, ahlâk, metafizik, estetik, sanat tarihi ve kültürü, sosyoloji gibi konularda da birikimi yoktu. Mefhumları ve istılahları (kavram ve terimleri) bilmiyordu.

    İstanbul’daki belli başlı müzeleri gezmemişti. Muntazaman ve sık sık kütüphanelere gidip kitap karıştırmıyor, araştırma yapmıyordu.

    Geçenlerde bir profesör dostumuz, “YÖK sayesinde üniversitelerimiz ortaokul seviyesine düşmüştür” demişti. Türkoloji öğrencisiyle konuştuktan sonra bu ağır ithamın doğruluğunu bir kere daha anladım.

    Bahsettiğim genç dinî bir cemaate mensupmuş. Dinî cemaatler kendilerine intisap eden veya ettirilen gençlerin bilgili, ahlâklı, faziletli, vasıflı, güçlü, üstün, yeterli olarak yetişmeleri için programlar yapmaya, çare ve çözümler bulmaya mecburdur. Esnaftan, bakkaldan, kassaptan müntesipler pek kültürlü olmayabilir ama üniversite öğrencilerinin câhil ve yetersiz kalmaları ayıptır, büyük bir kusurdur. Böyle bir ayıp ve kusur elbette ki, cemaat baronu efendi hazretlerine ve cemaatin hükmî şahsiyetine râcidir.

    Bizim efendi hazretleri çok büyüktür. Zamanın kutbu, gavsi, biriciğidir. Diğer şeyhler çok küçüktür. Bizim hazretin kerametleri çoktur. Bizim cemaat en büyük ve en mühim cemaattir. Ötekiler fasafisodur… Bu gibi boş propagandalar ve hezeyanlar bir Müslümana asla şeref vermez. Aksine onun kadr ü kıymetini tenzil eder (azaltır).

    Edebiyat, tarih, felsefe, sanat tarihi, sosyoloji gibi branşlarda yüksek tahsil gören Müslüman gençler için paralel ve alternatif bir eğitim sistemi kurulmalı ve onlara:

    1. Türkçe, Osmanlıca, lisan kültürü verilmelidir. Fuzulî divanını anlayarak ve haz alarak okuyamayan bir kimse kesinlikle Türkiyeli bir münevver (aydın) olamaz.

    2. Bu gibi gençlerimize, Osmanlıcayı güzel ve okunaklı bir şekilde yazabilme, Osmanlıca ile not tutabilme mârifeti kazandırılmalıdır. Bunun için hocalar bulunmalı, kurslar açılmalıdır. Öğrenci böyle bir şeyi öğrenmek istemezse hemen defedilmelidir.

    3. Öğrencilere mutlaka şehir kültürü ve görgüsü kazandırılmalıdır. Kırsal kesim, gecekondu, varoş kültürü ile yüksek medeniyet olmaz.

    4. Öğrencilerin ileride vasıflı, güçlü, üstün, hikmetli aydınlar olması için çalışılmalı, çare ve çözümler araştırılmalı, bunlar tatbik edilmelidir.

    5. Öğrencilerin geleneksel sanatlardan birini öğrenmesi sağlanmalıdır.

    İslâmî kesim genç insan unsurunu genellikle gecekondulardan, kırsal kesimden, taşra ve varoşlardan, sosyal-kültürel seviyesi pek yüksek olmayan ailelerden seçmektedir. İslâmî kesim Bağdad caddesinden, Ataköy’den, Boğaz yalı ve korularından, Etiler’den, Florya’dan, her villası veya köşkü birkaç milyon dolara satılan lüks sitelerden genç devşiremiyor. Bu yüzden bizim kadrolarımız zayıf oluyor. Bu zaafı gidermek için öğrencilerimizi mutlaka ve mutlaka çok güçlü yetiştirmemiz gerekir. Maalesef cemaatler ve baronlar bu işi yapamıyor.

    Akılları dumura uğramamış, vicdanları nasırlanmamış, basiretleri bağlanmamış aydınlar bu gibi konuları müzakere etmelidir.

    Tarih Öğrencileri

    Resmî ideoloji, YÖK, çağdaşlık ve lâiklik fanatizmi yüzünden üniversitelerimiz ortaokul seviyesine düşmüştür. Genç nesilleri böyle müesseselerde okutarak millî kimlik ve çağ seviyesinde aydınlar ve uzmanlar yetiştirmek mümkün değildir. Bizde sadece üniversiteler değil, millî eğitim sistemi de temelden bozuktur. Gençlik genel kültürü liselerde elde eder, bizdeki liseler sosyal ve edebî kültür veremedikleri gibi fen sahasında bile dünyanın çok gerisinde kalmışlardır. Yeterli olsaydılar, gençlik üniversite imtihanlarını kazanabilmek için özel dershanelere gitmek zorunda kalmazdı.

    Bu yazımda herhangi bir üniversitenin tarih bölümüne devam eden istidatlı, temiz, iyi niyetli bir genç nasıl yetiştirilebilir, kendisine nasıl yardımcı olunabilir sorusuna çare ve çözüm arayacağım.

    Böyle bir gence dışarıdan paralel ve alternatif bir eğitim sağlanmalıdır.

    İlk olarak kendisine mükemmel ve zengin Türkçe öğretilmelidir. İyi bir tarihçi onbinlerce kelime ve terim bilmek zorundadır. Durmadan lügata bakarak ilim ve uzmanlık olmaz. Mutlaka birikim gerekir. Osmanlıca, üç güzel dilin, Türkçe, Arapça ve Farsça’nın kelimelerinden meydana gelmiş dünyanın en ahenkli lisanıdır. Sade suya tirit, uyduruk, arı-dil zayıf Türkçe ile tarihçilik yapılamaz. Tarihimizin bütün yerli kaynakları zengin Osmanlıca iledir. Bunları okuyamayan, anlayamayan kimse asla iyi bir tarihçi olamayacaktır.

    Osmanlıcaya hakkıyla hâkim olabilmek için bir miktar Arapça ve Farsça lisan bilgisi, kavaid de bilinmelidir.

    Bir tarih öğrencisi her gün beş on sayfa Osmanlıca metin okumak ve çözmekle mükelleftir. Önce matbu ve kolay metinlerden başlanacak, daha sonra yazma kitap ve belgelerin okunmasına geçilecektir.

    Üç beş yabancı dil bilmeden kesinlikle tarih uzmanı olunamaz. İngilizce zamanımızın lingua franca’sıdır, bir kere o lisan kitap okuyup anlayacak, makale yazacak, konferans verecek derecede iyi bilinecektir. Sonra Fransızca, Almanca, İtalyanca… Bir de, Osmanlı imparatorluğunda, Müslümanlardan sonra ikinci milleti teşkil eden Rumlar’ın lisanını da bilmek gerekir. Avrupa’daki büyük Osmanlı tarihçilerinin bazısı on lisan bilen insanlardı. Alman Babinger, Romanyalı Yorga, bizdeki Avram Galanti gibi güçlü araştırıcı ve tarihçiler böyle kişilerdi. Öyle yarım yamalak Osmanlıca, tarzanca İngilizce bilmekle tarihçi olunamaz.

    İstidatlı, zeki, iyi niyetli, azimli, sabırlı tarih talebelerine özel hocalar tutularak onlara:

    (a) Osmanlı tarihçilerini ve vak’anüvislerini tanıtmak ve öğretmek gerekir.

    (b) Yine Amerika ve Avrupa’daki büyük ve güçlü Türk tarihçileri de tanıtılmalıdır.

    (c) Dünyanın hangi ülkelerinde, hangi üniversitelerinde Osmanlı tarihi ile ilgili kürsüler, enstitüler, kütüphaneler varsa onlar da öğretilmelidir.

    (ç) Osmanlı tarihi konusunda çıkan yabancı dergiler de tanıtılmalıdır.

    (d) Gençlere özel hocalar mârifetiyle siyakat yazısı dahil bütün eski yazı nev’ileri öğretilmelidir.

    (e) Hüsn-i hat dersleri aldırılmalıdır.

    (f) Tarih felsefesi dersleri verdirilmeli, bu derslerde Arnold J. Toynbee gibi büyük tarihçilerin Osmanlı sistemi hakkındaki hüküm ve görüşleri açıklanmalıdır.

    İyi bir tarihçinin derin ve güçlü bir sanat kültürüne sahip olması gerekir. Bu da kazandırılmalıdır.

    Böyle gençler kütüphaneden kütüphaneye koşmalı, arşivlere girmeli; kendilerine araştırma zevki, şevki, heyecanı kazandırılmalıdır.

    Bugün birkaç istisnaî şahsiyet dışında Türkiye’de güçlü, üstün, vasıflı tarihçi, edebiyatçı, türkolog yoktur. Türkiyeliler kendi lisanları, kendi kültürleri, kendi tarihleri konusunda nal toplamaktadır.

    ABD’deki, İngiltere ve Fransa’daki, Macaristan’daki, İsrail ve Japonya’daki türkoloji çalışmaları bizdekilerden üstündür.

    İslâmî cemaatler üniversitede hayli genç okutmakta, ancak bunların kültür ve ihtisasları üzerinde durmamaktadır. “Bizim çocuklarımız çok temizdir, bizim gençler pırlanta gibidir…” gibi lâfların ve öğünmelerin bir faydası yoktur. Bize pırlanta değil edebiyatçı, tarihçi, araştırıcı, ilim adamı gereklidir.

    Amerikalı bir türkolog-tarihçi, müverrih Gelibolulu Âli hakkında nefis bir kitap telif etti, Türkçe’ye de çevrildi. Bizde böyle kitap yazacak kaç adam vardır? Utanmamız gerekir, yabancılar bizim lisanımızı, bizim tarihimizi, bizim eski medeniyet ve kültürümüzü, bizim sanatımızı bizden iyi biliyor. Fransız Jean Deny’nin telif etmiş olduğu Batı Türkçesi grameri kitabından daha üstününü Türkler henüz yazamamıştır. Maalesef bu ikilemde bir sürü aceze, miskin, ehliyetsiz, yetersiz adam yetişiyor. Fransızların Petit Robert’i veya Petit Larousse’u gibi bir Türkçe lügat kitabımız bile yoktur. Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünü mü? Güldürmeyin beni. Türk lisanı sığır dili değildir.

    Türkiye’nin Prof. Halil İnalcık bey gibi tarihçilere ihtiyacı vardır. Onun gibi tarihçiler yetiştirmedikçe tarih sahasında yeterliliğimizi sağlayamayız.

    Sadece Türk ve Osmanlı tarihi sahasında değil, bu ülkede bizden önce yaşamış Hititler, Bizanslılar, Grekler ve diğer kavimlerin tarihlerini de iyi bilmemiz, o sahalarda da dünya çapında uzmanlara sahip bulunmamız gerekir.

    Pırlanta yetiştirmeyi bırakalım da tarihçiler, lisaniyatçılar, edebiyatçılar, hukuk mimarları, mimarlar, sanat uzmanları, büyük düşünürler yetiştirmek için çareler ve çözümler arayalım ve an kaybetmeden harekete geçelim. 09 Haziran 1999 Çarşamba

    Bir Gence

    Size öncelikle gereken sahih bir itikada sahip olmanızdır, yâni inanca ait meselelerde ehl-i sünnet ve cemaat dairesinde bulunmanızdır. İkinci olarak da taharet, ibadet, muamelât gibi hususlarda dört hak mezhebten birini kabul edip onun fıkhıyla İslâm’ı hayata uygulamanız gerekir. Mezheplerin hükümlerini karışık şekilde tatbik etmek yanlıştır, telfik-i mezahib denilen bu bâtıl ve zararlı metoddan uzak durmanızı tavsiye ederim.

    Tarikat meselesine gelince: Bir derneğe üye olmaya benzemez bir tarikata intisab etmek. Bu bir nasip meselesidir. Sâdık rüyalar, mânevî işaretler, rabbanî tevafuklar gerekir bir tarikata girmek için.

    Hizib ve meşreb taassubu kötü bir şeydir. Böyle mutaassıplar kendi meşreblerini, tarikatlarını, cemaatlerini dinin üzerinde görürler ki, bu yaptıkları sapıklıktır. Onlar kendi cemaat başkanlarını, hocalarını neredeyse Peygamber’den üstün görürler, bu da ayrı bir sapıklıktır. Bu sapıklar Allah’a, Peygamber’e, Kur’an’a, İslâm’a, Şeriat’a saldırıldığı zaman tepki göstermez, yasal hudutlar dairesinde müdafaa etmezler ama kendi cemaatlerine ve kendi din baronlarına en ufak bir tenkit ve saldırı olunca küplere binerler. Böyle adamlarda hayır yoktur.

    Bütün mü’minler kardeştir. Aralarında meslek, meşreb, mezheb, görüş, tercih, tarik, metod ayrılıkları olsa da kardeştirler. Kim bu kardeşliği inkâr eder, iman kardeşlerine hakaret ederse o da sapıktır.

    “Benim şeyhim en birinci, en hakikî, en büyük, en has şeyhtir; öteki şeyhler ve hocalar sahtedir” diyenler de dengesiz ve fesatçı kişilerdir. Bunlarda da hayır yoktur.

    İntisablı bir Müslüman, kendi şeyhine nasıl hürmet ediyorsa, başka şeyhlere de aynı şekilde hürmet göstermekle mükelleftir.

    Yüce İslâm Şeriatı, farz namazların cemaatle kılınmasını emretmektedir. Peygamber’in bu hususta kesin ve sıkı emirleri ve öğütleri vardır. Tafsilatı fıkıh kitaplarımızda yazılıdır. İyi ve kötü her imamın arkasında namaz kılınır. Yeter ki, onun fıskı veya bid’ati kendisini dinden çıkaracak derecede olmasın. Size tavsiyem cemaate çok önem vermeniz, farz namazların ezanları okununca camiye gitmeniz, cemaate katılmanızdır. Cemaate gitmeyene dinimiz ve Şeriatımız “Târik-i cemaat” demekte ve böyle kişilerin mehâkim-i şer’iyede şahitliklerini bile kabul etmemektedir.

    İslâm dini bağlılarına ilim, irfan, hikmet, feraset sahibi olmalarını emretmektedir. İnsan bir cemaate katılmakla, bir hocaya bağlanmakla kendini kurtaramaz. İlim ve irfan sahibi olacak, nefsini yenecek, mâneviyat ve kültür bakımından güçlü olacak, ahlâk ve fazilet sahibi olacak ki, kurtulsun.

    Mezhebler, tarikatlar, meşrebler, islâmî cemaatler ticarî şirket, holding değildir. Bağlılarını, müridlerini kaz gibi yolan, inek gibi sağan topluluklarda hayır yoktur.

    Din ile kin bir yerde bulunmaz. Kini olanın dini yoktur. Kendi benliğine tapanlar, zâhirde Müslüman gibi görünseler de, gizli bir şirk üzeredirler.

    Câhil ve nefs-i emmâre bendesi Müslümanların bu dine ve ümmete verdiği zararı kâfirler veremez. Böyle adamlardan uzak olmaya çalışın. İnsanlara hayrınız dokunmuyorsa bari sokak kedi ve köpeklerini doyurun.

    Din sömürücülerinden bucak bucak kaçın. Onları desteklerseniz kendi dininizi kendi ellerinizle yıkmış olursunuz. Siyaset dine âlet edilebilir ama din asla siyasete âlet edilmez. Dini siyasete âlet edenler, din yoluyla riyâset, şöhret, servet, nüfuz temin edenler şerir ve habis kimselerdir.

    Önemli sandığınız, üzerinde kafa yorduğunuz, peşinde koştuğunuz dünya tantanaları bir ikindi namazının gayr-i müekked sünneti kadar değere sahip değildir.

    Allah’tan akıl, basiret, hikmet, feraset, fetanet isteyiniz. Bunlar sapıklıktan, ayak kaymasından, boş işlerle uğraşmaktan alıkoyar. 28 Haziran 1999

    Önce Kaliteli Eğitim

    Türkiye’ye çok güzel bir anayasa yapılsın, gerçek demokrasiye geçmek için bütün yollar açılsın, iktisadın düzelmesi için bütün çareler ve çözümler bulunsun, her sahada islah (iyileştirme) gayretleri başlasın; işler yine de düzelmeyecektir. Çünkü eğitim sistemi bozuktur. Bu eğitim ülkeye, devlete gerekli vasıflı, güçlü, üstün elemanları ve kadroları yetiştiremez. Dolayısıyla bütün islah ve düzeltme hareketleri başarısız olacaktır. Bizdeki millî eğitim (kesinlikle millî değildir) sistemi niçin bozuktur?

    1. Kalite üstünlüğüne değil, kemmiyet (sayı, kelle çokluğuna) yöneliktir.

    2. Çağdışıdır. Uluslararası çağdaş eğitim standartlarının ve seviyesinin çok altındadır.

    3. Seçici, ayıklayıcı değildir. Okullara giren herkesi mezun etmek istemektedirler.

    4. Lise bitirme imtihanları, bakalorya sınavları kaldırılmış; tembel ve başarısız bütün öğrencilere diploma verilmesi esası kabul edilmiştir.

    5. Eğitim hür ve sahih düşünceler üzerine değil, resmî ideolojinin ve derin devlet felsefesinin üzerine kurulmuştur. Rejimin çizdiği şablonlara uygun vatandaşlar üretmek misyonuna sahiptir.

    6. Bizdeki lise ve kolejler fen ve meslek liseleri haline dönüşmüştür. Anadili, edebiyat, tarih, psikoloji, mantık, ahlâk, metafizik, estetik, sosyoloji, sanat kültürü ve tarihi, beşerî ve iktisadî coğrafya gibi sosyal kültür dersleri son derece yetersizdir.

    7. Okullarımızda bilgi ve kültür yanında ahlâk ve karakter terbiyesi verilmemektedir.

    8. Millî eğitim sistemi millî kimliğe ve geleneklere ters düşmektedir.

    9. Bu milletin bin yıl kullanmış olduğu, 1928’e gelinceye kadar bütün yazma ve basma kitapların, mevkutelerin (süreli yayın), arşiv vesikalarının, mezar kitabelerinin ve kayda geçmiş her şeyin yazılmış olduğu yazıyı genç nesiller, lise mezunları okuyamamakta; lisan konusunda yapılmış olan baskılar yüzünden seksen yüz sene önceki edebî Türkçeyi anlayamamaktadır. Şu durum bile eğitimimizin ne kadar yetersiz olduğunu anlamaya yeter.

    Türkiye’nin kurtulması, yücelmesi, güçlenmesi için yapılacak ilk iş eğitimi düzeltmektir. Ülkemizde bu işi gerçekleştirecek niyet, irade ve güce sahip kişiler ve kadrolar var mıdır? 07 Temmuz 1999

    Çocuk Okutmak

    Çocuk okutanlar kara kara düşünüyor. Özel okullar milyarlarca liralık ücret alıyormuş. Devletin okulları sözde bedava ama onlar da velilerden para istiyor. Eğitim sisteminin kalitesi çok düşük. Çağ seviyesinde bilgi verilemiyor, millî kimlik aşılanamıyor; hele ahlâk ve karakter terbiyesi konusunda durum hiç parlak değil.

    Okullarımızda yabancı dil öğretiliyor sözde. Öğrenen var mı? Hemen hemen hiç yok. Danimarka’da liseden mezun olan her genç en az iki yabancı dil bilirmiş. Bunlarla kitap okur, konuşur, yazar; ticaret ve kültür sahasında bu lisanları kullanabilirmiş. Demek ki, orada eğitim güçlü ve müessir. Onlar lisan öğreteceğiz diyorlar ve öğretiyorlar. Bizde ise lisan öğreteceğiz diyorlar ve öğretemiyorlar.

    Yabancı dilden geçtim, bizim maarifimiz (eğitimimiz) doğru dürüst Türkçe bile öğretemiyor. Halkımızın, gençliğin konuştuğu Türkçe değil mi? Elbette Türkçe, lakin o kadar Türkçeyi okuma yazma bilmeyen, mektep görmemişler de konuşur.

    Büyük Britanya’da, lise ve kolejlerde sabahları, okulun kilisesinde âyin yapılır. Buna, bütün öğrenciler katılmaya mecburdur. Orada devlet, ülkenin dininden yanadır. Bizde eğitim sistemi uzun yıllardan beri islâmî hayat görüşüne, dinimizin amelî ahkâmının adı olan Şeriat’a cephe almıştır. Marksist ve Rafizî zihniyetliler dinin yerine bir ideolojiyi koymak istiyorlar.

    Almanya’da bulunduğum sırada, bir doktor dostumun kızı gimnazyumda (lisede) okuyordu. Lisede tabiatıyla beden eğitimi dersleri vardı. Dindar bir Müslüman olan dostum kızının şort giyerek bu derslere katılmasını istemiyordu. Liseye giderek müdire hanım ile görüştü. Müdire, doktorun isteğini çok makul karşıladı, madem ki, sizin inançlarınıza ters düşüyor, kızınız spor kıyafetiyle o derslere katılmasın dedi. Sonra, beden eğitimi dersi öğretmenini çağırdı, durumu anlattı ve ayrıca “Bu yıl, beden eğitimi derslerinde elbise mecburiyeti olmayacaktır. Öğrencilerin her biri istediği kıyafetle derse katılacaktır” dedi. Kızın babası Müslüman doktora, “Kızınızın kapalı kıyafetle tek başına kalmasını ve komplekse kapılmasını önlemek için bu yıl kıyafet serbestisi kararı verdim” dedi.

    İşte hukuk, demokrasi, insan haklarına hürmet ve riayet budur. Bizde böyle bir şey olabilir mi? Dindar Müslümanlara yobaz diyorlar. Asıl yobaz kendileridir.

    Çocuk okutanlara çok acıyorum. Bu devirde Türkiye’de bilgili, ahlâklı, faziletli, karakterli, çağ seviyesinde eğitim almış; millî kimlik, kültür ve kişiliğe sahip, edebî ve zengin dil bilen, bir yabancı dil ile kitap okuyabilen olgun gençler yetiştirmek çok zordur. 11 Temmuz 1999 Pazar

    Gençler

    Üniversitede eğitim görevlisi bir dostum var. Çevresi geniştir, teşkilatçıdır, öğrencileriyle yakından meşgul olur. Kendisinden zaman zaman, ücretli olarak fakat hevesle, zevkle çalışacak öğrenciler tavsiye etmesini isterim. Yayıncılık, tashih gibi işlerde, çeşitli yardımcılıklarda. Bana verdiği cevap şudur:

    – Erkek öğrencilerin kalitesi çok düşmüştür. İçlerinde iyi, temiz çocuklar var, lakin bir işe yaramazlar. Çalışkan, azimli, tuttuğunu kopartır, iş bitirir, iş becerir vasıflı genç hemen hemen kalmadı. Kız öğrenciler bu konularda daha başarılı oluyor. Arzu ederseniz onlardan bir kaçını tavsiye edebilirim.

    Benim şu sıralarda çevrem o kadar geniş değil ama, aynı kanaatteyim. Cemaatçilik ruhu, birkaç yerden burs almak Müslüman gençlerin ahlâkını bozdu. Genellikle herkes avanta peşinde. Benden resmî bir müessesede maaşlı iş bulmamı isteyen bazı gençlere müstehzi bir şekilde “Bari sizi Belediyede bir danışmanlığa tâyin etsinler” diyorum.

    Gençlerimizin genel kültürü yeterli değil. Güçlü bir ahlâk ve karakter terbiyesi de alamıyorlar. Yirmi yirmi beş yaşındaki gençlerin sık sık “Bana göre, benim görüşüme göre…” şeklinde sözler sarfettiklerini işitiyorum. Genç, yetişmemiş, pişmemiş, birikim sahibi olmamış bir genç için böyle konuşmak ne kadar ayıptır. Cahilliklerinden dolayı her konuda kendilerini mutlak müctehid gibi görüyorlar. Bir din baronuna intisap etmiş gençler, o intisabın kendilerini kemale erdirmiş olduğunu, din baronunun eteğine yapışarak Mevlâ’yı bulduklarını; başkaca ilme, irfana, edebe ihtiyaçları bulunmadığını sanıyorlar.

    Bu satırları gençlerimizi üzmek, onları hafife almak için yazmıyorum. Faydalı olmak, ikaz etmek (uyarmak) için kaleme alıyorum. Kendilerini islah etsinler, var güçleriyle yararlı adam olmak için çalışsınlar. 28 Temmuz 1999

    Kaliteli Adam Yetiştirmek

    Türkiye Müslümanlarının son elli yıl içindeki en büyük hatâsı vasıflı, güçlü, üstün insan yetiştirme konusunu ihmal etmiş olmalarıdır. Dindarlar binlerce hâfız kursu açtılar. Bir milyon, beş milyon, diyelim on milyon hâfız yetiştirilmiş olsa bile bunlarla yirminci ve yirmibirinci asırda koskoca bir ülkeyi idare etmek mümkün müdür? Şu on dört asırlık İslâm tarihinde hâfızlarla, hocalarla, imamlarla, müezzinlerle, ilahiyatçılarla idare edilmiş bir devlet var mıdır?

    İslâmî hareketin başarılı olması için dünya çapında, çağ seviyesinde, karşıtlarımızın elemanlarından daha vasıflı, daha güçlü, daha üstün hukukçulara, politikacılara, aydınlara, mimarlara, sanatkârlara, eğitimcilere, uzmanlara ihtiyacımız var. Müslümanlar bunu düşünmediler ve bütün ağırlıklarını hâfız kurslarına, İmam-Hatip mekteplerine, İlahiyat fakültelerine verdiler. Sonunda bugünkü yetersizlik ve iflâs tablosu meydana geldi.

    Peki vasıflı, güçlü, üstün elemanlar nasıl yetiştirilecekti? Hazret-i Musa’nın Firavun’un sarayında büyüyüp yetişmesi gibi, bu Müslüman elemanlar dünyanın en kaliteli kolej ve üniversitelerinde okutulacaktı. Kayıp verilmez miydi? Elbette kayıplar olacaktı. Lakin hangi savaş kayıpsız ve firesiz kazanılmıştır?

    Müslüman kesimin şu anda Harvard, Yale, Chicago, Sorbonne, Heidelberg, Oxford gibi büyük ve güçlü batı üniversitelerinde başarıyla okumuş binlerce hukukçusu, mimarı, medyacısı, tarihçisi, eğitimcisi, sosyoloğu olmalıydı.

    Elbette ki hâfızlara, imamlara, müezzinlere, ilahiyatçılara karşı değilim. Ama bunlarla zafer kazanmanın, hedefe ulaşmanın mümkün olmadığını açıkça söylüyorum.

    Cemaatler, tarikatler, klikler hâlâ sayıklamaya devam ediyor: Bizim çocuklarımız pırlanta gibidir… Bizim adamlarımız altın gibidir… Artık bu gülünç edebiyata son verilmelidir. İslâm dâvasının pırlantalara, altınlara ihtiyacı yoktur. Türkiye’nin en güçlü, en tesirli, en büyük tirajlı, en ciddî, en güvenilir günlük gazetesini çıkartacak medya dâhin var mı? Yok… Öyleyse altın, pırlanta diye sayıklayıp durma.

    Hoş zaten bizdeki din baronlarının böyle bir medyacıya ihtiyaçları yoktur. Çünkü onların böyle bir gazete çıkartmak gibi dertleri yoktur. Onlar kendilerine, benliklerine, saltanatlarına hizmet edecek yayın organları istiyor.

    Son elli sene içinde islâmî hizmet ve faaliyetler için bu ülkede milyarlarca dolar toplandı ve harcandı. Nelere harcandı? Camilere helâ yaptırıldı. İmam ve müezzinlere lojman (meşruta) yaptırıldı. Kurban etlerini bir sene boyunca saklayıp, hâfızlık ve din dersi okuyan çocuklara bol bol kavurmalı türlü yedirmek için soğuk hava depoları yapıldı. Camilere ışıldak, zırıldak, fırıldak, kalorifer yaptırıldı. Din baronlarının tantanaları ve kaprisleri uğrunda trilyonlar harcandı. Bu hayuhuy içinde bir kısım paralar onun bunun zimmetinde kaldı. Sonunda koskoca bir elli yıl ve milyarlarca dolar ziyan oldu.

    İslâmî sistemi kuracaklar, Asr-ı Saâdet’i geri getireceklermiş. Fesubhanallah! Hangi güçlü ve üstün kadrolarla geçekleştireceksin bu inkılabı? Hâfızlarla, İmam-Hatiplilerle, İlahiyatçılarla mı? Sizde hiç akıl, iz’an, feraset, mantık yok mu?

    Peki son iki buçuk yıldır mâruz kaldığımız buhranlar, musibetler, belâlar gözümüzü açtı mı, bize birer ibret dersi oldu mu? Görünene bakılırsa hâlâ uyanmış değiliz.

    Birtakım geri zekalılar ve hâinler İslâm davasını harcadılar. Müslümanların hem elli yılı, hem de milyarlarca dolarlık parası çar çur edildi.

    Bazıları benim bu görüşlerimden rahatsız olacaktır. Olsunlar, ben doğruyu söylediğim için dokuz köyden kovulmuş bir adamım. Gerçekleri yazıyorum. Gerçekler acıdır. 18 Ağustos 1999

    Gençler!

    Müslüman gençler! Sizin şu veya bu mezhebe, filan veya falan tarikata, A veya B cemaatine mensup olmanız sizi vasıflı, güçlü, üstün, mükerrem kılmaz. Güç ve üstünlük ilimle, irfanla, kültürle, ahlâkla, faziletle, hikmetle, sanatla olur. Siz, aptalca öğünmeleri, futbol kulübü tutar gibi hizip ve fırka fanatizmini bırakınız da, yukarıda saydığım şeyleri elde etmeye bakınız. Bunları size bugünün eğitim, sistemi veremez. Peki nereden bulup alacaksınız. Kitap okumakla da olmaz. Büyükleriniz size ilim, irfan, kültür, hikmet, ahlâk, fazilet, sanat öğretmekle mükelleftir. Sizi robot, zombi, şartlı refleksli, fanatik yetiştirmek için çırpınan adamlar, size iyilik değil kötülük etmektedir. “Bizim baronumuz, bizim hazretimiz şöyle büyüktür, böyle yücedir…” gibi hezeyanların bir kıymeti yoktur. Gerçekten büyük, himmetli, yüce zatlar ise haydi sizi ilimli, irfanlı, kültürlü, hikmetli, ferasetli, fetanetli, hikmetli, sanatlı, edebli Müslümanlar olarak yetiştirsinler.

    Gençler! Harcanmayınız, kendinizi harcatmayınız. İslâm’da kemmiyetten (sayı çokluğu, kantite) önce keyfiyet gelir. Kuru kalabalığın, molozluğun kıymeti yoktur. Bir tek güçlü, vasıflı, üstün, bilge, faziletli adam, bin molozdan daha üstündür. 24 Ağustos 1999

    Yazılı ve Edebî Türkçe

    Lisan ikiye ayrılır. Biri, günlük konuşma ve iletişim vasıtasıdır. Bizde şu anda iki üç yüz kelime ile konuşulan sokak ve pazar Türkçesini okuma yazma bilmeyenler bile kullanıyor ve meramlarını anlatıyor. Okumuş, aydın, yüksek tabakanın muhtaç olduğu Türkçe bu değildir.

    İkincisi: Yazılı ve edebî Türkçedir. İdarecilerin, aydınların, seçkinlerin bunu bilmesi gerekir. Bu Türkçede, yirminci asrın başlarında iki yüz bine yakın kelime vardı. Çok zengin, öğrenilmesi biraz zor büyük bir kültür, sanat, medeniyet vasıtası idi.

    Bizim konuştuğumuz Türkçe, Batı Türkçesidir, İstanbul Türkçesidir. Bu Türkçe en güzel şeklini, kemalini 20’li yıllarda bulmuştur. Sonra lisana devlet ve ideoloji eliyle müdahalelerde bulunulmuş, alfabe değiştirilmiş, onbinlerce Arapça ve Farsça asıllı kelime atılmış, yerlerine uyduruk kelimeler konulmuş, velhasıl büyük bir tahribat ve kargaşa meydana getirilmiştir. Sonunda Türkçe zayıflamış, eski zenginliğini yitirmiş, büyük ve güçlü bir edebiyat ve fikir dili olmaktan çıkmış, çoğu ilmî terimlerden ibaret olan 15-20 bin kelimelik fakir, zavallı, güçsüz bir dil haline getirilmiştir.

    Bir ülkede lisanın siyasî, kültürel, sanatla ilgili, iktisadî ve endüstriyel durumla yakından ilgisi vardır. Lisan yoksa insan da yoktur. Bir kişi lisanı kadar insandır. Bir millet lisanı kadar yükselip güçlenebilir.

    Yazılı ve edebî Türkçe en iyi şekilde nerede ve nasıl öğrenilebilir? Elbetteki liselerde. Bugün Türkiye’nin millî (aslında-kesinlikle millî değildir) eğitimi ve liseleri bu Türkçeyi genç nesillere öğretmemektedir. Kasıtlı olarak öğretmemektedir.

    Diyelim ki, birtakım vatansever müteşebbisler özel bir lise açtılar ve burada öğrencilere mükemmel bir şekilde zengin, yazılı, edebî Türçeyi öğretmek istiyorlar. Rejim, onun millî eğitimi, resmî ideoloji böyle bir şeye asla izin vermez, liseyi kapattırır. Çünkü zengin, güçlü, edebî, yazılı Türkçeyi hakkıyla bilmek, gerçekten öğrenebilmek için mutlaka ve mutlaka, milletimizin bin yıl boyunca kullanmış olduğu Türk-İslâm yazısını öğrenmek gerekir. Bu yazının okullarda öğretilmesi ise suçtur, yasaktır.

    İngiliz kolejlerinde okuyan gençler, bundan asırlarca önce yaşamış olan Shakespeare’in eserlerini kolayca okurlar, bu kıraatlerinden haz duyarlar, zevk alırlar. Lâkin Türkiyeli gençler, lise tahsili yapmış da olsalar Fuzulî’yi, Bakî’yi, Nedim’i, Şeyh Galib’i okuyamazlar, okuyabilseler bile onların Türkçesini anlayamazlar, dolayısıyla bu okumalarından bir zevk almazlar. Bırakın Fuzulî’yi okuyup anlamak, bizdeki lisezede gençler bundan yetmiş, seksen sene önce yazılmış Türkçe romanları bile anlayamıyor. Bu yüzdendir ki, birtakım yayıncılar bunları Türkçeden Türkçeye çevirtmek, yâni sadeleştirmek zorunda kalıyor.

    Bir milletin edebî ve yazılı lisanı elden giderse, o milletin en zekî, en istidatlı, en feyyaz, en kabiliyetli çocukları bile harcanır gider. Bizde olduğu gibi.

    Gazetelerimizin, televizyonlarımızın Türkçesi berbattır, feci derecede bozuk ve yetersizdir. Politikacılarımız, büyük bürokratlarımız, devlet adamlarımız, profesörlerimiz de doğru dürüst Türkçe konuşamıyor. İyi Türkçe konuşan birkaç nâdir istisnâ kuralı bozmaz. Türkçe elden gitmiştir. Edebî ve yazılı Türkçeden geçtim, konuşma Türkçesi bile, zekâ özürlüler lisanı seviyesine indirilmiştir. Halka bakınız, bazı köşeyazarlarına bakınız. Kelime hazineleri pek kıt olduğu için homurtu, böğürtü, inilti ve ünlemlerle ifade-i meram etmeye çalışıyorlar.

    Birkaç kişi dışında lisan meselesi üzerinde duran fikir adamı, gazeteci görmüyorum. Lisansız hiçbir şey olmaz. Lisan elden gidince ne devlet kalır, ne millet. İnsan olmanın, millet olmanın, devlet olmanın temel şartıdır zengin, yazılı, edebî bir lisana sahip olmak.

    Japonları Japon yapan, Japonya’ya bugünkü gücünü ve üstünlüğünü sağlayan birkaç faktörden biri Japon yazısı ve lisanıdır. Onlar vaktiyle kendi millî, geleneksel, tarihî ideografik yazılarını bırakıp da, kolay olsun diye Latin yazısını almış olsaydılar batar ve biterdiler.

    Müslüman, milliyetçi, maziye bağlı, gelenekçi geçinip de lisana, Osmanlıcaya önem vermeyen, bin yıl kullanılmış olan eski (eskimez) yazıyı bilmeyen adamlara kızıyor ve acıyorum. Zengin Türkçeyi niçin öğrenmiyorlar. Akılları mı yetmiyor, şuurları mı?

    Adamın Kızı

    Onların zihniyeti şudur: “Lisede veya üniversitede okuyan kızımın ihtida edip (doğru yolu bulup), başını örtüp, namaza başlamasındansa onun kötü yola düşmesini, fâhişe olmasını tercih ederim.”

    Çok zengin, çok çağdaş bir adamın yanına büyük bir şaşkınlık ve üzüntü ile bir adamı girmiş. Ne diyeceğini bilemiyor, eğilip bükülüyor, kekeleyip duruyormuş. Ah beyefendi… nasıl söylesem… şey… mey… kızınız… işte… deyip dururken zengin zat kükremiş: Yahu ne söylemek istiyorsan söyle, kızıma ne oldu? Yoksa trafik kazasına mı uğradı, çabuk anlat!.. Adam alı alına, moru moruna, bütün cesaretini toplayarak:

    – Efendim, kızınız randevu evinde basıldı. Çok acele etmemiz lazım, onu oradan kurtarmak için hemen harekete geçmeliyiz…

    Kocaman ve kodaman herif rahatlamış, gülmüş ve:

    – Ben de, aşırı telâşına bakarak kızımın başını örtüp namaza başladığını sanmıştım, demiş.

    İşte bu zihniyet şimdi liselere el atmış bulunuyor. Dindar, inançlı, ahlâklı, faziletli olmasınlar da ne … olurlarsa olsunlar. Liselerde çocuk okutan Müslüman ailelerin dikkatli olmalarını tavsiye ediyorum. 05 Ekim 1999

    Üniversiteye Gidemeyen Kızlar

    Zulüm ve baskılar şiddetlenmiştir. Başları örtülü olan dindar kız öğrencilerin yüksek tahsil yapmasına kesinlikle engel olmak istiyorlar. Bu haksızlık, bu anti-demokratik icraat, bu zulüm, bu adaletsizlik uzun müddet devam etmez. Belki birkaç yıl daha sürebilir. Sonra ülkemizde büyük değişiklikler olacaktır. Durum ya daha iyiye gidecek, yahut bir müddet için daha kötü olacaktır.

    Yüksek tahsil yapmaları engellenen Müslüman ve dindar kızlarımızın geleneksel sanatlara yönelmelerini tavsiye ederim. Bazılarını sayayım:

    1. Hüsn-i hat sanatı. Köylüleşen, gecekondu zihniyetine saplanan, varoş kültürü seviyesizliğine düşen islâmî kesim bu önemli sanatı çok ihmal etmiştir. Kültürsüz ve sanatsız zenginlerimiz, baronlarımız, kodamanlarımız bir Mercedes otomobile 100 bin doları kolayca verebiliyor da, bir hüsn-i hat levhasına 100 milyon veremiyor. En korkunç, en dehşet verici fakirlik budur. Lüks, gösterişli, pahalı lokantalarda sığır gibi tıkınan, saçma sapan elbiselere büyük paralar ödeyen, su gibi para harcayan bu adamlar kaliteli, sanata ve kültüre dönük tüketim ve harcama yapamıyor. Genç Müslümanlar artık sanata yönelmelidir. İcazetli, birinci sınıf hat hocalarından ders alınmalıdır. Hattat olmak için en az dört sene devamlı çalışmak gerekir.

    2. Ebrû sanatı. Bu sanat son yıllarda epeyce rağbet görmüştür.

    3. Tezhib sanatı. Şu anda epey tezhipçi vardır. Bunların hepsinin iş bulabildiğini sanmıyorum. Lakin bu sanatı sırf para kazanmak için değil de, geleneksel bir sanat edinmiş olmak için öğrenecekler kurslara gidebilirler.

    4. Kumaş boyama sanatı. Ham ipekliler üzerinde kendi geleneksel motif ve renklerimizin uygulanması suretiyle hazırlanacak başörtüleri tesettürlü kızların ve hanımların daha zarif, daha şık, daha kaliteli örtünmelerini sağlayacaktır.

    5. Osmanlı-Türk işleme sanatı. Bu da öğrenilmeli, evlerimiz kendi sanatımıza uygun örtü, yastık, işlemelerle süslenmelidir. Üretilecek eserlerin bir kısmı satılabilir.

    6. Cam, seramik, toprak, porselen sanatı. Bunun için atölyeler, fırınlar gerekir. Başlangıçta iyi ve muktedir hoca ve ustalardan öğrenmek icab eder. Başka milletler nasıl yapıyorsa biz de yapmalıyız.

    7. Tahta işleme, dağlama, sedef kakma sanatı.

    8. Takı, tesbih, kolye gibi eşyalar üreten sanat.

    9. Giyim kuşam tasarımı, gerek erkek gerekse kadın kıyafetleri konusunda kendi kültür, medeniyet, sanat ve geleneklerimize uygun şekiller, renkler, üslûplar hazırlamamıza yol açacak sanatlar.

    10. Kâğıt ve kitap ile ilgili sanatlar. Cilt, kâğıt boyama, aherleme, el ile geleneksel kâğıt yapma, papirüs gibi sanatlar.

    Daha fazla saymıyorum. Bunlardan başka yüzlerce geleneksel sanat vardır. Müslümanların milyarlarca dolar parasını toplayan kodamanlar üniversitelere gidemeyen dindar kızlar için bu sanatları öğretecek kurslar açmalıdır. Toplanan yardım paraları ne oluyor, nereye gidiyor? İslâmî kesimde para var ama o nisbette akıl, kültür, sanat, hüner, tecrübe, birikim yok. 07 Ekim 1999 Perşembe

    Câhillikle Terbiye

    Güney Afrika’daki ırkçı rejim zencilerin yüksek tahsil yapmalarını engellemişti. Egemen beyaz azınlık, saltanatını devam ettirebilmek için siyah çoğunluğun câhil kalmasını, ülkeyi idare edebilecek yetişmiş kadrolara sahip olmamasını istiyordu. Yüksek tahsil yapmış, okumuş, uzman olmuş zencilerin sayısı pek azdı.

    Japonya’nın da, Kore’yi hükmü altında tuttuğu yıllarda, ülkenin yerlisi ve sahibi olan Korelilerin orta öğrenimde fazla okumasına imkân vermediğini duymuştum.

    Evet zâlim, sömürgeci, gaasıp egemen güçler ve azınlıklar esir ettikleri yerli halkın uyanmasını, işleri idare edecek kadrolara sahip olmasını hiçbir zaman istemezler.

    Bugün ülkemizde gerek millî eğitim, gerekse üniversite seviyesi son derece düşmüştür. Egemen azınlık zengin olduğu için kendi çocuklarını özel kolejlerde büyük paralar ödeyerek okutabilmekte, lise tahsilinden sonra da Amerika’ya, Avrupa ülkelerine yüksek tahsil yapmaya gönderebilmektedir. Bazıları banka soyan, büyük yolsuzluklara karışan okumuş “Prensler” işte bu şekilde yetişmiştir.

    Ülkenin ezici çoğunluğunu teşkil eden Müslüman kesim elli yıl boyunca çocuklarını yetiştirebilmek için Kur’an kurslarından, hâfızlık mekteplerinden, İmam–Hatip okullarından ve İlahiyat Fakültelerinden medet umdu. Bütün gücünü bu okul ve fakültelerin sayısını çoğaltmağa sarfetti. Böyle eğitim yolları ile Müslümanlar güçlenemez, yükselemez, kurtulamazdı. Nitekim de öyle oldu.

    Şimdi devletimizi kontrol altında tutan zihniyet, üniversitelerde başörtülü Müslüman kız öğrencilerin okumasına izin vermiyor. Böyle bir şey bütün medenî ve ileri ülkelerde mümkündür de bizde niçin yasaktır? Bu yasak büyük ve vahim bir insan hakları ihlâli değil midir? Zavallı Müslümanlar böyle bir haksızlığa karşı Türkçe, İngilizce, Almanca, Fransızca, Arapça risaleler, “Kara Kitap”lar çıkartarak, haklarını savunamıyor. Hâfız mekteplerinden, İmam–Hatip’lerden, İlahiyat’lardan mezun olmuş milyonlarca okumuş Müslüman var; dindar halktan milyarlarca dolar hizmet ve dinî faaliyet vergisi toplayan din baronları var; yüzde yüz olmasa bile yine de demokrasi, medya hürriyeti, tenkit ve muhalefet etme hakkı var. Peki Müslümanlar niçin mâruz kaldıkları haksızlıkları protesto edemiyor, şu globalleşen dünya kamuoyuna seslenemiyor? Çünkü, yetiştirdikleri nesillerin, kadroların, aydınların, uzmanların kapasiteleri yeterli değildir.

    Başörtüsü zulmünü protesto için nefis bir İngilizce ile, gayet mantıklı ve tutarlı, okuyan batılı aydınları ikna edecek bir broşürü hazırlayacak, yayınlayacak, dağıtacak kafalar var mıdır bizde?

    On yıllarca “Ayasofya açılsın, başörtüsü serbest bırakılsın!..” teraneleriyle milleti oyalayan birtakım arivist ve yetersiz politikacılar ve baronlar para toplamak, demagoji yapmak, kendi nefs-i emmarelerini tatmin etmek konusunda pek başarılıdırlar ama doğru düzgün İngilizce bir broşür çıkartmaya güçleri, kültürleri yetmez.

    Evet Müslüman Türkiye halkı sinsi, planlı, hâin bir câhil bırakma kampanyası ile karşı karşıyadır. İngiltere gibi demokrasinin, hukuk sisteminin, temel ve evrensel hakların ve hürriyetlerin beşiği olan bir ülkede, Müslüman kızlar ilkokuldan üniversiteye kadar başörtülü olarak okuyabiliyor da, bizde niçin okuyamıyor? Laiklikmiş… Yalan! Zorbalıktır, hukuksuzluktur, faşistliktir bunun adı.

    İslâmî kesimdeki birtakım yetersiz kişiler elli yıldan beri beton binalar, cami helâları, imam ve müezzin meşrutaları, hoparlörler, cami kaloriferleri, hâfız mektepleri, İmam–Hatip okulları, İlahiyat Fakülteleri ile meşgul oldular. Arada, Ümmet-i Muhammed’i bir sürü fırkaya, hizbe, kliğe, gruba, cemaate böldüler, bir sürü nifak ve şikaka, tefrikaya sebebiyet verdiler. Zekâ özürlü, IQ’ları 70–80 civarında birtakım adamlar kendilerini allâme-i cihan sandılar, islâmî hizmet ve faaliyetleri kendi heva, heves ve kaprisleriyle yürütmeye kalktılar ve sonunda ülkenin de, milletin de, devletin de bugünkü perişan hale gelmesine sebebiyet verdiler.

    Müslümanlar son elli yıl içinde uluslararası seviyede, son derece güçlü bir tek kolej açmış ve şimdiye kadar bu okuldan birkaç bin vasıflı aydın yetiştirmiş olsalardı bugünkü zillete, esarete, felakete mâruz kalmazlardı. Böyle bir okul açılabilir miydi? Pekala açılabilirdi. Türkiye’de mümkün olmasa bile İngiltere’de, İsviçre’de, Kanada’da açılabilirdi. Lakin açılmadı, çünkü kendilerini çok akıllı zanneden birtakım kodamanların, pabucu büyüklerin, baronların aslında kuş kadar akılları yoktu.

    Yedi sene Arapça dersi verip Arapça öğretemeyenler, yüz binlerce çocuğu hâfız olarak yetiştirip, sonra bunlarla islâmî kalkınma yapacaklarını sananlar, beton cami binaları yapıp sonra ezan okunduğu vakit bu binalara gidip de büyük cemaatlerle ibadet edemeyenler; ilim, irfan, araştırma, kültür, sanat, mimarlık, hukuk tefekkürü, dekorasyon, edebiyat sahalarında başarılı ve üstün olamayanlar; muktedir olmadıkları halde iktidar olabileceklerini sananlar; olmayacak dualara âmin deyip duranlar; çok büyük ve kıymetli şeyleri pek ucuza satın alabileceklerini zannedenler bakınız İslâm dâvasını, Muhammed Ümmetini, ülkeyi ne hale getirmişlerdir.

    Eski Müslümanlar, cihad yaparlar, zafer kazanırlar ve ganimetten hisselerini alırlarmış. Şimdiki bazı sefiller ve reziller ise ganimeti saf ve câhil Müslümanlardan topluyor. Böyle ganimet olur mu?

    Bugün islâmî kesimdeki hizmet ve faaliyet elemanlarının büyük kısmı İslâm–Kur’an harfleriyle yazılan ve milletimiz tarafından bin yıl boyunca kullanılmış bulunan Osmanlı lisanını bile bilmiyor. Yazılı ve edebî zengin Türkçe’yi yeteri kadar bilmeyen aydın, idareci, önder kadrolardan ne hayır gelir?

    28 Şubat 1997’den beri mâruz kaldığımız zulümler, hakaretler, esaretler, zilletler, haksızlıklar bizi uyandırdı mı? Bizi özeleştiriye yöneltti mi? Hatâlarımızı incelemeye ve araştırmaya sevketti mi?.. Maalesef hayır.

    Buhran geçse, yine 1985 ile 1995 arasındaki gibi serbest, günlük güneşlik, oldukça hür bir hava gelse bizdeki İslâmcılar aynı çıkmaz yollarda yürüyecek, aynı verimsiz metodlarla iş yapmaya devam edecektir.

    Kendimizi değiştirmedikçe bize kurtuluş ve izzet yoktur. 24 Aralık 1999

    Kaliteli Eğitim

    Bir devleti, bir ülkeyi, bir milleti yücelten, güçlendiren üstün kılan mektepleri, eğitimidir. Osmanlı devleti, 19’uncu asırda Paris’te

    “Mekteb-i Osmanî”

    adıyla bir okul açarak, yepyeni bir eğitim tecrübesine girişmişti. Böyle bir şeyin Paris’te yürütülemeyeceği anlaşılınca, Paris’teki okul yerine İstanbul’da 1868’de Galatasaray Sultanîsi kurulmuştu. Osmanlı devletini ve İslâm Hilafetini, başta Amerikalıların açtıkları Robert Kolej olmak üzere misyoner okulları yıkmıştır.

    Cumhuriyet kurulduktan sonra tek parti rejimi liselerin kalitesini düşürmemişti. Ülkede çok az lise vardı ama bunlar hakikî liseydi. Bitirme imtihanları ve bakalorya (olgunluk) sınavları ile kalite seviyesi yüksek tutuluyordu. 1950’de Demokrat Parti iktidar olduktan sonra maalesef millî eğitimin kalitesi düştü; sayı çokluğu, demagoji, popülizm ön plana çıktı. Günümüzde Türkiye’de uluslararası çağdaş standartlarda tek lise veya kolej yoktur. Resmî ideoloji, demagoji, popülizm, halka şirin görünmek yüzünden millî eğitim bitirilmiştir. Bazı özel kolejlerin cebir, geometri, fizik, kimya gibi fen branşlarında uluslararası ödüller kazanmaları kimseyi aldatmamalıdır. Millî eğitim, liseler öncelikle yazılı-edebî lisan eğitimi seviyesi ile ölçülür. Türk liselerinde ve Kolejlerinde zengin ve edebî Türkçe öğretilebiliyor mu? Bu suale evet cevabını vermek mümkün değildir. Bizdeki liseler fen dershaneleri seviyesindedir, hattâ onlardan da aşağıdadır.

    Millî eğitimin iflas etmesi, yeni nesillerin zekalarının dumura uğramasına, entelektüel boyutlarının güdük kalmasına yol açmıştır. Eğitimin iflasından, bitirilmesinden başka medya da toplumu aptallaştırmakta, eblehleştirmekte, zekâ özürlü hale getirmektedir.

    Ülkemizde sayılarının birkaç bin civarında bulunduğunu tahmin ettiğim gerçekten kültürlü, çağ seviyesinde tahsil yapmış, kimisi dış ülkelerde okumuş, kimisi otodidakt denilen cinsten aydınlar, düşünürler, gerçek okur yazarlar vardır. Ancak, nüfusu yetmiş milyona dayanan bir ülkede bu kadar az sayıda gerçek aydın ve seçkin kenarda kalmakta; dışlanmakta, istisnâ teşkil etmektedir.

    Resmî ideoloji halkın ve gençliğin ufuklarını daraltıyor. Statükocuların tek derdi; sistemi, düzeni, rejimi, ideolojiyi korumaktır. Devletin bekası, milletin mutluluğu ve refahı, ülkenin bayındırlığı ve terakkisi onların umurunda değildir. Her şey ideoloji içindir, ideoloji her şeyin üzerindedir onlar için.

    Statükocular laik, çağdaş, demokrat zihniyetli ikinci cumhuriyetçilere bile tahammül edemiyorlar. Bundan birkaç ay önce büyük üniversitelerimizden birine asistanlar alınıyordu. İmtihan heyetine, ikinci cumhuriyetçileri almamaları için sıkı tenbihler yapılmış olduğunu inanılır kaynaklardan duymuş bulunuyorum.

    Türkiye edebiyat, sanat, buluş, tefekkür bakımından karanlık, donukluk, durgunluk, gelireme içindedir. Nice küçük ülke ve millet Nobel ödülü aldı, fakat biz henüz bir tane bile kazanamadık. Bizde büyük romancılar, büyük tarihçiler, büyük düşünürler, büyük filozoflar yetişmiyor. Bir Osmanlı prensesi olan Kenize Murat’ın Fransızca yazdığı ve Paris’te basılan, Osmanlı hanedanıyla ilgili eseri orada bir milyon satıldı, bizde ise Türkçe tercümesi üç bin adet bile satılmadı.

    Alfabesi değiştirilen, milletinin bin yıl kullandığı yazıyla yazılmış ve basılmış eserleri okuyamayan; edebî-yazılı lisanı kuşa çevrilen; Yakup Kadri, Reşat Nuri, Halide Edib gibi yirminci asır romancılarının bile kitaplarının on yılda bir sadeleştirilmiş yeni baskılarının yapıldığı, liselerin Dingonun ahırına çevrildiği bir ülkede elbette kültür, sanat, tefekkür, edebiyat, medeniyet çökecektir.

    Peki Müslüman kesim bu konuda ne yapıyor? Düzene alternatif olduklarını iddia eden İslâmcıların edebiyat, sanat, kültür, düşünce, felsefe sahasında ciddî ipe sapa gelir çareleri, çözümleri, planları ve programları, teklifleri var mıdır? Yazık ki, onlar da bu konularda şaşkın vaziyettedir. Son otuz yılda iki sloganı geveleyerek, âdeta geviş getirerek vakit kaybettiler. “Ayasofya açılsın… Başörtüsü serbest bırakılsın…”

    Turgut Özal’ın sağladığı, 1985 ile 1995 yılları arasındaki on yıllık hürriyet, imkan, fırsat devresinde islâmî kesim birtakım özel kolejler açtı.

    Lakin bunlar yetersiz kaldı. Müslüman kesim, bunca çırpınmasına rağmen birinci sınıf medyacılar, birinci sınıf siyaset elemanları, birinci sınıf hukukçular, birinci sınıf mimarlar yetiştiremiyor.

    Medya, sanat, kültür, mimarlık gibi sahalarda konularda ikinci ve üçüncü ligten yukarı çıkamıyor.

    Çünkü Müslümanların

    çağ seviyesinde islâmî bir eğitim sistemleri

    ve üniversiteleri yoktur. Bunun sebebinin yüzde ellisi rejimin tekelciliğinden ve baskılarından ise, yüzde ellisi de Müslümanların beceriksizliğinden, ufuksuzluğundan, iktidarsızlığından ileri gelmektedir.

    Toplumları sıradan adamlar değil, küçük bir azınlık da olsalar

    üstün adamlar

    yüceltir, ayakta tutar, pâyidar kılar. İnsanlar, hukuk bakımından, insan olmak haysiyeti yönünden elbette eşittir. Lakin mutlak eşitlik yoktur. Fertler, kavimler, milletler, zeka, kabiliyet, istidat bakımından asla eşit değildir. Türkiye’yi kurtarmak ve yüceltmek istiyorsak en zeki, en kabiliyetli, en istidatlı, en kaliteli gençleri arayıp bulmamız, onları çok ciddî bir eğitimle yetiştirmemiz gerekir.

    Doktorun, mühendisin, teknik elemanın edebiyata, sanata, keyfiyet kültürüne ihtiyacı yoktur gibi iddialar eşekçe hezeyanlardan ibarettir.

    İster bürokrat, ister teknokrat olsun her aydının, her seçkinin

    güçlü bir edebiyat, sanat, felsefe kültürüne ve birikimine sahip olması gerekir.

    Türkiye aydınları, Müslüman olsunlar veya olmasınlar bu ülkenin-bu milletin kimliğinin temeli olan İslâm’ı bilmekle mükelleftir.

    Bize daha fazla zeka, daha fazla kültür, daha fazla edebiyat, daha fazla sanat, daha fazla ilmî araştırma lazımdır.

    Aydınlarımız, idarecilerimiz bunlarla daha kaliteli olacaktır. Yüksek ve seçkin sınıflar kaliteli olunca bugünkü aptallıklar, çekişmeler, kutuplaşmalar, kokuşma, hırsızlık, rezalet, bayağılık, geri zekalılık ortadan kalkacak; ufuklarımız genişleyecek, geleceğimiz teminat altına alınmış olacaktır. 30 Aralık 1999

    Yüz Güçlü Eleman

    On kadar, çağdaş dünya standartları seviyesinde vasıflı, güçlü, üstün medyacı. On kadar, yine dünya çapında büyük hukuk mimarı. On kadar büyük pedagog ve eğitimci. Bir o kadar uluslararası çapta mimar. On kadar büyük modacı. On büyük düşünür ve edip. On kadar siyaset kültürünün en yüksek seviyesine çıkmış, politika satrancını herkesten iyi oynayan siyasetçi… Daha birkaç hayatî konu ve sahada bir kaç on kişi daha… On senelik bir tahsil müddeti içinde bir kişiye bir trilyon lira harcanmış olsa, yekûn yüz trilyon kadar bir meblâğ tutardı.

    Müslümanlar son otuz sene içinde böyle yüz kadar vasıflı adam yetiştirmiş olsalardı şimdiye kadar kurtulmuş olurlardı. Sadece yüz kişi elbette yeterli olmazdı ama onlar arkalarından binleri, on binleri, yüz binleri, milyonları sürüklemesini bilirler ve başarırlar, alt kadroları hazırlarlardı.

    Müslüman kesim son otuz yıl içinde Hâfız mektepleri, Kur’ân kursları, İmam-Hatip okulları, Yüksek İslâm Enstitüleri, İlahiyat Fakülteleri için yüz trilyon değil, belki de katrilyonlar harcadı, fakat hedeflerine ulaşamadı. Çünkü tarihin hiçbir devrinde olmadığı gibi bu devirde de hafızlarla, hocalarla, ilahiyatçılarla, dindar kişilerle dünya hakimiyeti kurulamaz, iktidar olunamaz.

    Derleme, toplama kadrolarla bir yere varılamaz. Birinci ligde oynamak istiyorsanız, birinci sınıf bir oyun ortaya koymak istiyorsanız, mutlaka ve mutlaka en iyi oyuncuları seçecek; birinci sınıf, vasıflı, güçlü, üstün bir takım kuracaksınız. “Bizimkiler, kardeşler, yandaşlar, yoldaşlar, ihvan, bizdenler…” Peki bunların kalitesi, ihtisas dereceleri, bilgileri, kültürleri, mârifetleri, hünerleri ne kadardır?

    Bugünün parasıyla bir trilyona bir eleman yetiştirmek… Dolarla iki milyon dolar eder. Dünyanın en iyi liselerinden birinde okutulacak. En az beş lisan öğrenecek. Osmanlıca, edebî-yazılı Türkçeyi mükemmelen bilecek. Ahlâk ve karakter terbiyesi almış olacak. Nefsini dizginlemiş bulunacak. Sanat ve estetik tarafı güçlü olacak. Şehir kültürüne ve görgüsüne malik olacak. Konvansiyonel eğitimin yanı sıra paralel ve alternatif eğitim görerek gerekli bütün vasıfları elde edecek. Yetişmemiş, yetersiz, genel seviyenin bile altında kalmış kabak gibi elemanlarla bir şey yapılamaz.

    60’lı yıllarda dindar dostlarımdan bir zata, mevcut dinî eğitimin çok yetersiz olduğunu söylediğim zaman, bana şu cevabı vermişti:

    “Eskiden bu kadarı da yoktu. Hiç olmayacağına yarım yamalak olmasını tercih ederim.”

    Yarım yamalak elemanlarla hedefe varmanın mümkün olmadığını acaba o eski dostum görüp anladı mı?

    Bazı cemaatler üstün, güçlü, vasıflı Müslüman yetiştirmek için çalışmıyorlar. Onlar baron bendesi, hazret bağlısı, cemaat mensubu yetiştiriyor.

    Sanıyorlar ki, bir kişi onların efendisine, reisine, hazretine tâbi olur, eteğini tutar, kendini ona, gassalin elindeki meyyit gibi tamamen teslim ederse mesele halledilmiş olur. Hayır, mesele o kadar basit ve kolay değildir. Kuru kuruya Müslüman olmakla iş bitmez.

    Müslümanlığın yanında ilim, irfan, kültür, ihtisas, hüner, mârifet, birikim, tecrübe gerekir.

    İşte medya işlerimiz. Bir türlü, karşıtlarımızı bu sahada yenemiyor, onların önüne geçemiyoruz. Barolar niçin Müslümanların kontrolünde değil?

    Çünkü Müslümanlar yeteri kadar hukukçu ve yine yeterli sayıda büyük ve güçlü hukukçu yetiştirememiştir.

    Güçlü ve üstün bir basının yok, yine güçlü ve üstün televizyon kanalların yok, karşıtlarınınkinden daha güçlü yayın müesseselerine sahip değilsin, iyi kağıda dört renkli basılmış nefis sanat dergileri çıkartamıyorsun, bütün mücadele ve müsabaka dallarında rakiplerinin gerisinde bulunuyorsun ve ülkeye hakim olmak, kumandayı ele almak istiyorsun. Mümkün müdür, böyle bir şey?

    İktidar olmak istiyorsun, peki sen bu işe muktedir misin?

    Ciddî, efradını câmi ve ağyarını mâni bir plan ve program yok. Stratejik araştırmalar yapacak bir enstitü yok. Yeterli sayıda kurmay eleman yok. Sonra da olmayacak dualara âmin diyorsunuz.

    Halk tabakasının aklı ve kültürü belki bu anlattığım şeyleri anlamaya, idrak etmeye yetmeyebilir. Peki okumuş, aydın geçinen, kendilerini allâme-i cihan sanan bazı Müslüman aydınların bu konuda mâzereti var mıdır?

    Bir yandan kendimiz yüksek elemanlar yetiştirirken, öte yandan da karşı cepheden ve dış dünyadan güçlü, üstün, vasıflı beyinler ithal etmemiz gerekirdi.

    Necip Fazıl, Profesör Ali Fuad Başgil, Nureddin Topçu, Cemil Meriç gibi kimseler bir nevi ihtida yoluyla kazanılmış kıymetler değil midir?

    Osmanlılar Müslüman olan kabiliyetli esirleri yetiştirmemiş, devşirme metoduyla en zeki, en kabiliyetli reâya çocuklarını din ü devlet hizmetine koymamış olsalardı o büyük imparatorluğu, o devlet-i ebed-müddeti ayakta tutabilirler miydi?

    Müslümanlar ilk asırlardaki o harika fütuhatı, o yüksek medeniyeti nasıl gerçekleştirdiler?

    Bizans’tan, Sasanî devletinden nice vasıflı, güçlü, üstün kişi İslâm ile şereflendi ve hizmet etti de ondan.

    Onca başarıyı, fetihleri, parlak medeniyet eserlerini

    sadece Araplar gerçekleştirebilir miydi?

    Her baron, her cemaat

    “Biz yapacağız, biz yapacağız…”

    deyip duruyor. Yaptıkları meydanda.

    Yapamadıkları o kadar çok şey var ki…

    Müslüman kadınların mücevherlerini, altın bileziklerini topladılar, büyük ve güçlü bir

    İslâm medyası kuracağız diye trilyonlar devşirdiler

    de ne oldu?

    Dağ fare doğurdu.

    Dindar halkın yardımlarıyla kurulan bazı gazete ve televizyonların hal-i pür melâlini hep birlikte seyrediyoruz.

    Nice baron var ki, kendilerini hâce-i evvel, akl-ı evvel sanıyor. Âyinesi işmiş kişinin, lâfa bakılmaz, esere bakılırmış. 31 Aralık 1999 Cuma

    Hâin ve Eşkıya Aydınlar

    Eşkıyanın en zararlısı, korkuncu, tehlikesi, şerlisi okumuş ve aydın görünenidir.

    Böylelerinin tahsili, okumuşluğu ne kadar yüksek ise zararı da o kadar fazla olur. 50’li yıllarda

    Koçero, Hakimo

    adlarında dağ haydutları vardı. Birkaç kişilik çeteler kurarlar, tenha yollarda otobüs çevirirler, yolcuların paralarını, saatlerini, kıymetli eşyalarını alırlardı. Aydın zümresinden olmadıkları, tahsilleri bulunmadığı için kötülükleri sınırlı kalır, memleketin temellerini sarsmazdı.

    Zamanımızda çok okumuş, diploma sahibi olmuş,

    kültürlü şehir eşkıyası

    türemiştir. Bunlar medenî, aydın, seçkin sınıfına dahildir. İçlerinde Amerikan, Avrupa üniversitelerinden diploma almış olanlar az değildir. Bu eşkıya bir takım yüksek mevkilere geçerler ve memleketi, devleti, milleti soyarlar, talan ederler. Birkaç yıl evvel tahsilini ABD’de yapmış herifin birinin büyük bir bankayı nasıl soymuş olduğunu bütün millet görmüştü.

    Türkiye bir aydınlar ihaneti ile karşı karşıyadır.

    Tabiî ki, bütün aydınları kasdetmiyorum. İnançlı, ahlâklı, karakterli, bilgelik sahibi, namuslu, şerefli, haram yemez, yamukluk yapmaz, vatansever aydınlar ve okumuşlar konumuz dışıdır. Onlara hürmet ederiz.

    Sovyetler Birliği batıncaya, Marksist-Leninist ideoloji iflâs edinceye kadar hain aydınların nicesi komünistti. Bizde de, Bulgaristan’da, Romanya’da, Macaristan’da olduğu gibi komünist tek parti rejimi kurulmasını, ülkemizin Sovyetler Birliğinin bir uydusu haline gelmesini istiyorlardı. Kitaplar, makaleler yazarak, konferanslar vererek bilimsel sosyalizm lehinde propaganda yapıyorlardı. Sovyetler Birliği
    dağılıp marksizm iflas edince bu sefer demokrat, laik ve Atatürkçü kesildiler.

    Hâin ve eşkıya aydınlarda ve okumuşlarda ahlâk, fazilet, namus yoktur.

    Zâhirde çeşit çeşit ideolojilere bağlı gibi görünseler de onların hepsi de makyavelisttir. Dinleri imanları para, menfaat ve benliklerini tatmindir. Bunların bazısı mülti-trilyoner, bir ikisi katrilyoner olmuştur. Helâl, meşru yollardan mı? Hayır. Düzenbazlık, sahtekârlık, alavere dalavere, ahlâk ve kanun dışı spekülasyonlar ile. Şu eski Marksiste bakınız, şimdi Boğaz’da yalı yaptırıyor. Kimbilir kaç trilyon harcadı ve daha da harcayacak..

    Hâin, eşkıya, muzır, şerir aydınlar İslâm dinine karşıdır. Aklı başında olan hiçbir okumuş, gayri müslim bile olsa İslâm dinine düşmanlık etmez, saldırmaz. Çünkü bu din bir kere milletimizin ve ülkemizin dinidir. 1928’e kadar devletimizin de diniydi. Cumhuriyet anayasasının ikinci maddesinde

    “Devletin dini, Din-i İslam’dır.”

    diye yazmıyor muydu? ABD’li, İngiliz, Alman, Kanadalı ve diğer medenî ülkelerin aydınları İslâm’a düşmanlık, ediyorlar, saldırıyorlar mı? Kesinlikle… İslâm büyük semavî dinlerdendir. Bir milyardan fazla insan ona bağlıdır. Hiçbir medenî, ahlâklı, vicdanlı kimse bu dine saldırmaz.

    Bizdeki hâin ve eşkıya aydın ve okumuşların büyük kısmı, ister solcu, ister sağcı olsunlar faşist zihniyetli kişilerdir. Halkı bir sürü olarak görürler, çoğunluğa ikinci sınıf vatandaş, sömürge yerlisi, zenci muamelesi yaparlar.

    Hâin ve eşkıya aydınlar ve okumuşlar milletin ve devletin tarihî devamlılığını kabul etmezler; onlar tarihî bir ârızanın, bir ideolojinin militanlarıdır. Hukukun, evrensel değerlerin, millî kimlik ve kültürün, temel insan hak ve haysiyetlerinin üzerinde onlar için tarihî ârıza, ideoloji vardır.

    Hâin ve eşkıya aydın ve okumuşlar, Güney Afrika’daki eski ırkçı rejim gibi rejime taraftardır. “Dinlerine ve inançlarına göre yaşamak isteyen Müslümanlara yüzde yüz hürriyet verilemez” derler. Atatürk’ün kapattığı Mason localarının açık olması onları üzmez ve rencide etmez ama İslâm tekke ve zaviyelerine şiddetle karşıdırlar. Bu hâin ve eşkıya haşarat İslâm’ı gericilik, Müslümanları gerici olarak görür.

    Türkiye’yi bu hâin ve eşkıya aydınlar, okumuşlar, seçkinler bitirmiş ve batırmıştır. Eğitimi

    (Her şeyin başı eğitimdir);

    üniversiteleri, siyaseti, iktisadiyatı, finans ve para işlerini, bütün temel müesseseleri çürütmüşler, dejenere etmişlerdir. İşleri güçleri, demagoji, popülizm, yalan dolan, fırıldak çevirmektir. Şu veya bu renge, partiye, ideolojiye, görüşe mensup olmaları neticeyi değiştirmez. Cümlesi hâindir, eşkıyadır, haşarattır.

    Müslüman kadınların ve kızların başlarını örtmelerini çağdışılık olarak görürler ama resmi “vesikalarla” fuhuş ticareti yapılmasına, bu işi yapan madamın törenle ödülendirilmesine karşı çıkmazlar. Onlar hürleştirmek paravanası altında kadınlığımızı alçaltmışlar, düşürmüşlerdir.

    Bu haşaratın bastığı yerde ot bitmez. Bunlardan köy olmaz, kasaba olmaz. Bunlar halk düşmanıdır, devlet hâinidir. Türkiye bir Japonya, bir Güney Kore, bir Taiwan, bir Singapur olamadıysa bu hainler, bu eşkıya yüzünden olamamıştır. Bizi İslâm geri bıraktı diyorlar. Be kaltabanlar, çend seneden beri Türkiye İslâmî hükümlerle mi idare ediliyor? Elinize bu kadar fırsat ve imkân geçti de niçin ülkeyi, milleti, devleti yüceltmediniz?

    Hâin ve eşkıya aydınların hemen hepsi kokuşma, hortumlama, talan pisliklerine bulaşmıştır. Bir elleri yağda, bir elleri baldadır. Bu herifler halktan, milletten kopmuştur. Halktan nefret ederler, halkla birlikte olmazlar. Onları halk otobüslerinde, minibüslerde, banliyo tren ve vapurlarında, halk lokantalarında, kahvehanelerde, çarşı ve pazarlarda göremezsiniz.

    Bazısı halkçılık edebiyatı yapsa da asla samimî değillerdir. Halkçı olan halkla birlikte olur, birlikte yaşar.

    Bu hâinlerden, bu eşkıyadan kurtulmak mümkün mü? Mümkündür elbet ama pek zordur. Kene gibi yapışmışlardır. Milletin, ülkenin, devletin kanını iliğini sömürmektedirler. Öyle kolay kolay bertaraf ve izale edilemezler. 04 Ocak 2000

    Fedakâr Çocuk

    Sultanahmet parkından geçerken ondört onbeş yaşlarında bir çocuğa ayakkabılarımı boyattırdım. Ağrılı imiş, İstanbul’a yalnız gelmiş. Kumkapı taraflarında onbir kişi bir bekâr odasında kalıyorlarmış. Onun hissesine ayda dört-beş milyon lira kira düşüyormuş.

    “Eve para gönderiyor musun?”

    diye sordum.

    “Tabiî, dedi, ayda yüz milyon lira gönderiyorum.”

    Ayrıca kendisine de burada geçineceği kadar bir meblağ kalıyormuş. Çocuğun azmine, tahammülüne, çalışkanlığına, fedakârlığına hayran kaldım. İlkokul üçe kadar okuyabilmiş.

    Bakınız bir kısım vatandaşlar, hattâ çocuklar bile nasıl çalışıyor, çırpınıyor, ne büyük bir azim ve sabırla ekmek parası kazanıyor. Bir de madalyonun öteki tarafı var.

    Tembel, şımarık, hoppa, züppe, terbiyesiz bir gençlik de yetişiyor.

    Sorumsuz, idealsiz,

    ahlâk ve karakter terbiyesinden mahrum

    birtakım piçler ve haramzâdeler har vurup harman savuruyor

    .

    Ülkenin çilekeş, namuslu, vicdanlı halkı bin bir sıkıntı ve zorluk içinde ekmek parası kazanmak için çırpınadursun; yiyici, götürücü, talancı, dolandırıcı, yalancı, mutlu ve putlu azınlık mensubu hergeleler ve çocukları iyi giyiniyor, iyi yiyor, lüks meskenlerde, lüks otomobillerde, lüks döşeme ve dekorasyon içinde günlerini gün ediyorlar.

    Kötü eğitim, kötü ideoloji, kötü terbiye, kötü medya hali vakti yerinde olan gençliği berbat etmiştir.

    Bozukluk sadece dinsiz, seküler sınıflara mahsus değildir.

    Dindar kesime mensup öyle çocuklar ve gençler biliyorum ki, son derece şımarık ve sorumsuz olarak yetiştirilmiştir.

    Çok pahalı, son moda bir çift ayakkabı almış, pantolonu en gözde markayı taşıyormuş, gömleği çok pahalıymış, Amerikan malıymış… Bir Müslüman genç bunlarla öğünebilir mi? Böyle şımarık gençlerin ana babalarına yazıklar olsun, teessüf ederim!

    Benim çocukluğumda ucuz olsun diye nice şehirliler bile köylü marka sigara içerlerdi. Şimdi köylerde bile lüks ve pahalı yabancı sigaralar içiliyor. İstanbul civarında nice köy var ki, halkı doğru dürüst çalışmaz. Herkesin aklı fikri otomobil, cep telefonu, sigortalı bir işçilik, genç yaşta emeklilik, az çalışmak, çok kazanmak… Bu kafa ile bir millet ve ülke kalkınabilir mi?

    İslâm’ın bir ahlâk sistemi vardır.

    Haydi lâikler ve dinsizler bu ahlâkın emir ve yasaklarına uymuyorlar, peki Müslüman geçinenlere, nutuk atmaya gelince mangalda kül bırakmayan İslâmcılara ne oluyor? Lüks, şatafat, konfor ibtilâsı, gösteriş, gurur, kibir, şımarıklık… Böyle Müslümanlık, böyle İslâmcılık olur mu?

    Abdest alıp namaz kılmakla, biraz ibadet etmekle, “Ben Müslümanım” demekle iş bitmiyor. Efendi, fazla konuşma. Sen sus, sana bakan sende İslâm’ı görsün. O zaman Müslümanım demeye hak kazanırsın. 05 Ocak 2000 Çarşamba

    Yalan

    Büyük yalancılar iki gruba ayrılır. Birinciler, kendi yalanlarına kendileri de inanmışlardır. Onların hayatı yalandır. Yıllarca yalan söyleye söyleye yalanla özdeşleşmişlerdir. İkinci grup ise, söyledikleri yalanlara inanmazlar ama bu yolla büyük servetler, şöhretler, riyasetler, itibarlar kazanmışlardır. Yalan onların sermayesidir, bu ticareti bırakamazlar.

    Bir kısım halk yalana mübtela olmuştur. Beşikten mezara kadar yalanla beslenen, yalanla içiçe kucak kucağa yaşayan kişinin beyni yıkanır, yalan onun baş gıdası haline gelir.

    Büyük dinler ve ahlâk sistemleri yalanı günah saymışlardır. Bazı ülkelerde politikacıların, idarecilerin, sorumluların yalan söylemeleri sadece ahlâksızlık değil, aynı zamanda ceza kanununa göre bir suçtur.

    Bir ülke, bir devlet, bir millet yalana batmışsa, yalanla haşır neşir olmuşsa vahim bir hastalığa yakalanmış demektir.

    Telefon çalıyor, evde veya iştesiniz, görüşmek istemediğiniz biri arıyor, sekreterinizin adamı savmak için “Burada değil” yahut “Şu anda toplantıdadır” demesi de yalandır; binaenaleyh günahtır, ayıptır.

    Çocuklarımızı yalanlarla büyüttüğümüzün farkında mıyız? “Uslu durursan seni gezmeye götüreceğim” dediniz ve çocuk uslu durdu, fakat onu gezmeye götürmediniz. Vaadini yerine getirmemek de yalan gibi ayıp ve günahtır. Çocuk büyüğünün, sevdiğinin ahlâkına tâbi olur.

    Politikacılar ne kadar çok yalan söylüyor. Ebeveyn çocuklarına, koca karısına, karı kocasına, talebe öğretmenine devamlı olarak yalan söylüyor. “Okula niçin gelmedin?” “Hocam hastaydım…” Hasta değildiyse çocuk yalan söylemiş, hocasını aldatmaya kalkmıştır. Kime ne zararı var demeyin. Yalan yalandır.

    Ticaret hayatında da yalan yaygınlaşmıştır. İslâm hukukunda ve ahlakında içine yalan karışan alış veriş haramdır. Malın kusurunu söylemeden satmak, reklama yalan karıştırmak da böyledir. Lokanta açtınız ve vitrinine “Nefis döner bulunur” yazdınız. Döner gerçekten nefis değilse onun satışıyla kazandığınız para haram olur. Müşterilerinizi aldatmış, yalan söylemiş olduğunuz için.

    Yalandan kurtulmanın yolu var mı? Elbette var. Öncelikle az konuşacaksınız. Kesin olarak bilmediğiniz şeyleri söylerken ve anlatırken “zannımca, rivayete göre…” gibi ifadeler kullanacaksınız.

    Günümüz politikacıları halkı aldatmak için ne kadar bol yalan söylüyor. “Bir iki sene dişinizi sıkın, sabredin ülke düze çıkacak…” diyor bazıları. İnsanları islah etmeden ülke kurtulur mu, düze çıkar mı? Zelzele yardımlarıyla, IMF’nin verdiği kredilerle, ABD’nin destekleriyle düze mi çıkılırmış? İdareciler ve halk daha bilgili, daha ahlâklı, daha faziletli, daha güzel olduğu takdirde ülke selamet bulur. Yamuklukla, yalanla, dolanla, hırsızlıkla, rüşvetle, çarpık eğitimle, köleleştirilmiş üniversite ile, beş bin ailenin yetmiş milyonluk ülkeyi sömürmesiyle, çetelerle, derin devletle düzelme, selamet, kurtuluş ve yükseliş olacağını zannedenlerin aklı da yoktur, vicdanı da.

    Bir ülkedeki eğitim sistemi (veya sistemsizliği) yalanlar, ideolojik martavallar, çağdışı tarihî ârızalara dayanıyorsa o ülke geleceğine güvenle bakabilir mi?

    Müslüman kesimin ileri gelenlerinin bazısı da yalana batmıştır. Adam mehdi olduğunu iddia ediyor, kendisi gibi bin kadar mehdi daha var. Bu iddianın yalan olduğu besbelli. Mehdilik ona trilyonlar getiriyor. Etrafına toplanmış ahmaklar, mehdidir diyerek çevresinde pervane gibi dönüyor.

    Yalancı şeyhler var. Defterdar gibi para topluyor, saltanat sürüyor. Yalancı mücahidler, naylon müctehidler, sahte kurtarıcılar, hokkabaz dâva adamları… Bunlar tezgahlarını kurmuşlar, mübarekler sanki darphane müdürü gibiler, mütemadiyen para kesiyorlar. Bunların pençesine düşmüş olan Müslümanlar nasıl kurtulacak, felah bulacak?

    Muhammed aleyhisselatü vesselamın bize Hak Teala katından getirdiği ilahî İslâm dini yalanı da, yalancıyı da kabul etmez. Dinimiz emanete hıyanet etmeyi, verdiği sözü tutmamayı, din sömürüsü yapmayı yasak etmiştir.

    “Bana kimse karışamaz, beni kimse tenkit edemez, herkes bana itaat etmeye beni mânen ve maddeten desteklemeye mecburdur…” gibi havalar şeytanî kuruntulardır.

    “Ben Müslümanları kurtaracağım…” Yalanla mı?

    Olmayacak dualara âmin demek, o da bir ahmaklıktır, suçtur. Ülkenin, halkın, devletin hali mâlum. Bugünkü bataklıktan çıkmak o kadar kolay değil. Her şeyin bir ücreti, faturası var; kurtuluşun, selametin ücreti büyük. Çile çekmek, zahmetlere göğüs germek, canla başla muhlisen lillah hizmet etmek, benlikleri bir kenara bırakmak, emanetleri ehil olanlara vermek; vasıflı, güçlü, üstün hizmet kadroları kurmak gerekiyor. Bunlar yapılmadan halkın ucuz reçetelerle, kolay ve zahmetsiz metodlarla kurtulacağını söylemek yalan değil midir?

    Siz para verin, alkışlayın, destekleyin, gerisine karışmayın. Bazı dâva adamlarının metodu budur. Bu, işe yarar bir metod mudur?

    Amerika Birleşik Devletleri’nde bir başkan, yahut büyük bir devlet adamı bir kere yalan söylese işi biter, defteri dürülür, siyasî ve idarî hayatı sona erer.

    İlk büyük muhaddisler (hadîs bilginleri), inatçılık eden atını yürütmek için bir tutam yeşil ot gösterip de sonra o otu hayvana vermeyen adamın rivayet ettiği hadîsi kabul etmemişlerdir. Atı aldatan bizi de aldatır demişlerdir. Başarısızlıklarımızın, uğradığımız hezimetlerin suçlularını niçin uzaklarda arıyoruz. Aynaya baksak ya. Bir kediyi bile aldatmayacaksın. Hayvanı dışarıya atmak için, yemek verecekmiş gibi “pisi pisi…” diye çağırıp kapı dışarı edilip de yemek vermeyen kişi insanları da aldatabilir. Kendisini bile. 21 Ocak 2000 Cuma

    Emânete Riâyet ve Eğitim

    Müslüman kesimde yaygın ve devamlı bir şekilde işlenen hatâlardan biri de, işleri, emanetleri ehil olanlara değil de; din baronunun, hazretin, hocafendinin, büyüğün güvendiği kimseye, yakınına, adamına vermektir. Tabiî ki, bu adamlar genellikle o işe, o emanete ehil değillerdir.

    İslam, dünyevî ile uhrevî olanları ayıran ve sadece uhrevî işlere ve şeylere karışan dar mânada bir din değildir. O aynı zamanda bir dünya nizamı, bir medeniyet, bir hayat sistemidir. Binaenaleyh Müslümanların işlerini yürüten kimselerin son elli yıl içinde medya, hukuk, mimarlık, şehircilik, sanat ve daha onlarca temel konuda vasıflı, güçlü, üstün uzmanlar yetiştirmiş olmaları, bunlardan müteşekkil kadrolar kurmuş olmaları gerektirdi. Maalesef bu iş yapılamadı. Binlerce Kur’an kursu, hâfız mektebi açıldı, ihtiyaçtan çok fazla İmam-Hatip mektebi tesis edildi, yine gerekenden fazla İlahiyat Fakültesi açtırıldı; lakin bu eğitim kurumları Müslümanların büyük ihtiyacı olan yüksek medyacıları, hukuk mimarlarını, dünya çapındaki araştırmacıları yetiştiremediler. Zaten Müslümanların uzman yetiştirmekte, kadro kurmakta önemli bir yanlışları vardı. Onlar, laik rejimin okul ve fakültelerinde adam yetiştirebileceklerini sanıyorlardı. Halbuki rejimin eğitimi ve üniversiteleri çağın gerisinde kalmıştı. Bu yüzdendir ki, bizzat laikler, çağdaşlar, İslam karşıtları kendi çocuklarını Avrupa ve Amerika’nın üstün üniversitelerinde okutuyorlar, daha sonra onları “prensler” olarak Türkiye’deki işlerin başına getiriyorlardı.

    Son yarım asır içinde binlerce Müslüman hukukçu yetiştirdik. Yetiştirdik ama bunlar ne sayıca, ne de nitelik (kalite, keyfiyet) itibarıyla yeterli olmadı. Sayıca yeterli olsaydılar, ülkenin büyük şehirlerindeki barolar ve bunların üzerindeki Barolar Birliği’nin Müslümanların elinde ve kontrolünde olması gerekmez miydi?

    İslam davasının dünya standartlarında büyük hukuk mimarlarına ihiyacı vardı. Yine büyük mimarlara ve şehircilere ihtiyacı vardı. Türkiye’nin en büyük gazetelerini, dergilerini yayınlayacak, en güçlü ve tesirli televizyon kanallarını işletecek medya kurmaylarına ihtiyacı vardı. Nâdir istisnalar dışında yeterli sayıda böyle elemanlar yetiştirilememiştir.

    Efendim falanca kardeşimiz şeyh efendiye köle gibi bağlıymış, her dediğini itirazsız yaparmış… Feşmekân kardeşimiz ise Hazret-i Akl-ı Evvelin elinde sanki gassalin elindeki meyyit gibi itaatkâr ve uysal imiş… Bunların dünya işlerinde ne kıymeti vardır, ne işe yararlar?

    Medya sahasında başarılı olmak, üstünlüğü almak, müsabakada veya mücadelede galib ve muzaffer olmak için vasıflı, güçlü ve rakiplerinden üstün medyacılara ihtiyaç vardır. Kullandığım sıfatlara dikkat buyurmanızı istirham ediyorum:

    Vasıflı, güçlü, üstün.

    Bu sıfatlar yoksa, gerisi lâf u güzaftır. İsterse sabaha kadar nafile namaz kılsın, gündüzleri oruç tutsun, abdestsiz yere basmasın, medya işinde bir işe yaramaz. İslam hayat dinidir. İslam’a ilim, irfan, kültür, sanat, hüner, marifet, uzmanlık, ahlak, fazilet ile hizmet edilebilir. Hâfızlık bir meslek, bir para kazanma yolu değil, şerefli bir unvandır.

    Müslüman bir ülke imamlarıyla, din hocalarıyla, İmam-hatip mezunlarıyla idare edilemez.

    Amerikan misyonerleri Osmanlı devletini ve İslam hilafetini Robert Kolej mektebini açarak yıkmışlardır.

    Biz Müslümanlar zilletten, esaretten, ezilmekten, sürünmekten kurtulmak istiyorsak vasıflı, güçlü, üstün elemanlar yetiştirecek eğitim sistemi kurmalıyız. Bu işi Türkiye’de yapamıyorsak, dış ülkelerde yapabiliriz. Paramız ve maddî imkanlarımız kadar aklımız olduğu takdirde bizim İngiltere’de, Kanada’da, İsveç’te okullar açmamız mümkündür. Ancak, bir binaya öğrenci doldurup, kapısına okul veya kolej tabelası asmakla iş bitmez. Kolej açacaksak, İngiltere’deki Eton Koleji (kuruluşu: 1440) gibi bir mektep açmamız gerekir.

    Japonya, Güney Kore, Singapur

    gibi doğu ve Asya ülkeleri güçlü bir eğitim sistemi ile bugünkü hale gelmişlerdir.

    Ülkemizde hâlâ inatla tatbik edilmekte olan Tevhid-i Tedrisat sistemi bizi devlet, millet ve memleket olarak çökertmiştir. Böyle medeniyetçilik, böyle çağdaşlık, böyle ilericilik olmaz. Hiçbir millet, ülke, devlet kendi kimliğine, kendi dinine, kendi kültür değerlerine savaş açarak, onları hor görerek ilerleyemez, yükselemez, necat ve felah bulamaz.

    Dış ülkelerde açacağımız kolejlerde öncelikle zengin ve edebî Türkçeyi öğretmemiz gerekir. Üçyüz kelimelik zekâ özürlüler seviyesindeki sokak Türkçesi ile ilim, maarif, irfan, sanat, medeniyet olmaz. Lise öğrencilerine milletimizin bin yıl boyunca kullanmış olduğu İslam-Kur’an yazısını da öğretmemiz gerekir. Türkiye dışında hiçbir millet ve ülke 1928’den önce yazılmış ve basılmış yüzbinlerce yazma ve matbu kitabı, milyonlarca arşiv vesikalarını, atalarının mezar taşlarını, tarihî binaların kapılarındaki kitabeleri okuyamaz duruma düşmemiştir. Stalin zamanında bile Azerbeycan’da İslam harfleriyle Türkçe kitaplar basılabilmiştir. Bizde lisana ve tarihe yapılan baskı ve müdahaleler, Hitler Almanyası’nda, Stalin Rusyası’nda yapılanlardan daha amansız ve şiddetli olmuştur.

    Müslümanlar açtıkları özel kolejleri fen dershanesi şekline sokmakla ancak kendilerini aldatmış olurlar.

    Bizim öncelikle edebî zengin Türkçeyi çok iyi bilen, genel kültür sahibi, sosyal konularda yeterli irfana sahip genç nesillere ihtiyacımız bulunmaktadır.

    Cebir, geometri, fizik, kimya, biyoloji gibi fen konularında uluslar arası ödül kazanmak önemli bir başarı sayılmaz. Lise mezunu bir gencimiz Fuzulî divanını zevk ve haz duyarak okuyamıyorsa tahsili boşa gitmiş demektir. Kimse benim bu tenkitlerimden alınmasın. Gerçekler acı da olsa tenkitler insanı üzebilir. 28 Ocak 2000 Cuma

    Câhillik ve Azgınlık

    Müslüman kitleyi sömüren, aldatan, yanıltan ve dolandıran arivistler cahilliği teşvik ediyorlar. Onlar ancak cahilliğin karanlığında iş yapabilir, tezgah kurabilir. İlmin, irfanın, edebin, firasetin nuru onların foyasını kısa zamanda açığa çıkartır.

    İlkokul tahsilli nice kişi çıkıyor ve sanki siyaset kültürünün ordinaryüs profesörüymüşler gibi ahkam kesiyor. Astıkları astık, kestikleri kestiktir. Kendileri gibi düşünmeyen kişiler münafıktır. Onlar has Müslümandır, onların meşreblerinden olmayan, tercihlerini paylaşmayan Müslümanlar ise sapık ve bozuktur. Müslümanları aldatan ve dolandıran birtakım baronlar bu çarpıklığa hiçbir tepki göstermezler. Tepki göstermek bir tarafa, âferin derler, sırtlarını sıvazlar, daha da kışkırtır ve azdırırlar.

    Geçmiş tarihte, bir Ramazan ayının Kadir gecesinde, Bursa’nın Ulu Camii’nde feci, dehşet verici bir cinayet işlenmiştir. Tarikat mensubu bir grup Müslüman o gece oraya cemaatle tesbih namazı kılmak için gelmişler, câhil bir güruh “Dinimizde böyle bir namaz yoktur, kılamazsınız, size bu konuda izin vermeyiz” demişler, tartışma çıkmış, tartışma arbedeye ve fiilî çatışmaya dökülmüş ve sonunda o mübarek gecede, o mübarek makamda, beytullah olan o camide çok muhterem bir Müslüman öldürülmüştür. İşte cahilliğin, işte taassubun, işte müsamahasızlığın, işte hizib ve meşreb asabiyetinin, işte kemalsizliğin korkunç sonucu.

    Zamanımızda da böyle gözü dönmüş mutaassıplar vardır. Bunlar mezheplerini, tarikatlarını, hizip ve fırkalarını, meşreblerini, tercihlerini İslâm dini ile özdeşleştirmişler ve bunları paylaşmayan farklı Müslümanları müşrik, kâfir, sapık olarak ilân etmişlerdir. Allah böylelerinin şerlerinden Ümmet-i Muhammed’i, Türkiye’yi muhafaza buyursun.

    Ben bir ara bu kabil adamların çok iftirasına, düşmanlığına, kinine mâruz kaldım. Kendilerini islâh etmişlerse hakkım helâl olsun. Taassupta ve azgınlıkta devam ediyorlarsa helâl etmiyorum hakkımı.

    Allah mü’minleri Kur’ân’da kardeş etmiştir. Âyette meâlen “Hiç şüphe yok ki, bütün mü’minler kardeştir” buyuruluyor. Allah’tan korkmaz mutaassıp cahiller mü’min kardeşine karşı sönmez bir kin, bitmez bir düşmanlık besliyor. Onlar kendilerini yalancıktan pohpohlayan kâfirlere ve müşriklere karşı pek nazik, pek yumuşak, pek merhametli; farklı meşreb ve görüşlere bağlı mü’min kardeşlerine karşı pek şiddetli, pek yavuz, pek amansızdırlar.

    Din sömürüsü yapan arivistler, demagoglar, sahte şeyhler

    (hakikilerinin ellerinden öperim),

    sahte mesihler, sahte gavslar, sahte koca mücahidler, sahte kutublar, sahte kurtarıcılar bu mutaassıpları kışkırttıkça kışkırtıyor. Bizden olmayanlara sövün sayın, dedikleriniz azdır, daha fazla düşmanlık edin, hakaretler savurun. Bize para toplamayı da unutmayın. Dâvâmızın çok paraya ihtiyacı vardır, neyiniz varsa verin. Paranız yoksa karılarınızın mücevherlerini toplayıp getirin, evinizi satıp parasını bize ulaştırın…

    Birtakım adamlar çıkıyor, kendileri gibi düşünmeyen farklı Müslümanları tekfir ediyor

    (küfürle suçluyor).

    Bir Müslümanı küfürle suçlamak, kâfirliğini ilân etmek hiç kimsenin hakkı değildir. Bu iş, sadece hakikî müftülerin verecekleri fetvalara dayanılarak selahiyetli kadılar tarafından hükme bağlanabilir. İtikad ilmiyle ilgili kitaplarımızda, “Bir mü’mini tekfir edenin kendisi kâfir olur” diye yazılıdır.

    Bir takım cahiller memleketin başında bulunan, ülkeyi idare eden kimselere verip veriştiriyor, sövüp sayıyor. Bu adamlar bilmiyorlar mı ki? Resûl-i Kibriya Efendimiz (Salât ve Selâm olsun O’na), “Siz ne halde iseniz öyle idare olunursunuz” buyurmuştur. İslâm inancına göre, bir memlekette re’s-i kârda (işin başında) bulunan kimseler o makamlara ilâhî kaderle geçmişlerdir. Onların zulmünden kurtulmanın tek çaresi, onlara sövüp saymak, küfür etmek değil, kendimizi islâh etmektir. Çünkü biz Müslümanlar cahil, bozuk, ilimsiz, irfansız, büyük ve küçük cihadsız kaldığımız müddetçe, paramparça , binbir fırkaya bölünmüş olduğumuz takdirde başımıza iyi ve salih kimseler gelmeyecektir.

    Filanca büyük zat çok bozukmuş, falanca iktidar sahibi çok kötüymüş, feşmekan idareci çok fasık ve facirmiş… Böyle konuşan adamlara aynaya bakmalarını tavsiye ederim. Sizin gibi Müslümanlara böyle adamlar uygun ki, onlar başa geçirilmiş. Yoksa siz Fahr-i Kâinat efendimizi tekzibe mi yelteniyorsunuz?

    Ezanlar okunur, şuurlu Müslüman geçinen, İslâmcı postuna bürünen adamlar camiye gelmezler, Şeriat’ın kesin emri olan cemaati yerine getirmezler. Dinimiz gıybeti yasaklamıştır. Kur’ân’da gıybet eden kimse sanki ölü kardeşinin etini yemiş gibi günah işlemiş, çirkin bir iş yapmış olur buyuruluyor. Koyu dindar ve sofu bir güruh vardır ki, durmak dinlenmek bilmeden devamlı şekilde gıybet eder. Dinimiz, zina suçu işlememiş kadınların namusuna dil uzatılmasını da yasaklamıştır. Bir kadının namusuna dil uzatıp da onun kötülüğünü isbat edemeyen kimseye yetmiş sopa vurulur. Buna kazf haddi (cezası) denir. Şeriat’ın vurduğu sopa da şiddetlidir.

    Peygamber Efendimiz, “Müslüman öyle bir kimsedir ki, onun elinden ve dilinden öteki Müslümanlar emin olurlar” buyurmuştur. Şimdi nice yalancı ve sahte Müslüman var ki, dilleriyle iman kardeşlerine eza ve cefa etmektedir.

    Bu yazım bazılarının hoşuna gitmeyecektir. Gitmesin. Ben zaten şunun bunun hoşuna gitsin diye yazmıyorum. Kaybedecek hiçbir şeyim de yoktur.

    Her Müslüman aklını başına toplamalıdır. Ehl-i tevhid ve ehl-i kıble olan herkes Müslümandır. Biz kimsenin kalbini bilemeyiz. İki temel ölçü, ehl-i tevhid ve ehl-i kıble olmaktır. Hiçbir meşreb, mezhep, tarikat, fırka, hizip din ile özdeşletirilemez. Bunları İslâm ile özdeşleştirmek sapıklıktır. Meşrebi, tercihi, tarikatı, metodu seninkine ters düşse de mü’min kardeşini dışlamaya, ona düşmanlık etmeye, ona sövüp saymaya, ona kin beslemeye hakkın yoktur. Kebair (büyük günah) işlese de mü’mine düşmanlık edemez, onu kardeşlikten atamazsın. Çünkü mü’minde iman denilen ilâhî bir cevher vardır. Düşmanlık, ondaki günaha edilir, onun şahsiyetine değil.

    Hangi adam çıkıp da “Biz Türkiye Müslümanları bu idareye, bu idarecilere layık değiliz” diyebilirler. Böyle bir söz, Peygamber’in, “Siz ne halde iseniz öyle idare olunursunuz” hikmetine ve hükmüne aykırı düşmez mi?

    Bu memlekette ulema kalmadı mı ki, bu gerçekler halka anlatılmıyor?

    Kitabullah’da

    “Allah, bir toplum kendini bozmadıkça onu bozmaz”

    buyuruluyor. Bugünkü bozukluktan kurtulmak için kendimizi islâh etmemiz gerekir.

    Peygamberimiz

    (Salât ve Selâm olsun O’na),

    “Siz birbirinizi sevmedikçe mü’min olamazsınız”

    buyuruyor. Yüreklerindeki kin ve garaz ateşi ağızlarından saçılan adamlar bu âyet ve hadîslerden ibret almıyorlar mı?

    Hinoğlu hin din baronları peşlerine düşen cahil ve irfansız Müslümanları kandırarak, kışkırtarak, birbirlerine düşman ederek, daha fazla para, daha fazla ün, daha fazla itibar temin etmeye çalışıyor. Zaten fitnenin başı onlar değil midir? 02 Şubat 2000 Çarşamba

    Robert Kolej Haberleri

    İstanbul Arnavutköy’deki Robert Kolej’in yayınladığı

    Parents Newsletter

    (Okul-Aile Birliği Bülteni)

    1999-2000 No. 3 sayısında

    lise mezuniyet balosunun 23 Haziran’da Çırağan Oteli’nde yapılacağı, veliler için bilet ücretinin

    120 Amerikan Doları,

    öğrenciler için 80 dolar olduğu

    , ücretlerin dolar olarak ödenmesi gerektiği ilân ediliyordu. Bir öğrenci, anne ve babası, bir de kardeşi, dört kişi için ödenecek ücret 440 dolardır. Az para değil.

    Bültenin başka bir yerinde şu paragrafı okudum: “Okulumuzda son zamanlarda meydana gelen

    hırsızlık olaylarına

    bir çözüm bulunabilmesi için velilerimizin bu durumlarda Lise veya Orta Ofise başvurarak form doldurmaları rica olunur.”

    Yukarıdaki satırlardan anlaşıldığına göre,

    şu anda ülkemizin en parlak lisesi olan ve Amerikalı Hıristiyan misyonerleri tarafından Türkiye’yi uygarlaştırmak, çağdaşlaştırmak, sekülerleştirmek maksadıyla kurulmuş bulunan bu okulda hırsızlık vak’aları yaygınlaşmış bulunmaktadır.

    Benim bildiğime göre Amerikan eğitim sisteminde, bilgi verilmesi yanında yüksek ahlâk ve karakter terbiyesi aşılamak da vardır. Öğrencilerini, ülkemizin kaymak tabakasının çocuklarının teşkil ettiği böyle bir okulda nasıl olur da hırsızlık çoğalabilir

    ? Zengin çocukları böyle bir ahlâksızlığı ve ayıbı nasıl işleyebilmektedir?

    Doğrusu üzerinde derin bir şekilde düşünülmesi gereken bir sorudur bu.

    Vaktiyle İstanbul’un başka bir önemli lisesinde de çok hırsızlık yapıldığına dair rivayetler duymuştum. Hırsız öğrencilerden biri, arkadaşının bankamatik kartını çalarak bütün parayı çekip yemiş. Sene sonunda yayınlanacak mezunlar albümü için toplanan paraları, bu işle vazifeli öğrenciler zimmetlerine geçirip Paris’e gezmeye gitmişler.

    Biz yine Robert Kolej’e dönelim. Okulda hırsızlık yapan zengin ve varlıklı aile çocuğu, lise tahsilinden sonra ABD üniversitelerinden birine gidecek, parlak bir diploma elde ettikten sonra bir

    “Prens”

    olarak ülkemize avdet edecektir. Alışmış kudurmuştan beterdir.

    Genç prens cenapları, bir yere müdür veya müdür yardımcısı olduktan sonra kimbilir neler götürecektir.

    Robert Kolej Müdürü Chris Wadsworth

    ‘un öğrenci velilerine hitaben yazdığı bir duyuru da elime geçti. Bunda şöyle deniliyor:

    Sayın Veli,

    Gelecekte İstanbul’da veya yakınında olabilecek depremlere karşı aldığımız önlemlerle ilgili olarak sizlere son gelişmeler hakkında bilgi vermek isterim.

    Daha önce de belirtildiği gibi, Robert Kolej binaları emniyet açısından Eylül ayında kontrol edilmişti. 23 Eylül 1999 tarihinde Prof. Dr. Semih Tezcan tarafından Robert Kolej’e verilen teknik raporda da binalarımızın güvenlik içinde kullanılabileceği doğrulanmıştır. Camiamızın geleceğe yönelik her türlü emniyetinin sağlanması ve mümkün olan herşeyin yerine getirilmesi açısıdan Mütevelli Heyet, Kasım’da yaptıkları toplantıda okul binalarının derinlemesine analiz edilmesi kararını almıştır. Bu süreç halen devam etmektedir. İlave kontroller tamamlandığında sizleri haberdar edeceğiz.

    Acil durumlarda binalardan çıkış yöntemlerini öğrenci ve öğretmenlerimizle gözden geçirdik ve yazılı olarak kampüsün çeşitli yerlerine astık. Başka bir deprem olduğunda herkesin ne yapacağını belirlemek üzere tatbikatlar yaptık. Bu tatbikatlar sürecektir.

    Çok sayıda öğrencinin uzun süre okulda barınması gereği ihtimaline karşı, Bizim Tepe’de bulunan kapalı tenis kortunu kullanmak üzere planlar geliştirdik. Bu bina yapısı itibariyle diğer binalar zarar görse bile hasar görmeden ayakta kalacak niteliktedir. Gerektiğinde kullanılmak üzere, kortun okula en yakın olan ucunda bir giriş kapısı daha inşa ettik.

    Acil durumda okulda barınacak öğrenciler için battaniye, kuru gıda (kraker, vs.) ve su depolanmıştır.

    İlk yardım malzemeleri ve portatif yataklar kampüsün uygun yerlerinde depolanmıştır (köprü, sarnıç ve Feyyaz Berker Hall yakınındaki küçük bina). Okulun açık olduğu zamanlarda görevli olan bir hemşiremiz mevcuttur. Bunlara ek olarak, öğretmen ve ofis personeline ilk yardım kursları sağlıyoruz ve ilgilenen öğrencilere de yakında benzeri programlar sunacağız.

    Şartlar elverdiği takdirde normal olarak ulaşımı Soydem tarafından sağlanan öğrenciler eve götürüleceklerdir. Soydem tarafından yapılan planlamalar, servisi kullanan öğrencilerin ailelerine dağıtılacaktır.

    Ek bir tedbir olarak, çocuğunuz herhangi bir sebeple kendi evine ulaşamazsa, evine gidip kalabileceği bir yakınınızın isim ve adresini de bildirmeniz uygun olacaktır. Ayrıca, acil bir durumda sizinle bağlantı kuramadığımız takdirde çocuğunuzun ne şekilde okuldan ayrılmasına izin verileceğini bildirmenizi de rica ederiz. Ekteki formda lütfen çocuğunuzun okuldan gidebileceği kişilerin adını bildiriniz ya da okuldan yalnız başına çıkmasına izin veriyorsanız bunu belirtiniz. Bu bilgiler, acil bir durumda hemen başvurulabilmesi amacıyla okulun çeşitli yerlerinde bulundurulacaktır.

    Hepimizin ümidi, büyük boyutta bir acil durumla karşılaşmamaktır. Ancak bizlerin sorumluluğu, ortaya çıkabilecek her türlü duruma olabildiğince hazırlıklı olmaktır. Herhangi bir sorunuz ya da öneriniz olursa lütfen bizi arayınız. Desteğinize teşekkür ederiz.

    Robert Kolej müdürünün yukarıdaki duyurusundan da anlaşılacağı üzere

    muhtemel

    (olası)

    bir zelzeleye karşı ciddî tedbirler alınmıştır.

    Acaba bizim millî eğitimimizin okullarında da bu ciddiyette tedbirler alınmış mıdır? Robert Kolej herhangi bir lise değildir. Son bir buçuk asırlık tarihimizde bu okulun büyük yeri ve tesiri bulunmaktadır. Robert Kolej neler yapmıştır?

    1. Osmanlı İmparatorluğu bünyesindeki Bulgarları, Ermenileri, Rumları, Hıristiyan Arap çocuklarını okutmuş, onlara milliyetçilik ve ayrılma idealleri aşılamış, Osmanlı Devleti’ni çökertmiştir.

    2. Saltanatın ve Hilâfet’in yıkılmasında en büyük pay bu okula aittir.

    3. Topla, tüfekle, silâhla, orduyla, savaşla yapılamayanı bu okul yapmıştır.

    4. Modern, lâik, çağdaş, kemalist, uygar Türkiye’yi bu okul meydana getirmiştir. Misyonunu yürütmeye halen de devam etmektedir.

    Türkiye’de yaşayan ve ülkenin büyük ve ezici çoğunluğunu teşkil eden

    Müslümanlar tarihin cilveleri ve ârızaları yüzünden şu anda ikinci sınıf vatandaş, gerici, sömürge yerlisi, zenci, düşman muamelesi görmekte

    ve büyük bir zillet içinde bulunmaktadır. Bu durumdan kurtulabilmeleri için

    kendilerine mahsus bir eğitim sistemi kurmaları, Robert Kolej ve benzerlerinden daha vasıflı, daha güçlü, daha üstün kolejler tesis etmeleri ve ülkenin en zekî, en kabiliyetli, en istidatlı çocuklarını bu okullarda millî kimliğe göre yetiştirmeleri gerekir.

    Ben samimî ve açık bir Müslümanım. Bir sorum var:

    Acaba dindar, şuurlu, İslâm’ı hem bir inanç, hem de bir dünya nizamı olarak gören Müslümanlar çocuklarını Robert Kolej’de okutabilir mi?

    Bana göre okutabilirler. Ancak bazı şartlara riayet etmeleri, birtakım tehlikeleri göz önünde bulundurup tedbir almaları gerekir.

    Birincisi: Okutulan çocuğun islâmî imanına bir zarar ve halel gelmemesi icab eder.

    İkincisi, ahlâk ve karakterinde, İslâm dinine aykırı değişiklikler olmamasına dikkat edilecektir. Üçüncüsü:

    Robert Kolej’de okurken, paralel ve alternatif bir eğitimle islâmî kültürünün, dindarlığının gelişmesi temin edilecektir.

    Amerikalılar din ve inanç hürriyetine oldukça saygılı kişilerdir.

    Robert Kolej her ne kadar Türkiye’de İslâm’ın siyasî hakimiyetini yıkmak için kurulmuşsa da, burada okuyan Müslüman bir çocuğun dindarlığına, ibadet etmesine, namaz kılmasına karışmayacakları, hattâ bu hususta kolaylık göstereceklerini, yardımcı olacaklarını ümid ederim.

    Artık 19’uncu asırda yaşamıyoruz. Bambaşka bir dünyadayız.

    Misyonerlik taassubu kırılmıştır.

    Zaten

    Hıristiyanlık, bilhassa protestan kesimde, bir din olmaktan çıkmış, âdeta bir hümanizma haline gelmiştir.

    ABD’de milyonlarca Müslüman yaşamaktadır ve her geçen gün bunların sayısı artmaktadır. Son Ramazan’da iftar vaktine doğru

    (Tıpkı İstanbul’da olduğu gibi)

    New York’ta taksi bulmak mümkün olmuyormuş.

    Çünkü taksi şoförlerinin çoğu oruç tutan Müslümanlarmış ve akşam vakti, yemek yiyebilmek için bir kenara çekiliyor, evlerine gidiyorlarmış.

    Amerikalılar gerçekçi ve müsbet düşünceli kimselerdir.

    Artık Türkleri Hıristiyan yapamayacaklarını anlamış olmaları gerekir.

    Madem ki, Hıristiyan olmuyorlar, o halde ateist ve ahlâksız olsunlar diyeceklerini de sanmayız.

    ABD, Suudî Arabistan’da, kendi ölçülerine çok aykırı bir sistemi nasıl müttefik olarak kabul edebiliyorlarsa,

    Türkiye’de de Amerikan aleyhtarlığı yapmayan, ehl-i kitaba saygı gösteren mutedil (ılımlı), ortodoks, İslâm’ın evrensel değerlerini ön plânda tutan Müslümanlarla da dost, müttefik olarak geçinebilir.

    04 Şubat 2000 Cuma

    Afganici Nev-zuhur Müctehid

    Şiî âlimlerinin ileri gelenlerinden ve meşhurlarından Necefli Hüseyin bin Muhammed Takıyy en-Nuri et-Tabersî

    “Faslu’l-Hitab fî İsbati Tahrifi Kitabi Rabib’l-Erbab”

    adlı bir eser telif etmiştir. Konu, ona göre -hâşâ- Kur’ân-ı Kerîm’in eksiltildiği yâni bazı yerlerinin çıkartılıp atıldığı, metnine bazı ilâveler yapıldığı, bazı yerlerinin tahrif edildiğidir. Bu eser İran’da yayınlanınca büyük gürültü kopmuş, bunun üzerine yazarı

    “Faslü’l-Hitap Kitabı Üzerine Bazı Şüphelerin Reddi”

    ismiyle ikinci bir eser kaleme alarak evvelki iddialarında israr etmiştir.

    Şiîlerin çok muteber gördükleri meşhur hadîs kitapları el-Kâfî’de Hazret-i Fâtıma hazretlerinin bir Mushafı bulunduğu ve bunun şimdi elimizde olan Kur’ân’dan üç misli büyük olduğu yazılıdır.

    Yukarıda verdiğim bilgileri tartışma ve fitne çıkartmak için yazmadım. Bugün Türkiye’de Şiî mezhebine bağlı İranlı Cemalüddin Afganî’yi Müslümanlara kurtuluş önderi olarak gösteren, “Biz bu zatın ve onun talebesi, Muhammed Abduh, Reşid Rıza gibi âlimlerin peşlerinden gidersek kurtuluruz” diyen, kimisi telfik-i mezahib taraftarı bulunan, kimisi mezhepsizliğini ilân eden, bazısı Sünnet’i inkâr eden bir grup İslâmcı, İlâhiyatçı, köşeyazarı, düşünür mevcuttur. Bunlar yıllardan beri yaptıkları propagandalarla bir Afganî efsanesi meydana getirmişler, halktan ve gençlikten nicesinin zihinlerini karmakarışık etmişlerdir. Afganî Şiî olduğuna göre takiyye yapmıştır. Yani asıl mezhebini, itikadını, görüşlerini, maksadını Müslümanlardan gizlemiştir. Peki bu zat, Faslu’l-Hitab kitabını yazan Tabersî gibi, Kur’ân’ın eksiltildiğine, tahrif edildiğine, metnine ilaveler yapıldığına inanıyor muydu?

    Bazı Afganiciler,

    “Biz Kur’ân’dan başka bir kaynak tanımayız. Mezhepleri, Ehl-i Sünnet’i de kabul etmeyiz. Peygamber bir postacı idi, ölmüş ve işi bitmiştir. Biz ne diyorsak onu kabul edin…”

    şeklinde propagandalar yapıyor. Bu adamlar, Müslümanların inandığı ve bağlı bulunduğu İslâm’a

    “İlmihal Müslümanlığı”

    adını veriyor, kendi anlattıkları doktrine de

    “Kur’ân Müslümanlığı”

    diyor. Ehl-i Sünneti sinsice yıkmak isteyen bu gibi kimseler, milletimize Afganî gibi bir Farmasonu, Şiî’yi, mâceraperesti, aktivisti, şâibeli ve bulaşık kimseyi nasıl önder, rehber, kurtarıcı olarak gösteriyor?

    Afganî bizi kurtaracaksa, onun reçetesini hayata uygulayarak selâmete çıkabileceksek, necat ve felâh bulabileceksek hep birlikte bu adamın eteğine sarılalım, metodunu tatbik edelim.

    Lâkin şu ana kadar Afganîciler hiçbir İslâm ülkesinde başarı kazanamamıştır. Onun reçetesinin, metodunun, doktrininin faydası yoksa niçin uygulayalım?

    Kendisini müctehid ilân eden ve taraftarları tarafından da böyle kabul edilen bir İlâhiyat profesörü yıllardan beri bıkıp usanmadan

    Afganî, Abduh, Reşid Rıza

    propagandası yapmaktadır. Bu zat gerçekten müctehid midir? Türkiye’de müctehid yetiştirecek hakikî İslâm medreseleri, mektepleri, darü’l-ulûmları kalmış mıdır? Maalesef bugün ülkemizde bırakınız müctehid yetiştirmek,

    tabakat-ı fukahanın en alt derecesi ve rütbesi olan ashab-ı fetvâ

    yetiştirecek İslâm medreseleri bile kalmamıştır. Osmanlı’nın son devrinde medreseler zayıflamıştı ama yine o İslâm okullarından

    Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Düzceli Zâhid el-Kevserî, Elmalılı Hamdi Efendi, Ömer Nasuhi Bilmen

    ve benzerleri büyük ulema yetişmiştir. Daha sonra

    Medaris-i İslâmiye, Darü’l-Fünun İlâhiyat Fakültesi, Darü’l-Hikme

    gibi müesseseler kapatılmış, islâmî eğitim çökertilmiştir. O devirde ehlullahtan, hem dersiâm, hem de şeyh olan bir zat,

    “Keşke camileri kapatsaydılar da medreselere dokunmasaydılar. Çünkü medreseler, âlim yetiştirerek camileri tekrar açtırırlardı. Fakat ilim çökünce her şey çöker”

    meâlinde bir söz sarfetmiştir.

    Bugün bizdeki kaosun, kargaşanın, zaafların asıl sebebi

    İslâm eğitiminin olmayışı,

    icazetli âlim yetiştiren müesseselerin kapatılmış bulunmasıdır. Böyle bir ortamda maalesef müctehid değil, müctehid taslağı yetişir ancak. Nitekim yaptıkları ictihadlar, verdikleri fetva ve ruhsatlar bu iddiamı teyid etmektedir.

    Müslüman kardeşlerimi uyarıyorum:

    Ehliyetsiz, icazetsiz sahte müctehidlere aldanmayınız. Dinimizi muteber ve güvenilir ilmihal ve fıkıh kitaplarından, büyük âlimlerin telif etmiş oldukları mübarek ahlâk ve mev’ize eserlerinden öğreniniz. Şüpheli, şâibeli şahıslara, kitaplara rağbet etmeyiniz.

    Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin buyurduğu gibi bu devir fırtına ve felâket devridir. Şimdi ictihad zamanı değildir. 1400 yıldan beri devam eden geleneksel sünnî Müslümanlığı muhafaza etmeliyiz.

    Yapılacak işler şunlardır:

    1. İtikadımızı tashih etmek, ehl-i sünnet ve cemaat imamlarının itikadı üzere olmak.

    2. Başta beş vakit namaz omak üzere ibadetlere sarılmak, onları titizlikle eda etmek. Farz namazları cemaatle kılmak. Bazı imamları beğenmiyorsak, beğendiğimiz imamların cemaatine katılmak.

    3. Nefslerimizi terbiye etmek, ahlâkımızı düzeltmek; kurtarıcı iyi huylara sahip olmak, helâk edici kötü huyları terketmek.

    4. Hem din kültürüne, hem de genel kültüre sahip bilgili, irfanlı Müslümanlar olmak.

    Ben gençliğimde Afganî’yi çok seviyordum. Okudukça, gerçekleri öğrendikçe soğumaya başladım. Sultan Abdülhamid Han Hazretleri Afganî’den çekinmiş ve kendisini Teşvikiye’de bir köşkte, halk ile ihtilât etmeden yaşamaya mecbur kılmıştır. Bu onun için bir nevi altın kafes hapsi olmuştur. Sultan Abdülhamid Hazretleri’nin yakınlarından, müşavirlerinden Rufaî şeyhi ve üç yüzden fazla eser sahibi Ebü’l-Hüda es-Sayyadî Hazretleri de Afganî’ye muarızdı. Meseleleri iyice incelemeden yaldızlı propagandalara kapılmayalım. Müslümanlar tarih boyunca nice defalar Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmuşlar, yağmurdan kaçarken doluya tutulmuşlardır. Kendimize rehber arıyorsak bari Farmason olmayan, ehl-i sünnet mezhebine bağlı güvenilir ve sadık şahıslardan birini seçelim.

    Afganîcilerin, telfik-i mezahipçilerin, mezhepsizlerin, selefilerin ellerinde büyük maddî imkânlar vardır. Onlar bu imkânları i’lâ-i kelimetullah yapmak, Sevad-ı A’zam Müslümanlığını güçlendirmek için kullanmaktan çok,

    Afganîcilik, Abduhçuluk, Reşid Rızacılık telfik-i mezahibçilik için kullanıyor.

    Afganîcilere ve diğer bozuk fırkalara merhum Ahmed Davudoğlu Hocaefendi “Dini Tâmir Dâvâsında Din Tahripçileri” adlı kitabı ile gereken cevapları vermiştir.

    Yalancı ve sahte müctehidler kaypak hareket etmesinler, cesaretle ortaya çıksınlar ve “Evet biz müctehidiz, meydan okuyoruz, müctehidliğimizi isbat etmek üzere tartışmaya ve müzakereye hazırız” desinler. Ehl-i Sünnet âlimleri de onların bu iddialarını çürütsünler.

    Kendi işlerine gelen bütün sapık, bozuk, hatâtlı kitapları sattırmak, onları tenkid eden kitapları sattırmamak… Onların yaptığı budur.

    Farmason Afganî’nin yaptıkları ve yapamadıkları ortadadır. Denenmişi denemekte fayda yoktur. Ülkemizde zaman zaman diplomasız doktorlar ve dişçiler yakalanmaktadır. İcazetsiz müctehidler de bunlar gibidir. 18 Mart 2000

    Anti-eğitim

    Kalitesizlik, çağdışılık, gerilik, yetersizlik, vasıfsızlık kendisini en fazla eğitim sahasında gösteriyor. Türkiye bu eğitimle kendisini kurtaramaz.

    Eğitimin ana maddesi lisandır. Tabiî ki, yazılı–edebî lisan, sokak, çarşı pazar, sözlü iletişim Türkçesini öğretmek için okul açmaya, ders vermeye lüzum yoktur. O birkaç yüz kelimelik sözlü Türkçeyi okuma–yazma bilmeyenler de pekala konuşuyor ve aralarında anlaşıyorlar.

    Okullarımızda, liselerimizde edebî–yazılı Türkçe okutuluyor mu, öğretiliyor mu? Bu soruya müsbet cevap vermek mümkün değildir.

    Geçenlerde birileri, özel liselerindeki bazı öğrencilerin cebir, geometri, fizik, kimya sahasında ödül almalarından dolayı öğünüyor ve seviniyorlardı. Bir lisenin üstünlüğü, başarısı fen dersleri sahasında değil lisan ve felsefe dersleri sahasında, sosyal kültür konusunda olduğu takdirde öğünmeye değer.

    Osmanlılar liselerde Türkçenin yanında Arapça ve Farsça dersleri de verirlerdi. Çünkü zengin ve edebî Türkçe üç büyük lisanın güzelliklerini bir araya toplamıştır. Yeteri kadar Arapça ve Farsça bilmeden doğru dürüst Türkçe bilmenin imkanı yoktur. “Hangi devirdeyiz? Şimdi Arapça ve Farsça okutmak zamanı mıdır?..” diyen zihniyet bugünkü haline razı olsun, gerilik içinde sürünsün.

    Arapça din tahsilinde birinci maddedir. Arapça bilmeden din âlimi, din adamı olmak mümkün müdür? Müslümanlar elli sene İmam–Hatip okullarına büyük ümit bağladılar, bu müesseselerden yetişecek nesillerin İslâm’a büyük hizmetler edeceğini sandılar. Halbuki İmam–Hatip okulları rejimin, resmî ideolojinin, egemen azınlığın kontrolunda idi. Onların bu okullarda tahsil gören çocuklara doğru dürüst Arapça öğrettirmelerini beklemek ahmaklık olmaz mı? Kaldı ki, islâmî kesimdeki birtakım zekâsızlar, yetersizler, firasetsizler de bu okulların eğitim kalitesinden çok, binaları, öğrencilerin barındırılıp doyurulması gibi hususlar üzerinde duruyorlardı.

    Osmanlı devletinin son zamanına kadar Türkiye medreselerinde okuyup icazet alan talebe-i uluma mükemmel Arapça öğretilmiştir. Arapçayı medresede öğrenen nice hocamız Arapça eserler yazmıştır.

    Biz yine liselerimize dönelim. Lisan eğitiminden sonra tarih, sanat kültürü, sosyoloji, psikoloji, mantık, ahlâk, metafizik, estetik, beşerî coğrafya gibi konuların çok iyi öğretilmesi gerekir. Bizde bu sosyal–edebî–felsefî kültür verilemiyor.

    Bir sınıftaki otuz öğrencinin hepsinin de bu konularda çok iyi tahsil görmüş, yüksek notlar almış olması gerekmez. Her sınıftan üç beş aliyyülâlâ dereceli öğrenci yetişir, onlar yüksek tahsillerini de başarıyla bitirir ve ileride memlekete hizmet edecek kadrolar bu üstün gençlerden meydana getirilir.

    Popülist, demagog, şarlatan, soytarı, alçak, rezil, vatan hâini bir zihniyet okullardaki imtihanları kaldırarak maarifimizi bitirmiştir. Yüksek, kaliteli, üstün bir eğitimin sonunda mutlaka imtihan yapılarak diploma verilir. Fransızların akılları yok mu ki, lise diploması vermek için hem lise bitirme, hem de bakalorya (olgunluk) imtihanı yapıyorlar, öğrencilere ter döktürüyorlar.

    Herkes okusun, sınıfta kalmak olmasın, zekâ özürlülere bile diploma verilsin, kütleler memnun olsun… Sonunda da memleket batsın!

    Fuzulî divanını zevk ve haz alarak okuyamayan bir gence siz nasıl lise diploması verirsiniz?

    Ben de nelerden bahsediyorum. Yahu bu memleketin okumuşları artık, bin yıl boyunca kullanılmış bulunan millî–dinî yazımızı bile okuyamıyor. Herif İstanbul Üniversitesi’nde profesör, elinde çantası kapıdan çıkarken turistin biri yaklaşıp soruyor: “Affedersiniz, kapının üzerindeki yaldızlı büyük yazıda ne yazıyor?” Profesör cenapları önce afallıyor ve sonra mağrurâne bir şekilde “Ben o yazıyı okumasını bilmiyorum” cevabını veriyor. Turist özür diliyor ve “Pardon, meğer siz de yabancıymışsınız” diyor.

    Japonlar ve Çinliler kendi yazılarını değiştirmiş olsalardı, onlar da bizim durumumuza düşerlerdi.

    19’uncu asrın son çeyreğinde Hacı İbrahim efendi isminde bir eğitimcimiz İstanbul’da özel bir lise açmıştı. Bu mektepte o kadar mükemmel Arapça öğretiliyordu ki, öğrencilerin bazısı daha lise yıllarında Arapçadan zor kitapları Türkçeye tercüme edip yayınlatmışlardır.

    Bende, yedi yaşında bir Osmanlı çocuğunun yazdığı ve basılmış bir kitap vardır. Kitaba bir takriz yazmış olan Ahmed Midhat efendi, “Çocuğu gördüm, onunla konuştum, bu kitabı yazabilecek kabiliyete sahip olduğunu anladım” diyor.

    Bizim bugünkü eğitimimizin kategorileri şöyledir. İlk tahsil bir yıldızlı cehalet, lise iki yıldızlı cehalet, üniversite üç yıldızlı… Dördüncü, beşinci yıldızlar birtakım engizitör akademisyenlere aittir.

    Zekâ fışkıran, cin gibi bir çocuğu bizim okullarımıza veriniz, birkaç sene içinde o zekâyı körletir, genci bilgi ve aksiyon bakımından yetersiz hale getirirler.

    Çocuk ve gençlerimizin, ilkokuldan itibaren bir fütüvvet ahlâkı aşılanarak yetiştirilmesi gerekir. Resmî ideolojiciler, statükocular, sözde çağdaşlar böyle bir şeyi kesinlikle istemezler. Gençliği bozmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Onların tek derdi yeni nesillerin millî kimliğe sahip olmaması, resmî ideolojinin zaafa uğramamasıdır.

    Geçenlerde bir İmam–Hatip okulunda kız öğrencilerle erkek öğrencilerin sıralarda yan yana oturmaları için baskı yaptılar. Onların iz’anı, vicdanı bu kadardır.

    60’lı yıllarda liselere mecburî din dersi konulması için islâmî kesimde büyük bir kampanya başlatılmıştı. Nihayet bu istek kabul ettirildi ve din dersleri okutulmaya başlandı; dindarlar bayram yaptı. Bu din derslerinin iç yüzü nedir, araştıran var mı? Din dersi kitaplarında neler yazılıyor? Din nasıl anlatılıyor? Bu dersler yoluyla gençlik dindar oluyor mu?

    İçteki ve dıştaki İslâm düşmanlarının gizli protokollarına göre:

    (1) Türkiyeliler İslâm’dan uzaklaştırılacak ve soğutulacaktır. Bu da eğitim yoluyla olacaktır.

    (2) Türkiye gençliğine iyi bir eğitim verilmeyecektir.

    (3) Gençlik seks konusunda kötü yetiştirilecek, uyuşturucu ile tanıştırılacak, serseriliğe ve hedonizme teşvik edilecektir.

    (4) Türkiye’nin üstü kapalı bir sömürge olması için eğitim devamlı olarak sabote edilecektir.

    (5) Genç nesiller robotlaştırılacak, zombileştirilecek, gayesiz ve idealsiz kılınacaktır.

    (6) Türkçe birkaç bin kelimelik ilkel bir kabile lisanı haline getirilecek ve böylece ilmin, kültürün, medeniyetin, millî kimliğin en büyük vasıtası olan güçlü ve zengin lisandan Türkiyeliler mahrum bırakılacaktır. 11 Nisan 2000 Salı

    Diyanet Başkanlığı’na

    Bundan epey zaman önce Sultanahmet Camii’ne tâyin edilecek imamın şartları ve vasıfları hakkında bir yazı kaleme almıştım. Bu cami, ülkemizin en fazla turist ve ziyaretçi çeken mâbedi ve âbidesidir. Yabancıların “Mavi Cami” adını verdikleri bu ibâdet yerimiz İstanbul’umuzun, Türkiye’nin sembolü haline gelmiş bulunmaktadır. Elbette böyle bir yerde vazife yapacak bir kimsede dinî ilimlerin ve imamlık ehliyetinin yanında birtakım kültür, sanat, medeniyet, görgü üstünlükleri de bulunması gerekir.

    Bu şartların bazılarını sayayım:

    (1) Mükemmel Türkçe-Osmanlıca bilmesi gerekir. Üç yüz kelimelik sokak ve gazete Türkçesi bilmekle iş bitmez. Zengin yazılı-edebî Türkçe’ye vâkıf ve âşina olmalıdır.

    (2) Arapça bilmelidir. Sarf nahiv Arapçası yeterli değildir. Açtığı herhangi Arapça bir eseri okuyup anlayabilmeli, aksan farkı olsa da, Araplarla edebî, fikrî, kültürel sohbet yapabilmelidir.

    (3) Tercihan İngilizce, o olmazsa Fransızca veya Almanca gibi büyük bir Batı dilini bilmeli, bu lisanla fikrî ve kültürel kitap okuyacak güce sahip olmalıdır.

    (4) Yaşayış itibarıyla şehir kültürü dairesi içinde bulunmalı; İstanbul görgü ve terbiyesine sahip olmalıdır.

    (5) Dinî veya sosyal konularda araştırma yapan, ilmî makaleleri yayınlanan, kitapları çıkan bir kimse olmalıdır.

    (6) Mümkünse âileden rantı olmalı, sadece imamlık maaşı ile geçinmek zorunda kalmamalıdır.

    (7) Sanat boyutu da bulunmalıdır. Hat, ebrû, tezhip, sulu veya yağlı boya resim ve bunlara benzer bir sanatla iştigal etmeli, eserler vermeli, sergiler açmalıdır.

    (8) Vasıflı, ağırlıklı, hürmet telkin eden güçlü bir şahsiyete sahip olmalıdır.

    (9) Karizması olmalı, bu karizma ile gençliği, aydınları dine, ahlâka, fazilete, iyiliğe çekebilmelidir.

    Eskiden Osmanlı atalarımız büyük camilerin imam hatipliği hususunda çok titiz ve dikkatli davranırlardı. Süleymaniye Camii vakfiyesinde, bu ulu mâbede imam-hatip olacak zatın şartları sıralanırken, zevcesinin güzel olması maddesi bile yazılmıştır. Bunun sebebi de şudur: Böyle bir zevceye sahip olan din vazifelisinin gözü dışarıda olmaz, herhangi haram bir iş yapmaz, hattâ buna niyeti bile olmaz…

    Yarın (2 Mayıs tarihinde) İstanbul vilayet müftülüğü, Beyazıt ve Sultanahmet camilerinin de içinde bulunduğu birtakım mâbetlere imam seçmek üzere bir imtihan yapacaktır. Ancak bu imtihan herkese açık gibi görünmekle birlikte, hâlen teşkilâtta imam-hatiplik yapan personele kapalı tutulmaktadır. İlanı görüp müracaat eden nice kimse şifahî olarak geri çevrilmektedir.

    Ben temiz, faziletli, vicdanlı, ahlâklı, takvalı Diyanet mensuplarını ve ilgilileri tenzih etmekle birlikte kendilerini bir husus hakkında uyarmak istiyorum.

    Sultanahmet Camii geliri bol bir mâbedimizdir. Bir müddetten beri bu paralar iyi idare edilen bir dernek tarafından toplanmakta ve caminin ihtiyaçlarına harcanmaktadır. Hattâ şahsen derneğe müracaat ettim ve camiye büyük boy, yazısı ve tezhibi çok sanatlı bir “hilye-i şerif” levhası asılmasını teklif ettim. Onlar da prensip itibarıyla kabul ettiler.

    Ancak senelerce önce, Sultanahmet’te turistlerden para toplanması işinin üzücü tarafları olmuştur. Güneş gazetesi yıllarca önce iki kere manşetten bu rezaleti haber olarak vermiştir.

    Yine Diyanetçileri ve ilgilileri tenzih ederek haber veriyorum ki, gizli bir çete Sultanahmet’in bu gelirlerine el koymak üzere planlar yapmakta, bazı kimseleri bazı yerlere getirmeye çalışmaktadır. Bu konuda fazla yazmak istemiyorum. Diyanet ilgilileri ve sorumluları büyük vebal altındadır. Bahsettiğim gizli çeteye karşı tedbir almalarını beklemekteyiz.

    Yarın yapılacak imtihan sadece müezzinlere ve başka kurumlardan geçiş yapacaklara açıktır. “Gizli çete” kulis yapmakta ve kendi adamlarını, “geliri bol” camilere tâyin ettirmek için çalışmaktadır. Bunların düzenleri ve dolapları akamete uğratılmalıdır.

    Müezzinlerimiz içinde elbette çok faziletli, çok vazifeşinas, çok değerli kardeşlerimiz vardır. Ancak yazımın başında sıraladığım şartlara ve vasıflara sahip müezzin var mıdır? Sultanahmet ve Beyazıt gibi camilerin mihrabına geçebilecek vasıflı, güçlü, üstün, âlim, fâdıl müezzin bulunmakta mıdır?

    Din görevlileri arasında bu konu konuşulup duruyor. Şüpheler, üzüntüler, tereddütler çoktur.

    Ben cemaatten biriyim. Biraz okur-yazar bir Müslüman olarak, dinimizde emanetlerin ehillerine verilmesi kuralının ne kadar önemli olduğunu bilmekteyim. Vaktiyle bir hadîs okumuştum: “Emaneti ehline vermeyen, Muhammed’in getirdiği dine hıyanet etmiş olur” mealindeydi. İmamlıklar, hatiplikler, vaizlikler, müezzinlikler, müftülükler hep birer emanettir. Bu gibi hizmet ve makamlar mutlaka ehil kimselere verilmelidir.

    Dinî hayatımızın kalitesi çok düşmüştür. Cuma hutbeleri basitleşmiş, basmakalıplaşmış, yavanlaşmıştır. O güzelim edebî ve zengin Türkçemizle gönülleri heyecana veren, gözleri yaşartan, kütleleri harekete geçiren kaç hutbe okunuyor bu memlekette? Vaazların da kalitesi düşmüştür.

    İmamların cübbeleri, sarıkları, yürüyüşleri, imamet edişleri de yeterli değildir. Birkaç istisna kaideyi bozmaz.

    Geçen cuma, İstanbul’da misafir olarak bulunan bir il müftüsü, büyük bir camideki hutbeyi dinledikten sonra âdeta çılgına dönmüş. Küçücük Arapça metinde belki elli yanlış yapılmış. Fî sebilillah yerine Fî sebilullah diyen kimse hutbe okuyabilir mi? Hutbenin Türkçe metninde bir sürü gramer, belagat, üslup yanlışı yapan kişinin Resûlullah minberine çıkmaya hakkı var mıdır?

    Selâm, hürmet ve tâzimlerimi arzederek muhterem Diyanet Başkanı’nı ve Diyanet dairesinin ilgililerini ve sorumlularını min gayri haddin uyarıyorum. Yarınki imamlık imtihanı bir skandala dönüşmemelidir. “Gizli çete”nin oyunları bozulmalıdır. Sultanahmet ve Beyazıt ve emsali büyük camilerimize âlim, ârif, kültürlü, sanatlı, görgülü, şahsiyetli, vasıflı, güçlü, üstün, ehil, layık elemanlar bulunup tayin edilmelidir.

    Böyle bir yazı yazmak durumunda kaldığım için özür beyan ediyorum. Ancak yazmak zorundayım. Bağışlanmamı istirham ederim.

    Evim çok yakın olduğu halde senelerce Sultanahmet Camii’ne namaza gitmedim. Çünkü oradaki, turistlerden para toplanma işini doğru bulmuyordum. Toplanan paralar cami derneğinin kasasına girmeye başladıktan sonra şimdi zaman zaman oraya namaza gitmekteyim.

    Bundan senelerce önce, İstanbul’un başka büyük bir camiini gezen iki üniversiteli genç, binanın kapısında turistlerden para toplandığını görmüşler, bu iş hayretlerini mucib olmuş ve “Bu paralar ne oluyor?” gibisinden yüksek sesle lâflar etmişler. Oradaki çete mensupları bu çocukları bir temiz dövmüş. Halbuki çocuklar judo kursuna gidiyorlarmış. Lâkin çetenin fedaileri karşısında judoculukları para etmemiş.

    Aransın, bulunsun, imtihan edilsin ve büyük camilerimizdeki açık imamlıklara en ehil, en layık, en uygun elemanlar seçilip tayin edilsin. Din ve akıl bunu gerektirir. 01 Mayıs 2000 Pazartesi

    Ülkeyi Batırdılar

    Ülkemizde onbeş yirmi milyon işsiz var. Var da, dışarıdan işçi geliyor. Halen on binlerce Romen atölyelerde, küçük işyerlerinde çalışıyor. Sadece Romenler değil, başka ülkelerden, meselâ Afganistan’dan da kaçak işçi geliyor ve burada iş buluyor.

    Yirmi milyon işsiz var ama gazetelerin küçük ilan sayfalarının işçi ve eleman aranıyor bölümlerinde binlerce vasıflı işçi ve usta aranıyor. Bizde işsiz çok, işbilen yok.

    Türkiye bu hale nasıl geldi, nasıl getirildi? Gördüğüm kadarıyla, aklımın yettiği derecede izah ve tahlile çalışayım.

    (1) Bizdeki eğitim çok kötüdür. Genç nesilleri körletmekte, tembelleştirmektedir. Bizde Almanya’daki gibi, temel öğretimden sonra, ciddi liseler ve etkin çıraklık eğitimi gibi bir sistem yoktur. Okullar müessiriyetini yitirmiş, eğitim sistemi son derece kalitesiz hale gelmiştir.

    (2) Eski lonca teşkilatı, ahîlik, fütüvvet ahlâkı yıkılmış, yerine bir şey konulamamıştır.

    (3) Tek değer para olmuş, helal haram kavramı önemini kaybetmiş, tembellik ve avantacılık bir fazilet ve açıkgözlük haline gelmiştir.

    (4) Çalışanların parolası “Az iş, çok para” çalıştıranların parolası “Çok iş, az para” olmuş; bunun ortası bulunamamıştır.

    (5) Halk lükse, konfora, rahatlığa, bedavacılığa mübtelâ olmuştur. Kanaat, tasarruf, mütevazı hayat terk edildiği için kimsenin kazancı ihtiyaçlarına yetmemekte, fuzulî masraflarını karşılamamaktadır.

    (6) En büyük siyasî, kültürel, sosyal güç olan medya büyük halk kitlelerini hedonizme itmiştir.

    (7) Ahlâksız, rezil, namussuz, popülist, arivist bazı politikacılar oy avcılığı ve ucuz kahramanlıklar uğrunda ülkenin temellerini sarsmışlardır.

    (8) Köşe dönme hırsları ticaret, iktisat, sanayi, finans hayatını altüst etmiştir.

    Çalışan herkes kışlık ve yazık mesken, otomobil, lüks ve pahalı ev eşyaları, gösterişli elbiseler, lezzetli yemekler istemektedir.

    Diyelim ki, küçük bir atölye açtınız ve on işçi çalıştıracaksınız. Bunlar sigorta isterler. Sonra haftada iki gün tatil. Öğlen yemeği. Bir sürü hak, hukuk, avanta. Senede birkaç ikramiye… Bütün bu hakları verseniz bile randıman ve üretim düşük olacaktır. Ne yaparsınız? Romen veya başka yabancı işçi çalıştıracaksınız.

    Gittiğim bazı köylerde askerden geleli fazla vakit geçmemiş gençler var, evlenemiyorlar. Çünkü köy kızları artık köyde kalacak, çiftçilik ile uğraşacak gençlere varmak istemiyor. “Şehere gidelim, bizim de kaloriferli evimiz olsun. Buzdolabımız, otomatik çamaşır makinamız, müzik setimiz, video cihazımız, bulaşık makinamız, bir sürü elektrikli ve elektronik eşyamız, otomobilimiz, süslü mobilyalarımız olsun” diyorlar.

    Birçok köylüler çalışmıyor. Yakın şehirlerdeki fabrikalarda sigortalı, sendikalı, çok haklı hukuklu rahat işler istiyorlar.

    Tarla ve bahçelerinin bir kısmını şehirlilere yazlık yapmaları için satan köylüler, elde ettikleri milyarlarla otomobil, otomatik çamaşır makinası, bulaşık makinası alıyor, keyfine bakıyor.

    Artık Türkiye kendisine yetecek kadar buğday ve et üretmiyor. Pirincimiz, fasulyamız, nohutumuz dışardan geliyor. Muz bahçelerimizi körlettik, ta orta ve güney Amerika’dan gemilerle muz getirtiyoruz. İtalya’dan, Hollanda’dan saksı içinde çiçek ve fidan ithal ediyoruz. Geçen gün bir lokantacı dostumla konuşuyordum, İran’dan sebze geliyormuş. Çarşamba günü pazarda büyük, parlak, çok güzel görünüşlü elmalar gördüm, İtalya’dan getirilmiş. İtalya bir şey değil, Şili’den uçakla elma geliyor.

    Milyonlarca insanın parolası şudur: Fazla çalışamam, zahmete katlanamam, her işi yapamam, ucuza çalışamam…

    Memleketteki resmî ideoloji, bozuk düzen, hedonist ahlâk, paraya put gibi tapma sapıklığı, ahlâksızlık, kalitesizlik iş, sanayi, ticaret hayatını bu hallere düşürmüştür.

    Japonlar bir işçiye ayda iki milyar lira maaş ödüyor, televizyon, otomobil yapıyor. Bunları gemilere yüklüyor, yedi deniz aşıyor, burada gümrük ödüyor ve bizim ürettiğimiz mallarla rekabet ediyor. Bunun sebebi nedir? Bizim ahlâksızlığımız, idealsizliğimiz, vasıfsızlığımızdır.

    Türkiye çok, ama çok kötü idare edilmektedir. Türk parası dünyanın en kötü parası haline getirilmiştir. Yabancı bir ülkede Türk parası bozdurtmaya kalktığınızda alaycı bir tebessümle karşılaşıyorsunuz. Bir Amerikan doları resmen 46, karaborsada 50 Suriye lirası ediyor. Bizde ise bir dolar, 600 bin lirayı geçmiştir. Politikacılar, idareciler, başımızdakiler Türk parasını bitirmişlerdir.

    Sosyal Sigortalar, Emekli Sandığı çökertilmiştir.

    Şu altmış beş milyonluk ülkede her şey beş milyon kişinin menfaati için çalışmaktadır.

    Eğitimi, sistemi düzeltmek, bozuklukları gidermek için propaganda yapanlara kötü gözle bakılıyor. Statükocular hallerinden memnundur. Çünkü onların tuzları kurudur. Geçen gece, bir görüşme yapmak için büyük otellerden birine gitmiştim. İçinde birkaç restoran vardı. Bu lokantalardan birinin önündeki mönüye baktım. Bir yemek en ucuza 22 milyon liraya yeniliyordu. Mutlu ve putlu azınlık için yirmi iki milyon para mıydı?

    Medyada öyle köşeyazarları, öyle televizyon sunucuları var ki, aylık maaşları altı milyardır. Daha fazla alanlar da vardır. Çeteler trilyonları götürmektedir. Laiklik ve çağdaşlık ticareti yapan haydutlar ile din sömürüsü yapan eşkıya götürme ve haramyeme hususunda yarış halindedir.

    Benim şu yazımı kaç gazete ve dergi aynen yayınlayabilir? Bu işlerine gelir mi? Cesaretleri ve menfaatleri buna uygun mudur?

    Türkiye her geçen gün biraz daha batmaktadır, batırılmaktadır. Ülke günde yirmi dört saat, haftada yedi gün, senede üç yüz altmış beş, dört senede bir üç yüz altmış altı gün soyuluyor. Pislik, kokuşma, rüşvet, suiistimal, hortumlama, haram yiyicilik, saçı bitmedik yetimlerin hukukunu çiğnemek normal ve olağan hale gelmiştir. Pis ve iğrenç politikacılar ve idareciler ülkemizi altından kalkamayacağı borçlara batırmışlardır.

    İmkanları bizden az, yüzölçümü bizden küçük, nüfusu da bizim yarımız kadar olan Güney Kore harikalar meydana getirirken zavallı Türkiye darbelendikçe darbeleniyor, soyuldukça soyuluyor.

    Altı yüz küsur kilometrelik küçücük Singapur ilerleme, kalkınma, problemlerini çözme, zenginleşme konusunda dev hamleler yaparken biz bataklıklar içinde çırpınıyoruz.

    Mercedes otomobilleri üreten ve nüfusu bizden fazla olan zengin Almanya’da bizdeki kadar Mercedes yok. Cep telefonu konusunda halk çılgın gibi. Tembellik, asalaklık, kopyacılık, köşeyi dönme felsefesi, faizcilik, avantacılık, bir koy on al zihniyeti, definecilik, lotaryacılık bu ülkeyi mahvetti, içi ateş dolu bir uçurumun kenarına getirdi.

    Ülkeyi, milleti, devleti ayakta tutan, güçlü kılan bütün temelleri yıktılar. Onların yerlerine hiçbir şey koyamadılar. Allah belâlarını versin! 10 Mayıs 2000 Çarşamba

    İsviçre ve Biz

    Bir birlik teşkil etmemesi, bir devlet olmaması, hele güçlü bir devlet hiç olamaması için bütün şartlar mevcuttur İsviçre’de. Coğrafyası müsait değildir. Lisan birliği yoktur; halkın yüzde yetmiş beşi Almanca, yüzde yirmisi Fransızca, yüzde dördü İtalyanca, yüzde biri de, kökü eski Roma’ya dayanan kötü bir Latince olan Romanş dilini konuşur. Din birliği de yoktur; halkın bir kısmı Katolik, bir kısmı Protestandır. Bu ülkenin sanayi kuracak demiri, kömürü, petrolü ve başka madenleri de yoktur.

    Bütün bu eksikliklere, olumsuz faktörlere rağmen İsviçre, saat gibi çalışan siyasî ve sosyal bir yapıya sahiptir, dünyanın en gelişmiş, en huzurlu, en sağlıklı, en oturmuş ülkesidir. Nasıl olmuştur bu iş? Bu başarının sırları nelerdir?

    İsviçre Avrupa Birliği’ne üye değildir. Çünkü referandum yapılmış ve halk böyle bir şeyi istememiştir. Bunu biraz anladık da, İsviçre Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’na da üye değildir.

    İsviçre’nin parası dünyanın en güvenilir, en sağlam, en güçlü parasıdır. İsviçre’de enflasyon yoktur.

    Bugünkü İsviçre, 1291’de üç dağ kantonunun temsilcilerinin bir konfederasyon kurmaları ile vücuda gelmiştir. Zamanla kanton sayısı 22’ye çıkmıştır.

    İsviçre’nin denizi yoktur ama deniz ticaret filosu vardır. İsviçre tarafsız, barışsever bir ülkedir ama 24 saat içinde 500 bin kişilik bir orduyu seferber edecek askerî güce sahiptir. İkinci 24 saat içinde de, 300 bin kişilik bir yedek kuvveti silah altına alacak potansiyele sahiptir. İsviçre, gerektiğinde ülkesini ve bağımsızlığını korumak üzere tepeden tırnağa kadar silahlıdır, tâlimlidir. Bu yüzdendir ki, İkinci Dünya Harbi’nde Hitler ve Mussolini İsviçre’ye bir şey yapamamışlardır.

    İsviçre çok zengin, halkı çok müreffeh, ekonomisi çok güçlü bir ülkedir. Demiryolu ve karayollarını yüksek dağlardan geçirebilmek için bine yakın tünel kazmışlar, altı bine yakın köprü yapmışlardır. Bazı trenler yükseklere dişli ray sistemiyle tırmanır. Bütün İsviçre bir park gibi bakımlı ve temizdir.

    İsviçre geleneklere sımsıkı bağlıdır. Bazı kantonlarda hâlâ kadınlara oy hakkı tanınmamıştır. Bu gerilik midir? Cesareti olan gerilik desin!

    İsviçre okulları ve üniversiteleri dünyanın en vasıflı, güçlü, üstün okul ve üniversiteleridir. Yüksek tahsil müesseselerinin talebesinin üçte biri yabancıdır.

    Ülkenin dörtte biri buzullar, granit taşlar ve göllerle kaplıdır. Ziraate, şehirlere, yerleşim bölgelerine ancak 41.288 kilometrekarelik bir yer kalmıştır. İşte İsviçre mucizesi bu küçük alanda meydana getirilmiştir.

    İsviçre bir hukuk, demokrasi, insan hakları ülkesidir. Orada ister yerli, ister yabancı hiçbir vatandaş ve insan inançlarından, siyasî görüşlerinden, kanaatlerinden dolayı zulüm görmez, baskıya uğramaz. Kendi ülkesinde zulme uğrayıp da kapağı İsviçre’ye atabilen ve bu ülkeden oturma izni alabilenler rahata, güvene ve huzura kavuşurlar.

    İsviçre’de herkes çalışır. Fakir yoktur, zengin çoktur, ama istisnasız herkesin bir işi vardır. İsviçre’de zengin olup da azan, kuduran, rezillik yapan kişi bulamazsınız.

    İsviçre’de kokuşma, rüşvet, yağma, devlet ve belediye bütçelerini hortumlama, ihalelere fesat karıştırma, mafyacılık yoktur. Orada suçlar istisnâîdir ve işleyen belâsını bulur.

    İsviçre’de köylerden şehirlere göç diye bir şey yoktur. Orada gecekondu, mezbelelik, şekilsiz ve çirkin yapılaşma diye bir hadise de görülmez.

    Bizde Cumhuriyet’in başlarındaki taklitçilik furyası esnasında Türkiye, İsviçre’nin Medenî Kanunu’nu tercüme edip aldı. Aceleyle bazı tercüme hatâları da yapıldı. Aradan 75 sene geçti, birtakım eklemelerle, ictihad kararlarıyla bu kanun yamalı bohçaya döndü, ihtiyaçlarımıza da cevap veremedi. Toplum ve aile yapımızı altüst etti. Çünkü önemli olan kanun değil, kafa yapısı, zihniyet ve kültürdü.

    Şu anda Türkiye’de İsviçre’yi, üstünlüklerini, başarısını, gücünü anlatan bir tek ciddî (veya gayr-i ciddî) kitap yoktur. Türkiyelilerin böyle bir kitaba ihtiyaç duydukları da yoktur. Bizde bir orta oyunu oynanır durur, başka konuyla uğraşmaya vaktimiz ve merakımız yoktur.

    İsviçre’de hayli Türk okumuştur, şu anda epeyce de Türk işçisi ve öğrencisi vardır. Bunlar o ülkeden ne kaparlar? Galiba hiçbir ibret almazlar, yurda dönerler, eski kafa, eski hamam, eski tas…

    Dünyada İsviçre gibi çok gelişmiş, çok başarılı olmuş, bizim için örnek olabilecek, bize ibret teşkil edecek ülkeler vardır. Güney Kore, Singapur, Taiwan, İsveç, Norveç, Finlandiya, Hollanda gibi. Gönül arzu eder ki, bu ülkeler hakkında resimli, şemalı, okuması ve anlaması kolay kitaplar çıkartılsın; niçin başarılı, güçlü, üstün oldukları incelensin; Türkiye aydınlarına, halkına, gençliğine örnek olarak gösterilsin. Ama kim yapacak bu işleri? Bizde İsviçreli yok ki…

    Bir İsviçre’ye bakınız, bir de bize. Gerilik, kargaşa, kokuşma, rüşvet, arivizm, makyavelizm, sömürü, esaret, zillet, hıyanet, vasıfsızlık, ehliyetsizlik almış yürümüştür. Varlık içinde yokluk çekiyoruz. Topraklarımızı doğru dürüst ekip biçemiyoruz, bu yüzden artık ekmeklik buğdayımızın bir kısmını dışarıdan getirtiyoruz. Birtakım namussuzluklar ve tembellikler neticesinde hayvancılığımız öldü, dışarıdan domuz eti ithal edip halka yediriyoruz. Denizleri bile kuruttuk, artık eskisi kadar balık da tutamıyoruz. Trenlerimiz bir asır öncenin tekniği ve hızıyla çalışıyor. Eğitim sistemimiz ve üniversitelerimiz berbat vaziyette. Demokrasi deyip duruyoruz; bizdeki, oligarşinin ta kendisidir. Hukuk sistemimiz kötü, bütün temel müesseseler çürümüş vaziyette. Emek, çalışma, ticaret, sanayi, üretim, ihracat ikinci plâna itilmiş; onların yerini faiz, rant, repo, avanta, çalışmadan yaşama, lüpçülük, lotaryacılık almış. Müzmin ve yüksek enflasyon hem iktisat ve finansımızı çökertmiş, hem de bütün sosyal yapıyı dejenere etmiş…

    Türkiye’yi bu berbat hale hangi zihniyet, hangi ideoloji, hangi kafalar veya kafasızlar getirmiştir?

    İmkânım olsa, elimden gelse bir dershane açarım ve isteyen aydınlara ve gençlere “İsviçre, Güney Kore, Taiwan, Singapur, Norveç dersleri” verdiririm. Kafası çalışan, imtihanları başarıyla verenler de birer diploma alırlar. Bize İsviçre’nin Medenî Kanunu değil; zihniyeti, kafası, disiplini, hukukun üstünlüğü prensibi, kendi geleneklerine ve tarihine bağlılığı, ehliyete ve liyakata verdiği önem, çalışkanlığı, vazifeşinaslığı lâzımdı… 14 Mayıs 2000 Pazar

    Aydınsız Türkiye

    Türkiye yetmiş yıldan bu yana, aydın ve üstün insanlar yetiştiremiyor. Hiç yoktur demiyorum ama sayıları o kadar azdır ki, onlara birer istisnâ gözüyle bakmak gerekir.

    İçinde yaşadığımız bilgi ve globalleşme çağında Türkiyeli bir aydının iki güçlü tarafı olmalıdır.

    Birincisi: Kendi kimliğine, Türkiyelilik kimliğine ait kültüre sahip olacaktır. 1928’den önce basılmış, yazılmış, hakkedilmiş kitapları, vesikaları, evrakı, kitabeleri, mezar taşlarını okuyamayan bir kimse doktor, mühendis, ziraat uzmanı, inşaat mühendisi olabilir ama asla Türkiyeli bir aydın olamaz. Aydın olmanın birinci şartı yazılı ve edebî anadilini mükemmel şekilde bilmektir. Birkaç yüz kelimeyle konuşulan sokak, çarşı, pazar, günlük iletişim Türkçesiyle Türkiyeli olunabilir, lâkin kesinlikle Türkiyeli aydın olunamaz. Lisan ve yazı kültürün başıdır. Japon yazısını değiştirin, zengin Japoncayı sadeleştirip birkaç yüz kelimelik arı ve duru bir öz Japonca çıkartın, ondan sonra Japonya batacaktır. Türkiye kimliğinin en temel faktörü İslâm’dır. Bu ülkede yaşayan bir kimse şayet İslâm’ı bilmiyorsa, İslâm’a düşmansa o kişi aydın maydın olamaz. Bizde yetmiş senedir dil de, din de baltalandı. Elbette aydın, üstün kişiler yetişmez.

    İkincisi: Çağdaş seviyede genel kültüre sahip olacaktır. Bu da, çok güçlü ve ciddî bir lise eğitimiyle olur. Kültür, binlerce referansa sahip olmak demektir. Öğrendiklerinin bir kısmını unutmuş olsa da ziyanı yoktur. Edebiyat, tarih, coğrafya, psikoloji, mantık, ahlâk, metafizik, estetik, sosyoloji, sanat tarihi ve kültürü, beşerî coğrafya, biraz hukuk, biraz antropoloji, mimarlık ve şehircilik… Bir aydının bu konularda uzman olması gerekmez ama yetecek kadar bilgi, mâlumat sahibi olması gerekir. Bizdeki yozlaşmış, sahte, kalitesiz eğitim sistemi genç nesillere bunları öğretmez. Her şey resmî ideoloji içindir. Bitirme imtihanı yok, bakalorya (olgunluk) imtihanı yok, kaliteli öğretmen kadrosu yok, kaliteli ders kitapları yok, ciddî bir plan ve program yok. Bu sistem elbette aydın ve üstün Türkiyeliler yetiştiremeyecektir.

    Ülke çoğunluğunu teşkil eden Müslüman kesimin bu boşluğu doldurmak için çok güçlü, çağ seviyesinde özel liseler ve kolejler açması gerekirdi. Maalesef bu iş yapılamamıştır. Şu anda Müslümanların özel kolejlerinin hemen hepsi birer fen dershanesi gibi çalışmaktadır. Birkaç öğrenci cebir, geometri, fizik, kimya, biyoloji gibi fen derslerinde başarı elde ediyor, ödül kazanıyor ve bununla öğünülüyor, iş bitti sanılıyor. Ne büyük gaflet! Türkiye’de lise demek öncelikle zengin Türkçe edebiyat demektir. Türk tarihi, Türk sanatı, Türk tefekkürü; Türk kimliği, kişiliği, kültürü demektir. Ben eminim ki, Azerbaycan liselerindeki öğrencilerin bir kısmı, oradaki edebiyat dersleri sayesinde Fuzulî’yi anlayarak, severek, haz alarak okuyabilmektedir. Bizde binlerce lise, milyonlarca lise öğrencisi var. Fuzulî divanını anlayabilen, okuyabilen, bu kıraatinden haz alabilen tek öğrenci olmadığını zannetmekteyim. Varsa çıksın, bir jüri huzurunda imtihan edelim.

    Sadece fen dersleri ve teknik kültürle aydın değil, ancak teknisyen yetişir. Mühendis bile yetişmez. Çünkü mühendisin de edebiyat, tarih, sanat kültürü sahibi olması gerekir.

    Kendilerini hâce-i evvel zanneden, İslâm’ın toplum işlerinde temel emri ve tavsiyesi olan istişare-danışma prensibini hayata ve hizmetlere uygulamayan din baronları para buluyor, özel okullar açıyorlar ama bunlar millî kimlik ve genel kültür itibarıyla lise veya kolej olamıyor.

    60’lı yıllara kadar Türkiye’de az da olsa münevver (aydın) vardı. Lâkin bunlar, Osmanlı devleti zamanında yetişmişlerdi. Peyami Safa, Hilmi Ziya Ülken, Refi’ Cevad Ulunay ve diğerleri. Osmanlı’da az lise vardı, lâkin onlar gerçekten liseydiler. Şimdi üzerinde lise yazan çok müessese var ki, sadece birer binadan ibarettir.

    Bizde artık mantık dersleri okutulmuyor. Mantık nedir? En basit târifiyle mantık doğru düşünme, yanlış ile doğruyu birbirinden ayırma ilmi ve sanatıdır. Bunu okumayan gençler aydın olabilir mi?

    Bir aydında bilginin yanında ahlâk ve karakter terbiyesinin de olması gerekir. Bizim okullarımız, toplum sistemimiz, bizdeki hâkim ideoloji genç nesillere ahlâk ve karakter terbiyesi verebiliyor mu? Tam tersine ahlâksızlık ve karaktersizlik aşılanıyor. Türkiye niçin battı? Bilgisizlikten ve ahlâksızlıktan. Fazla konuşmaya lüzum yok. Manzaraya bakınız yeter.

    Müslümanların elli senedir büyük ağırlık verdikleri hâfızlık kursları, İmam-Hatip okulları ve İlâhiyat Fakülteleri millî kimliğe ve çağdaş genel kültüre sahip aydın nesilleri yetiştirebilmiş midir? Maalesef yetiştirememiştir. Çoğunluğu kırsal kesimden, gecekondulardan, varoşlardan, köylerden, fakir ve marjinal sınıflardan toplanmış çocuklara yalap şalap biraz din bilgisi verilmiştir o kadar. Bu eğitim müesseseleri bırakın aydın yetiştirmek, ehliyetli cami imamı bile yetiştirememişlerdir.

    Peki hiç ümit yok mu? Olmaz olur mu? İslâm dini Allah’tan ümit kesmeyi yasaklamaktadır. Ümit vardır ama, mutlaka birtakım şartlara ve sebeplere tevessül edilmesi gerekir.

    Yurt içinde, bu mümkün olmazsa yurt dışında eğitim sistemi, kadrosu, ciddiyeti ile lise veya kolej denilmeye layık bir okul açılmalıdır. Başlangıçta ulaşılmasa bile bu okula hedef olarak İngiltere’deki Eton Koleji seviyesini yakalamak gibi bir gaye tesbit edilmelidir.

    Bu okulda üstün zekâlı Türkiyeli çocuklara, birincisi zengin Osmanlıca olmak üzere en az üç lisan öğretilmelidir.

    Bu okulda fen derslerine fazla önem verilmemeli, bütün ağırlık edebiyat, tarih, felsefe, sanata verilmelidir.

    Bu okulda öğrencilere ahlâk ve karakter terbiyesi verilmelidir.

    Bu okulun girişinde ve çıkışında çok zor, çok sıkı imtihanlar olmalıdır.

    Böyle bir okula geri zekâlı, şımarık, hırssız, sürüngen, solucan, bir işe yaramaz, arsız, tembel, dejenere hiçbir çocuk alınmamalıdır.

    Bu okulda son derece kaliteli, idealist, güçlü, üstün öğretmenler ve idareciler bulunmalıdır.

    Bu okul beş on sene içinde dünyanın en güçlü, birinci lisesi haline gelmelidir.

    Birçok yabancı ülkenin ve bilhassa İslâm memleketlerinin zenginleri ve seçkinleri çocuklarını bu okulda okutabilmek için sıraya girmelidir.

    Böyle okullar olmadıkça bizde kesinlikle gerçek ve güçlü aydın yetişmeyecektir.

    Şu anda lâik-çağdaş kesimde de, Müslüman-İslâmcı kesimde de yarı aydın doludur. Bir kısmı Atatürkçülük sömürüsü yapan, bir kısmı din bezirganlığı yapan bir sürü haşarat bizi yiyip bitirmektedir.

    Türkiye niçin halâ bir tek Nobel bile kazanamadı? “Nobelciler, bizim hakkımız olan ödülleri garazkârlıkları yüzünden vermiyorlar…” gibi hezeyanlar, kuruntular, paranoyak savunmalar hiç bir işe yaramaz. Türkiye dünya çapında romancılar, mimarlar, hukukçular, şairler, fikir ve aksiyon adamları, araştırmacılar yetiştirememektedir. Türkiye bir Dr. Albert Schweitzer, bir Rahibe Tereza yetiştirememiştir.

    Müslümanlar elli yıldan beri milyarlarca dolar sarfederek birtakım işler ve hizmetler yaptılar ama bir Gazalî, bir İbn Arabî, bir İbn Sina, bir Mimar Sinan, bir şâir Fuzulî yetiştiremediler.

    Son elli senenin İslâm büyüklerinin çoğu mühtedidir. İslâmî kesime karşı taraftan gelmiştir. Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Ali Fuad Başgil, Cemil Meriç ve daha niceleri.

    Müslümanlar! Niçin düşünmüyorsunuz? Niçin doğru dürüst çalışmıyorsunuz? 15 Mayıs 2000 Pazartesi

    Haçlı Protokolları

    Yüzyıllar boyunca Türkler’den çok çektik. Az kalsın bütün doğu Avrupa’yı ve İtalya’yı da zaptederek imparatorluklarına korkunç bir güç kazandıracaklardı. İkinci Viyana bozgunu bellerini kırdı, durakladılar, gerilemeye başladılar. Nihayet onları içlerinden fethettik, sımsıkı bağladık. Türklerin uyanmasına kesinlikle engel olmalıyız.

    Bir milleti, ülkeyi, devleti güçlü kılan, medeniyet yollarında ilerleten şeylerin başında zengin bir edebî-yazılı lisan gelir. Eskiden Türklerin lisanı, 200 bin kelimelik büyük bir medeniyet âlet ve vasıtası idi. Gayretlerimiz sonunda şu anda birkaç bin kelimeye düşen öz ve arı Türkçe ile onların ilerlemesi, güçlenmesi, yarışta önlerde koşması mümkün değildir. Bu durum devam ettirilmelidir. Yeni nesiller atalarının mezar taşlarını, arşivlerindeki belgeleri, anıt binaların kapılarındaki kitabeleri bile okuyamamalıdır.

    Türkiye halkına hedonizmi, tembelliği, avantacılığı, faizciliği, çalışmadan kazanmayı, zevk ü sefayı, aşırı tüketimi, israfı aşılamalıyız. Bunlara mübtela olan bir millet sürünmeye mahkumdur.

    Bütün Avrupa ülkelerinden daha büyük bir yüzölçümüne ve verimli topraklara sahip olan Türkiye o hale getirilmelidir ki, ekmeklik buğdayını bile yetiştiremesin, dışarıdan ithale mecbur ve mahkum olsun. Yine Türklerin hayvancılığı öldürülmeli ve bize yıllarca kan kusturan bu millet etini dışarıdan getirtmek zorunda kalmalıdır. Onlara bol bol domuz eti yedirerek asırların birikimi intikamımızı da almış oluruz.

    Türkiye’nin eğitim ve üniversiteleri dejenere edilmelidir. Okullardan bitirme ve bakalorya imtihanları kaldırılmalı, ders kitapları yetersiz ve çağ dışı olmalı, kırk elli kişilik sınıflarda fazla birşey öğrenmeden diploma sahibi olunmalıdır.

    Gayretlerimiz ve baltalamalarımız sonunda Türkler o hale gelmiştir ki, yüzyılı aşan bir zaman boyunca hiçbir dalda Nobel ödülü kazanamamışlardır.

    Güney Kore’den daha fazla imkana ve enerjiye sahip olan Türkiye’nin kendi yüzde yüz milli ve yerli mükemmel otomobillerini üretmesine mutlaka mani olmalıyız. Onlar, Avrupa’nın ve Amerika’nın modası geçmiş, demode, vasıfsız, ileri ülkelere ihraç imkanı olmayan otomobillerini montaj metoduyla üreterek kendi iç piyasalarını tokatlamalıdır.

    Türkleri, altından kalkamayacakları iç ve dış borçlarla gemlemek çok isabetli olur. Öyle ki, bütçeleri bu borçların faizlerini bile ödemeye yetişmesin.

    Medya, çağımızın en büyük gücüdür. Türkiye’de medya, bize bağlı ve mahkum birtakım kartellerin kontrolunda olursa hedefimize daha rahat erişiriz.

    Türklere en büyük gücü İslâm dini ve nizamı vermiştir. Onları bu güçten, bu enerjiden mahkum bırakmak için elimizden gelen her şeyi yapmaya devam edelim.

    Türkiye halkını Sünnî Alevî, Türk Kürt, sağcı solcu gibi kamplara ve kutuplara ayırarak, aralarına düşmanlık ve kin tohumları ekmeyi sürdürmeliyiz. Birleşirlerse bizim için tehlikeli olabilirler.

    Temel insan hakları, hürriyetleri ve haysiyetleri ileri ve medenî Batı ülkeleri için geçerlidir. Müslüman Türklere bu haklar tanınacak ve verilecek olursa bizim için tehlike çanları çalmaya başlayacaktır. Oxford’da veya Harvard’da bir Müslüman kız başörtüsüyle okuyabilir ama İstanbul veya Ankara üniversitelerinde böyle bir şeye müsaade etmek doğru olmaz.

    Türkleri hiçbir zaman kendi hallerine bırakmamalıyız. Yahudi kökenli ve iki kimlikli Türkiyelilerin vesayeti altında uygarlaşmalarına çalışılmalıdır.

    Türkiye şu anda afyonlanmış ve uyumaktadır. Uyandığı taktirde bizim için büyük tehlike haline gelecektir. Var gücümüzle Türkiye’nin sanayiini, ziraatini, ticaretini, finans işlerini baltalamamız hayatî bir zarurettir.

    Sovyetler Birliği çöktükten ve Marksist ideoloji iflas ettikten sonra Batı medeniyeti için en büyük düşman olarak İslâm dünyası kalmıştır. Türkler uyanır ve tekrar Müslümanlık âleminin başına geçerlerse dünyanın bugünkü dengesi altüst olacak ve başımıza bir sürü gaile çıkacaktır.

    Türkleri İslâm’dan uzaklaştırmak için uzun zamandan beri, büyük paralar ve emekler harcayarak yaptığımız çalışmalar umduğumuz neticeleri vermemiş bulunmaktadır. Bu milletin İslâm’dan kopması mümkün değildir. Binaenaleyh onlar için yeni bir İslâm türetmeliyiz. Fıkıhsız, Şeriatsız, Sünnetsiz, dünyevî ahkâmı olmayan bir İslâm hümanizmasını onlara din olarak kabul ettirmeliyiz.

    Müslümanların içindeki birtakım para, şöhret, riyaset, alkış, benlik düşkünü adamları doğrudan doğruya veya dolaylı olarak satın alarak, kiralayarak emellerimize hizmet ettirmeliyiz.

    Türkler bir an bile dertsiz, belasız, problemsiz ve buhransız kalmamalıdır. Bunlarla uğraşmaktan toparlanmaya vakit ve imkan bulamasınlar, bocalayıp dursunlar.

    Gençlik seks manyağı haline getirilmelidir. Yeni nesillerin kendi millî kimliklerine ve tarihî devamlılıklarına yönelmeleri asla doğru olmaz. Onlar şehvetle, tembellikle, kakafoni ile, dansla, gevezelikle, futbol ibtilâsı ile terbiye edilmelidir.

    Türkiye’deki ahlâksızlık, kokuşma, rüşvet, suiistimal, hortumlama, emanete hıyanet teşvik edilmelidir.

    Bunca düşkünlük ve felaket içinde biraz sevinebilmeleri, stres atabilmeleri, bize zarar vermeyecek bir şekilde ferahlayabilmeleri için futbol müsabakalarını kazanmalarında, kupa almalarında herhangi bir mahzur yoktur.

    Biz asırlar boyunca Türklerin atalarından çok çektik. Şimdi onları o hale getirmeliyiz ki, kendi atalarına kendileri söğsünler.

    Laiklik, din ile devletin birbirinden ayrılması; devletin dine, dinin devlete karışmaması demektir. Lakin böyle bir laikliğin Türkiye’de tatbik edilmesi medeniyet ve Batı dünyası için büyük sakınca doğurur. Türkler için en uygun laiklik devletin dini baskı, kontrol altında tutması, devletin yüz bin din hocasına maaş ödemesi, beş yüz İmam-Hatip okuluna ve 17 İlahiyat fakültesine sahip olması, devlet bünyesi içinde umum müdürlük seviyesinde bir Diyanet dairesi bulunması, kabinede din işlerine bakan bir bakanın yer almasıdır. Gerçi bu laiklik değildir ama Türkiye için bundan başka bir çözüm yoktur.

    Türkiye’nin gerçekten bağımsız bir ülke ve devlet olması yeni dünya nizamı için büyük felaketlere yol açacaktır. Bu ülke zâhiren bağımsız görünmeli, gerçekte ise uluslararası medeniyet güçlerinin vesayeti ve ipoteği altında gizli bir sömürge gibi olmalıdır. 29 Mayıs 2000 Pazartesi

    Tesettürlüler ve Köpekler

    “Tesettürlüler ve evcil hayvanlar giremez!” cümlesini sanırım önce “Tesettürlüler ve köpekler giremez!” şeklinde yazmak istemişlerdir. Sonra uygarlıkları, kibarlıkları, toleransları buna mâni olmuş ve “evcil hayvanlar” demek suretiyle yasağı –dil bakımından– biraz yumuşatmışlardır.

    On milyonlarca Müslümanın buna karşı reaksiyonu ne olmuştur? Biraz üzüntü, biraz inilti, biraz vah vah, o kadar. Yasal hudutlar içinde kalmak suretiyle bu terbiyesizliğe ve zulme karşı çok mânalı, çok vakur, çok yoğun bir tepki gösterilmesini beklerdim. Halk zulme, kötülüğe alıştırılmıştır. Kötülükler, pis kokular, fena ve çirkin şeyler ortalığı istilâ etti ve toplum vicdanı artık bunlardan fazla rahatsız olmuyor.

    Yine büyük, çok büyük bir soygun lağımı patladı. Bir katrilyonluk bir şey. Gümrüklerde büyük dalavereler olmuş. Talancıların ardında büyük büyük adamlar varmış. Bu kadar büyük işler, büyük adamsız olmazmış. Müfettişler, polis, savcılar tahkikata başlamışlarmış. Gerekirse çeteye mensup veya yardımcı olan önemli kişiler bile tutuklanır hapse atılırmış… Biz bu gibi hikâyeleri çok dinlemişizdir. Susurluk’taki kazadan sonra da çok feryatlar kopartılmıştı, sonra ne oldu? Meclis tahkikat raporunda, uyuşturucu maddenin helikopterlerle taşındığı yazılmıştı. Sonra o cümleyi çıkardılar.

    Abdullah Öcalan yakalandığında ne büyük yaygaralar kopartılmıştı. Gazeteler, televizyonlar mangalda kül bırakmamacasına yayın yapıyorlar; asılsın, kesilsin, idam edilsin diye bağırıyorlardı. Sonra herşey unutuldu. Şimdi Apo’yu nasıl kurtaracaklarını düşünüyorlar.

    Uzun yıllar boyunca Hizbullah’ı ve hizbullahçıları kullandılar, onları PKK ile çatıştırdılar, bir denge kurmak istediler. Sonra Hizbullah’ı temizleme hareketini başlattılar.

    Mumcu’nun, Kışlalı’nın, Üçok’un katilleri de bir gün ansızın sahneye çıkartılıverdi.

    Süleyman bey Çankaya tahtından inerken, “Yeni cumhurbaşkanına özel öğrenci yurtları meselesi hakkında rapor vereceğim” demişti. Gelecek sene İstanbul’daki özel öğrenci yurtlarının hepsi kapatılacakmış, devlet öyle karar almış.

    Bu yurtları Masonlar, Rotaryenler, Madam Manokyan, misyonerler, marksistler, ateistler çalıştırmış olsalardı kapatılırlar mıydı?

    Rejim Müslüman, dindar, Hazret-i Muhammed’in yolundan giden bir gençlik istemiyor.

    30’lu yıllarda Ömer Rıza Doğrul, Eşref Edib’in sahibi olduğu “Âsar-ı İlmiyye Kütüphanesi” vasıtasıyla Hazret-i Muhammed’in hayatı adlı dinî bir eseri fasiküller halinde yayınlatmaya başlamış ve “Matbuat Umum Müdürlüğü”nden, Vedat Nedim Tör imzasıyla gelen bir resmî yazıda, “Bu yayını en kısa zamanda durdurtmanız gerekmektedir. Biz gençlik için dinî bir fidelik tesisini istemiyoruz” denilmiştir. Rahmetli Eşref Edib bana bu yazının orijinal metnini göstermişti.

    Türkiye’de gizli, sinsi, esrarlı, perde arkası bir irade gençliğin dindar değil dinsiz olmasını istiyor. Ahlâklı değil ahlâksız olmasını istiyor. İrtica mirtica bahanedir.

    Liselerdeki kızlara niçin mini etek giydirtiyorlar?

    Lise gençliğinin yüzde yetmiş dördü uyuşturucu ile tanışmış, bir kısmı bağımlı hale gelmiş. Liselere uyuşturucu sokan şebekeler istenilse, Hizbullahçılara ve Mumcu katil zanlılarına yapıldığı gibi bir anda enselenir. Niçin enselenmiyorlar?

    Türkiye’de büyük bir fuhuş sektörü faaliyet gösteriyor. Niçin yakalanmıyor fuhuşçular? Seks tacirlerinin ardında hangi önemli, saygın kişiler vardır?

    70’li yılların sonuna doğru, İstanbul Yerebatan caddesinde bir randevuevi açılmıştı. Yazıhanem ve matbaam oradaydı. Bundan çok rahatsız olmuştuk. Defalarca şikayet etmemize rağmen bu randevuevi kapatılmamıştı. Niçin kapatılmamıştı? Onun arkasında hangi güçler vardı?

    O tarihlerde İstanbul’un her yeri randevuevi, kumarhane, batakhane ile dolmuştu. Korkunç paralar dönüyordu. Fazla konuşsam, isim versem bundan sonra sokağa çıkamam.

    Bir ara onbir milletvekili pazarlık yapılarak, büyük paralar verilerek satın alınmış ve satılmışlar büyük makamlara geçirilerek iktidar olunmuştu. Bunlardan ikisi o kadar açık şekilde yolsuzluk yapmışlar, o kadar pervasızca soygun ve talanlar tertiplemişlerdi ki, bilahare özel yüksek mahkemelerde yargılanıp cezaevine tıkılmışlardı.

    Ülke, millet ve devlet olarak Türkiye planlı, programlı bir şekilde çökertilmektedir.

    Birtakım sözde ve sahte milliyetçilerin yalan beyanlarına aldanmayınız. Onlar, vaktiyle Tekin Alp takma adını kullanan Moiz Kohen gibi, Türkçülük ve milliyetçilik perdesi ardında Türk milletine en büyük kötülükleri yapmaktadır. Milliyetçi ve Türkçü olan bir kimse, “Buraya tesettürlüler ve evcil hayvanlar giremez!” maddesini ihtiva eden bir genelge çıkartabilir mi?

    Altı yedi sene önce milliyetçi haftalık bir gazetenin birinci sayfasında “Mehmed Şevket Eygi Fransa’da mason olmuş, işte belgesi…” şeklinde bir yayın yapılmıştı. Birileri Fransızca bir mason şehadetnamesi bulmuşlar, boş yerlerine benim ismimi yazmışlar, olmuş bir belge. Benim gibi Masonluğa karşı olan, uzun yıllar boyunca Masonlukla mücadele eden bir Müslümana yapılacak bir iş miydi bu. Milliyetçi ve Türkçü geçinen bu adamlarda zerre kadar vicdan, insaf, doğruluk yok muydu? Hakkım haram olsun, iki elim yakalarında olsun.

    Bir kişi hem milliyetçi, hem Türkçü geçinecek ve hem de “Buraya tesettürlüler ve evcil hayvanlar giremez” yazılı genelgeye imza atacak, böyle şey olur mu? Böyle bir şey mümkün müdür?

    Bir milliyetçi, bir Türkçü dindar olmayabilir, birtakım günahları irtikâb edebilir ama dinimizin temel emirlerinden olan tesettüre karşı, tesettürlü İslâm hanımlarına karşı böyle bir madde çıkartamaz.

    Ben çok iyi biliyorum, bu işlerin ardında birtakım gizli istihbarat teşkilatları vardır. Ülkemizde birkaç çeşit istihbarat vardır. Aralarında rekabet, çekişme mevcuttur. İttifak halinde oldukları tek madde irtica ve mürtecilerle mücadeledir. İrtica dedikleri de İslâm’dır. 09 Haziran 2000 Cuma

    Niçin?

    Türkiye’de niçin çağ seviyesinde ilmî araştırmalar yoktur? Niçin bizde türkoloji, islâmiyat, Orta-Asya ve Kafkasya, tarih, edebiyat, arkeoloji, sosyal antropoloji, sosyoloji araştırmaları yayınlayan dünya çapında ilim dergileri çıkmıyor? Dünya birincisi olmamız gereken Türkiyat araştırmaları ve yayınları sahasında niçin dünya sonuncusu olmuşuz ve nal topluyoruz? Hititler, Eski Mısırlılar, Asurlular, Urartular gibi eski kavimlerin ve medeniyetlerin tarihini, sanatını, lisanını niçin incelemiyoruz, bu sahalarda niçin dünya çapında, çağ seviyesinde akademisyenlerimiz yoktur? Batı Türkleri niçin Anadolu Türkçesinin mükemmel bir gramer kitabını, mükemmel bir lügatini telif edememişlerdir? Niçin bizde Jean Deny, Albert Gabriel gibi büyük müdekkikler yetişmiyor?

    Hiç kimse yoktur demiyorum. Sayıları beşi onu geçmeyen bir takım değerli araştırıcımız var. Onların kadr ü kıymetini Amerikalılar, Avrupalılar biliyor, çoğu yabancı ülkelerin üniversitelerinde çalışıyor, araştırıyor.

    Evet lisan, lisaniyat, tarih, sanat, antropoloji ve diğer sosyal konularda yeterli, tatminkâr, ciddî araştırmalar yapamıyoruz?

    Muasır (çağdaş) medeniyet seviyesine çıkacağız diyenler bilmiyorlar mı ki, böyle bir çıkış ve yükseliş, ilmî araştırma olmadan mümkün değildir. Yoksa bazı zekâ özürlüler medeniyeti asfalt yol, otomobil, uçak, cep telefonu, kalorifer, televizyon, bilgisayardan ibaret mi sanıyor.

    Bir ülkenin, bir devletin, bir milletin iyi idare edilebilmesi için öncelikle iyi bir sistem olması, sonra idarenin ilmin, hikmetin kontrolunda olması gerekir.

    Türkiye niçin ilimden, hikmetten, araştırmadan, sanattan bu kadar yoksun kalmıştır?

    Bunun birinci sebebi kötü sistem, kötü ideoloji, kötü düzendir. İdeolojiler objektif ilmî araştırmalara iyi gözle bakmazlar. Resmî ideolojisi olan bir ülkede her şeyin üzerinde o ideoloji vardır. Gerçek, devlet, millet, ülke, millî kimlik önemli değildir. Gaye ideolojiyi ayakta tutmak, ideolojiye dayanan statükonun ilelebed yaşaması ve hükümran olması için çalışmaktır.

    Yakın tarihimizde Türkiye’nin millî kimliği değiştirilmek istenmiştir. En büyük unsuru İslâm olan eski millî kimlik atılacak, onun yerine yepyeni ve dinsiz bir kimlik getirilecekti. Böyle birşey mümkün müydü? Bir insanın kan grubu değiştirilebilir miydi? Mümkün değildi, değiştirilemezdi ama buna teşebbüs edildi. Bu maksatla ilk köklü değişim lisanda yapıldı. Yirminci asrın başlarında iki yüz bin kelimeye sahip olan (Mübalağa etmiyorum, bugün Fincede bu miktarda kelime bulunmaktadır) lisanımız sadeleştirme, arılaştırma bahanesiyle küçük, zayıf, yetersiz bir sokak ve kabile dili haline getirildi. Eski nesillerle yeni nesiller arasında bir dil uçurumu meydana getirildi. Yeniler kütüphanelerdeki arşivlerdeki, mezarlıklardaki milyonlarca yazma ve basma kitabı, arşiv vesikasını, kitabeyi okuyamaz hale düşürüldü.

    Ülkede demokrasi hareketleri başladıktan sonra popülist, cahil, sorumsuz, vicdansız, yetersiz birtakım politikacılar ve iktidarlar eğitim sistemini çökerttiler. Okullarda bitirme imtihanlarını ve bakalorya (olgunluk) barajlarını kaldırdılar. Herkes okumalı, herkes kolayca diploma almalıydı. Eğitim ve kültür işlerinden anlamayan teknokrat kafalı kişiler lise ve kolejleri fen dershanesi haline getirdi. Lisan, edebiyat, tarih, psikoloji, mantık, ahlâk (felsefenin bir şubesi olan ahlâk), metafizik, estetik, sosyoloji, sanat tarihi ve kültürü dersleri doğru dürüst ve yeterli şekilde okutulmaz ve öğretilmez oldu.

    Üçyüz kelimelik sokak ve konuşma Türkçesi ile onbinlerce kelimelik yazılı-edebî lisan arasındaki farkı bilmeyenler, medenî ve kültürlü olabilmek için mutlaka edebî-yazılı Türkçeyi iyi bilmek gerektiği gerçeğini dikkate almadılar.

    Türkiye lisansız kaldı. Lisan olmayınca bütün medenî, ilmî, sanata ait, kültürel sahalarda büyük bir tereddi ve tefessüh (dejenere olma, çürüme, çökme) başladı. Zeki, akıllı, cin gibi çocuklarımız okullarda geri zekalı hale getirildi.

    Millî kimliğe, İslâm’a, ahlâk ve fazilete savaş açanlar parayı ve maddeyi tek değer haline getirdiler.

    Yozlaştırılan demokrasi kırsal kesim, köylü, varoş, taşra zihniyetini ve kültürünü ülkeye hakim kıldı.

    Din ve ahlâk darbelenince kokuşma, rüşvet, emanete hıyanet, hırsızlık, yalan, talan, soygun, hortumlama, asalaklık korkunç boyutlara ulaştı.

    Bozuk düzenin alternatifi olan islâmî hareket de çeşitli provokasyon, manipülasyon ve hıyanetler sonunda kirletildi, çığırından çıkartıldı.

    Şimdi sistem bitmiştir ve alternatifi de yoktur.

    Millî kimliklerine, lisanlarına, kendi kültür ve sanatlarına, yazılarına bağlı kalan Japonya, Güney Kore, Taiwan gibi Asya ülkeleri medeniyet, teknik, sanayi, ilmî araştırma, eğitim, ticaret sahalarında harikalar meydana getirirken Türkiye 150 milyar doları geçen korkunç bir borç yükü altında eziliyor. Birkaç yıl önce bir tahıl ambarı olan ve buğday ihraç eden ülkemiz şimdi ekmeklik buğdayının bir kısmını dışarıdan getirtmek durumuna düşmüştür. Etimiz, pirincimiz, bakliyat, muz, bir kısım sebze ve meyveler de dışarıdan getirtiliyor.

    Her sene Kıbrıs’ın sathı kadar verimli toprağımız erozyonla denize akıyor. Her yaz ormanlarımız cayır cayır yanıyor. Sorumsuz, ahlâksız, vicdansız bir kısım balıkçılar denizlerimizde balık diye bir şey bırakmadılar, yuvalarını ve kökünü kuruttular.

    Politikacılara, devlet ve idare adamlarına, bürokratlara, halka, gençliğe, aydınlara ışık tutması, yol göstermesi gereken üniversitelerimiz ideoloji hizmetinde, başörtüsü avıyla, irtica mücadelesiyle meşgul oluyor.

    Türkiye’yi Pax Judaica havzasına sokan, çağdaş, ilerici, lâik kişilerimiz Yahudi cumhuriyetinde din ve devlet uyumu olduğunu bilmiyorlar ve görmüyorlar mı? İsrail’de bizdeki gibi din-devlet çatışması olsa, o devlet kaç yıl ayakta durabilir?

    Müslüman kızlar ABD, Kanada, İngiltere, Almanya, Fransa üniversitelerine başörtüsü ve hicabla gidip okuyabiliyorlar da, bizde niçin okuyamıyorlar?

    Lâiklik olmazsa cumhuriyet de olmaz, demokrasi de olmaz, çağdaş medeniyet de olmaz deyip duruyorlar. Yalan söylüyorlar. Pekalâ olur. Hem bizde lâiklik yoktur. Bizdeki “devlet dini” sistemidir. Devletle din arasında uyum, uzlaşma, iyi münasebetler yoktur. Türkiye bu yüzden batmış, bugünkü hale gelmiştir.

    Osmanlı zamanında din-devlet birliği vardı. Devletimiz güçlü zamanlarında bütün enerjisini bu birlikten almıştır. Türkiye’ye yazık ettiler. Hâlâ pembe ufuklardan, yirmibirinci asrın Türk asrı olacağından bahsediyorlar. Bu sistemle, bu ideolojiyle, bu kafayla, bu icraatla mı? 11 Haziran 2000 Pazar

    Âlim ve Mürşid Kalmayınca

    “Ulemâ, Peygamberlerin varisleridir”, yâni vekilleri, temsilcileri, halifeleridir buyurulmuştur. Ulemâ sınıfının içine hakikî şeyhler, kâmil mürşidler de girer. Ulemâsız kalan bir Müslüman toplum anarşiye düşer, şirazesi sökülmüş bir kitap gibi darmadağınık ve perişan hale gelir. Hakikî âlimler ve şeyhler Allah’ın nuru ile gören basiretli kimselerdir ve Ümmet-i Muhammed’i onlar aydınlatır, çeker çevirir, kötülüklerden korur.

    Ulemâ İslâm medreselerinde (mektepler, üniversiteler) yetişir. Bundan yetmiş beş sene önce Türkiye’de medreseler kapatıldı ve onların boşluğu devam ediyor. Kur’an kursları, hâfız mektepleri, İmam-Hatip okulları, İlahiyat fakülteleri medaris-i islâmiyenin yerini dolduramaz.

    Bulgaristan’da Şumnu Nüvvab Medresesi adında islâmî bir ilim yuvası vardı. Buranın iki bin talebesi sarıkla ve cübbeyle gezerler; âlet ilimlerini ve ‘âli ilimleri güzelce okurlar; ehl-i sünnet inancı dairesi içinde bulunurlar; beş vakit namazı topluca eda ederlerdi. İşte o okul bir İslâm okuluydu, oradan mezun olanlar dine ve Ümmete çok hizmet etmişlerdir. Yazık ki, ikinci dünya savaşından sonra iktidarı ele geçiren komünistler bu nüvvab okulunu kapattılar.

    Müslümanların eskiden çok güçlü bir eğitim sistemi vardı. Abbasî hilafeti zamanında Bağdad’ta, Osmanlılar zamanında İstanbul’da; Endülüs’te, Kahire’de, Hindistan’da zamanın en yüksek, mükemmel medreseleri âlim, fazıl, kâmil kimseler yetiştiriyordu. Bu zevatın önde gelenleri:

    1. Talebe yetiştirmek,

    2. Kıymetli eserler telif ve tasnif etmek,

    3. Halkı ve idarecileri irşad etmek,

    4. Kadılık gibi hizmetleri yürütmek ile meşgul oluyordu.

    Türkiye Müslümanları son otuz kırk yıl boyunca ilme, irfana, kültüre, âlime, ârife yatırım yapmadılar; beton binalara, camilerin tezyinatına yöneldiler. Hâfız yetiştirmeye, âlim yetiştirmekten fazla önem verdiler. Her şehir, her belde kendi İmam-Hatip okuluna sahip olmak üzere harekete geçti. Beton binalar yapılıyor, içleri dayanıp döşeniyor ve bunlar laik rejime verilerek, “Haydi binayı biz yaptık, şimdi siz laikler de bu binalarda İslâm’a ve Ümmet’e yararlı din alimleri, din hizmetlileri yetiştiriniz” deniliyordu. Ne büyük gaflet ve ahmaklık!

    Osmanlı devleti zamanında yetişmiş icazetli gerçek alimler, dersiamlar, hakikî kâmil mürşidler birer birer öldü, yerleri doldurulamadı. Hiç kalmadı demiyorum ama bugün kaç icazetli âlim, kaç kâmil mürşid vardır Türkiye’de?

    Alim, ârif, kâmil önderler kalmayınca bir İslâm ülkesi karanlığa gömülür. Böyle karanlık ortamlarda din sömürücüleri zuhur eder. Bunların dini imanı paradır. Bunlar nefs-i emmârelerine put gibi taparlar. Bunlar aldattıkları, peşlerine taktıkları cemaatleri kaz gibi yolar, inek gibi sağarlar. Bunlar Ümmet birliğini ve şuurunu ortadan kaldırıp, Müslümanları sürü ve yığın haline getirirler. Böylece merkezî ve üniter islâmî hiyerarşi ortadan kalkar, bir sürü tavaif-i mülûk meydana gelir. Hakikî âlimlerin, kâmil mürşidlerin hiç olmadığı veya ender olduğu zamanlarda onların yerini din baronları alır. Din baronlarında, yüksek mü’minlerde bulunan firaset yoktur.

    İşte ülkemizdeki Ümmet-i Muhammed’in hal-i perişanı. Müslümanlardan İslâm’a hizmet için bunca para toplanıyor. Bu paraların bir kısmı ile niçin icazetli gerçek din alimleri yetiştirilmiyor? Niçin icazetli şeyhler ve mürşidler yetiştirilmiyor? İslâmî hizmet ve faaliyetler için toplanan milyarlarca dolar nereye gidiyor?

    Kütleleri peşinden sürükleyen büyük vâizler ve hatipler niçin yoktur?

    Din düşmanlarının ve zındıkların bozuk fikirlerini, iftiralarını, iddia ve isnadlarını çürütecek yeni Gazalî’ler, Şaranî’ler, Şeyhülislâm Mustafa Sabri’ler, Düzceli Zâhid el-Kevserî’ler niçin yoktur?

    Müslümanlar mâkus talihlerini niçin yenemiyor?

    Çünkü islâmî yığınları uyaracak, aydınlatacak, doğru yolda yürütecek âlim ve fadıllar yoktur veya vardır da, sayıları çok azdır ve din baronları onlara meydan vermemektedir.

    İslâmî hizmet ve faaliyetlerin birinci maddesi tashih-i itikad meselesidir. Bu memlekette yeterli sayıda hakikî ve icazetli âlim ve fâdıl bulunsaydı bu mesele üzerinde durulur, Müslüman halk zındıklıklara karşı uyarılırdı.

    İkinci madde beş vakit namazın ikamesidir, dosdoğru kılınmasıdır. Şu anda Ümmet-i Muhammed bu konuda şaşkınlık içindedir. Namaz kılan kaç kişi kaldı? Bir Cuma günü ezan okunduktan sonra (camiye birkaç dakika geç giderek) sokaklara, caddelere, meydanlara, dükkanlara, lokantalara, kahvehanelere, nakil vasıtalarına bakınız. Her yer insan kaynıyor. Bu insanlar niçin camilere gelmiyor, ibadet etmiyor? Çünkü onlara nasihat edilmiyor, çünkü onlar gereği gibi uyarılmıyor. Öğüt verilse, uyarılsa, gelmeyenlerin en az yarısı gelecektir.

    Niçin öğüt verilmiyor, uyarılmıyor? Bu kanunen yasak mıdır? Hayır, çok şükür henüz yasak değildir. (İleride yasaklanacağından korkarım). Lakin Müslümanların halka, gençliğe, aydınlara nasihat edecek, onları uyaracak müessir (etkili), vasıflı, güçlü kadroları yoktur. Diyanet bu işi yapamamaktadır. Cemaatler bu işi yapamamaktadır.

    İslâmcılar diye bir taife türemiştir. Bunlar medyacı, köşeyazarı, politikacı, münevver, zengin, varlıklı, ünlü, diplomalı, makamlı mevkili kişilerdir. Ezan okununca bu adamları camilerde, cemaat içinde Rabbülalemîn’e ibadet ederken göremezsiniz. İslâm konusunda hayli edebiyat yaparlar, laf üretirler ama cemaatle namaz kılacak şuura ve azme sahip değillerdir. Akılları fikirleri para, menfaat, şan, şeref, makam, mevki, nefs-i emmarelerini tatmin gibi şeylerdir. Kılavuzları böyle İslâmcılar olan Müslümanların vay haline!

    Müslüman kesim, çokluğu insana dehşet verecek miktarda akılsız, bozuk, kötü kişiyle doludur. Bir de casuslar, ajanlar, provokatörler vardır. Onlar da, içine girdikleri cemaatin rengine bürünmekte, nabza göre şerbet vermekte; hem istihbarat yapmakta, hem yönlendirmekte, hem de fitne ve fesat çıkartmaktadır.

    Camilere bile Cuma namazlarında ajanlar gelmekte, bunlar orada ibadet niyeti ile değil, bakalım vaiz efendi ne diyecek, hatip efendi rejime karşı laf edecek mi gibi gayelerle bulunmaktadır.

    Eski büyüklerin yazıp bizlere bırakmış oldukları kitaplarla iş bitmez. Mutlaka bu devirde de, yeterli sayıda âmil âlimin, ârifin, fâdıl kişinin, hakikî icazetli şeyhin, kâmil mürşidin toplum içinde bulunması ve Müslümanları çekip çevirmesi, yetiştirmesi, doğru yola sokması gerekir.

    Bir ümmet betonarme cami binaları, cami helaları, imam ve müezzin meşrutaları, camilere konulan ışıldaklar, fırıldaklar, zırıldaklar, hoparlör tesisatları, kurban etlerini bir yıl muhafaza edip öğrencilere kavurmalı türlü yedirme gayretleri, futbol kulübü tutarcasına cemaat ve meşreb hooliganlıkları ile yükselmez ve kurtulmaz. İşin başı ilimdir, irfandır. İlim nurdur. O olmazsa her yer karanlığa gark olur.

    Mimarlık bakımından son derece yanlış ve çirkin upuzun minareler yaptırmak, her minaredeki üç şerefeye bir sürü ampul ve hoparlör taktırmak ile Müslüman bir toplum ilerlemez. Din baronlarının peşine düşenlerin burunları pislikten kurtulmaz. Müslümanlar! Ne zaman uyanacaksınız? 20 Haziran 2000 Salı

    Saldıran Çirkinlik

    Ahmed Hâşim bir yazısında İstanbul’un geçirdiği büyük yangınlardan sonra mimarî bakımdan çirkinleşmesini şöyle anlatıyor:

    “Gülünç bir resim levhasına bakmamak, fena bir şiiri veya ahenksiz bir musikiyi dinlememek suretiyle bunların muzır tesirlerinden ruhumuzu vikaye edebiliriz. Fakat fena bir mimarın eserinden sakınmak kolay bir iş değildir. Âciz bir muhayyile, fakir bir ruh, yol ortasına dikilmiş taştan koca bir şekle inkılap edince, bütün bir şehrin mânevî sıhhatini nesillerce bozmak kudretinde bir tehlike olur.”

    Türkiye son kırk yıl içinde çirkin bir mimarlığın istilâsına mâruz kalmıştır. İğrenç, ruhsuz, pis, anti-estetik bir yapılaşma bir kâbus gibi ülkemizi sardı. Her gün bunları göre göre içimiz kararıyor. Son elli yılda Türkiye’de iki büyük temel bozuldu, tahrip edildi:

    Biri lisan, diğeri mimarlıktır.

    Mimarlığın bozulmasından dolayı en fazla mimarlar şikayet ediyor. Halbuki her çirkin yapının projesinde bir yüksek mimarın imzası yok mudur? Ana caddelerdeki büyük binalara levhalar asmalı, “Ey yolcu, önünden dehşet duyguları içinde geçtiğin bu yapının projesini çok yüksek, anlı şanlı mimar filanca hazırlamıştır” demeli.

    Ahmed Haşim ahenksiz bir musikiyi dinlememekten bahsediyor. O tarihte gramafonlar vardı, pek pratik âletler değildi. Onlardan kaçmak ve kurtulmak mümkündü. Ya şimdiki müzik kirliliğinden, kakafoniden kaçmak kolay mıdır, mümkün müdür? Her yer radyo ve teyp dolu.

    Bazen sokaklarda, kulaklıkla müzik dinleyen gençler görüyorum ve kendilerini içimden tebrik ediyorum. Hiç olmazsa o kalitesiz, berbat, zevksiz gürültüyü sadece kendileri dinliyor, dışarıya taşırmıyorlar.

    Görmemiş, türedi, şımarık, kendini bilmez, ne oldum delisi bazı gençler otomobillerinin teybini sonuna kadar açıyor ve araba sizin yanınızdan geçerken iliklerinize kadar ürperiyorsunuz. İçeride üç dört genç, yılışık yılışık gülüyorlar, ağızları kulaklarına kadar yayılmış. Aman ne gençlik ne gençlik.

    Yine mimariye dönelim. Her çirkin bina, her çirkin yapılaşma bir şiddet hareketidir. Halk bunca çirkinliğe ve şiddete maruz kala kala kendi millî kültürüne, kişiliğine ve millî kimliğine yabancılaşıyor.

    Bu memlekette ne kadar güzellik varsa hep eskiden kalmıştır. Ülkemizde tarih boyunca onbeş-yirmi medeniyet var olmuş. Hepsinin ayrı ve güzel mimarlığı varmış. Hititler, eski Grekler, Romalılar, Bizans, Selçuklu Devleti, beylikler, Osmanlılar anıtlar yapıp bırakmışlar bize.

    Şimdi ise heyûlâ gibi beton yığınları. İğrenç cepheler, iğrenç pencereler, iğrenç kapılar. Topraktan yapılmış basit ve ilkel binalar bile güzel de yeni yapılar genellikle niçin değil? Hangi turist, hangi sanat kültürüne sahip insan yeni bir apartımanın, hanın, okul binasının, şirket merkezinin resmini çekiyor? Değer mi?

    Osmanlı Devleti’nin son resmî hizmet binası Sultanahmet’teki cezaevidir. 1919’da, imparatorluğun batmasından üç yıl önce yapımı bitmiştir. Cezaevlerinde fazla sanat ve estetik aranmaz. Adı üstünde hapishanedir. Lâkin Sultanahmet hapishanesi bir mimarlık âbidesi, bir sanat şaheseridir. Nitekim yıktırılmamış, beş yıldızlı bir otel haline getirilmiştir.

    Son elli altmış yıl içinde yapılan hangi okul binası Sultanahmet cezaevi kadar güzeldir? Maalesef hiçbirinin mimarî kıymeti yoktur, hepsi de berbattır.

    Türkiye dünya çapında büyük mimarlar yetiştiremiyor. Artık bizde bir Sinan, bir Sedefkâr yok. Bu ideolojiyle elbette olmaz. Maziye ve ecdada sövecekler, eskiye ait her şeyi kötüleyecekler, Türkiye’ye güç, enerji, üstünlük, vasıf kazandıran İslâm’a cephe alacaklar, millî kimliği inkâr edip kör bir taklitçilik yoluna sapacaklar, Lâtincilik ve ladincilik yapacaklar ve sonra da büyük mimarlar, büyük edibler yetiştirecekler; mümkün müdür bu?

    1908’den bu yana geçirdiğimiz tarihî ârızalar yüzünden Müslüman kesim de çok bozuldu. Son kırk yılda kırk bin yeni cami yaptırıldı, bunların ancak kırkı mimarî bakımdan güzel, geri kalan otuz dokuz bin dokuzyüz altmışı çirkin ve değersiz. Kur’ân kursları, İmam-Hatip mektepleri, Müslüman talebe yurtları için binlerce bina yaptırıldı. Bunların bir teki bile Osmanlı’nın can çekiştiği devirde yaptırılan Sultanahmet Hapishanesi kadar güzel değildir; çirkin, sanatsız, şahsiyetsiz yapılardır.

    Amerika’da, Avrupa ülkelerinde, ileri ve medenî dünyada her yıl yeni yapılan meskenlerin yüzde doksan beşi bahçeli müstakil evlerdir. Bizde ise çirkin çirkin apartmanlar, bloklar yapılıyor. Kırsal kesimde bile yan yana, aralarından hava bile zor geçen sıkışık nizam villalar inşaa ediliyor. Arsa ve mesken spekülatörleri daha çok para kazanmak için arada fazla boşluk bırakmıyor. Bunları yapanlardan çok alanlara kızmak gerek.

    Fransa’nın Grenoble şehrinde bir “Toprak Mimarisi Enstitüsü” (Craterre) var. Sırf pişmemiş topraktan binalar, villalar yapıyorlar, bunun ilmini tekniğini öğretiyorlar. Büyük bir “Toprak Mimarisi Ansiklopedisi” çıkartmışlar, kitaplar yayınlamışlar. Bizde niçin böyle enstitüler, akımlar yok. Çünkü kafalarımız, zihniyetimiz, ruhumuz betonlaştırılmıştır.

    İstanbul’da hem zelzele bekleniyor, hem de harıl harıl beton ve berbat inşaatlar yükseliyor. Alışmış kudurmuştan betermiş, yıkılıncaya kadar yapacaklardır. Zaten her insan ölmek için doğarmış, her bina da harap olup yıkılmak için yapılırmış.

    Parası ve serveti yeterli ve müsait olduğu halde, mesken veya işyeri olarak çirkin bina yaptıran kişiye ne kadar acınsa ve esef edilse azdır. Zavallının kültürü yok, ufku dar, berbat bir mimarla anlaşıyor ve onmilyonlarca lira harcıyarak gudubet, iğrenç, rezil bir bina yaptırıyor.

    Şimdi köylerde bile apartıman modası çıktı. Almanya’da çalışan veya tarla satıp bol paraya kavuşan nice köylü beş altı katlı beton apartımanlar diktiriyor. Apartımanlar, blok binalar ruhların hapishanesidir.

    Eskiden bir Osmanlı mimarisi vardı. Artık modern Türkiye’nin kendine mahsus bir Türk mimarisi yoktur. Zaten bir Türk resmi, modern bir Türk sanatı da yoktur. Kendimize mahsus kılık kıyafetimiz var mı? Japonların kimonoları var da, bizim zaman zaman giyebileceğimiz özel elbiselerimiz yok. Japonlar Japon evlerinde oturuyorlar, yer yatağında yatıyorlar, yer sofrasında yemek yiyorlar da bizim kendimize mahsus evlerimiz, döşemelerimiz niçin yoktur? Türkiye’de niçin Türk bahçeleri yoktur? Kimliksiz, kültürsüz, lisansız, edebiyatsız, mimarisiz, sanatsız, kişiliksiz kalmışız. 21 Haziran 2000 Çarşamba

    Çocuk Yetiştirmek

    Büyük camilerden birinde, cemaat yatsı farzına durmuş, imam cehren okuyor, beş altı yaşlarında bir erkek çocuğu dört rekat boyunca “Baba, baba, baba…” diye bağırarak ibadet edenleri rahatsız etti. Küçük çocukları camilere getirmek iyi bir şey, ancak gürültü etmemeleri, cemaatin huzurunu bozmamaları şartıyla.

    Çocuklarımızı iyi yetiştiremiyoruz. Almanya’da çocuklar genellikle iyi yetiştirilir. Bir doktor dostum, Almanya’da çalıştığı yıllarda başları yarılıp da dikiş atılması gereken çocukların bu cerrahî ameliye esnasında bağırıp çağırmadıklarını, ağlamadıklarını söylemişti.

    Yükseliş zamanlarında Osmanlılar da çocuklarını iyi yetiştirirmiş. Yabancı seyyahlar, on yaşındaki Osmanlı çocuklarının büyük adamlar gibi olgun bir şekilde davranıp konuştuklarından bahsediyor.

    Çocuklarımızın iyi yetişmemesinin birinci sebebi, beşikten itibaren yalanla büyütülmeleridir. Yalan haram olduğuna göre, gıdası yalan olanların iyi yetişmesi mümkün müdür? Çocuğa söylenen her söz doğru olacaktır. Edilen her vaad yerine getirilecektir.

    Çocuklar okullarda da iyi yetişemiyor. Resmî ideoloji meselesi, gazeteler, televizyonlar, onlar da çocukları, gençliği, iyiliğe, doğruya, güzele yönlendirmiyor.

    İlkokul çocukları için mevzuubahis değil ama, liselerde uyuşturucu belası var. Lise gençliğinin yüzde yetmiş dördü beyaz zehirle tanışmış. Bazıları mübtelâ olmuş.

    On beş yaşından sonra gençlik seks manyaklığına itilmek isteniyor. Liseli kızların mini etekli olması ne kadar yanlış bir giyiniş tarzıdır. Dr. Kinsey gibi biri çıksa ve bizdeki gençliğin seks dosyasını hazırlasa, kimbilir ne korkunç bir tablo çıkacak.

    İslâm’ın temel prensiplerinden biri, “Beşikten mezara kadar (faydalı) ilim öğrenmek”tir. Bugün ise para, haz, keyifli bir hayat sürmek birinci madde, hattâ tek kıymet haline gelmiştir.

    Müslüman kesim çocuklarını, gençlerini iyi yetiştirebiliyor mu? Maalesef onlar da yetiştiremiyor. Nasıl yetiştirsinler ki, ülkemizde artık İslâmî bir eğitim yoktur, İslâm okulları yoktur. Birkaç yıl önce, İmam-Hatip okullarında erkek öğrencilerle kız öğrencilerin aynı sıralarda oturmaları mecburiyeti getirilmiş, velilerin büyük protestolarına sebebiyet vermişti. Bu yolda zorlamalar yapan zihniyet, bunu islah için değil, ifsat için yapıyor. Maalesef İslâm karşıtı güçler ve zihniyetler İmam-Hatip okullarında bile büyük tahribat yapmışlardır.

    Kolayca okunup anlaşılacak küçük broşürler çıkartılarak büyüklere, ebeveyne çocukların nasıl yetiştirilmesi gerektiğine dair bilgiler verilmelidir. Annelik babalık bir sanattır, bilgi ve kültür ister. Bu konuda kurslar açılmalı, konferanslar verilmelidir. Bunları yapacak, pedagoji (çocuk yetiştirme ilmi) konusunda tahsil görmüş, ihtisas yapmış elemanlarımız var mıdır?

    Çocuklarımızın, gençlerimizin bizim üzerimizde hakları vardır. Bunların neler olduğunu biliyor muyuz? Batı medeniyetinin prensipleri ve değerleri ışığında hazırlanmış bir “Evrensel Çocuk Hakları Beyannamesi” yayınlanmıştır, bundan haberimiz var mı?

    Biz Müslümanlar, yüce dinimizin ve şeriatımızın, akl-ı selimin ilkelerine uygun bir “İslâmî Çocuk ve Genç Hakları Beyannamesi”ni niçin hazırlamamışızdır? 27 Haziran 2000 Salı

    Borneo’da Türk Koleji

    İSLÂMî cemaatlerden biri Borneo mu, Yeni Gine mi çok uzak bir yerde Türkçe tedrisat yapan bir kolej açmış. İnanılması zor bir başarı. Demek ki, istenilirse çok şeyler yapılabiliyor. Ben böyle teşebbüslerden sevinç ve iftihar duyan bir Müslümanım, tebrik ediyor, başarılar diliyorum.

    Ancak hangi cemaat, teşkilât yapacaksa Türkiye içinde de birtakım zarurî islâmî hizmetlerin yerine getirilmesi gerekmektedir. Bunları madde madde sıralayayım:

    1. Bir kısım halkı ve gençliği imana, İslâm’a çağırmak. Bu maksatla nasıl yapılması gerekiyorsa öyle yayınlar, propagandalar, hizmetler, faaliyetler yapmak.

    2. İman etmişleri tashih-i itikada çağırmak, inanç ve din konusundaki bid’atlerle mücadele etmek; Kur’ân’a, Peygamber’in Sünnetine, Sâlih Seleflerin itikadına, Sevad-ı Azam’a uygun inanç için çalışmak.

    3. Namaz kılanların çoğalması için planlı, programlı, kaliteli bir seferberlik başlatmak.

    4. Namaz kılan, fakat camilere gelmeyen, cemaate katılmayan Müslümanları camiye, cemaate çağırmak.

    5. Azgın, militan, vahşî din düşmanlarının saldırılarına hikmet dahilinde cevaplar vermek, onlarla yasal hudutlar içinde mücadele etmek.

    6. Din sömürüsünü, din yoluyla zenginleşmeyi, dine hizmet perdesi ardında dini istismar ve istihdam etmeyi önlemek için harekete geçmek. Mukaddesat bezirganlarının çanlarına ot tıkamak.

    7. Arapça kitap yazabilecek, irticalen konferans verebilecek, tabakat-ı fukaha listesinin en sonuncusu olan ashab-ı fetva rütbesini kazanmış olan bilgili, kültürlü, vasıflı, ihlâslı, doğru, güçlü, üstün din hocaları, din hizmetlileri yetiştirmek için plan program yapmak, en istidatlı gençleri doğu ve batı üniversitelerinde bu maksatla okutmak.

    8. Kanada, İngiltere gibi hür, demokrat, insan haklarına saygılı ve riayetkâr bir ülkede örnek bir İslâm medresesi kurmak.

    9. ABD’nin, Kanada’nın, Avrupa ülkelerinin büyük şehirlerinde tasavvuf tekkeleri açarak oralarda bulunan Türkleri ve nasibi olan kültürlü ve güçlü yabancıları tasavvuf ve tarikat yoluyla imana ve İslâm’a çekmek, onları olgunlaştırmak.

    10. Başörtülü oldukları için Türkiye’de okumalarına güçlük çıkartılan istidatlı kız çocuklarını ellişer, yüzer kişilik gruplar halinde ABD, Kanada, İngiltere gibi ülkelere göndermek, bunları hocahanımların kontrolu altında oralardaki üniversitelerde okutmak.

    11. İngiltere’deki Yusuf İslâm Koleji’ne yüzlerce Türk çocuğunu göndererek batı dünyası standartlarında güçlü lise eğitimi almalarını sağlamak. (Bu çocuklar için, Türkiye’den oraya güçlü bir Türk lisan ve edebiyatı hocası gönderilecektir.)

    12. Türkiye’deki iş, üretim, ticaret, sanayi, finans sektörüne eski loncaların, fütüvvet teşkilâtının, ahîliğin ahlâkını getirmek için çalışmak.

    13. İslâmî kesimi ve hareketi bir köylü, kırsal kesim, gecekondu, varoş, taşra, marjinal hareketi olmaktan çıkartıp; bir şehir ve medeniyet hareketi haline getirmek.

    14. İslâmî kesimdeki teknokrat tekelini yıkmak.

    15. Müslüman kesimde kültür, sanat, araştırma, hukuk tefekkürü, mimarlık boyutlarını geliştirmek; Müslümanları bu konularda karşıtlarından üstün hale getirmek.

    16. Rumların nasıl patrikleri, Gregoryen Ermenilerin de patrikleri, Musevilerin hahambaşıları, Farmasonların üstad-ı azamları varsa Müslümanların da bir İmam-ı Kebirleri olması, Ümmetin bir baş etrafında birleşmesi için çalışmak.

    17. Türkiye Müslümanlarının haklı isteklerini dünyaya duyurabilmek için İngilizce, Almanca, Fransızca, Arapça broşürler, dergiler çıkartmak.

    18. Bilgi bankaları, stratejik araştırma merkezleri, ilmî araştırma enstitüleri kurmak. Gerekirse (ki gerekiyor) bunlar için dışarıdan kaliteli uzmanlar, elemanlar getirtmek.

    19. İslâmî kesimdeki din baronları saltanatlarını yıkmak; Kur’ân’a, Sünnete, Şeriat hükümlerine uygun bir sistem kurulması için çalışmak.

    20. Din adına toplanan milyarlarca doların din için akıllıca harcanması için çalışmak, bu paraların israf edilmesini, bir kısmının bazı kimselerin zimmetine geçmesini önlemek için tedbirler almak.

    Evet Borneo veya Yeni Gine’de Türk Koleji açmak elbette tebrik ve tahsine şayan bir iştir ama Türkiye’de birtakım, mutlaka yapılması gereken hizmetler olduğu unutulmamalıdır.

    Hüsn-i Hat Vakfı

    PAZAR günü Hattat Hasan Çelebi Hoca’nın, Ayasofya civarındaki Cafer Ağa Medresesi’nde konferansı vardı, biraz gecikerek onu dinlemeye gittim. Çoğunluğunu hanımların teşkil ettiği kalabalık bir dinleyici topluluğu vardı. Konu hat sanatı idi. Son yıllarda hüsn-i hat sanatına büyük bir alâka var. Gençler bu sanatımızı öğrenmek için hevesli. Hocalara, kurslara gidiyorlar.

    Yazık ki, hâlâ hüsn-i hat sanatına hizmet verecek bir vakıf yok. İstanbul’da bin caminin meşrutasına (imam, müezzin lojmanına) doğalgaz tesisatı yaptırılmış olsa, bunun her biri iki milyara mal olsa, iki trilyon lira bu iş için bulunup harcanabiliyor da, şu Müslüman câmia bir hüsn-i hat vakfı kurmak için yüz milyar lira bulamıyor. Yazıklar olsun!

    Hat sanatının yardımcı branşları vardır. Ülkemizde mutlaka elle kağıt üreten bir kâğıthâne kurulmalıdır. Kâğıtların tabiî boyalarla renklendirilmesi, aherlenmesi için de müesseselerimiz olmalıdır. Hattat mürekkebi, kamış kalem işi de bizde halledilebilmelidir. Bunlar çok kolay şeyler. Lâkin camileri ışıldak, fırıldak, zırıldak, kalorifer ile dolduran, şimdiye kadar hoparlör tesisatları için yüzlerce trilyon harcama yapan ilkel zihniyet sanata ve kültüre önem vermiyor.

    İstanbul’un merkezi bir yerinde yeni bir cami yaptırıldı ve mimarî bakımdan bir felâket oldu. Bu iş için yüz milyarlarca lira para harcandı. Bu parayla mimarlık sanatı bakımından çok güzel bir cami yaptırılamaz mıydı? Pekâlâ yaptırılırdı. Bir şartla: Bilenlere, uzmanlara danışmak gerekirdi. Danışma, istişare Kur’ân’la, hadîsle emredilmiştir. “Derneğin idaresi bizim elimizde, biz teşebbüs ettik, para da bizim elimizde, öyleyse biz kimseye sormayız, danışmayız, kendi kafamıza göre yaptırırız…” denilirse ortaya ucubeler çıkar, para ziyan olur, Müslümanlar imtihanı kaybeder.

    Cami helâları için yekûn olarak trilyonların harcandığı bir İslâm ülkesinde henüz bir hüsn-i hat sanatı vakfı kurulmamıştır. Baht utansın! 28 Haziran 2000 Çarşamba

    Türkçe

    Radyomu karıştırırken Farsça bir konuşma dinledim. Biliyorum desem yalan olur, bilmiyorum desem o da yalan olur. Farsçam pek zayıftır. Vaktiyle Ankara Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin Farsça bölümüne bir sene kadar devam etmiştim. Bostan, Gülistan okuyacak kadar az buçuk öğrendim, sonra meşgul olmadım ve unuttum. Her neyse… Radyodaki Farsça konuşmanın ahengi, güzelliği, musîkisi beni âdeta büyüledi, yarım saat dinledim. Dinî mahiyette bir konuşmaydı.

    İyi hatiplerin, ediblerin Arapçası da böyledir. Anlamasanız da güzelliğini sezer ve zevkle dinlersiniz.

    Bizim Türkçemiz de eskiden böyleymiş. Artık değil. Gazetelerdeki, kitaplardaki, televizyonlardaki, radyolardaki Türkçe ne kadar zayıf, fakir, ahenksiz, şiirsiz bir dildir. Yeni basılmış kitapları okumakta zorlanıyorum. Ne kadar kuru, musîkisiz, renksiz, zevksiz bir lisandır şu arı veya öztürkçe. Olanak, olasılık, irdelemek, imge, simge…

    Halkın, hattâ aydınların durumun fecaatinden haberleri yok. Sanıyorlar ki, bugünkü zekâ özürlüler seviyesindeki, fakir, dejenere edilmiş, iki üç yüz kelimelik bir Türkçe ile bu millet, bu memleket, bu devlet kalkınır, ilerler, güçlenir. Yirmibirinci asır Türk asrı olacakmış. Bu Türkçeyle mi?

    İyi niyetli, peşin fikirsiz aydınlara tavsiye ederim: Lisaniyat, semantik konusunda ciddî ve ilmî kitaplar okusunlar. Türkçe yoksa yabancı dillerde kitap arasınlar.

    Nesi var Türkçenin diyenler çıkacaktır. Onlara şunu söylemek isterim. Dil ikiye ayrılır. Biri: Günlük konuşma, iletişim vasıtasıdır. Birkaç yüz kelime ile konuşma, anlaşma, iletişim ihtiyacı halledilir. İkincisi: Yazılı-edebî lisandır. En az yüz bin kelimelik lügati olan, en ince fikirleri, en derin meseleleri, medeniyet ve kültürün her konusunu ifade edebilen bir okyanustur. Bu olmadan büyük devlet, büyük millet, büyük ülke olmak mümkün değildir.

    Dil Kurumu Türkçesiyle hiçbir şey olmaz. Türkler yücelmek istiyorlarsa eski zengin, engin Osmanlı Türkçesine dönmeye mecburdur.

    İngiliz türkolog Geoffrey Lewis “The Turkish Language Reform: A Catastrophic Success” “Türk Dil Devrimi: Felaketli Bir Başarı” (Oxford University Press) isimli bir kitap yazarak Türkçenin başına gelenleri anlatmış. Biri çıksa da bu eseri Türkçeye çevirse, bir kısım aydınlarımız okusa. Ben Türk ve Müslüman olduğum için inandıramıyorum, belki İngiliz yazdı diye dil konusundaki acı gerçekleri kabul ederler.

    Türkçe kurtarılabilir mi? Elbette kurtarılabilir. Bunun için şu köklü tedbirler alınmalıdır:

    (1) Demokrat Parti 1950’de iktidara geçtiği zaman, CHP’nin tahripkâr dil devrimini durdurmak için 1920’lerin lisanına dönmüştü. Yine öyle yapılmalıdır.

    (2) Şimdilik seçme ders olarak liselerde Osmanlıca öğretilmelidir. İsteyen öğrenir, istemeyen öğrenmez cahil kalır.

    (3) En az yüz bin kelimelik büyük bir Türkçe-Osmanlıca lügat kitabı hazırlanıp basılmalıdır.

    (4) Arap alfabesini, bu yazıyla kitap ve mevkute (süreli yayın) basımını, eğitim yapılmasını yasaklayan kanun kaldırılmalıdır. Atatürk inkılabıdır, asla kaldırılamaz mı? Peki Atatürk Mason localarını kapatmıştı, sonradan bu yasak nasıl kalktı? Atatürk Ezan’ı Türkçe okutturmuştu. O yasak da kalktı, şimdi Arapça okunuyor. Atatürk sağ olsaydı, bu yasağı bizzat o kaldırırdı.

    (5) Liselere doğru dürüst Türkçe, Osmanlıca, edebiyat dersleri konulmalı, başarılı olamayan öğrencilere diploma verilmemelidir.

    Velhasıl lisan konusunda bir restorasyon devri başlatılmalıdır. Bu yapılmadığı takdirde Türkiye gerilikten, nal toplamaktan, medeniyet ve kültür yarışında en arkalarda emeklemekten kurtulamayacaktır.

    Ben ülkemi, milletimi, devletimi seven bir Türkiyeliyim. Bugünkü halimizi görüyor ve üzülüyorum. Kütüphanemde lisaniyata ait hayli Fransızca ve İngilizce kitap var. Onları tedkik ettikçe durumun vehametini daha iyi anlayıp idrak ediyorum. Peşin fikirli, beton kafalı, zekâ özürlü, vicdanları dumura uğramış adamların böyle şeyler umurunda değildir. Onlar, böyle yazılar kaleme aldığım için bana kızıp köpürebilirler. Şâir ne demiş:

    Bedbaht ana derler ki elinde cühelânın

    Kahrolmak için kesb-i kemal ü hüner eyler

    Eğitimimiz, üniversitelerimiz resmî ideoloji ve laiklik dininin tahakkümünden kurtarılmalıdır.

    Türkçeyi düzeltemezsek daha yüz sene beklesek bir tek Nobel alamayız.

    Türkoloji sahasında şu anda en gerilerde nal toplamakla meşgulüz. Dünyanın bütün ileri ve kalkınmış ülkelerinde çok güçlü türkoloji çalışmaları yapılmaktadır. Türkçeyi kurtarmak, zenginleştirmek, büyük bir medeniyet ve kültür lisanı haline getirmek için yabancı türkologlardan yardım istenmelidir.

    Fransa’da on büyük ciltlik bir Robert lügati vardır. Yüz bine yakın Fransızca kelimeyi, misalleri edebî metinlerden, kitaplardan almak üzere en geniş bir tarzda açıklamaktadır. Türkçe için de böyle bir lügat hazırlanmalıdır. Türk Dil Kurumu’nun arı, duru, öz Türkçesiyle elbette böyle bir lügat yazılamaz. Kuşa çevrilmiş Türkçeyle değil on cilt, bir cilt bile doldurulamaz.

    Lise mezunu her Türkiyeli Fuzulî divanını haz ve zevk alarak ve anlayarak okuyabilmelidir. Tarihî binalardaki kitabeleri okuyamayan kişiye ben okur-yazar demem.

    Yaza yaza bıktım: Japonya’yı bu kadar güçlü, üstün, vasıflı yapan Japon yazısı ve lisanıdır. Binlerce şekli ezberleyerek okunup yazılabilen bu zor dil Japon çocuklarına ve gençlerine büyük bir sabır, azim, irade kazandırmaktadır.

    İngilizleri bu kadar vasıflı yapan unsurların başında onların lisanı gelir. Latin harfleri İngilizceye hiç uygun değildir. İngilizcenin berbat, karışık, çok zor bir imlası vardır. Kauçuk yazarlar, lastik okurlar. İngiltere’de dil devrimi yapılsa, kolay olsun diye lisan birkaç bin kelimeye indirilse, imlası da okunduğu gibi yazılan, yazıldığı gibi okunan bir şekle sokulsa, İngiltere çeyrek asır içinde batar.

    Japonya için de aynı şey söylenebilir.

    Çin’in kızıl diktatörü Mao çok devrimci bir liderdi. Buna rağmen Çin yazısını ve lisanını değiştirmek ve sadeleştirmek devrimini yapmamıştır. Çin yazısı dünyanın en zor yazısıdır. Günlük gazete okuyabilmek için on binden fazla şekil ezberlemek gerekiyormuş. Buna rağmen bu yazıyı değiştirmedi. Çin rejimi, işgal altında tuttuğu Doğu Türkistan’da bir alfabe devrimi yaptı, İslâm yazısını bıraktırıp Latin harflerine döndürttü. Fakat bu inkılap yürümedi. Okuma-yazma, eğitim, iletişim konusunda büyük bir kargaşa meydana geldi. Bunun üzerine tekrar eski İslâm-Türk yazısına dönüldü.

    Batı dünyasının bugünkü güçlülüğü, vasıflılığı, üstünlüğü, hakimiyeti Latin alfabesi kullanmasından ileri gelmemektedir. İsrail, kendi millî-dinî yazısını kullanıyor, o da güçlü. Hindistan başta Sanskrit alfabesi olmak üzere bir sürü değişik alfabe kullanıyor, o da güçlüdür, atom silahı bile üretebilmiştir. Pakistan kendi millî yazısıyla okuyup yazıyor, o da İslâm ülkeleri içinde Nobel kazanan tek ülkedir. Sürç-i lisan ettikse affedile. 02 Temmuz 2000 Pazar

    Yusuf İslam Koleji

    Hem parası hem aklı olan Müslümanlar çocuklarını, birtakım tedbirleri almak, bazı şartlara riayet etmek şartıyla dış ülkelerdeki vasıflı Müslüman okullarında okutmak üzere harekete geçmelidir. Eski Cat Stevens’in, yeni Yusuf İslam’ın İngiltere’deki koleji bu okullardan biridir. Çocuklarını bu koleje göndermek isteyen veliler bir araya gelmeli, ya bizzat oraya gidip görüşerek, yahut yazılı olarak meseleyi müzakere etmelidir.

    Farz edelim, Yusuf İslam’ın kolejine Türkiye’den yirmi beş öğrenci gönderilecektir. Bunların başında mutlaka bir hoca ve çoban bulunması gerekir. Bu kişinin ehliyetli, liyakatli, psikoloji ve pedagoji ihtisası yapmış biri olması icab eder. Kız öğrenciler, bir veya iki hocahanımın refakati ile gönderilmelidir. Ayrıca, İngiltere’de ihtisas yapmakta bulunan bir Türk lisanı ve edebiyatı uzmanı da bu çocuklara Türkçe, edebiyat dersleri vermek üzere tutulacaktır. Dikkat edilecek bazı hususlar şunlardır:

    1. Türk öğrencilere inanç ve fıkıh hususunda ehl-i sünnet dışı propaganda ve telkinler yapılmayacaktır.

    2. Vehhabilik, selefilik, mezhebsizlik, telfik-i mezahib, aktivizm, reformculuk gibi cereyanlardan uzak tutulacaklardır.

    3. İngiliz standartları seviyesinde genel kültürün ve bilginin yanında, İslâmî hükümlerin ışığında ahlâk ve karakter terbiyesi de verilecektir.

    4. Anadilleri olan Türkçenin edebiyatı mükemmel şekilde öğretilecektir. Osmanlıca okuma, yazma, eski metinleri anlama…

    5. Yusuf İslam kolejinin diplomasının bizdeki rejim tarafından tanınıp tanınmaması önemli değildir. Öğrencilerimiz koleji bitirdikten sonra, diplomaları Türkiye tarafından tanınmış olan İngiliz üniversitelerinde tahsil göreceklerinden, Türkiye’ye döndüklerinde herhangi bir engelle karşılaşmaları mevzuubahis değildir.

    6. İngiltere’de tahsil görecek Türk çocukları fen ve teknik sahasına yönelmeyecekler; fikir, edebiyat, hukuk, mimarlık, sanat, sosyal kültür ağırlıklı eğitim göreceklerdir.

    Yukarıda yazdıklarım lise ve kolej çocukları içindir. Bunun dışında başta ABD, Kanada, ileri Avrupa ülkeleri olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerine erkek ve kız üniversite öğrencisi göndermeliyiz. Bu gençler için oralarda yurtlar tesis edilecek, onları kontrol etmek, bakıp gözetmek maksadıyla vasıflı ve güçlü elemanlar yollanacaktır. Aksi takdirde gençlerin büyük kısmı harcanır, erir.

    Dış ülkelerde okutulacak çocukların bir kısmı kaybolmayacak mıdır? Elbette fire verilecektir. Firesiz iş olmaz.

    Osmanlı devleti 1860’larda Paris’te Mekteb-i Osmanî ismiyle bir okul açmıştı. Daha sonra, orada talebe okutmanın güçlüğü görülerek İstanbul’da Galatasaray mektebi açılmıştır (1868). Galatasaray, Robert Kolej adıyla bir lise açarak devletimizi yıkmak ve parçalamak isteyen Amerikan misyonerlerine karşı alınmış bir tedbirdi. Galatasaray bir İslâm okuluydu. 1908’e kadar okulun camiinde, okul imamının arkasında bütün talebe cemaatle namaz kılardı. 1909’da, düzmece 31 Mart hadisesinden sonra Sultan Abdülhamid tahttan indirilmiş, Galatasaray Sultanisinde namaz kılmak isteğe bağlı olmuştu. 1924’te Hilafetin kaldırılmasından ve Halife’nin kovulmasından sonra okulun camisi kapatılmış ve namaz yasaklanmıştır.

    Türkiye Müslümanları bugün içinde bulundukları zilletten, esaretten, kötü durumdan kurtulmak istiyorlarsa birinci madde olarak eğitime önem vermeli ve yeteri kadar vasıflı, güçlü, üstün eleman yetiştirip bunlardan kadrolar kurmalıdır.

    Bugün ülkemizde yetmiş küsur bin cami bulunmaktadır. Değil yetmiş bin, yedi yüz bin cami yapılsa da kurtuluş mümkün olmaz. Camiler beton binalardır. İslâm dini binayla değil; vasıflı, güçlü, üstün, ilimli, irfanlı, ahlâklı, karakterli, ihlaslı Müslümanlarla yükselir.

    Yabancı ülkelerde okutulacak Müslüman çocuklar zeki ve ahlâklı olmalıdır.

    Yaz tatili başlamış bulunuyor. Şimdiden harekete geçilmezse geç kalınmış olunacaktır.

    Türkiye’de eğitim çökmüştür. Müslümanların açmış oldukları özel lise ve kolejler çağın çok gerisindedir.

    Birtakım islâmî cemaat ve tarikatların kolejleri birer fen lisesi gibi eğitim veriyor. Eğitimin temeli ve esası anadil, onun edebiyatı, felsefe, tarih, sanat kültürü, sosyoloji gibi konulardır. Cebir, geometri, fizik, kimya sahalarında harika olmak bir şey ifade etmez. İlle de yazılı–edebî Türkçe, tarih, beşerî coğrafya, psikoloji, mantık, ahlâk, metafizik, estetik, sosyoloji…

    İngiltere’de kolej ve üniversite tahsili yapacak çocuklarımızın birkaçı ileride tarihçi olacaklar ve İngiliz arşivlerinde araştırmalar yaparak yakın tarihimizin, Millî Mücadele’nin sırlarını aydınlatacaklardır.

    Millî Mücadele esnasında önemli bir şahsiyete İngilizlerin ne gibi yardımları olmuştur? Ona “Başaramazsan, istikbalini garanti ediyoruz. İtalya’da bir villan olacak ve iyi bir gelir de elde edeceksin” denilmiş midir?

    Doktor Rıza Nur’un elyazması hatıraları 60’lı yıllarda British Museum’da, Profesör Cavit Orhan Tütengil tarafından tesadüfen bulunmuştur.

    2000 yılına girdik, Müslüman kesim hâlâ uyuyor. Hâlâ bir bilgi bankamız, bir stratejik araştırmalar enstitümüz yoktur. Ucuz edebiyatlarla, varoş zihniyetiyle, agressif yayınlarla, demagoji ile kurtulmak mümkün değildir.

    İlle de vasıflı, güçlü, üstün Müslümanlar ve bunlardan müteşekkil kadrolar…

    Ülkemizde, Mısır’daki Ezher üniversitesinde tahsil görmüş, diploma almış üç bin Müslüman eleman bulunuyor. Ankara rejimi bunların diplomalarını kabul etmemektedir. Bu üç bin eleman çaresizlik içinde kıvranıyor. Onların başına gelen haksızlık üç bin Yahudinin başına gelmiş olsaydı cihanı ayağa kaldırırlardı.

    Kimse alınmasın, açık konuşacağım: Ezher’de üç bin değil, üç yüz bin talebe okutsak yine de sadra şifa olmaz. Mutlaka Amerikan, Kanada, Avrupa, Japonya, Singapur üniversitelerine talebe gönderilmelidir. Bu çocuklar orada son derece sıkı bir disiplin altında okutulmalıdır. Gevşeklik, serserilik, tembellik, nal toplamak yok. İlim, irfan, ihtisas, ihlas sahibi istikametli Müslümanlar olacaklardır. 06 Temmuz 2000

    Militan Çağdaş Gençler

    Bir televizyondaki açık oturum programındayız. Dört tartışmacı var, otuz kırk kadar da dinleyici. Çoğu genç üniversite talebesi. Arada, onlardan isteyenlere de söz veriliyor. Lâik, çağdaş, ilerici kesime mensup olan gençlerin bazısının fanatikliği, tutuculuğu, tahammülsüzlüğü, hoşgörüsüzlüğü beni dehşete düşürmüştü.

    Müslüman bir Türkiyeli olarak ülke halkının çoğunluğu içindeyim. En azından yaşıma hürmet etmesi, terbiyeli ve ölçülü konuşması gereken ilerici gençler içinde bana düşman gibi bakanlar gördüm. Sanki Türkiye onların babalarının, atalarının malıdır ve biz Müslümanlar bu vatan üzerinde fuzulî, haksız işgalcileriz.

    Gençliği, halk kitlelerini bu hale nasıl getirdiler?

    Çeşitlilik sadece bize mahsus bir şey değildir. İsviçre’de din ve lisan çeşitliliği vardır. Almanca, Fransızca, İtalyanca, Roto-Romanş diliyle konuşan kantonlar, gruplar mevcuttur. Din bakımından da Katolik, Protestan çeşitliliği mevcuttur. Almanya’da da Protestanlar ve Katolikler vardır. İngiltere’de İngilizler, İskoçlar, Galliler yaşar.

    Bir ülkenin gençlerinin, hangi kesimden olursa olsun büyüklerine hürmet etmesi gerekmez mi?

    Biz Müslümanlar bu toprakların çocukları değil miyiz? Vergi ödemiyor muyuz, askerlik hizmeti yapmıyor muyuz? İlerici, lâikçi, çağdaş, materyalist, pozitivist zihniyetliler bize nasıl hor bakabilir, bizi nasıl ikinci sınıf vatandaş, sömürge yerlisi, zenci, parya olarak görebilirler?

    Müslümanların bu ülkede dört üstün tarafı vardır:

    (1) Millî kimliğe, Türkiyelilik kimliğine sahibiz ve bağlıyız.

    (2) Tarihî devamlılıktan yanayız, tarihî ârızalara karşıyız.

    (3) Hukukun üstünlüğünden yanayız.

    (4) Temel ve evrensel insan haklarına samimî olarak taraftarız ve riayetkârız.

    Osmanlı mirasını reddetmediğimiz için başkalıklara, farklılıklara, Ehl-i Kitab’a, Hıristiyanlara, Yahudilere haklar, hürriyetler tanıyoruz. 1492’de İspanya’dan kovulan Yahudileri Türkiye’ye kabul eden Padişah Bâyezid-i Velî’nin torunlarıyız. O’nun gibi Müslüman, O’nun gibi toleranslıyız.

    Dinime saldırmamaları şartıyla başka fikir ve görüşlere sahip vatandaşlara her zaman iyi muamele ederim.

    Bir genç, inanç itibarıyla ateist, materyalist, marksist, solcu, dinsiz olabilir. Ancak hiçbir şekilde militan ve harbî İslâm düşmanlığı yapamaz. İslâm’ı tenkit etmek istiyorsa; ilmî, kültürü, ihtisası varsa ciddî ve seviyeli kitap ve makale yazar.

    Hiçbir dinsizin yıkılan Sovyetler Birliği’ndeki Bezbojnikler (Allahsızlar Derneği mensupları) gibi halkının, ülkesinin, tarihinin dinine savaş açmaya hakkı yoktur.

    Dinsiz gençler maalesef çok kültürsüz. Liselerde doğru dürüst felsefe (psikoloji, mantık, ahlâk, metafizik, estetik) dersleri okutulmadığı için akıllılık ile akılcılık arasındaki farkı bilmiyorlar. Birbirine karıştırıyorlar. Akılcılık akıllılık mânâsına gelmez. Müslümanlar akla büyük önem ve yer verirler. Aklı olmayanın dini de yoktur. Ancak hiçbir Müslüman felsefî bir doktrin olan akılcılığa (rasyonalizme) bağlı değildir.

    Varlıklı bir aileye mensup olması, güzel ve pahalı giyinmesi, fakir bir ailenin çocuğundan daha fazla cep harçlığına sahip olması, özel otomobili olması bir genci medenî, haklı, üstün kılmaz. İnsanları vasıflı, güçlü, üstün, haklı yapan doğru inançlar, sağlam bir bilgi boyutu, geniş kültür, ahlâk, fazilettir.

    İlerici gençler cumhuriyete sahip çıkıyor, kendi gibi düşünmeyenleri cumhuriyet düşmanı olmakla suçluyor. Asıl ve gerçek cumhuriyetçiler Müslümanlardır. Hulefa-i Râşidîn (İlk dört Halife) devri gerçek, sahih, ideal bir cumhuriyet değil miydi? Hazret-i Ömer halife iken tuz ve sirkeyi ekmeğine katık ediyor, yamalı elbise giyiyordu. Kûfe valisi konağına kapı yaptırdığı için, adam gönderip kapıyı kırdırtmış, valiyi de azletmişti. “Devlet idarecileri ile halk arasında hiçbir engel, kapı, perde olamaz. Şikayeti ve ihtiyacı olan herkes günün her saatinde valiye ulaşabilmeli ve derdini anlatabilmelidir” diyordu.

    Hazret-i Ali, halifeliği sırasında Kadı Şureyh huzurunda bir Yahudi ile mürafaa olmuş (muhakeme edilmiş), sonunda Yahudi haklı çıkmıştı. Hangi cumhuriyette böyle adalet ve eşitlik vardır?

    Anayasamız bütün vatandaşların eşit olduğunu yazıyor. Lâkin realitede ilericiler, lâikler, resmî ideoloji taraftarları, çağdaşlar, masonlar çok daha eşittir.

    İlerici, çağdaş, lâikçi gençlere bazı öğütler vermek isterim: Müslüman bir yazar ve okumuş olarak kendi kesimimi, Müslümanları da tenkit ediyorum, özeleştiri yapıyorum. Bu memleketi, devleti, ülkeyi, iki büyük belâ ve felâket mahvediyor; bunlardan biri azılı, militan, saldırgan din düşmanlığıdır, ötekisi ise din sömürüsü, mukaddesat bezirganlığıdır diyorum. Maalesef ilerici, Atatürkçü, lâik, çağdaş kesimde böyle bir özeleştiri, müsbet mânâda kendi kendini tenkit yoktur. Onlar bütün kabahati ve uğursuzluğu karşı tarafta görüyorlar ve bu yüzden büyük yanılgılara düşüyorlar.

    Türkiye’yi bu hale din değil, dinsizlik getirmiştir. Bütün değerleri bitiren, ülkeyi çökerten müzmin ve devamlı enflasyon, korkunç boyutlara ulaşmış genel bir kokuşma, eğitimin ve üniversitelerin çağ ve millî kültürün çok gerisinde kalmış olması, 150 milyar doları aşan korkunç bir borç, rüşvet rüşvet rüşvet, partizanlık, emanete hıyanet, ahlâksızlığın her türlüsü ülkede cirit atıyor. Üzerinde T.C. mührü bulunan antetli resmî kağıtlarla kadınlara fuhuş yapma izin belgesi veriliyor. Bankalar soyuluyor, bütçe hortumlanıyor. İthalat ihracattan 25 milyar dolar daha fazla… Yolsuzlukların, kötülüklerin, hıyanetlerin listesini yapmaya kalksam bir kitap olur. Bütün bu pislikler İslâm’ın, Müslümanların işi midir?

    İlerici, solcu, lâikçi, çağdaş gençler de bu vatanın çocuklarıdır. Türkiye hepimizindir. İslâm Peygamberi, “Büyüklerimize saygı beslemeyen, küçüklerimize şefkatle muamele etmeyen bizden değildir” buyurmuştur. Onları daha geniş düşünmeye, toleranslı olmaya, İslâm’a ve Müslümanlara düşmanlık etmemeye çağırıyorum. Türkiye hepimizindir. Farklılıkları, çeşitliliği, başkalıkları kabul etsinler. Unutmasınlar ki, kendileri azınlıktadır. Bir gün gelecek benim bu saydığım prensiplere çok ihtiyaçları olacaktır. Men dakka dukka… 17 Temmuz 2000 Pazartesi

    Reçetesizlik

    İkinci Meşrutiyet devrinde kitaplar yazılmış, bazı kurtuluş reçeteleri ortaya konmuştu. Prens Sabahaddin “Türkiye Nasıl Kurtulur?” başlıklı bir kitap yayınlamış, Hâşim Nahit (Erbil) “Türkiye İçin İ’tilâ ve Necat Yolları” adlı eserini memleket aydınlarına sunmuştu. Bu ikinci kitaba Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi bir reddiye yazıp yayınlamıştı. Bundan seksen doksan yıl önce birtakım münevverler ülkeyi, devleti, milleti kurtarmak için çare ve çözüm arıyor, ortaya reçeteler koyuyorlardı. Ama doğru ama yanlış, bir beyin faaliyeti vardı.

    Zamanımızda sanki beyinler dumura uğramıştır. Aydınlar ve halk, kesimlere ve kutuplara ayrılmışlar, genellikle fanatikçe militanlık yapıyorlar. Bazı nadir kurtuluş reçeteleri var ama pek basit, pek kapalı.

    1. Laikler ve çağdaşlar statükoda ısrar ediyor, en ufak bir tâviz (ödün) vermeye yanaşmıyor. Onların en büyük yanılgısı Türkiye’de laiklik diye bir şeyin olmadığını anlayamamalarıdır. Azıcık siyasî kültürü ve mantığı olan bir kimse bizdeki rejime laik diyemez. Bu sistem bir “Devlet dini” sistemidir. Militan laikler, “Laiklik olmazsa ne demokrasi olur ne Cumhuriyet” diyorlar. İngiltere’deki sistem laik değil, orada din-devlet birliği var, hükümdar aynı zamanda Anglikan kilisesinin başkanıdır. Dünyanın en sağlam, en hakikî demokrasisi de oradadır. Bugünkü kafa yapılarıyla bizdeki laiklere laf anlatmak deveye hendek atlatmaktan zordur. Kendi sistemlerinin bin yıl, hattâ ebediyete kadar süreceğini sanıyorlar. Bunca bozukluk, kokuşma, rahatsızlık, çözülme, dağılma içinde bu mümkün müdür? Düşünmüyorlar, düşünmek istemiyorlar. Zaten ülkenin balını kaymağını onlar yiyor.

    2. İslamcı kesim yapı itibarıyla bir kırsal kesim, gecekondu, köylü, taşra, varoş zihniyetine ve kültürüne saplanmıştır. Genel olarak İslâmcılar iki şeyin çok gerisinde kalmışlardır. Bunlardan biri İslâm, diğeri çağdır. Tabiî böyle bir durumda çare ve çözüm üretmeleri, ciddî reçeteler hazırlamaları mümkün değildir. Ucuz işporta işi, basit, sloganlardan ibaret reçeteleri var. Arap dünyasından, Pakistan’dan, İran’dan ithal edilmiş reçeteler, kitaplar, çare ve çözümler ise edebiyattan öteye geçemiyor.

    3. Türkiye’de hâlâ Marksistler var. Marksizm uygulaması Sovyetler Birliği’nde iflas etti. Çin’deki sistemin adı Marksist ama her gün yeni tavizler vere vere, ideolojiden uzaklaşa uzaklaşa ayakta duruyor. Kuzey Kore, Küba, Vietnam örnek ve model olacak durumda değiller. Bizdeki Marksist cereyanların çoğu şiddete dayalı hareketlerdir. Marksizm Türkiye için artık bir ümit bile değildir. İnananlar olacaktır, nostaljikler olacaktır, o kadar.

    4. Bizde çok güçlü bir Sabataycı kutup bulunuyor. Sabataycılık gizli, esrarlı, iki kimlikli bir yapıya sahip. Takiyye yapıyorlar. Zâhiren Türk ve Müslüman görünüyorlar, gerçekte ise Yahudidirler. Onlar için önemli olan Türkiye üzerindeki saltanatlarının devam etmesidir. Sayılarını bilen yok. Yahudi cemaati ileri gelenlerinden Bay Ojalvo 1,5 milyon kişi olduklarını söylüyor. 200 bin kişi oldukları iddiası bence daha ciddidir. Şu hususu da unutmamak gerekir ki, bütün Sabataycılar militan değildir. İçlerinde birkaç bin kişi vardır ki, memleketi parmaklarında onlar oynatıyorlar. Medyada en güçlü grup onlardır. Medya şu anda ülkenin ve sistemin en birinci gücü olduğuna göre gerisini siz düşünün. Bir bakanlık Sabataycıların kontrolü altındadır. Bakan Bey Sabataycıdır, yirmibeş en yüksek bürokrat da bu gizli ve esrarlı cemaate mensuptur. Sabataycılar elbette “Biz Sabataycıyız” diye ortaya çıkmıyorlar. Onlar kendilerini su katılmadık Atatürkçü, ilerici, çağdaş, laik olarak gösteriyorlar.

    5. Atatürkçülere gelince: Şimdi her kesimde Atatürkçü vardır. Herkes Atatürk’ü kendi ideolojisine, menfaatlerine âlet ediyor. Bir değil, belki yüz çeşit Atatürkçülük vardır. Marksist Atatürkçü, milliyetçi Atatürkçü, Farmason Atatürkçü, Sabataycı Atatürkçü… Atatürk sağlığında Mason localarını kapatmıştı, bir Masonun samimî Atatürkçü olması mümkün müdür. Atatürk Nazım Hikmet’i yakalattı, uzun ve ağır hapis cezasına çarptırdı, bir Marksist’in samimî Atatürkçü olması mümkün müdür? Günümüzde ortalıkta düzinelerce Atatürkçülük ideolojisi var. Bunların hiçbiri gerçek Atatürkçülük değildir. Atatürk kullanılıyor, istismar ediliyor.

    6. Alevilik: Aleviler Müslümandır. Sünnilerle aralarında farklar ve ihtilaflar bulunması onların İslâm’ın dışında oldukları mânâsına gelmez. Son çeyrek yüzyıl içinde birtakım esrarlı, gizli, şeytanî güçler Alevilerle Sünnileri birbirine düşürmek konusunda hayli yol almışlardır. O kadar ileriye gitmişlerdir ki, “Ali’siz Alevilik” adında hacimli bir kitap yayınlayarak İslâm’la hiçbir ilgisi olmayan ateist bir Alevî ideolojisi türetmeye çalışmışlardır. Şu saçmalığa bakın: Adları Alevî olacak ve Hazret-i Ali’den kopacaklar.

    Ali’siz Alevilik isteyenler şöyle diyorlar: Yahu Ali mü’min, müslim, Şeriatçı bir kimseydi. Beş vakit namaz kılar, Ramazan’da ve başka zamanlarda oruç tutar, Kur’ân’ın kurallarına uyar, Peygamber’e itaat ederdi. Ali laik değildi. Öyleyse Aleviler bu zatı bırakmalıdır… Şu Türkiye ne büyük bir tımarhânedir.

    Hangi kesime mensup olurlarsa olsunlar, Türkiye’nin ciddî aydınları (sayılarının pek fazla olduğunu sanmıyorum) kitap çapında ciddî çareler, çözümler, reçeteler, teklifler üreterek bunları aydınlara sunmalıdır. Müzakereye, yapıcı olmak şartıyla tartışmaya açık ve hazır olmalıyız. Laiklik laiklik diye bağırılıp çağırılıyor. Öncelikle Türkiye’de laiklik var mıdır, yok mudur, bu meseleyi incelememiz gerekir. Bu konu incelenirse ülkemizde laiklik olmadığı anlaşılacaktır.

    Şimdi yaygın olan kanaat şudur: Yeni ve iyi bir anayasa hazırlanır ve yürürlüğe konursa işler düzelecektir. Bu ümit boştur. Yeni ve iyi bir anayasa elbette faydalı olur, fakat iş bununla bitmez. Kafaların, zihniyetlerin değişmesi gerekir, bu da eğitimle olur. Güçlü bir eğitim olması için çok zengin bir yazılı-edebî Türkçe bulunması gerekmektedir. Son yetmiş yıl boyunca ülkemizde bir dil-kırımı faciası yaşanmış ve güzelim zengin Türkçemiz elden gitmiştir. Bugünkü birkaç yüz kelimelik zekâ özürlüler dili seviyesindeki arı ve duru Türkçeyle eğitim, tefekkür, kültür, medeniyet ve kurtuluş olmaz. Bozulan, yozlaştırılan bir dili düzeltmek o kadar kolay ve çabuk olmaz.

    Türkiye yücelmek, kurtulmak, var olmak istiyorsa din-devlet çekişmesi ortadan kaldırılmalı, din-devlet uyumu ve ahengi sağlanmalıdır. Ülkemizde devleti kontrol altında tutan birtakım gizli çeteler İslâm’a, Müslümanlara, millî kimliğe sanki savaş açmışlardır. Böyle bir ortamda bu memleket, bu millet, bu devlet elbette yücelmez.

    İngiltere’de devlet din ile savaşıyor mu? Almanya’da devlet dine zıt gidiyor mu? ABD’de birçok din var. Devlet onların hiçbirine zıt değildir. Utah eyaletinde bir kadın polis memuru Müslüman olmuş ve başını örtmüştür. Devlet ona hiçbir güçlük çıkartmamıştır. Başka bir eyalette iki polis memuru Müslüman olmuş ve sakal bırakmışlardır. Âmirleri sakalınızı kesin demiş, onlar kabul etmemiş, iş Yüce Mahkemeye intikal etmiş ve polis memurlarına hak verilmiştir. Yine ABD’de paraların ve pulların üzerinde “Biz Allah’a güveniyoruz” cümlesi yer alır. O ülkede din hürriyeti, inandığı gibi yaşama hürriyeti en birinci hürriyettir, Biz de ise…

    (Sivas’ın bazı köylerinde devlet kolluk kuvvetleri devriye geziyor ve oniki yaşından küçük çocuklara Kur’ân ve din dersleri verenleri yakalayıp tutukluyormuş. Bu konuya başka bir yazımda temas edeceğim.) 18 Temmuz 2000 Salı

    Korkunç Yozlaşma

    Büyük şair Nef’î tarafından nazmedilmiş, büyük bestekâr Buhûrîzâde Mustafa Itrî efendi tarafından segâh yürük semâî şeklinde bestelenmiş şu şarkının güftesindeki yüksek edebiyata, zarafete, estetiğe bakınız:

    Tûti-i mûcize-gûyem ne desem lâf değil

    Çerh ile söyleşemem âyinesi saf değil

    Ehl-i dildir diyemem sînesi saf olmayana

    Ehl-i dil birbirini bilmemek insaf değil

    Bir bu şarkıya bakınız, bir de son zamanlarda ortaya çıkan, “

    Ben çok seviyorum seni… Niçin sen sevmiyorsun beni?”

    güfteli berbat, bayağı, pespâye, âdi şarkı müsveddelerine bakınız. Binlerce örnek var ama, şu mukayese (karşılaştırma) bile kültür, sanat, medeniyet sahasındaki tereddiyi (dejenereliği) göstermeye yeter de artar.

    A’dan Z’ye kadar her sahada bayağılık hüküm sürüyor.

    Yazılı ve edebî lisan elden gitmiş. Her şey iki yüz üç yüz kelimelik konuşma ve iletişim diliyle ifade edilmeye çalışılıyor ve tabiî ki, edilemiyor. Bir insan, bir toplum, bir millet, bir ülke lisanı ne kadarsa o kadar kültürlü, medenî ve güçlüdür. Türkiye’yi içten fethetmek isteyen şer güçleri edebî-yazılı lisanımızı yok ederek bizi mahvetmiştir.

    Edebiyat, lisan malzemesi ile kültür ve sanat âbideleri verir. Mimarlık aynı işi yapı malzemeleriyle yapar. Bizde mimarlık da bitmiştir. Osmanlının en kötü devrinde, can çekiştiği 1919 yılında yaptırdığı Sultanahmet hapishanesi binasına bakınız. Şimdi beş yıldızlı bir otel olan bu yapı, sanat boyutu ve katsayısı güçlü bir binadır. Bir de şimdiki okul, üniversite, resmî daire, büyük müessese binalarına bakınız. Soğuk hava deposu, gümrük antreposu, buğday silosu gibi binalardır bunlar.

    İstanbul’da Şehremini’nde karşı karşıya iki bina var. Biri Osmanlının diktiği “Dârü’l-muallimat-ı Aliye” (Kız yüksek öğretmen okulu) yapısıdır ki, tek kelimeyle güzeldir, sanatlıdır, asil bir binadır. Üslubunu beğenseniz de beğenmeseniz de değerini tasdik ve teslim edersiniz. Karşısındaki Şehremini Lisesi binası çirkin, ruhsuz, sanatsız bir beton yığınıdır.

    En büyük yozlaşma, yabancılaşma yüksek tabakada olmuştur. Zaten balık baştan kokarmış. Nâdir istisnâlar dışında bizdeki münevver, okumuş, üst makamlara çıkmış, toplumun kaymak tabakasını teşkil eden sınıf ne kadar koftur. Televizyonlarda Türkçelerini görüyorsunuz. Sanki lisanımızda bir nev’i harf-i târif gibi “ııı…ııı…” sözü vardır ve bu adamların çoğu ığıldayarak konuşurlar. Hiçbir ülkenin aydınları, okumuşları kendi ana dillerini bizdekiler kadar zorlukla, ıkınıp sıkınarak konuşmaz. Herif incir çekirdeğini doldurmaz bir laf edecek, ağzından kelimeler kerpetenle sökülüyor sanki. İçinde, beyninde, gönlünde bir şey yok ki, akıcı bir şekilde konuşabilsin. Eğitimciler için, “Genç nesiller sizin eseriniz olacaktır” denilmiş. Eserlerini seyretsinler!

    Giyim kuşam da son derece berbatlaştı. İstanbul içinde bazen otomobille on kilometre yol yapıyorum ve caddelerdeki, meydanlardaki, köprülerdeki ahaliyi seyrediyorum ve iyi ve rabıtalı giyinmiş bir tek adam ve kadın göremiyorum. Zengin ve varlıklı kişiler de zevksizlik ve bayağılıktan bol bol pay almışlar. Adam veya kadın en pahalı mağazalardan, milyarlar harcayarak elbise, gömlek, ayakkabı almış ve giyindikten sonra tam bir palyaçoya dönmüş. Bana inanmıyor musunuz? Modacı, kültür uzmanı, uzman bir bilirkişi heyeti kuralım ve İstanbul’u gezdirelim, raporu onlar versin.

    Yemekler, içecekler de bozuldu. İstanbul’da şerbet kültürü kaldı mı? Çocukluğumda Hacı Bekir’de Demirhindi (temr-i hindî), turunç, üzüm şırası, koruk, şeftali, elma, portakal, limonata (hakikisi), yine hakikî ayran satılırdı. Şimdi ara da bul. Bulabilirsen.

    Halkımızın temel gıdası olan ekmekler lezzet, gıda, muhteva bakımından ne kadar kalitesizleşti. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Halk Ekmek müessesesi, normal alışılmış ekmeklerin yanı sıra lezzet ve besin itibarıyla vasıflı birkaç ekmek çeşidi çıkartmış. Onları tebrik ediyorum.

    Üniversitelerimiz çok kalitesizleşti. Öyle edebiyat, tarih, sosyal ilim kürsüleri ve enstitüleri var ki, her yıl en az bir kere yayınlamaları gereken ilmî araştırma dergilerini on seneden beri yayınlamıyorlar. YÖK, üniversitelerimizi bitirdi, batırdı. Hâlâ direniyor.

    Yüz seneden beri Türkiye bir tek Nobel bile kazanamadı. Bunun sorumluluğu, vebali elbetteki esnafa, işçilere, fakir halka ait değildir. Ülkenin trilyonlarını yutan, üniversitelerimizi resmî ideolojinin arpalığı ve fidanlığı haline getiren üniversite camiasıdır bu hezimetin mes’ulü.

    Büyük medya, büyük televizyonlar da bayağılıktan paylarını bol bol aldılar.

    Epeydir televizyonlara bakmıyorum. Eskiden şöyle programlar vardı: Metin karısını sevmiyor, baldızı için yanıyor. Öte taraftan Füsun’un kayınvalidesi Rasim beyle sıkı iş ilişkileri içindedir. Sevgi, Tolgaç ile beraberliğinde ihtiyatsızlık etmiş ve kürtaj ameliyatı olmak zorunda kalmıştır. Tam bu sırada aileyi sarsan bomba patlar: Şakir bey ile Hüsniye hanım boşanmaya karar vermişlerdir. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi Hakan, çocuğun kendisinden olmadığını iddia etmekte ve kan muayenesi istemektedir…

    Buna benzer programları devamlı olarak takip eden bir toplum ne olur? Bugün olduğu gibi olur. Hükmü ben vermeyeyim, siz veriniz.

    Peki Türkiye bu hale nasıl geldi, nasıl getirildi?

    Mao, Çin’de herkesi eşit hale getirmek istemişti. Giyim kuşam bakımından general ile er arasında bir fark yoktu. Bir milyara yakın halk en yüksektekinden en aşağıdakine kadar çöpçü kıyafetiyle geziyordu. Kadınlar da. Mao, Çin’i fakirlikte, tabanda eşitlemek istemişti. Bu plan tutmadı. Çin her geçen gün Marksizmden, Maoculuktan biraz daha uzaklaşıyor.

    Türkiye’de de herkesi cahillikte, kültürsüzlükte, kalitesizlikte eşitlemek istediler. Osmanlı İmparatorluğu zamanında halkın yüzde otuzu okuma yazma bilirdi ama o zaman eğitim, kültür güçlüydü. Şimdi sözde herkes okur-yazar, fakat milletin on binde biri bile bin yıl kullanmış olduğumuz millî alfabe ile Türkçe okuyup yazamaz.

    Başka ülkelerin okullarında, liselerinde, otuz kişilik sınıflarda beş talebe çok başarılı ve istidatlıdır. Orada eğitim bunları ayrıca yetiştirir. Bizde ise seviye ve standart en aşağı dereceye düşürülmüştür. İstidadı, kabiliyeti, yatkınlığı olan çocuklarımız üzerinde durulmaz.

    Sonunda korkunç, dehşet verici bir yozlaşma, yabancılaşma, tereddi, çözülme, bozulma, dağılma meydana geldi. Çoğunluğu teşkil eden Müslümanlar da bundan paylarını aldılar. Kırsal kesim, gecekondu, varoş kültür ve zihniyeti içinde marjinalleştiler.

    Olan Türkiye’ye oldu. Bizi bu hale getiren iç ve dış düşmanlar ensemizde boza pişiriyor; ülkenin, halkın, devletin rantını yiyor. Bu kötü durumdan kurtulmak, yücelmek mümkün mü? Elbette mümkündür. Ancak bugünkü kafalarla, zihniyetle mümkün değildir. Her şeyin bir fiyatı ve faturası vardır. Onu ödemeye hazır olmak gerek. 29 Temmuz 2000 Cumartesi

    Çocuklarınızı İyi Yetiştiriniz

    Çocuklarımızı gereği gibi yetiştiremiyoruz. “Benim çocuğum pırlanta gibidir…” Pırlanta gibi olduğunu kabul etsek bile ham pırlantadır ve bu şekliyle bir işe yaramaz; yontulması, usta eller tarafından traş edilip nurlar saçan bir mücevher haline getirilmesi gerekir.

    Erkek ve kız çocukların nasıl yetiştirilmesi, eğitilmesi hususunda fikir, teklif, temenni, çare ve çözümlerimi aşağıda madde madde arzediyorum.

    1. Parası ve aklı olan çocuğunu yurt dışında vasıflı bir lise veya kolejde okutsun. Daha önce yazdığım gibi bu okul, İngiltere’deki Yusuf İslam’ın koleji olabilir. Edebî Türkçe-Osmanlıca öğretmek için özel olarak tedbir alınması gerekir.

    2. Kız ve erkek çocuklarınıza Osmanlıca öğrettiriniz. Milletimiz bu yazıyı bin yıl boyunca kullanmıştır. Osmanlıca okumasını bilmeyene ben okur-yazar bile demem. Özel hoca tutun, kursa gönderin, ne yaparsanız yapın ve bu eksikliği telâfi edin.

    3. İslam-Kur’an harfleriyle Türkçe okumayı öğrenmekle iş bitmiyor. Lisanımız son yetmiş yılda suikaste uğramış, kuşa çevrilmiştir. Yeni nesiller eski zengin edebî Türkçe’yi anlamıyor. Gençlerin bunu da öğrenmesi gerekir. Hiç olmazsa Fuzulî divanını anlayarak okuyup, bu kıraatten zevk ve haz alacak derecede… Parası olanlara sesleniyoruz: Nice boş şeylere çuvalla para harcıyorsunuz. Evladınıza zengin Türkçe öğrenmesi için de para harcayın, onlara özel hocalar tutun. Cebir, geometri, fizik, kimya öğrenmeleri için yüksek ücretler ödüyorsunuz da, kültürün temeli olan zengin ve edebî Türkçe’yi öğrenmeleri için niçin çalışmıyor, kesenin ağzını açmıyorsunuz?

    4. Çocuklarınıza geleneksel Türk-İslam sanatlarından birini de öğrettiriniz. Hat, tezhib, ebrû, cilt, tesbih, edirnekârî nakış, cam ve vitray sanatı, ağaç üzerine dağlama metoduyla süsler yapma ve diğer sanatlardan biri. İstidadı olan gençler yağlı boya veya sulu boya resim yapmasını öğrensinler. Şeriatın izin vermediği resimleri yapmasınlar. Manzara, natürmort, cami, âbide, şehir, gemi, deniz… Sanat insana yeni bir boyut kazandırır, ufuklarını açar, huzur verir, itibar kazandırır, kişiliği kuvvetlendirir.

    5. Gençlerinize, görgü, nezaket, ahlak, yüksek karakter, incelik, mürüvvet kazandıracak dersler verdiriniz. Bu dersleri verecek hocalar kaldı mı? Fazla yoktur ama mutlaka vardır. Çocuklarınızın ileride adam, beyefendi, hanımefendi olmaları için gayret sarfediniz, yatırım yapınız. İnsanlar armut gibi dalında, kendi kendine olgunlaşmaz. Kâmil kişilerden, mürşidlerden, mürebbilerden, muallimlerden ilim, irfan, ahlak, fazilet teallüm etmeleri (öğrenmeleri) gerekir. Ancak dikkatli olun, çocuklarınızı sakın yarım adamlara teslim etmeyin. Onlar olgunlaştırmaz, yetiştirmez, berbat ve beter ederler.

    6. Çocuklarınızı iyi Müslümanlar olarak yetiştiriniz. Kendilerine ehl-i sünnet akaidini (inancını) öğrettiriniz. Bu iş hoca ile olur. Bu dersleri verecek hocalar kaldı mı? Çocuklarınıza namazı sevdiriniz. Erkek çocuklarınız hiç olmazsa arada bir (günde en az bir kez) camiye gitsinler, cemaate katılsınlar. Çocuklarınıza birkaç sayfalık özet şeklinde de olsa usûl-i fıkıh öğrettiriniz. Mezhebsizliğin, telfik-i mezahibin, dinde reform yapmanın, naylon müctehidlik taslamanın kötülüğünü ve yanlışlığını bilsinler, ehl-i sünnet çizgisinden ayrılmasınlar. Çocuklarınıza din ahlakını, tasavvufu da öğrettiriniz.

    7. İnsan zekâsı gelişen veya körlenen bir yapıya sahiptir. Bugün Türkiye’de eğitim, üniversite, medya, toplum, günlük hayat zekaları körletmek, insanları sersemleştirip aptallaştırmak, kütleleri zombileştirmek için seferber olmuştur. Çocuklarınızın zekalarının gelişmesi, onların firasetli ve basiretli Müslüman aydınlar olması için çalışınız. Bu da laf ile olmaz.

    8. Çocuklarınızın kendilerine mahsus özel kütüphaneleri olsun. Liseyi bitiren bir gencin en az bin kitabı olmalıdır. Onları teşvik için, kitaplarına vuracakları mühürler yaptırın. Meselâ (Ahmet Cemal Soylu Özel Kütüphanesi No: ………) Bu kütüphanelere faydalı, değerli kitaplar konulsun. Ivır zıvır, zararlı, kafa karıştırıcı, içinde bid’at ve bozukluk olan eserler konulmasın. Çocuklarınıza kitabı, okumayı, yazmayı sevdirin.

    9. Çocuklarınızın özel odaları veya köşeleri varsa buraların duvarlarına hüsn-i hat, ebrû, gravür, resim asmalarını teşvik edin.

    10. Çocuklarınızı öncelikle edebiyat, tarih, felsefe, din, tasavvuf, sanat kültürüne yönlendirin. Bunlar olmadan iyi teknokrat olunmaz.

    11. Çocuklarınıza Müslüman isimleri verdiriniz. Olgaç, Tolgaç, Evrim, Alpay, Hürgür gibi isimleri varsa bunları değiştiriniz.

    12. Edebî ve sosyal kültür dışında çocuklarınızı bilgisayar hastası yapmayınız. Bilgisayar insanı aptallaştırabilir de. Bunu unutmayınız.

    13. Çocuklarınızı şımarık yetiştirmeyiniz. Zengin de olsanız, mütevazı yaşasınlar. Lüks otomobillerle, lüks ve pahalı kıyafetle öğünmek Müslüman gence yakışmaz. Bunlar zengin sıpaların âdetidir.

    14. Müslüman çocukları kendilerine çekmek için pusu kurmuş bir sürü sahte tarikat, din baronluğu, bozuk cemaat vardır. Evladınızı bunların şerlerinden ve tasallutundan koruyunuz. “Benim şeyhim en büyük, öteki şeyhler en küçük… Benim tarikatım en hak, öteki tarikatlar berbat…” demek İslam ahlakına uymaz. Bunlar eşekçe kuruntulardan ibarettir. Çocuklarınız böyle bataklıklara düşmesin. Bir tarikata girmek nasip meselesidir. Tarikata, cemaate genel dâvet, hattâ dâvet olmaz. Dâvet imana, İslam’a, Kur’an’adır.

    15. Çocuklarınızın iyi arkadaşları olmasına çalışınız. “Bana arkadaşını söyle, senin kim olduğunu söyleyeyim…”

    16. Çocuklarınızı müzeleri gezmeleri için teşvik ediniz. Fotoğraf makinaları olsun ve tarihî eserlerin, eski evlerin, görülecek yerlerin fotoğraflarını çeksinler. Zaman zaman geleneksel İslam sanatları ile ilgili sergilere gitsinler.

    17. Deniz, temiz hava, bol gıda, bol tâtil, koşup eğlenme, yan gelip yatma, otomobille fink atma… Bir genç bunlarla adam olmaz. Tâtil yapılmasın demiyorum ama tatil iyi çalışan, yorulan insanların hakkıdır.

    18. Oğullarınızın ve kızlarınızın vebali sizin üzerinizedir. “Yavrumuz ileride bol para kazansın, iyi bir meslek sahibi olsun. Lüks bir evde otursun, pahalı yemekler yesin, lüks otomobile binsin…” gibi şeytanî kuruntuları bırakınız. İslam dininde esas olan kişinin iyi insan, adam olmasıdır. Müslüman; materyalistler, hedonistler gibi düşünmez.

    Ailesi zengin olmayan, parası bulunmayan gençler de, yukarıda saydığım şeylerin çoğunu elde edebilir. Yeter ki, bu maddeler gündemde olsun, bunları elde etmek niyeti bulunsun, bu niyet aksiyona geçirilsin. 02 Ağustos 2000 Çarşamba

    Birinci Olan Başörtülü Kız

    İmam-Hatip okulu mezunu başörtülü bir kız bu sene Ortaöğretim kurumlarına giriş imtihanında birinci olmuş. Sadece bir soruyu yanlış yapmış. Ona da doğru cevap vermiş olsaydı, yüz üzerinden yüz not alarak bir rekor kırmış olacaktı. Kendisini tebrik ediyorum.

    Ancak bu kızcağız başını açmazsa okuyamayacak. ABD’de, Kanada’da, İngiltere’de, başka ileri ve medenî ülkelerde başörtüsü ile okula gidebilir ama bizde gidemez. Yasaktır. Bu yasak akla, mantığa, temel insan haklarına, hukuka, adalete, sağduyuya, bilgeliğe, halkımızın millî kimliğine, vicdana, ahlâka uygun mudur? Asla değildir. Tam tersine, bütün bunlara ters düşen saçma bir yasaktır. Birtakım güçlü ve egemen ateistler, Sabataycılar (Yahudi kökenli Türkler), resmî ideoloji bendeleri, açık veya gizli Marksistler, faşistler böyle istiyorlar ama bu yasak demokrasiye zıttır.

    Birinci olan başörtülü kız büyük bir gazetenin muhabirine “Mecburen başımı açıp öyle okuyacağım” şeklinde bir beyanda bulunmuş. Gazete bunu manşetten bir zafer haberi gibi veriyor. İmam-Hatipli kız başını açacak… Yaşasın!..

    İmam-Hatipli Müslüman ve dindar kızın Ortaöğretim kurumlarına giriş imtihanında birinci olması dinsizler için bir zafer değil, büyük bir hezimettir. Bunu kabul etmeleri gerekir. Onlar inançlı öğrenci yetiştiren okulların kapatılmasını istiyorlar, baltalayıp duruyorlar; bu okullar ise birinciler çıkartıyor.

    Kızın başını açmak zorunda kalması da laik ve ateist kesim için bir zafer midir? Değildir. Bu hadise Türkiye’de vicdanlara yapılan baskıların şiddetini gösteren bir belgedir. Başörtüsü yasağı olmasaydı birinci olan kız okula elbette tesettürlü olarak gidecekti.

    Türkiye’deki Şeriat düşmanları kendilerini devrimci, ilerici olarak görürler ve gösterirler. Tam tersine reaksiyonerdirler. Aksiyon İslâm’dır, onların ideolojisi ise İslâm’a karşı bir reaksiyondan ibarettir. Onların orijinal fikirleri görüşleri yoktur. Dinin ak dediğine onlar kara der; dinin iyi dediğine onlar kötü; çirkin dediğine onlar güzel der.

    Şu gerçeği iyi bilmek ve görmek gerektir: Türkiye’de dinsizlerin, İslâm düşmanlarının fazla bir gücü yoktur. Onları güçlüymüş gibi gösteren sebepler Müslümanların gecekondu ve varoş kültürü çukurunda olmaları, paramparça ve darmadağınık bulunmaları, din baronları tarafından maddî imkanlarının, paralarının, enerjilerinin israf edilmesidir. Antidemokratik baskılar, faşistçe uygulamalar, zorbaca diretmeler yüzünden başörtülü kız başını açacak öyle okuyacakmış. Ne kadar zavallıca bir zaferdir bu.

    Başörtüsü yasağı ve zulmü başlayınca büyük dinî cemaatlerden biri kendi özel kolejlerindeki, özel üniversitelerindeki, özel yurtlarındaki bütün kadın öğretmenlerin, kız öğrencilerin başlarını açtırdı. Şeriat onlara bu izni veriyor muydu? Vermiyor ama onlar böyle hareket ettiler, Rûz-i cezada hesabını Allah’a vereceklerdir.

    İlahî vahiy ve ilhamla konuşan ve hareket eden Peygamberler dışında herkes günah işleyebilir, hatâ edebilir. “Ben çok büyük bir hocaefendiyim, ben hatâ etmem, yanlış yapmam…” gibi sözlerin ve iddiaların hiçbir kıymeti yoktur.

    Dinimizin kurallarından biri de “Mevrid-i nasta ictihada mesağ olmadığıdır”. Yâni kesin din hükümlerinde ictihad ve değişiklik yapılamaz. Tesettürün Kur’an’la, Sünnet’le, icmâ ile farz olduğundan en ufak bir şüphe yoktur. On dört asırdır bütün büyük din âlimleri, tarikat şeyhleri, mürşid-i kâmiller, mutlak müctehidler, diğer fukaha, müftüler, ehlullah, evliyaullah, kutuplar, gavslar, ricalullah tesettürü farz bilmişler ve üzerinde titizlikle durmuşlardır. Hiçbir zamane hocasının, zamane baronunun tesettürü hafif görmeye, onun için teferruattan bir maddedir demeye hakkı ve selahiyeti yoktur.

    Hiçbir Müslüman kadının ve kızın başını açmasına dinen ve şer’an izin yoktur. Bu konuda fetva ve ruhsat da verilemez.

    Ancak ortada fiilî bir durum vardır. Müslümanların başörtüsü yasağı kötülüğünü önleyecek güçleri, kudretleri bulunmamaktadır. Memlekette ulema, meşayih sınıfı da kalmamıştır.

    İlim öğrenmek, bilgili olmak erkek kadın bütün Müslümanların boynunun borcudur. Bugünkü hengâme içinde, sınavda birinci olan Müslüman kız, okulda okuyabilmek için başını açarsa bundan dolayı sorumlu olacak ve ileride Allah’a hesap verecektir. Hak Teâlâ Hazretleri mâzeretini kabul ederse affeder, kabul etmezse ceza verir.

    Ancak bugünkü durumdan iki büyük zümre daha sorumludur:

    Birincisi: Hukuka, demokrasiye, insan haklarına, akla, vicdana, hikmete aykırı olan başörtüsü yasağını çıkartan ve bunu şiddetli bir şekilde uygulayan laikler.

    İkincisi: Otuz kırk senedir Müslümanları yanlış yollara sokan; Ümmet-i Muhammed’in enerjilerini, paralarını, imkanlarını, heyacanlarını bataklıklarda yok eden din baronları.

    Eski asırlarda Müslümanlar dıştan hücum eden düşmanlarla savaşıyordu. Şimdi kale, içinden fethedilmiştir. Ülkede demokrasi var diyorlar. Evet bir miktar demokrasi vardır ama bizde ABD’de, Kanada’da, İngiltere’de, İsviçre’de, başka medenî ülkelerde olduğu gibi tam ve gerçek bir demokrasi yoktur. Sınırlı, güdümlü bir demokrasidir bizimkisi. Ülkemizde gerçek demokrasi olsaydı başörtüsü yasağı olmazdı.

    Demokratik ülkelerde önemli hususlar halkoylaması yapılarak millete sorulur. Bizdeki yasakçılar, resmî ideoloji bendeleri, egemen azınlıklar başörtüsü yasağını bir referandumla millete sorabilirler mi?

    Müslümanlar bugünkü rezaletten, sömürge yerlisi muamelesi görmekten, ezilmekten, zillete uğramaktan kurtulmak istiyorlarsa var güçleriyle çok kültürlü, çok ahlâklı, çok faziletli, çok güçlü, çok vasıflı, ihlaslı, üstün elemanlar yetiştirmelidir. Bunun için de dış ülkelerin büyük üniversitelerine kız ve erkek talebe göndermeleri gerekir. Fakirler bu işi yapamaz ama zengin Müslümanlar hem kendi çocuklarını, hem de fakir kabiliyetli çocukları dış ülkelerde okutmalıdır. Bunlar gruplar halinde gidecek, özel yurtlarda kalacak, başlarında çok ciddî hocahanımlar, müdürler bulunacaktır.

    On sene içinde bu yolla binlerce güçlü eleman yetiştirebiliriz.

    Allah’a ve âhiret gününe inanan bir zengin icabında lüks arabasını satıp, ondan elde edeceği on milyarları bu işe tahsis edebilir.

    Benim bu anlattığım hizmeti yetersiz, güçsüz, şarlatan, zekâ özürlü, dini imanı para olan çürük adamlar yürütemez.

    Vaktiyle, 19’uncu asrın ikinci yarısında ve yirminci asrın başlarında Avrupa ve Amerika’ya okumaya giden Japon çocuklarına şu talimat veriliyordu:

    “Gidin, Batının ilmini ve tekniğini, üstünlük faktörlerini öğrenin ve başarılı olarak dönün. Eğer başaramazsanız…”

    cümlenin geri kısmını çekik gözlü gençler şöyle tamamlıyordu:

    “….eğer başaramazsak dönmeyiz…”

    04 Ağustos 2000 Cuma

    Eski Büyükler

    Gençliğimde o büyük ve cevherli zatların kıymetini bilemedim. Şimdiki aklım olacaktı ki… 50’li yıllarda ulemadan, fudaladan, meşâyihten, ricalden, beyefendilerden nice kişi berhayattı. Sultan Abdülaziz zamanında doğmuş, ondan sonraki Beşinci Murad, İkinci Abdülhamid, Mehmet Reşad, Mehmet Vahidüddin, Halife İkinci Abdülmecid devirlerini idrak etmiş kimselerdi onlar. Âlim ve şeyh olanların icazetnâmeleri vardı. O gizli hazinelerden gereği gibi yararlanamadığıma ne kadar hayıflansam yeridir.

    Çok şükür büsbütün de mahrum kalmadım. Bazılarını görmek, sohbetlerinden yararlanmak nasip oldu. Lakin yetmez ki.

    Şimdi o hayırlı zatlar rahmet-i Rahman’a kavuştular, başka bir âleme göçtüler. Artık şahsî notlarını Osmanlıca yazıyla tutan kaç kişi kaldı?

    Onların yeri doldurulabildi mi? Mümkün mü bu? Onlar başka bir çağın insanlarıydı. Kadınların çarşaflı ve peçeli olduğu zamanlarda büyümüşlerdi. Müslümanlar cuma günü tatil yaparlardı. Din ve dünya ayırımı yoktu. Bazı inhiraflar olsa da şer’î ahkam yürürlükteydi.

    Üç lisanı, yâni Türkçe’yi, Arapça’yı, Farsça’yı iyi bilirlerdi. Edeb erkân sahibiydiler. Çoğu büyük çileler çekmişler, nice bâdireler atlatmışlardı.

    30’lu yıllarda çok kötü şeyler yapılmıştır. Ancak bazı hususlarda bugünkü kadar sertlik ve aşırılık yokmuş. Tâhirülmevlevî (Tahir Olgun) Hoca, İskilipli Âtif Hoca ile birlikte İstiklal Mahkemesi’ne verilmiş, zindanlarda yatmış, sonunda beraat ederek canını kurtarmıştı. Böyle bir dosyası olmasına rağmen Kuleli Askerî Lisesi’ne edebiyat muallimi tâyin edilmişti. Sakallı, müteşerri, Mevlevî dervişi bir zat askerî bir lisede öğretmenlik yapabiliyormuş 30’lu yıllarda.

    İstanbul Müftülüğü’nden sonra Diyanet Başkanlığı da yapan dersiâmdan Erzurumlu Ömer Nasuhî Bilmen Hoca bir devdi. İsmet Paşa’nın cumhurbaşkanı olduğu, Ezan-ı Muhammedî okumanın yasak bulunduğu 1949 yılında İstanbul Üniversitesi onun “Hukuk-i İslamiyye ve İstılahat-ı Fıkhıyye Kamusu”nu neşre başlamıştı. Birinci cildin önsözünü laik, Atatürkçü, devrimci Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar kaleme almış ve “Geleceğin kanun koyucuları, hazırlayacakları kanunları bu kitaptan çıkartacaklardır.” kehanetinde bulunmuştu. Şimdi ne Ömer Nasuhî, ne de Sıddık Sami gibi adam kaldı. O zamanın bazı laikleri ne kadar insaflıymış. Bir Şeriat ve fıkıh kitabı için bu kadar insaflı ve toleranslı bir cümle sarfedebilmişler. Şu 2000 yılında kim böyle konuşabilir. Müslüman söylese hapse atarlar, laik söylese işinden atarlar.

    50’li yıllarda bazı camilerin mihraplarında ne büyük zatlar namaz kıldırırlardı. Necmeddin Okyay Hoca’yı düşünelim. Arapça, Farsça, iyi Osmanlıca, aruzla şiir inşadı, ebced hesabıyla tarih düşürmek bilirdi. Şer’î ilimlerden icazetliydi. Tasavvuf tarafı vardı. Zamanın birkaç büyük hattatından biriydi. Ayrıca ebru ve eski Osmanlı cildi yapardı. Ok ve yay hususunda üstaddı. Böyle imam kaldı mı?

    Bu cevherli zatların her biri bir kûşede târümar oldu. İzmir Rufaî dergâhı tekkesi şeyhi olup da, tekkeler kapatıldıktan sonra cami imamı yapılan Rakım Elkutlu efendi âhir ömründe fakr u zaruret içinde kalmıştır.

    Bunların nicesinin eserleri müsvedde halinde kaldı, vefatlarından sonra muhafaza edilemedi, kaybolup gitti.

    Bundan kırk yıl kadar önce merhum Mâhir İz Hoca ile Kanlıca’da bir çay bahçesinde oturuyorduk. Elindeki sepette irili ufaklı bir sürü bıçak bulunan yaşlı bir bıçakçı geçti, hoca ile tanışmışlar, selamlaştılar. Adamcağız oturdu biraz soluk aldı. O gittikten sonra Mâhir Hoca, “Bu bıçakçı, Mevlana Celalüiddin Rumî hazretlerinin Mesnevi’sini ezbere bilir ve okur.” dedi. Osmanlı irfanı ne münbit toprakmış, seyyar bir bıçakçıya bile ne irfan vermiş. Nur içinde yatsınlar.

    40, 50’li yıllarda gazetelerde çıkan nice vefat ilanı, bugünkülere hiç benzemezdi. O ilanlarda şeyhülislamların, sadrazamların, feriklerin, müşirlerin, kazaskerlerin, şimdi çok uzaklarda kalmış vilayetlerin valilerinin, eski bakanların şamdancıbaşılarının isimleri geçerdi. Şimdi bu saltanatlar bitti. Tolcay’ın dedesi, Olgaç’ın dayısı, Cankoç’un kirvesi…

    Bir daha bu ülkeye bir İbnülemin Mahmud Kemal bey gelir mi?

    1986’da, son halife İkinci Abdülmecid hazretlerinin hususî kâtibi Salih Kerâmet Nigâr bey, yüz küsur yaşında olduğu halde vefat etmişti. Dehşetli bir kış günüydü, şehrin bazı yerlerinde adam boyu kar vardı. Bin zahmetle cenaze namazının kılınacağı Bebek Camii’ne gittim. Namazda 18 kişi vardı. Müslümanlarda vefa, sıdk, ilm, irfan, mürüvvet olsaydı, değil Salih Kerâmet beyin cenazesine, Halifenin kedisi ölse yine binlerce koşup gelmeleri gerekirdi. Eski zatlarla birlikte nice fadail-i ahlakiye de yerin dibine girdi. Şimdi mürüvvet ve fütüvvet kelime ve istılahlarının mânasını bilen kaç kişi çıkar milyonla canlı cenaze içinden?

    Eski büyük adamlar kaç göç devrinde yaşamışlardı. Helal süt emmişler, helal tuz ve ekmekle büyümüşlerdi. Onlar paraya değer vermezlerdi. Onların başka değerleri vardı. Ölseler bile, zindana atılsalar bile inançlarından fedakarlık yapmazlardı.

    Biz şimdi şu İslâm memleketinde garip kaldık. “İslâm garip geldi, garip gidecek.” buyurulmuş. Gariplere ne mutlu.

    Kaybettiğimiz o eski zevatın bir kısmı tasarruf sahibi velilerdi. Ruhaniyetleri üzerimize sâyeban olsun. Onların hepsini rahmet ve minnetle anıyorum. Kötü günlerden önce güzel günler görmüşlerdi. Hazret-i Ali radiyallahu anh ve kerremallahu vecheh efendimiz “Bana bir harf öğretinin kölesi olurum.” buyurmuşlardır. Eski büyüklerden çok şeyler öğrendim, kendilerine minnettarım. Kadr ü kıymetlerini hakkıyla bilemediğim için üzüntülü ve pişmanım. Hak Teâla ve Tekaddes hazretleri bütün mü’minlerle birlikte onlara rahmet etsin. İnşaallah Cennet’te buluşmak müyesser olur. 09 Ağustos 2000 Çarşamba

    Gençlerimizi Yetiştiremiyoruz

    Bir toplantıda iki genç yanıma gelip hal hatır soruyor. Büyük bir islâmî cemaate mensupmuşlar. Biri üniversiteye devam ediyormuş, diğeri giriş imtihanlarına hazırlanıyormuş. Yârenlik esnasında soruyorum:

    – Türkçe okuma yazma biliyor musunuz?.. Şaşırıyorlar, sonunda bilmedikleri meydana çıkıyor. Türkiyeli bir aydın ve okumuş olabilmek için sadece latin harfleriyle okumak ve yazmak yetmez. Bu millet edebî ve yazılı lisanını bin yıl boyunca İslâm-Kur’an harfleriyle kaydetmiştir.

    Gençlere başka bir sual yöneltiyorum:

    – Evinizde şahsî kütüphaneniz var mı? Varsa kaç kitaba sahipsiniz? Samimiyetle “Kütüphanemiz yok” cevabını veriyorlar. Birinin onbeş kadar kitabı varmış…

    Büyük islâmî cemaatler maalesef kendilerine bağlı gençleri iyi yetiştiremiyorlar.

    1. Yüksek tahsil yapan, ileride bu ülkenin aydın, okumuş, diplomalı sınıfının bir parçasını teşkil edecek olan dindar, inançlı, yüksek tahsilli gençlerin mutlaka edebî-yazılı Türkçeyi bilmeleri gerekir. Bu da, Osmanlıcayı bilmekle olur. Osmanlıca iki şekilde bilinir: Birincisi İslâm-Kur’an yazısıyla okuyabilmek. İkincisi, zengin Türkçede mevcut olan binlerce, hatta onbinlerce kelimeyi ve terimi bilmektir.

    2. Yüksek tahsil gençlerinin kendi özel kütüphanelerini kurmaya başlamaları gerekir. Rastgele kitap toplamakla kütüphane kurulmaz. Lügat (sözlük), ansiklopedi gibi kaynak kitaplar olacak; tarihe, edebiyata, din kültürüne, sanata ait eserler bulunacaktır. Üniversiteyi bitirmiş bir gencin en az bin kitaplık bir kütüphanesi bulunmalıdır.

    Bir münevver veya adayı için kitap ve kütüphane yeme içme, giyim, barınma, para kadar önemlidir.

    3. Bazı büyük dinî cemaatler, kendilerine bağlı gençleri hür Müslümanlar olarak değil, robotlar, zombiler, şartlı refleksli mahluklar olarak yetiştiriyor. “Kitap okuma bozulursun… Bizden olmayan, başka meşreblere mensup Müslümanlarla görüşme bozulursun…” Zihniyet budur ve bu çok kötü bir zihniyettir.

    4. Bazı büyük cemaatler kendilerine mensup gençleri kasıtlı olarak cahil bırakıyor. “Hazretimize bağlan, başka bir şeye karışma…” Bu kafa ve zihniyetle aydın Müslüman yetişmez. Müslüman gençlere sanat kültürü verilmiyor. Üniversite son sınıfa gelmiş, beş vakit namaz kılan gence soruyorum: “Hilye ne demektir?” Şaşkın şaşkın bakıyor. Hilyenin ne olduğunu hiç duymamış.

    5. Laik, çağdaş, dinsiz, resmî ideoloji cephesi yarı aydınlar yetiştiriyor. Onların aydınları ne millî kimliği ve kültürü biliyor, ne çağdaş seviyede genel kültürleri var. Maalesef Müslüman cephede de birtakım büyük cemaatler, hizipler, gruplar, tarikatlar yarı aydın Müslüman yetiştiriyor. Mimarlık hakkında hiçbir sağlam bilgisi ve kültürü yok. Sülüs yazı ile tâlik yazı nedir bilmiyor. Türk evi ne demektir, nasıl olur, haberi yok. Beş vakit namaz kıldığı halde namazın vaciplerini say deseniz sayamaz. Bırakın namazın vaciplerini, Allah’ın sıfatlarını bile öğrenmemiştir. Az da olsa sosyoloji, felsefe, antropoloji, hukuk kültürü yoktur… Bildikleri mi? Onun hocası çok yüksekmiş, öteki hocaların kıymeti yokmuş… Onun tarikatı veya hizbi hakmış, ötekiler berbatmış… Zavallının kafasında islâmî çeşitlilik hakkında ufacık bir bilgi bile yoktur. Gripin tarifesi kadar küçük, ucuz kolay bir kurtuluş reçetesi… Bol bol gurur, kibir, kendini ve cemaatini beğenme… Fransızların “imbecile heureux” dedikleri mutlu salaklar…

    İyi yetiştirilmeyen; bilgi, aksiyon (ahlâk) ve estetik boyutları geliştirilmeyen; vasıflı, güçlü ve üstün Türkiyeliler haline getirilmeyen gençlerin vebali, bağlı bulundukları cemaatlere, din baronlarına aittir.

    “Bize bağlı gençler pırlanta gibidir…” demekle iş bitmiyor. İslâm’ın, Türkiye’nin ham pırlantaya ihtiyacı yoktur. Bu ülke, bu din, bu dâva adam istiyor, beyin istiyor.

    Efendi hazretlerine veya din baronuna tam bir teslimiyetle bağlıymış. Şeyhini zamanın gavsi, kutbu, yegânesi sanıyormuş. O, öl dese ölürmüş. Cemaati, tarikatı, hizbi için her fedakarlığı yaparmış… Bu gibi, kendilerinden menkul kerametlerin kıymet-i harbiyesi yoktur.

    Tenkit ettin mi, münafık ve bozguncu damgasını yersin. Çünkü hazretler, doğru da olsa tenkitlerden nefret ederler; yalan da olsa övgülere ve pohpohlara bayılırlar.

    Elli senedir bu memlekette, dine hizmet etmeleri için milyonlarca hafız, hoca, mürid, ilahiyatçı, yüksek tahsilli , okumuş kimse yetiştirildi ama hâlâ birinci ligte gazete çıkartacak, televizyon kuracak uzmanlarımız yok. Kaç tane büyük eğitimcimiz, büyük medyacımız, büyük hukukçumuz, büyük mimarımız, büyük edibimiz, büyük tarihçimiz, büyük aydınımız var? Eserleri İngilizce, Fransızca, Almanca gibi Batı dillerine çevrilen kaç yazarımız var?

    Bin dört yüz yıllık İslâm tarihi boyunca, hâfız yetiştirerek hayata hâkim olmuş bir Müslüman topluluk var mıdır?

    Beş yüzden fazla betonarme İmam-Hatip mektebi yaptırıp resmî ideolojili sisteme teslim ettik, “Biz betonarme binayı yaptık, siz de buralarda İslâm’a hizmet edecek aydınlar yetiştiriniz” dedik. Sonunda bu hallere düştük.

    Tanıdığım bir genç var. Yedi yıl İmam-Hatip mektebinde Arapça okumuş, ayrıca cumartesi pazar günleri bir derneğin lisan kurslarına gitmiş, bu yetmiyormuş gibi özel bir hocadan eski usul sarf ve nahiv dersleri almış. Bunca tahsilden sonra elifi görse mertek sanıyor. Yahu, insan bu kadar yıllık çabadan sonra Çinceyi bile iyi öğrenir.

    İşte bizim bütün işlerimiz bu Arapça öğretme ve öğrenme işimiz gibidir. Başarılı olamıyoruz.

    Müslümanların hem kendilerine, hem dine, hem de ülkeye hizmet edebilmek için gerçek aydınlara, büyük beyinlere ihtiyacı vardır. Bunlar lafla, cemaat militanlığı ile, futbol kulübü tutar gibi tarikatçılık yapmakla, olmayacak dualara âmin demekle yetişmez. 28 Ağustos 2000 Pazartesi

    Lisan

    İnsanların ve toplumların anadilleri üzerine yaptığı bir araştırmada Frédéric Hebel (1813-1863) şu önemli hükmü veriyor:

    “İnsan, hem içinde yaşadığı dünya ile, hem de kendisiyle olan ilişkilerinde bütün varlığıyla kendi lisanı üzerine oturmaktadır. Lisan, fertler için olduğu gibi, halklar için de, onların şuur ve vicdanlarını ve terakkilerini ölçmeye yarayan bir ölçü birimidir.” (Encyclopédie Universelle, c. 6, Linguistique kısmı, s. 643, Marabout, Paris)

    Evet bir insan, bir toplum, bir millet anadilinin seviyesiyle ölçülür. Lisan da ikiye ayrılır: Birincisi günlük konuşma dilidir. Bu o kadar önemli değildir. İkincisi yazılı-edebî lisandır. Kültür, medeniyet, sanat, yükseklik ölçüsü işte bu ikinci lisandır.

    Türkiyemizde siyasî, kültürel, sosyal, iktisadî bir sürü büyük buhran var ama bunların en vahimi lisan buhranıdır. Yazık ki, bu konu üzerinde durulmuyor. Nâdir istisnâlar dışında aydınlarımızın, idarecilerimizin, yüksek tabakamızın gündemlerinde lisan diye bir madde ve mesele yoktur.

    Bir Türkiyeli aydın, anadili olan Türkçeyi ne kadar biliyorsa o kadarlık bir adamdır.

    Türkler nasıl lisansız bırakılmışlardır? Madde madde açıklamaya çalışalım:

    (1) Soykırım yaparak Türkleri yok etmek mümkün değildi. Dilkırım yaparak onları mânen yok etmişler, zillete düşürmüşler, sömürge yerlisi haline getirmişlerdir.

    (2) Türk düşmanlığı sadece Yunanistan’a, Sırbistan’a, Bulgaristan’a ve başka küçük milletlere ve ülkelere ait bir olgu değildir. Bütün Haçlı Batı dünyası Türkiye’den, Türklerden çekinmektedir. Türkler, Japonlar gibi başarılı oldukları takdirde dünyanın dengeleri bozulacak, Batı âlemi üstünlüğünü kaybedecektir. Böyle bir şeye imkân vermemek için en geçerli çare Türkleri dilsiz bırakmaktır.

    (3) Yakın tarihimizde, millî kimliğimizin iki büyük temeli olan lisana ve tarihe radikal müdahalelerde bulunulmuştur. Halide Edib Adıvar, “Türkiye’de Şark, Garp ve Amerikan Tesirleri” adlı kitabında bizde lisana ve tarihe yapılan baskı ve müdahalelerin Hitler Almanya’sında ve Stalin Rusya’sında yapılanlardan daha şiddetli olduğunu yazar.

    (4) Türkiye’nin, Türkiyelilerin kül altında bekleyen büyük bir enerjisi vardır. Ülkemiz bu enerjiyi kullanabildiği takdirde Türkiye dünyanın büyük güçlerinden biri olacaktır. İçimizdeki ve dışarıdaki düşmanlarımız böyle bir şeye imkân ve fırsat vermemek için lisanımıza, tarihimize, dinimize, bize güç veren geleneklerimize, millî kimliğimize, kültürümüze, kişiliğimize ambargo koymuşlardır.

    (5) Türkiye bir Japonya, bir Güney Kore, bir Taiwan, bir Singapur gibi başarılı olamıyorsa, bin türlü rezalet ve mânevî sefalet içinde çırpınıyorsa bunun birinci sebebi Türkçe’nin bitirilmiş olmasındadır.

    (6) İngilizce için Latin harfleri en uygunsuz alfabedir. Buna rağmen ve imlâları son derece çetrefil olduğu halde İngilizce dünyanın en zengin ve güçlü dili olmuş, çağımızın lingua francası haline gelmiştir. İngilizlere yeni bir alfabe yapın, onu yazıldığı gibi okunan, okunduğu gibi yazılan Bantuca, Papuaca, Eskimoca gibi bir lisana çevirin, elli sene içinde İngiliz irfanı ve kültürü söner.

    (7) Japonları bu kadar akıllı, başarılı, azimli, sabırlı, güçlü, vasıflı, üstün yapan kendi millî yazılarıdır. Bir Japon çocuğu bu yazıyı öğrenebilmek için dişini tırnağına takar, dehşetli bir gayret sarfeder ve sonunda güçlü bir insan haline gelir. Japoncayı kolaylaştırın, arılaştırın, sadeleştirin, sonunda ne Japonya kalır, ne Japonluk.

    (8) Bildiğim kadarıyla dünyanın okuma-yazma itibarıyla en zor dili Çincedir. Günlük gazete basabilmek için bile onüç bin ayrı şekil kullanmak gerekiyormuş. Çinliler bir gün dünyaya hakim olurlarsa işte bu zor yazı sayesinde olacaklardır.

    (9) Üniversite reformundan önce, İstanbul Üniversitesi’ne “İstanbul Darülfünunu” deniliyordu. Darülfünun müderrislerinden (profesörlerinden) Avram (Abraham) Galanti, 1927’de İstanbul’da eski Osmanlı harfleriyle (Yazı devrimi 1928’de olmuştur) “Arabî Harfleri Terakkimize Mâni Değildir” başlıklı bir kitap çıkartarak, alfabe değişikliği yapılmamasını istemişti. Galanti bu eserinde, yeni yapılacak kelimelerin Arapça köklerden yararlanarak türetilmesini de tavsiye ediyordu. Lisan ve yazı konusunda Avram Galanti’nin teklifleri kabul görmedi; Bulgaristan’dan bu iş için özel surette getirtilen Agop Martayan dil devrimi hareketinin başına geçirildi. Bu zat, Türkiye’ye geldikten sonra imzalarını A. Dilaçar şeklinde atmıştır.

    (10) Bugünkü arı, sade, kuşa çevrilmiş, özleştirilmiş zayıf edebî-yazılı Türkçe ile milletlerin ve ülkelerin medeniyet, kültür, üstünlük yarışında koşmanın imkânı ve ihtimali yoktur.

    (11) Eğitimimiz bitmiştir. Liselerde biraz cebir, geometri, fizik, kimya, biyoloji okutuluyor. Bazı özel kolejlerin öğrencileri bu fen konularında uluslararası ödüller kazanıyor. Bunlar kimseyi aldatmasın. İşin temeli zengin, yazılı, edebî anadildir. Sonra tarih, felsefe, (psikoloji, mantık, ahlâk, metafizik, estetik), sosyoloji, tarih, sanat tarihi gibi sosyal konulardır. Türkiyeli bir genç bu sahada yeterli kültüre ve tahsile sahip değilse, matematik sahasında ödül kazanmış olmasının kıymeti yoktur.

    (12) Zengin ve münevver kimselerin, maddî imkânları varsa oğullarına ve kızlarına özel edebiyat dersleri aldırmalarını, onlara Osmanlıca öğrettirmelerini, düzgün rık’a yazısı yazacak kadar hattata göndermelerini tavsiye ederim. Gençlerimiz üniversiteye girebilmek için büyük meblağlar ödeyerek dershanelere gidiyor. Lisan ve edebiyat kültürü hepsinden önemlidir, hayatîdir, zarurîdir. Asıl masrafın ve yatırımın bunları elde etmek için yapılması gerekir.

    (13) Edebî-yazılı lisan, alfabe, zengin dil gibi konular Müslümanların, aydınların, idarecilerin gündeminde olmalıdır. Lisanın sadeleştirilerek bitirilmesini bir oldu-bitti olarak kabul etmek son derece kötüdür, âdeta bir intihardır.

    (14) Lisansızlık yüzünden zekalar dumura uğramış, ufuklar daralmış, iradeler körlenmiştir. Lisan en büyük mucizedir. Dört kitabın esası lisandır. Tarih boyunca ne kadar iyi, güzel, doğru, faydalı, hikmetli iş yapılmışsa lisanla yapılmıştır. Türkiye halkının, Türkiye Müslümanlarının en büyük silahı zengin Türkçedir. Bu silaha sahip olamazlarsa kurtulmaları ve yükselmeleri mümkün değildir. Birkaç yüz kelimelik konuşma Türkçesiyle hiçbir şey yapılamaz.

    (15) Hizmet maksadıyla şimdiye kadar Müslümanlardan milyarlarca dolar yardım parası toplandı. Bu paraların bir kısmı ile bir “Türk Lisan ve Edebiyat Enstitüsü” kurulması, büyük lügatler, büyük gramer kitapları yayınlanması, edebiyatımızın binlerce eserinin edisyon-kritiklerinin neşredilmesi gerekmez miydi? Bol şerefeli, uzun ve çirkin minarelere, kulakları tırmalayan hoparlörlere, cami helâlarına, meşrutalara, lojmanlara yaptırılan doğalgaz tesisatlarına, beton binalara milyarlarca dolar harcandı da; lisan, kültür, sanat, ilim, irfan, hikmet gibi hayatî sahalara yatırım yapılmadı. Yazıklar olsun! 30 Eylül 2000

    Bir Eğitim Fâciası

    İSTANBUL’daki üniversitelerimizin birinin, Türk dili ve edebiyatı ile ilgili şubesinde ilk ders yapılmış ve bir facia yaşanmış, öğretim görevlisi, öğrencilere sormuş, “İçinizde şâir ve devlet adamı Koca Ragıb Paşa’yı bilen var mı? Ondan bir mısra veya beyit okuyabilir mi?” Yüz kişilik sınıftan çıt çıkmamış… Hoca ikinci sorusunu yöneltmiş, “İçinizde Ziya Paşa’dan ezbere bir beyit okuyabilecek varsa çıksın…” Bu soru da cevapsız kalmış. Evet ileride Türkçe ve edebiyat öğretmeni olarak yetişecek bu yüz gençten hiçbiri Koca Ragıb Paşa’yı tanımıyor, hiçbiri Ziya Paşa’dan bir beyit okuyamıyormuş.

    Bizdeki eğitim sisteminin iflâs etmiş, batmış, bitmiş olduğuna şu anlattığım faciadan daha büyük delil olabilir mi? Evet bu bir faciadır. Facialar çeşit çeşittir. Edebîsi, kültüreli, sosyali, sanatı ilgilendireni de olur.

    Her tarafı okulla doldurduk, devlet bütçesinden eğitim işlerine muazzam meblağlar harcıyoruz ama bizdeki millî eğitim çoktan sıfırı tüketmiştir. Hem, başına millî yazmakla bir eğitim sistemi millî olmaz.

    Medeniyetin, eğitimin, kültürün, insanlığın, kimliğin, kişiliğin, tefekkürün temeli edebî-yazılı dildir. Konuşma dili değil.

    Zengin edebî-yazılı Türkçe elden gidince bütün müesseseler yıkılmaya, çökmeye başlar. Millet sürü haline gelir.

    Devlet, millet, ülke olarak Türkiye’nin sinsi düşmanları yıllardan beri lisanımızı tahrip edip durdular. Tımarhâne delilerinin bile yapmayacağı işler ettiler. Okulları, üniversiteleri resmî ideoloji heyûlâsının fideliği haline getirmek için çalıştılar. Halk, gençlik, aydınlar faza düşünemesinler diye eski zengin, medenî Türkçeyi unutturdular, onun yerine bütün kelime ve terimleri yirmi bini bulmayan uyduruk, düzmece, zekâ özürlüler seviyesinde bir arı ve duru Öztürkçe geliştirdiler. Bugünkü Fince’de iki yüz bin kelime var. Öztürkçenin yirmi bin kelimesiyle medeniyet, kültür, ilim, irfan, sanat olur mu? Elbette olmaz.

    Memlekete teknokrat ve mühendis yetiştireceğiz diye liselerdeki lisan ve edebiyat derslerini sabote ettiler. Sözde aydın olarak yetişen genç Türkler, edebiyatlarının en büyük şairi olan Fuzulî’yi okuyamaz, anlayamaz, şiirlerinden zevk ve haz alamaz duruma düştü.

    Bırakın edebî-yazılı zengin Türkçeyi, birkaç yüz kelimeden ibaret konuşma ve sokak Türkçesini bile dejenere ettiler. Halk o hale geldi ki, duygularını ve düşüncelerini ifade edebilmek için ünlemler, iniltiler, homurtular kullanmaya başladı. Aha oha, yuh be, amma da kral, ıslıklar, alkışlar, tepinmeler…

    İyi bir anayasa yapılırsa memleket kurtulurmuş… Böyle inanan ve ümit edenlerin aklına şaşarım. Resmî ideoloji gitmeden, ülkede çağ seviyesinde bir eğitim sistemi kurulmadan, millî kimliğe ve evrensel değerlere uygun yeni nesiller yetiştirilmeden bizim kurtulmamıza imkân ve ihtimal yoktur.

    Bugünkü çarpık ve yamuk eğitim sistemi Türkiye’nin beynini dumura uğratmıştır. Türkiye’nin öncelikle beyine ihtiyacı vardır.

    Beyinsizler ve beyinsizlikleriniz yüzünden ülkemiz, devletimiz, halkımız ne hallere düştü.

    Yazılı-edebî zengin Türkçe nasıl dejenere edildi, bir kabile dili haline getirildi? Türkiye’nin eğitimi nasıl çökertildi? Sabırlı araştırıcıların bu konular üzerinde ilmî çalışmalar yapması, bilgi ve belge toplaması, fikir yürütmesi ve ortaya büyük ve ciddî tedkikler, çareler, çözümler koyması lazımdır.

    Türkiye kurtulacaksa, yücelecekse bu kurtuuş ve yücelme öncelikle yazılı-edebî lisanla ve vasıflı bir eğitimle olacaktır.

    Eğitim demek betonarme mektep binaları, öğretmen orduları demek değildir. Eğitim çağ seviyesinde ve millî kimliğe ve kültüre âşina aydınlar, seçkinler yetiştirebiliyorsa eğitimdir.

    Bir millet, atalarının bin yıl kullanmış olduğu bir yazıyı, o yazı ile kaleme alınmış yazma ve baskı kitapları, tarihî vesikaları, mimarî anıtların kapıları üzerindeki kitabeleri, ecdadının mezar taşlarını okuyamıyorsa o millet hafızasını yitirmiş, hapı yutmuş demektir. Japonya’da Japon yazısı yasaklanırsa ne olur? O ülke bu yasak sayesinde ilerler mi, batar mı?

    Liselerimize tezelden Osmanlıca dersleri konulmalıdır.

    Liselerimizde, fen şubeleri dahil olmak üzere zengin yazılı-edebî Türk lisanı ve edebiyatı okutulmalıdır.

    Müslüman kesim camilere en pahalı ve en modern hoparlör tertibatı koymak, kalorifer yaptırmak, yazın soğutma ve yel makinaları taktırmak, mabetlerimizi ışıldak, fırıldak, zırıldaklarla donatmak, mermerlere altın suyu sürdürmek, çok çirkin ve ahenksiz uzun ve bol şerefeli minareler yaptırmak gibi fuzulî ve gülünç işleri bıraksın da eğitim işlerine yönelsin. İslâm hoparlörle, kaloriferle, yaldızla, minareyle, şerefe ile yükselmez, güçlenmez, yayılmaz. Müslümanlar yaşamak, var olmak, yücelmek istiyorlarsa ilme, irfana, kültüre, eğitime, sanata, hünere, marifete sarılmalıdır.

    Betonarme binalar ve talebe yurtları yaptırıp da bunları düzene teslim etmek de akıl kârı değildi. Elli yıl bu ahmakça siyasetle vakit öldürdük, enerji yitirdik. Bu düzen imanlı öğrenci yetiştirmek istemiyor, bu düzen dindar istemiyor, bu düzen musalli Müslüman istemiyor, düzencilerin istediği musalli Müslümanlar değil, musallâ Müslümanlarıdır.

    Parası, maddî imkânı olmayanlara bir şey demiyorum ama, zengin Müslümanlar lise çağındaki çocuklarını İngiltere’de, İsviçre’de, başka ileri ve medenî ülkelerde okutmalıdır. Meselâ İngiltere’deki Yusuf İslâm kolejine grup halinde öğrenci gönderilmeli, Türkçe ve edebiyat dersleri için yanlarına ehliyetli bir Müslüman öğretmen katmalı ve çocuklarını çağdaş kültür seviyesinde ve islâmî kimliğe bağlı olarak orada okutmalıdır. Bizdeki düzenciler onların diplomalarını kabul etmeyebilirmiş. Bunun önemi yoktur. Bugünkü durum hep böyle gitmez.

    Türkiyeli Müslümanlar şu anda en az bin zeki ve idealist kızı dış ülkelerde, özel yurtlarda hocahanımların kontrolü altında okutmalıydılar. Başka çaremiz yoktur. Hazret-i Musa’nın Mısır’da Firavun’un sarayında yetişmiş olduğuna dair kıssalardan ibret ve ders alalım.

    Gafleti bırakalım. Yeterli sayıda güçlü aydın, uzman ve seçkin yetiştiremezsek hep böyle zillet içinde yaşayacağız ve günün birinde kimliğimizi yitirip tarihe karışacağız.

    Cemaatler, tarikatlar, hizipler, fırkalar, gruplar robot ve zombi yetiştirmekten vaz geçsinler. Cemaat ve tarikatlar kendilerine intisap eden gençleri ve halkı bilgi, aksiyon (ahlâk) ve estetik sahasında yetiştirmekle mükelleftir. “Efendi hazretlerine intisap ettin ve kurtulmuş oldun…” Bunlar boş felsefelerdir ve İslâm’ın ruhuna uygun değildir. Müslümanın yetişmesi için eğitim görmesi, yetiştirilmesi, çile çekmesi gerekir. Eski tekkeler ve tarikatlar böyle adam yetiştiriyordu.

    Aydın Müslümanlar kendi edebî, tarihî sanatla ilgili kültürlerini çok iyi bilmekle mükelleftir.

    Din sömürücüleri, din baronları, mukaddesat bezirgânları Müslümanları yetiştirmek için değil, onları aldatıp soymak için çalışıp çabalıyor. Eğitim, kültür, lisan, tarih, sanat işleri onların umurunda bile değildir.

    İhlâslı, istikametli, idealist, samimî, faziletli Müslüman aydınlar, davransanıza, harekete geçsenize!.. Üzerinize ölü toprağı mı serpildi? 29 Ekim 2000 Pazar

    İslâm Kız Kolejleri

    Müslümanların, Türkiye’ye yakın olan ve vatandaşlarımızdan vize isteyen bir veya birkaç ülkede Müslüman kız kolejleri açması gerekir. Meselâ Romanya’da. Bu işin o kadar kolay olmadığını biliyorum. Öncelikle Ankara rejimi böyle bir teşebbüsü baltalamak için elinden geleni yapacaktır. Ancak Müslümanlar güçlüklerden, zorluklardan, çilelerden yılmamalıdır. Böyle bir şey, muhal veya mümteni (olmaz) değil, mümkündür.

    Bu kolejlerde tesettürlü ve ehliyetli muallimeler (kadın öğretmenler) ders vermeli, bunların eğitim seviyesi, dünyanın en güçlü liselerinin altında olmamalıdır.

    Bu özel İslâm mekteplerinde öğrencilere resim, hat, tezhip, ebrû, kumaş boyama, tahta oyma, cam, madenî sanat eşyası yapımı, el dokumacılığı gibi yüze yakın geleneksel sanat öğretilmeli; içlerinden bir kısmı yurda döndüğü zaman hayatını bu sanatlarla kazanabilmelidir.

    Hıristiyan misyonerleri bir buçuk yüzyıla yakın bir zamandan beri ülkemizde nice özel okullar açmış; buralarda Osmanlı İmparatorluğu’nun gayr-i müslim unsurlarına milliyetçilik, ayrılma fikirleri aşılamış, Müslüman çocuklarına ise Batı hayranlığı ve dinden uzaklaşma zehirlerini şırınga etmiştir.

    Müslümanlar bir hayat-memat (ölüm kalım) savaşı içinde bulunduklarını ve bu savaşı kazanabilmek için eğitim cephesine büyük yatırım yapmak zorunda olduklarını bilmelidir.

    Bizim devletimizin İslâm dinine karşı bir düşmanlığı olamaz. Dinimize ve dindar çoğunluğa düşmanlığı, baskıyı, zulmü devlet değil, sistem yapmaktadır. Bizim mücadelemiz sistemledir.

    Bir milletin kimliği ile varlığı aynı şeydir. Yakın tarihimizde milletimizin kimliğini değiştirmek üzere birtakım güçler harekete geçmişler ve akıl dışı, hukuk dışı, vicdan dışı, sağduyu dışı, mantık dışı birtakım zorlamalar, zorbalıklar, baskılar yapmışlardır. Onların bütün gayretleri boşa çıkmıştır. Boşa çıkmıştır ama büyük bir tahribat, kimlik erozyonu, gerileme, çürüme, dağılma tablosu meydana gelmiştir. Türkiye doğru yolda gitseydi ülkemiz bugün Japonya, Güney Kore, Taiwan, Singapur gibi zengin, ilerlemiş, güçlü, üstün olacaktı. Bizim böylesine geri kalmamızın, bugünkü perişan hale düşmemizin ana sebebi milletin kimliği, kişiliği, kültürü, gelenekleri ile oynanmış, onlara düşmanlık edilmiş olmasından ileri gelmektedir.

    Halkımızın millî kimliğinin birinci unsuru İslâm dini ve medeniyetidir. Türkiye’nin yüzde doksan dokuzu, dindar olsun veya olmasın, Müslümandır. Kimliğimizi değiştirmek isteyen güçler, inat ve ısrarlarını hâlâ sürdürüyor ve kendi istekleri doğrultusunda yeni bir İslâm türetmek için çalışıyorlar. Bir yandan gerçek İslâm ile savaşırken öte yandan yeni, ucuzlatılmış, Şeriat’ı ve fıkhı olmayan, ilâhî bir din olmaktan çıkmış ve beşerî bir ideoloji veya hümanizma haline getirilmiş yeni bir İslâm türetmek için uğraşıyorlar.

    Düzen tarafından kiralanmış veya satın alınmış birtakım bozuk ve zındık ilâhiyatçılar, sözde hocalar bu yeni dinin mübeşşirliğini (misyonerliğini) yapıyor.

    Müslümanlar kimliklerini koruyabilmek için ne yapıyor? Ağlamakla, feryad ü figan kopartmakla, şikayet etmekle, kıvranmakla, telâş içinde çırpınmakla, faydasız bir tazallüm (zulme uğramışlık) edebiyatı yapmakla, bahanelerle kurtulmalarına imkân yoktur.

    Globalleşmiş bir dünyada yaşıyoruz, bilgi çağındayız. Müslümanların varlıklarını ve kimliklerini muhafaza etmek için dış dünyaya açılmaları gerekir.

    İslâmî cemaatlerden biri dış ülkelerde üç yüze yakın kolej açmıştır. Bu sevindirici bir gelişmedir. Ancak bu kolejler birer İslâm mektebi değildir. İslâm mekteplerinde din dersleri verilmeli, kız öğrenciler ve kadın öğretmenler başlarını örtmeli, namaz vakitlerinde namaz kılınmalıdır. Böyle bir şey medeniyete, hukuka asla aykırı değildir. Dünyanın en demokrat ülkesi olan medenî İngiltere’de, sabah derslere başlamazdan önce çocuklar lise ve kolejlerin kiliselerinde toplanarak ibadet ederler. Bütün öğrencilerin buna katılması mecburidir. Müslüman veya başka dinlere mensup öğrenciler de kendi dinlerine göre ibadet eder.

    Dış dünyada açılacak İslâm Kız Kolejlerinde ağırlık fen dersleri üzerinde olmayacaktır. Öncelikle zengin, edebî, yazılı Türkçe öğretilecektir. Yahya Kemal’in, Mehmed Âkif’in Türkçesi okutulacaktır. Öğrenciler hem Latin harfleriyle, hem de İslâm yazısıyla Türkçeyi yazmayı ve okumayı mükemmelen öğrenecelerdir.

    Türkçeyi İslâm harfleriyle yazabilmek ve okuyabilmek bir hüner ve mârifettir. Böyle bir hünere ve bilgiye gericilik diyenlerin akıllarından şüphe edilir. Bilgi güçtür, bilen bilmeyenden üstündür. Osmanlıca okuma yazmayı bir ateist de öğrense güç elde etmiş olur.

    Müslümanlar komşu ülkelerde böyle okullar açınca, bizdeki militan İslâm düşmanları, ateistler, dinsizler, Sabataycılar, Farmasonlar harekete geçecek ve ellerinden gelen her türlü baltalamayı yapacaklardır. Öncelikle, kolejin açıldığı ülkenin hükümetine baskı yapılacak, “Bunlar Türkiye aleyhinde çalışıyor, izin vermeyiniz, kapatınız” diyeceklerdir. Tabiî ki, bu yalanlara onlar da inanmıyorlar. Hiçbir Müslüman Türkiye’nin, Türk devletinin aleyhinde çalışmaz. Türkiye bizimdir, Türk devleti bizimdir. Biz sadece rejimden, düzenden, sistemden şikayetçiyiz. Çünkü birtakım gizli, esrarlı, güçlü şer kuvvetleri ve mihrakları Türkiye’deki Müslüman çoğunluğu sömürge yerlisi, ikinci sınıf vatandaş, zenci, parya olarak görmektedir. Başörtüsü bütün medenî, ileri, hukuklu ülkelerde serbettir, Türkiye’de de serbest olması gerekir. Kendilerini devletin, milletin, ülkenin, hukukun, millî iradenin, demokrasinin, bütün değerlerin üzerinde görenler Türkiye Müslümanlarına bu hakkı tanımıyorlar.

    Anne ve babaların çocuklarına istedikleri gibi din eğitimi vermeleri evrensel ve temel bir haktır. Devletimiz bu konuda uluslararası bir andlaşmaya imza koymuştur. Lâkin bizdeki resmî ideolojiciler, derin devletçiler millete bu hakkı da tanımıyor; on iki yaşından küçük çocuklara yaz tatillerinde, başka zamanlarda din ve Kur’ân dersi verilmesini kanunla yasaklıyor, buna uymayanları hapis cezasıyla tehdit ediyorlar.

    “Biz İslâm’ı yücelteceğiz, hizmet edeceğiz, Müslümanları kurtaracağız, islâmî bir sitem kuracağız” diye ortaya çıkmış olan bir takım din baronları yıllardan beri işe yarar, dişe dokunur hizmet verememiştir. Hizmet için toplanan milyarlarca dolarlık yardım paraları ne olmuştur?

    Hiçbir dinî cemaat başkanının İslâm dininin asıl ve temel hükümleri konusunda tâviz (ödün) vermeye hakkı yoktur. Kur’ân’da ve mütevâtir ve kuvvetli hadîslerde ne yazılıyorsa, ne emredilmiş, ne yasaklanmışsa Müslümanlar onları aynen kabule mecburdur. Dinsizlere ve zındıklara hoş görünmek için yapılan yersiz tolerans hareketleri, sahiplerine büyük vebal getirir.

    Aklı başında, ehliyetli, kapasiteli, başarılı, liyakatli, tecrübeli Müslüman aydınlara ve iş adamlarına büyük hizmetler düşüyor. Ben bu yazımda bir konu, komşu ülkelerde İslâm Kız Kolejleri açma işi üzerinde durdum. Yapılacak daha nice işler var. Parası ve aklı olan harekete geçsin. Böyle işler uzmansız, ehliyetsiz yapılmaz. Uzmanını, ehliyetli elemanını bulsunlar ve teşebbüs etsinler. Allah’ın rızasını, Peygamber’in şefaatini, halkın duasını alırlar; ülkeye ve devlete büyük hizmet etmiş olurlar. 1 Kasım 2000 Çarşamba

    Burslar ve Sâire

    Enderun Kitabevi sahibi Ismail Özdogan bey dostumuz geçen yillarda etraf ve yakinlarindan hayir parasi topluyor, bunlari üniversite talebelerine burs olarak dagitiyordu. Son görüstügümüzde bundan vaz geçtigini, hayir paralarini fakirlere zekat olarak dagittigini söyledi. Hakki ve ihtiyaci olmayanlar, zengin çocuklari da aliyormus…

    Bir ay kadar önce Birlik Vakfi’nda, Ilahiyat Fakültesi’nde profesör olan baska bir dostumuz söyle anlatti. Fakülte’de ayni zamanda idareci imis. Bir ögrenci gelmis, “Bir yerden burs alacagim, burada ögrenci olduguma dair bir belge istiyorum” demis, vermisler. Bir hafta sonra ayni ögrenci tekrar gelmis, yine bir belge istemis. Ona “Sen geçen hafta da gelmistin, niçin baska bir burs daha almak istiyorsun?” diye sormuslar. “Ihtiyacim var”, demis. “Sen ayni zamanda bir camide imamlik da yapiyor ve oradan da maas aliyorsun degil mi?” diye sormuslar. “Evet” demis. Megerse ihtiyaci sundan ileri geliyormus: Bir yerde taksitle arsa almis, her ay ona ödeme yapiyormus…

    Alti yedi yerden burs alan ögrenciler oldugunu duyuyorum.

    Tasradaki büyük bir belediyeye partili bir zat müracaat etmis ve “Üniversite talebesi olan ogluma burs baglayiniz” demis. Bu isle ugrasan kültür müdürü “Beyefendi siz zengin bir insansiniz, bu burslar fakir ve muhtaç talebeler içindir, sizin çocugunuza burs vermemiz dogru olmaz” diye itiraz edince partili gürlemis, kükremis ve “Yaziklar olsun! Ben bu partiye yirmi yildir hizmet ediyorum, emek veriyorum da çocugumdan bir burs esirgeniyor!..” diye ortaligi birbirine katmis.

    Maalesef ülkedeki genel, yaygin, müzmin ahlâksizlik ve karaktersizlik Islâmî kesime ve burs sahasina da siçramistir.

    Alti yerden burs alan bir ögrenci geçen sene memleketine uçak ile gitmis.

    Belediyeler, vakiflar, cemaatlar bol bol burs dagitiyorlar ama bunlarin yerli yerinde, ihtiyaci olanlara, hak edenlere verilip verilmedigi konusunda dikkatli ve titiz hareket ediyorlar mi? Hiç sanmam.

    Para, menfaat, dünya çikarlari konusunda Müslümanlar arasinda büyük zaaflar görülüyor. Nice dindar geçinen, kendisini sofu gibi gösteren tâcir var ki, bono imzalar vaktinde ödemez, çek yazar karsiliksiz çikar. Islâm dininde borcunu ödemek farzdir.

    Yayincilik üzerine küçük bir ticarethanem var, bono ve çek ile alis veris yapmiyorum. Çünkü bunlarin büyük kismi ödenmiyor, karsiliksiz çikiyor, zorluk ve rezillik çekiyoruz.

    Eski Müslümanlarin lonca teskilatlari, âhilik dayanismasi, fütüvvet ahlâki vardi. Din, ticareti ve iktisadî hayati kontrol ediyordu. Simdi laiklik ve çagdaslik geldi; ne ahîlik, ne lonca, ne fütüvvet kaldi. Ticaret, iktisat, üretim hayatinda orman kanunlari hâkim. Haram helâl kavramlarina dikkat edenlerin sayisi azaldi.

    Dindar geçinen kaç tacir fikhin bey’u sira (alis satis) prensiplerine dikkat ediyor? Seriat bazi alis verisler için “Bey’ bi’lbâtil” yâni bâtil, geçersiz, mesru olmayan ticaret diyor. Bunlara dikkat eden var mi? Varsa yüzde kaçtir?

    Ihtikâri, yâni kitlassin ve pahali olsun diye bir mali istifleyip saklamayi Islâm dini men ediyor. Peygamber muhtekirleri, ihtikâr yapanlari lânetlemistir. Peygamber lâneti ne büyük ve dehsetli bir felâkettir.

    Haydi dinsizler canlarinin istedigini yapiyor, her halti yiyorlar, lakin Müslümanlara ne oluyor ki, dine ve ahlaka aykiri ticaret yapiyorlar.

    Insanlar cehennemde kendilerini yakacak atesin yakitini dünyadan götürürlermis. Ticaretine haram katan ahmaklar ve alçaklar iyi bilsinlerki, kâr degil, büyük zarar etmektedirler.

    Alti yedi yerden burs alan ögrenciden bu memlekete, bu millete, ümmeti Muhammed’e ne hayir gelir? Genç yasinda yamukluk yapan bu yavsak ileride kimbilir ne haltlar yiyecek, ne soygunlar yapacaktir.

    Fakir ve muhtaç ögrencilere verilmesi gereken burs paralari birer emanettir. Bunlari, hakki olanlara dagitmayanlar emanete hiyanet etmis olurlar. Hakki olmadigi halde burs alanlar, birkaç yerden burs alanlar çok yanlis yoldadir.

    Imanin alti, Islâm’in bes sarti vardir. Lakin Müslümanlik bunlarla bitmez. Baska önemli, temel dinî ilkeler de bulunmaktadir. Bunlarin birincisi Allah ile olan islerimizde ihlasli olmaktir. Ikincisi istikamet, yani dogruluktur. Üçüncüsü adalettir. Dördüncüsü mesveret, sûra, danismadir. Besincisi emri mâruf ve nehyi münkerdir. Altincisi emanetleri ehil olanlara, hakedenlerlere vermek, ehil olmayanlara vermemektir. Yedincisi Müslümanlari aldatmamaktir. Peygamber, “Bizi aldatan bizden degildir” buyurmustur.

    Müslümanlar dinî hizmetler ve faaliyetlerde bu prensiplere uymakla mükelleftir.

    Insanin en büyük düsmani kendi nefsidir. Kendi nefslerini kontrol ve terbiye edemeyen hamlar, keresteler, kütükler din hizmeti yapamaz.

    Islâmî hizipler, firkalar, tarikatlar, cemaatler, gruplar baglilarini terbiye etmekle, olgunlastirmakla mükelleftir. Adam bir tarikata on sene önce odun olarak girmis ve odunluktan kurtulamamis. Böyle tarikat olur mu?

    “Benim tarikatim hak, öteki tarikatlar berbat… Benim seyhim en büyük, öteki seyhler ve hocalar en küçük…” Böyle hezeyanlar savuran adamlar tarikatli, dervis falan degildir; bunlar esek heriflerdir. Hiçbir edebli ve terbiyeli Müslüman böyle konusmaz.

    Mezhebini, mesrebini, tarikatini, hizbini, firkasini, cemaatini din ile özdeslestirenler sapiktir, yamuktur.

    Dâvet ve propaganda sadece Islâm; iman, hidayet için yapilir.Mezhebe, mesrebe, tarikata dâvet edilmez. Çünkü bunlara intisab nasib meselesidir.

    Âhir zamanda Mehdi’nin çikacagina dair on sekiz hadîs bulunmaktadir. Zamanimizda ise yüzlerce, binlerce Mehdi vardir. Bunlarin bir kismi timarhanelerde kontrol altindadir. Bir kismi ise Müslümanlari aldatip sasirtiyor. Bu memlekette hakikî ulema yok mu ki, bu meselede Ümmet’i aydinlatsinlar?

    Müslümanlardan para toplamak mevzuubahis olunca arslan, kaplan, sirtlan gibi yirtici olanlar; birtakim gürûhi lâ yüflihûnlar cadde ve meydanlarda “Kahrolsun Seriat!” diye ulurken hangi siçan deliginde saklaniyorlardi?

    Burslardan basladik ve nerelere geldik. Roma imparatoru Marcus Orelius, “Benim atimin ayaklarindaki nallardan birinin bir mihi (çivisi) eksik olsa, bütün Roma imparatorlugu bozuk demektir” dermis. 24 Kasım 2000 Cuma

    Çekik Gözlü Garson

    Ramazan’ın birinci gecesinde bir restaurant-café’ye çay içmeye dâvet edildim. Çaylari çekik gözlü, kibar tavirli bir garson getirdi. Bir Türkistan ülkesinden Istanbul’a üniversitede okumaya gelmis, geceleri biraz harçlik kazanmak için garsonluk yapiyormus.

    Bizde üniversite ögrencileri garsonluk, çocuk bakiciligi, boya ve badana isleri, benzin istasyonlarinda isçilik gibi çalisma sahalarina pek ragbet etmezler. ABD’de binlerce üniversiteli genç, hayatlarini kazanmak için böyle isler yapiyormus.

    Çalisip namusuyla para kazanmak ayip degildir: ayip olan asalaklik, tembellik, gurur ve kibirdir.

    En büyük ahlaksizlik bes alti yerden burs almaktir.

    Bizde bir iste çalismak isteyen kisinin birtakim sartlari vardir: 1. Sosyal haklari olacak, 2. Emeklilik hakki olacak, 3. Sendikal haklari olacak, 4. Haftada iki gün tatili olacak, 5. Senede bir ay izni olacak, 6. Az is çok maas olacak… Bu kafayla Türkiye batar… Batti bile.

    Istanbul’un çesitli yerlerinde Ermenistan’dan gelmis kadinlar var, bavul ticareti yaparak para kazaniyorlar. Onlardaki azme, iradeye, sabra, tahammüle hayran kalmamak mümkün degil.

    Tahtakale semtinde binlerce çesit Taiwan, Kizil Çin mali satiliyor. O mallari çaliskan, azimli, kanaatkâr, sabirli, tahammüllü insanlar üretiyor, bunlar gemilere yükleniyor, kaç deniz, kaç bogaz ve kanal asip Istanbul gümrügüne geliyor, gümrük ödeniyor ve aklin almayacagi kadar ucuz fiyatlarla ülkemizde kapis kapis satiliyor. Biz ise issizlik, enflasyon, hirsizlik, kokusma, rezalet içindeyiz.

    Bizde cep telefonu sosyal bir çilginlik ve isteri halini aldi. Her yerde lüks cep telefonu magazalari açiliyor. Cep telefonu bir ihtiyaç midir? Elbette bazilari için bir ihtiyaçtir ama herkes için degil. Bizde herkes cep telefonu aliyor. Lise ögrencilerinin bile var. Maddî durumu müsait olmadigi için alamayanlar üzgün ve küskün. Ülkenin milyarlarca dolari, yüzde sekseni bir ise yaramayan bu zirilti aletlerine gitti.

    Japonya ve birkaç akilli ülke yakinda görüntülü cep telefonlari yaparlar, bizdeki milyonlarca zekâ özürlü kisi eski görüntüsüz âletleri atar ve “Televizyonlu telefonlar” alir. Batili etnologlar buna “Kargo kültürü” diyorlar.

    Bizdeki otomobil hastaligi da böyledir. Bir hafta önce Sultanahmet’ten Beykoz’a bir aksam vakti iki buçuk saatte gidebildik. Caddeler, meydanlar, yollar, köprüler korkunç bir otomobil seli ile doluydu. Genellikle her arabada bir kisi vardi. Yaahu her gün, her sabah ve her aksam bu trafik rezaleti çekilir mi? Dostlarimdan biri evinden isine, isinden evine gidip gelebilmek için her gün dört saat harciyormus. Akil kâri midir bu? Her tarafi deniz olan bir sehirde yasiyoruz. Niçin yogun bir deniz tasimaciligi yok? Vapura binseler namuslarina halel mi gelir, incileri mi dökülür?

    Halkin ahlakini bozdular. Tembelligi, asalakligi, lüpçülügü, hak etmedigi ücretleri almayi, vazifesine hiyanet etmeyi bir hayat felsefesi olarak benimsettiler.

    Yeni nesiller bin türlü kompleksle yetistirildi. Bu memlekette ahlakin, her seyin temeli dindi. Dinle savastilar, halki ve ülkeyi dejenere ettiler. Dinin yerine bir sey koyabildiler mi? Hiçbir sey koyamadilar. Öyle birkaç vecize ile, birkaç gülünç cümle ile, en kaba ve vahsi bir hedonizm ile dinin yeri doldurulamaz.

    Su güzelim Türkiye’mizi ne hale getirdiler. Hâlâ da ibret almiyorlar, utanmiyorlar, pisman olmuyorlar.

    Dogru dürüst üretim yapmayan bir ülkeyiz. Üretemiyoruz ama bol bol tüketmek istiyoruz. Iran’dan kamyon kamyon meyve sebze geliyor. Bin kilometreden fazla yol yapiyorlar, gümrük ödüyorlar ve Istanbul’da patlican satiyorlar. Bizim ekecek topragimiz yok mu? Var ama kötü idare, kötü bir hayat felsefesi ülkeyi, halki mahvetmistir.

    Çiçekçi dükkanlarinda Avrupa’dan ithal edilmis funda topragi satiliyor. Avrupa’dan, Amerika’dan tezek getirilse o da kapisilarak satilir.

    Bugday disaridan geliyor, et disaridan geliyor, pirinç disaridan… Ülkemize gemiler dolusu domuz eti ve domuz içyagi sokuluyor ve su Müslüman halka yediriliyor.

    Kocaman frigorifik gemilerle muz getiriliyor. Türkiye’nin yerli muzlari küçüktür ama kokulu ve çok lezzetlidir. Yerli muz arasaniz hiçbir markette ve manavda bulamazsiniz.

    Ülkemizi tam bir sömürge haline getirdiler. Borç girtlaga kadar. Yüz milyar dolarin üzerinde iç ve dis borcumuz varmis. Ana paralari degil, bunlarin faizlerini bile ödeyemeyiz.

    Herkesin emeli, ideali lüks evlere, lüks otomobillere, lüks ev esyasina, lüks elektronik aletlere, lüks telefonlara sahip olmak. Ve bütün bunlara fazla çalismadan, fazla terlemeden, fazla emek harcamadan malik olmak. Iste ülkemizi batiran kafa budur.

    Egitim berbat, ülkenin beyni durumunda olan üniversiteler berbat, idare berbat, hayat felsefesi berbat, ahlak durumu berbat… Böyle bir ülke batmaz da ne olur?

    Hangi medenî, ileri, hukuklu, oturmus, saglikli ülkede bizdeki gibi korkunç ve yaygin bir kokusma, rüsvet, yiyicilik, talan, soygun, hortumlama var?

    Avrupa Birligi’ne girince durumumuz düzelecekmis. Ne aptalca, bos bir ümittir bu. Bir millet kendini düzeltmedikçe hiçbik güç onu düzeltip kurtaramaz.

    Eskiden bu memlekette lonca teskilati, ahîlik, fütüvvet ahlaki vardi. Toplum kendi kendini kontrol ediyordu. Ahlak ve namus bos kavramlardan ibaret degildi. Isini iyi yapmayan esnafin papuçlari dama atiliyordu. Hilekârlik ve dolandiricilik cezalandiriliyordu. Çarsilar, pazarlar sabah namazindan sonra çarsi seyhlerinin dualariyla açiliyordu. Allah korkusu vardi, Seriat korkusu vardi. Helâl haram vardi. Haram kazancin cehennem atesi oldugunu herkes biliyordu. Hirsizlik, kötülük, eskiyalik yaygin degildi, yüzde bir bile degildi ve toplum o kötülükleri sinirlayacak, frenleyecek, cezalandiracak güce ve iradeye sahipti. Simdi bu güç ve irade var mi?

    Bazi ahmaklar Müslümanligi cami hoparlörü, cami kaloriferi, hafiz kursu, takunya, uzun ve bol serefeli minare saniyorlar. Islam hayat demektir. Islam bilgidir, kültürdür, ilimdir, irfandir; Islam ahlak, fazilet ve yüksek karakterdir; Islam sanattir, estetiktir, güzelliktir. Müslümanlarin bu memlekete, bu halka, bu devlete sahip çikmasi gerekir. Müslümanlarin fesatçilardan daha güçlü, daha üstün olmasi gerekir. Müslümanlarin hayata hakim olmasi gerekir. 01 Aralık 2000 Cuma

    Hikmetsizlik

    Ülkelerin ve devletlerin iyi idare edilmesinde hikmetin

    (bilgeliğin)

    büyük yeri, rolü, tesiri vardır.

    Türkiye’nin durumu çok kötü, çünkü bizde artık hikmet kalmamıştır.

    Dikkat buyurunuz, gerek hikmet olarak, gerekse bilgelik olarak bu kelime ve kavram artık bizde hemen hemen hiç kullanılmıyor.

    Hikmetten bahseden politikacılar, idareciler, eğitimciler, akademisyenler, düşünürler var mı?

    Hikmetsiz bir toplum haline gelmişiz.

    Hikmet nedir?

    İlim, irfan, akıl, firâset, sağduyu, kültür, vahyin nurları, nebevî ilkeler; ahlâk, fazilet, itidal, temkin, adalet, firâset, teenni, insaf… Hikmetin içinde bunların hepsi var.

    Hikmet bir bakıma mükemmel ve aydınlanmış beyin demektir.

    İşte ülkemiz böyle bir beyinden mahrumdur.

    Bu ülkede hikmet olsaydı başörtüsü konusunda kavga, çekişme, zulüm, baskı, zorlama, haksızlık olur muydu?

    ABD’de onbeş milyon Müslüman varmış. İngiltere’de beş milyon, Fransa’da da o kadar, Almanya’da birkaç milyon Müslüman yaşıyor. O ülkelerde başörtülü Müslüman kız öğrencilerin üniversitelere tesettürlü olarak girmelerine mâni olunuyor mu? Olunmuyor. Niçin?

    Çünkü o ülkenin idarecileri insaflı ve hikmetli kişilerdir.

    Zaten oralarda insaf ve hikmet şahısları da aşmakta, ülke idaresine hâkim olmuş bulunmaktadır.

    Hikmet nasıl aşılanır, öğretilir?

    Elbette ki, eğitimle, üniversitelerle, âile terbiyesiyle, medya ile. Bizde bunların hepsi de hikmete sanki sırt çevirmiştir.

    Hikmetin yerini resmî ideoloji almıştır. Bu ideoloji Atatürkçülük müdür? Kesinlikle değildir. Kendilerine göre, işlerine gelen bir ideoloji çıkartmışlar, bunun adını Atatürkçülük koymuşlar ve bildiklerini okuyorlar. Onlarda hikmet olsaydı, böyle yaparlar mıydı?

    Artık medenî, ileri, sağlıklı, hukuklu, demokrat, insan hak ve hürriyetlerine hürmet ve riayet eden hiçbir ülkede

    resmî ideoloji

    diye bir şey yoktur.

    İdeolojiler vardır, onlar devletten ayrılmıştır, özelleştirilmiştir. Bizde de öyle olması gerekmez mi? Hikmet sahibi olmayanlara bunu anlatmak mümkün değildir.

    Akıllarınca ülkeyi daha iyi idare edebilmek için

    halkı Türk-Kürt, Sünnî-Alevî, Sağcı-Solcu, Dinci-Lâik diye zıt ve düşman kutuplara ayırmaya çalışıp durdular.

    Kuş kadar beyinleri, zerre kadar hikmetleri olsaydı, böyle yaparlar mıydı?

    Bu memleket bir İslâm memleketidir, bu ülkenin halkının ezici çoğunluğu Müslümandır; böyle bir ülkede İslâm diniyle, dindar halkla savaşmak; onları ülke, devlet için bir tehdit ve tehlike olarak görmek akıl kârı mıdır?

    Hikmet sahibi idareciler böyle düşünürler mi?

    Siyasal İslâm’a savaş açtık diyorlar ama, on milyonlarca dindar, mütedeyyin vatandaşa baskı ve haksızlık yapıyorlar. Bu da hikmete aykırıdır.

    Türkiye onbeş yirmi seneden beri bir faiz, rant, repo, borsa spekülasyonları cinneti içinde yaşıyor. Bunun sonunda ekonomi, çöktü, lira pul oldu, ülke gırtlağına kadar borca battı.

    Yüksek ve müzmin enflasyon sadece iktisadı, ticareti, maliyeyi, sanayii çökertmekle kalmadı; bütün siyasî, sosyal, hukukî, kültürel yapıyı da hastalandırdı.

    Hikmetli idareciler böylesine bir faiz ve enflasyon politikası tâkip edebilirler mi?

    Yine birtakım hikmetsiz adamlar statükoyu, resmi ideolojiyi, bugünkü sistemi devletin, milletin, ülkenin, hukukun üzerinde tutuyorlar. Bunu her ne pahasına olursa olsun mutlaka yaşatacağız, ayakta tutacağız diyorlar. Buna güçleri yeter mi? Hikmetin ışığında düşünülecek olursa devletle sistemin ayrı şeyler olduğunun kabul edilmesi; devletin korunup, ayakta tutulup sistemin değiştirilmesi gerekmez mi?

    Hikmet sahibi aydınlar Türkiye’de gerçekten lâiklik olduğuna inanabilir mi? Bizde lâiklik değil,

    “Devlet dini sistemi”

    vardır. Lâiklikte din ve devlet ayrıdır. Devlet dini siteminde ise devletin, genel müdürlük seviyesinde bir Diyanet İşleri Başkanlığı vardır, resmî memur statüsünde yüz bin imamı, müezzini, müftüsü, vaizi vardır; beş yüzden fazla İmam-Hatip okulu, on yedi İlâhiyat fakültesi vardır; resmî okullarda mecburî din dersi vardır. Böyle bir sisteme lâik diyenlerde elbette hikmet yoktur.

    Almanya’da

    “Hıristiyan Demokrat Partisi”

    diye bir parti olabiliyor, böyle bir parti o ülkenin medenî, ileri, çağdaş, hukuklu, sağlıklı olmasına engel olmuyor da,

    bizde islâmî bir parti kurulması niçin yasaktır?

    Böyle bir yasak hikmetle, sağduyu ile, hukukla bağdaşır mı?

    Hukukî ve adlî hayatımızda da hikmet eksikliğini acı bir şekilde görüyoruz. Gözlük çalan bir hırsıza birkaç ay hapis cezası veriliyor. Lâkin gözlük gasbeden bir suçlunun cezası onbeş yirmi yıldır. Geçenlerde de çılgın bir genç

    Bağdat Caddesi’nde deli gibi sürdüğü otomobiliyle iki genç vatandaşı ezerek öldürdü.

    On ay tutuklu olarak hapis yattıktan sonra

    on milyar lira teminat akçesi mukabilinde tahliye edildi.

    Aynı cinayeti tabanca ile işlemiş olsaydı, tahliye edilebilir miydi?

    Gelelim, bu ülkenin kelle sayısı itibarıyla çoğunluğunu teşkil eden Müslüman kesime, onda yeterli hikmet var mı? Maalesef yok. Elli sene boyunca her yere hâfız mektepleri yaptılar. Ne kadar çok hâfız yetiştirirsek dinimize ve milletimize o kadar fazla hizmet ve iyilik etmiş oluruz dediler.

    Biraz akılları ve hikmetleri olsaydı, böyle yapmazlardı. Türkiye’nin bu kadar fazla hâfıza ihtiyacı yoktur. Bizim inançlı aydınlara, hukukçulara, siyasî kültür sahiplerine, eğitimcilere, medyacılara, mimarlara, sanatçılara, tarihçilere, ilmî araştırma yapan akademisyenlere ihtiyacımız vardır.

    Milyonlarca cahil ve saf Müslüman bütün ümitlerini

    birtakım din baronlarına

    bağlamıştır. Onları paraca destekliyor, alkışlıyor, peşlerinden gidiyorlar. Otuz yıllık bir gidiştir bu.

    Netice: İyiye

    gideceğimize kötüye gittik, yağmurdan kaçarken doluya tutulduk, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olduk

    . Cahil dindar kütlelerde biraz hikmet olsaydı, bu acı netice karşısında artık din baronlarını desteklemekten vazgeçmeleri gerekmez miydi?

    Türkiye Müslümanları

    kırk senede kırk bin cami yaptırdılar.

    Betonarme, kubbeli, uzun ve bol şerefeli minareleri olan, mimarlık fenni ve sanatı bakımından başarısız binalar… Kırk sene boyunca bu binalara milyarlarca dolar harcandı ama bu hizmet yapılarının mihrabına, minberine, kürsüsüne geçecek ve çıkacak kaliteli din hizmetlileri yetiştirmek için hiçbir ciddî, plânlı programlı, hikmetli, firasetli çalışma yapılmadı. “Biz cami binasını yaparız. Ankara’daki siyasî rejim de oraya din görevlisi tâyin eder” denildi. Ne kadar hikmetsiz bir düşünce tarzı…

    Türkiye elbette kurtulur, düze çıkabilir, daha sonra ilerleyebilir. Ancak bu kurtuluş kolay olmaz. Olması için de mutlaka ve mutlaka hikmet gerekir. Bu hikmeti nereden bulacağız? 13 Aralık 2000 Çarşamba

    Lisansızlık ve Cehâlet

    Çok önemli, çok hayatî, çok zarurî bir gerçeği bir kâğıt üzerine Çince yazıp, bu lisanı bilmeyen bir kimseye verseniz ne olur? Adam gerçeği öğrenemez.

    Sadece iki üç yüz kelimelik bir sokak, iletişim, günlük konuşma Türkçesine sahip olan bir kimseye yazılı-edebî lisanla kaleme alınmış; binlerce kelime, kavram, terim ihtiva eden bir metin verseniz, adamcağız orada yazılı olan fikirleri, gerçekleri anlayabilir mi? Yine anlayamaz.

    Dıştaki ve içteki düşmanlarımız Türk milletini bilhassa yazılı-edebî lisan ve genel kültür konusunda câhil bırakmışlardır. Türkiyelileri cehaletle terbiye ediyorlar?

    Üniversite tahsili yapmış rastgele yüz kişiyi bir salona toplayıp ellerine kağıt kalem vererek, şu kavram ve terimler hakkında aydın bir insana yakışacak şekilde kompozisyon yazmalarını isteyiniz.

    – Demokrasi, hukuk, hukuk devleti, hukukun üstünlüğü prensibi, adalet, cumhuriyet, devlet, siyasî rejim… Bunları kısaca târif ediniz ve açıklamalarını yapınız…

    Eminim ki, geçerli not alan çıkmayacaktır. Çünkü Türkiye’deki lise eğitiminin seviyesi son derece düşüktür. Üniversite adını taşıyan yetmiş iki kurum vardır ama ülkemizde çağ seviyesinde tek bir üniversite yoktur.

    Medeniyetin, kültürün, eğitimin, ilmin, irfanın, hikmetin temel vasıtası ve âleti edebî-yazılı lisandır.

    İki üç yüz kelimelik konuşma ve iletişim Türkçesiyle hiç bir yere varamayız. Konuşma Türkçesini bilmek, anlamak, kullanmak için okula gitmek bile gerekmez. Bu Türkçe ile medeniyet, kültür, devlet olmaz.

    Okumuşlar, aydın geçinenler devlet, hukuk, siyaset, adalet, demokrasi denince bir şeyler anlıyorlar ama bu anladıkları asla yeterli değildir?

    Kültür, insan hafızasındaki binlerce referanstan meydana gelen târifi zor, esrarlı bir şeydir. Öğrendikden sonra unutulan şeyler bile kültürdür, insanı kültürlü yapar.

    Lise ve üniversite gençliğine edebî-yazılı anadilini öğretemeyen bir ülke batmış demektir.

    Sade, uyduruk, arı, yabancı kelimelerden temizlenmiş Türkçe yirmi bin kelimelik çok fakir, çok yetersiz bir dildir. Bu yirmi bin kelimenin yarıdan fazlası da ilmî, fennî terimlerdir. Karından bacaklılar gibi.

    Yüz bin kelimesi, kavramı, terimi olmayan lisan medeniyet ve kültür için yeterli değildir.

    Türkiye üniversiteleri harıl harıl yarı aydınlar, yarı okumuşlar yetiştiriyor.

    Bu duruma düşmüş, düşürülmüş halkımıza, aydınlarımıza önemli, hayatî, zarurî gerçekleri anlatmak mümkün değlidir.

    Zaten şu anda fikir ve kültür sahasında bir sürü yasak ve tabu vardır. Resmî ideolojiye ters düşen, konvansiyonel olmayan bir takım inançları, düşünceleri, görüşleri, tezleri, gerçekleri açıklamak suç sayılmaktadır. Bu yasak ve tabulara bir de, lisan ve kültür yetersizliğini ve fakirliğini eklerseniz ortaya feci bir tablo çıkacaktır.

    Milyonlarca insan şartlı refleksli hale getirilmiştir. Din ve millî kimlik düşmanı güçler milyonlarca insanımızı yalanla, masallarla, mavallarla, mitolojilerle uyutmuşlardır.

    Binlerce genç, Marksizm gibi bâtıl ideolojilerin perçesine düşmüş, sağduyularını ve sâlim düşünme yeteneklerini kaybetmişlerdir.

    Din hürriyetinin kısıtlanmış olmasından dolayı milyonlarca Müslüman yüce İslâm dinini gereği gibi öğrenememiştir. Şer güçleri tarafından vazifelendirilmiş birtakım zındık ilahiyatçılar Müslüman halkın ve gençliğin kafasını karıştırmak, zihinlerini bulandırmak için yıllardan beri yıkıcı ve aldatıcı propagandalar yapıyor.

    Dini ve dindarları istismar ve istihdam ederek efsanevî servetler elde eden, layık ve ehil olmadıkları ünlere ve riyasetlere kavuşan din sömürücüleri, mukaddesat bezirganları milyonlarca saf Müslümanı kandırmışlar, kendilerine bende etmişler, robot ve zombi haline getirmişlerdir.

    Akıllı ve firasetli insanlar leb demeden leblebiyi anlar; şartlanmış, beyinleri yıkanmış, sersemletilmiş insanlara gerçekleri bin kere ve bin yoldan anlatsanız bile anlamazlar, kabul etmezler, idrak etmezler.

    Bin yıllık müesseseler, gelenekler, metodlar yıkılmış; yerlerine bir şey konamamıştır.

    Cahillik çeşit çeşittir. Bir yıldızlı basit ve sade cahil mektep medrese görmemiş, okuma yazma bilmeyen kimsedir. Bunların tehlikesi yoktur.

    İlköğretim diplomalı cahil iki yıldızlı cahildir. Lise bitirmiş cahil üç yıldızlıdır. Üniversite bitirmiş cahil dört yıldızlıdır. Akademisyen, profesör, “büyük düşünür” kılıklı cahiller beş yıldızlıdır.

    En zararlı, en korkulacak, en tehlikeli cahillik eskilerin “Mürekkeb cahillik” dedikleridir ki, onlar kendilerini âlim, kültürlü sanan cahillerdir; câhil olduklarını bile bilmezler.

    Sokrates, “Bir şey biliyorum, o da hiçbir şey bilmediğimdir” demiş. Şimdi bizde böyle bilge kişiler var mı?

    Adam “Diyanet” demesini bilmiyor, “Dinayet” diyor, elifi görse mertek zannedecek ve kalkmış din hakkında işkembe-i kübrasından konuşuyor, atıp tutuyor. Böylelerinden bu ülkeye, bu topluma fayda gelir mi?

    Herif üniversite bitirmiş ve mâfevkine, makam ve rütbece kendinden yukarıda olan büyüğüne

    “Demin arzettiğiniz gibi…”

    diyor.

    Arzetmek mâdundan mâfevke olur, yukarıdan aşağıya olmaz!

    Bazıları mektuplarda âcizâne yerine âcizhâne yazıyor… Teşrif etmek “i” haliyle kullanılır. Bir yeri teşrif etmek denir, bir yere teşrif etmek yanlıştır. Yüksek tahsilli, kültürlü insanlar buna dikkat etmelidir.

    Bunca cehâlet içinde bilenler ne yapsınlar? Şâir onların halini şu beyitle tasvir etmiş:

    “Bedbaht ana derler ki elinde cühelânın / Kahrolmak için kesb-i kemâl ü hüner eyler”

    02 Ocak 2001

    Helâ Temizleyen Prens

    Gazetelerde fotoğrafı basıldı, siz de görmüşsünüzdür, İngiltere kraliçesinin torunu on sekiz yaşındaki prens, Güney Amerika’da bir gençlik kampına gitmiş, kendi yaşındaki gençlerle orada tatil yapmış; temizlik işlerini kampta kalanlar yapıyormuş, prens helâları temizlemiş, yerleri silmiş. Fotoğraf genç prensi helâ zeminini bezle silerken gösteriyordu.

    Gençler için ahlâk ve karakter terbiyesi çok önemlidir. Bu terbiye âile içinde verilir, okulda verilir, toplum yapısı içinde verilir.

    “Ben zengin ve varlıklı bir ailenin çocuğuyum, yer silemem, bulaşık yıkayamam, süflî işler yapamam” diyen gençlere ben adam demem.

    Vaktiyle bazı Avrupa devletlerinin kralları senede bir kere sembolik olarak ve büyük merasimle kilisede fakirlerin ayaklarını yıkarlardı. Gurur ve kibirleri kırılsın diye.

    Hüccetü’l-İslâm ve Zeynü’d-din İmam Gazalî hazretleri, Bağdat’taki Nizamiye Üniversitesindeki müderrisliği (profesörlüğü) bıraktıktan sonra Şam-ı şeriftle Emeviyye camii minarelerinden birinde itikâfa ve inzivaya çekilmişti. Sadece farz namazlar için dışarı çıkıyor, sonra yine minaredeki küçük odasına (orada minareler geniştir) çekiliyor; ibadet, taat, kitap telifi ile meşgul oluyordu. Geceleyin yatsı namazından sonra camiinin şadırvanlarını ve helâlarını temizliyordu.

    Evliyaullah ve ehlullah efendilerimiz alçak gönüllü idiler. Allah’ın bize en güzel örnek ve model olarak gönderdiği, Âdemoğullarının seyyidi olan Resûl-i Kibriya efendimiz bir kere ashabtan bazıları ile birlikte yolculuk yapıyordu. Bir yerde konaklandı, ashab yemek pişirmek için hazırlığa başladı. Efendimiz de ateş için çalı çırpı topladı.

    Terbiyeli, edebli, mütevâzı, yüksek karakter sahibi gençleri tenzih ederim, lakin bir kısım gençlerimiz çok kötü yetişiyor. Şımarık, hoppa, züppe, kendini beğenmiş, gururlu, kibirli, ne oldum delisi gençten ne ailesine, ne ülkeye, ne millete, ne devlete, ne de kendisine yarar gelir.

    Müslümanlara örnek olmaları gereken bazı dindar şahsiyetlerin oğulları ve kızları ahlâk ve edeb bakımından İslâm’ın kurallarına uymak zorundadır.

    Eskiden bu memlekette fütüvvet (yiğitlik) ahlâkı denilen bir ahlâk sistemi hâkimdi. Terbiyeli insanlar sokakta yemezler, içmezlerdi. Herkesin ortasında açıkta yemek yiyenlerin kadılar (İslâm hâkimleri) katında şahitlikleri kabul edilmezdi. Halk çarşılardan pazarlardan aldığı yiyecek maddelerini kapalı zembiller içinde evine taşırdı. Hanelerde kokusu dışarıya çıkan bir yemek pişirildiği zaman kapı komşularına da ikram edilirdi.

    Ramazanlarda konakların kapıları iftardan önce tanıdık veya yabancı herkese açık olurdu.

    Ondokuzuncu asırda yaşamış biri, “Müslüman Türklerle alış veriş yaptığım zaman, borçları karşılığında onlardan senet almam, çünkü onların sözleri senettir, vâdesi gelince borçlarını öderler” diye yazmıştır.

    Ticaret hayatına ahlâk, fazilet, mürüvvet hâkimdi. Kendisi siftah yapan dükkancı ikinci müşteriyi siftah yapmamış olan komşu dükkana gönderirdi.

    Toplum hayatına merhamet hakimdi. Allah’ın Rahman sıfatının tecellisi olan bu merhamet hayvanlara, bitkilere bile gösterilirdi. Kanadı kırılıp da sıcak ülkelere göç edemeyen kuşlar için vakıf kurulmuştu.

    İstanbul’da, içleri oyuk sadaka taşları vardı. Onların yanından geçen paralılar içine para atarlar, ihtiyacı olanlar da geçerken ellerini sokup biraz harçlık alırlardı.

    Padişahlar yollardan geçerken, saray tarafından vazifelendirilmiş münâdiler “Padişahım mağrur olma, senden büyük Allah var!” diye bağırırlardı.

    Bizde eskiden aristokrat sınıf diye bir kesim yoktu. İstidadı, kabiliyeti, ehliyeti olan azad edilmiş bir köle devlet-i ebed-müddete sadrazam olabilirdi.

    Okumuş yüksek tabaka tasavvuf tarikatlarına bağlıydı. Derviş olabilmek için çile çıkartılırdı. Nakşî tarikatında kırk gün kırk gece bir hücrede kalınır, Mevlevîlikte ise tekkenin mutfağında, geceleri abasına sarılarak yerde uyumak şartıyla bin bir gün çilesi çekilirdi. Bu çileyi bir gün kıranın, önceki günleri yanar, tekrar başlaması gerekirdi.

    Eskiden kötülük yok muydu, çirkin işler olmuyor muydu? Elbette ki vardı, oluyordu ama bunlardan çok fazla iyilik vardı, dirlik ve düzen vardı, ahlâk ve fazilet vardı. Kötülük ve çirkinlikler yüzde üç-beş sınırını aşmazdı. Şimdi öyle mi? Rüşvet, kokuşma, hırsızlık, cinayet, devletin bütçesini hortumlamak, haram yiyicilik, riba, sömürü genelleşmiş, toplumu bir kanser gibi sarmıştır. İyilikler, faziletler, doğruluklar azınlıkta kalmıştır.

    Allah sevgisine ve korkusuna sahip olmayan, Allah’ı unutan, Allah’ın sınırlarını çiğneyen bir toplum sürünmeye, batmaya, yıkılmaya mahkumdur. Ateist Marksist sistemli devletler ne oldu? Başta Sovyetler Birliği olmak üzere büyük kısmı battı, kalanlar da batacaktır.

    Gurur, kibir, kendini bir şey sanmak en büyük ahlâksızlıktır. İnsan topraktan yaratılmıştır, mütevazı ve alçak gönüllü olması gerekir.

    Eline bez alıp hela temizleyen İngiliz prensi hepimize ibret ve örnek olsun. Ondaki bu ahlâk aslında İslâm ahlâkıdır, Cenab-ı Hakk’tan hidayet vermesini dilerim.

    Zenginler, yüksek tabaka, seçkinler halktan kopmasınlar. Zaman zaman halkın bindiği nakil vasıtalarına binsinler; halkın yemek yediği ucuz lokantalara hiç olmazsa ayda bir gitsinler; çarşıları pazarları dolaşsınlar.

    Cumartesi akşamı olunca Boğaziçi’ndeki batakhanelere giden gençler yüzünden trafik tıkanıyor. Şımarıklık, yılışıklık, küstahlık, hoppalık, züppelik, sorumsuzluk aldı yürüdü. Zengin çocukları mahrumiyet bölgelerinde vatanî hizmet görmüyor. Bunların bir kısmı Amerikan Üniversitelerinde yüksek tahsil yaptıktan sonra prensler olarak ülkeye dönüyor ve burada ne haltlar karıştırıyor. Biliyoruz.

    Millî kimliğimizin esas ve temel unsurları olan nice geleneksel müesseseyi yıktık. İnsanı insan eden, olgun vatandaş yetiştiren tasavvuf ocaklarını söndürdük. İslâmî boyutu olmayan pozitif kafalıların bu memleketi ne hale getirdiklerini herkes görüyor. 03 Ocak 2001 Çarşamba

    Beyin Zenginliği

    İki uzak doğu memleketi. Biri Japonya, diğeri Endonezya. Japonya’nın ülkesi, yâni mekânı dardır; ekilecek arazisi yetersizdir, ürettiği yiyecek maddeleri halkını doyurmaya yetmez, dışarıdan gıda maddesi ithal eder. Petrolü, kömürü, demiri, başka madenleri yoktur. Sanayii için gerekli hammaddeleri dışarıdan satın almak zorundadır. Bunca imkânsızlık içinde Japonya zengin bir ülke, bir sanayi devi olabilmiştir. Endonezya ise yüzölçümünün ondan kat kat fazla olmasına, petrolüne, imkânlarına, potansiyeline rağmen Japonya’nın kat kat altındadır; bin türlü gerilik, rezalet, olumsuzluk içinde yüzmektedir.

    Münbit arazileri, madenleri ve petrolü yeterli olan, olanca fırsat ve imkânlara sahip bulunan nice ülke vardır ki, iktisadî durumları kötüdür. Nice dar imkânlı, maddî zenginliklere ve potansiyele sahip olmayan ülke vardır ki, zenginlik, refah, kalkınma bakımından önde koşmaktadır.

    Milletleri, ülkeleri, devletleri güçlü kılan, ilerleten, yücelten en büyük zenginlik kaliteli, güçlü, üstün insan unsurudur. Bir ülkenin en büyük zenginliği beyin zenginliğidir.

    Japonya’yı Japonya yapan oradaki dört yüz üniversitedir. Japon eğitim sistemidir, Japon insanıdır.

    İkinci dünya savaşı 1945’te sona erdikten, iki atom bombası yiyen Japonya kayıtsız şartsız teslim olduktan otuz bir yıl sonra, yâni 1976 yılında Filipinler’deki bir adanın ormanlarında bir Japon askeri bulunmuştu. Teğmeninin son emri, “Teslim olmak yok, sonuna kadar savaş…”mış; o da tek başına otuz bir sene ormanda yaşamış… Japonya budur.

    Amerika Birleşik Devletleri’ni dünyanın süpergücü haline getiren birinci unsur ve sebep o ülkedeki 2500 üniversitedir. ABD’de 75 milyon insanın okuma yazma bilmemesi veya zar zor okuyabilmesi bir sakınca teşkil etmez. Önemli olan, ülke idaresi için gerekli vasıflı, güçlü, üstün beyinleri yetiştiren üniversitelerdir.

    Brezilya’nın, ABD’dekiler gibi üniversiteleri, beyinleri olsa o da büyük bir güç olabilir.

    Vaktiyle Osmanlı İmparatorluğu’nu kurmuş, dünyaya hükmetmiş, harikalar meydana getirmiş bu ülkenin en büyük eksikliği beyin eksikliğidir.

    Vasıflı, güçlü, üstün beyinler bir ülkeye neler kazandırır, neler yaparlar?

    Birinci olarak nizam, düzen getirirler. Osmanlı buna nizam-ı âlem diyordu.

    Ondan sonra: Adalet, güven getirirler.

    İlim, irfan, kültür, medeniyet getirirler.

    Ahlâk, fazilet, edeb getirirler.

    Güzellik, sanat getirirler.

    Kötü veya yetersiz beyinler, yahut beyinsizlik bir ülkeye ne gibi felaketler ve belalar getirir? Onları da sayayım:

    Düzensizlik, adaletsizlik, ahlâksızlık, faziletsizlik, cahillik, soygunculuk, eşkiyalık, haramilik, rüşvet, namussuzluk, şerefsizlik, hortumculuk… Bunlar, sonunda ülkeyi batırır, bitirir, çökertir.

    Vasıflı, güçlü, üstün, yüksek beyin olabilmek için dünyanın en yüksek üniversitelerinde okumak, oralardan parlak diplomalar almak yeterli değildir. Bilginin, kültürün, uzmanlığın yanında ahlak ve karakter terbiyesine de sahip olmak gerekir. Herif ABD’de okumuş ama ülkeye dönüp bir müessesenin başına geçince soygunculuk yapıyor, trilyonları zimmetine geçiriyor. Böyle bir kişi yüksek değil alçak bir beyindir; bir beladır, bir musibettir. Diplomanın, uzmanlığın, bilginin yanında şeref, namus, ahlak da gerekir.

    Türkiye’nin her yıl, Kıbrıs yüzölçümü kadar münbit, verimli, işe yarar toprağı erozyonlarla denize akıyor, ziyan oluyor. Birkaç yıl öncesine kadar dünyanın sayılı tahıl ambarlarından biri olan bu ülke şimdi halkını doyurabilmek için dışarıdan buğday, pirinç, et, başka gıda maddeleri ithal etmek zorundadır. Güney Kore kendi yüzde yüz millî ve yerli otomobillerini üretip bütün dünyaya milyonlarca adet satabilmektedir ama Türkiye kendi otomobillerini üretmek yerine, yabancıların geri teknikli, berbat, ihraç imkanı olmayan otomobillerini üreterek iç piyasasını tokatlamak yolunu seçmiştir. Türkiye’de toplum temellerinden dinamitlenmiştir. Gizli ve sinsi şer odakları halkı Türk Kürt, Sünnî Alevî, Sağcı Solcu, Dinci Laik diye birbirine düşman kamplara ayırmışlar; kendi lanetli saltanatlarını sürdürebilmek için millî barışı sarsmışlardır. Ülkede yüz milyar doların üzerinde kara ve kirli para olduğu söyleniyor. Emek, helâl ticaret, çalışıp alın teriyle kazanmak yerine, faiz, rant, repo, spekülasyon ve dalavere yoluyla büyük servetler vurmak ön plana çıkartılmış, revaç bulmuştur.

    Türkiye’nin birinci varoluş sebebi olan İslâm Dini’ne açık ve gizli saldırılar sürüp durmaktadır. Vasıflı, güçlü, üstün beyinler tarafından idare edilen hiçbir medenî, ileri, huzurlu, düzenli ülkede başörtüsü diye bir dert, mesele, sıkıntı yok iken bizde bu konuda vahim bir kriz hüküm sürmektedir. On milyonlarca dindar vatandaş tedirginlik, üzüntü, güvensizlik içinde yaşamaktadır.

    Hiçbir medenî, ileri, kalkınmış, hukuklu ülkede din-devlet, din-rejim kavgası olmadığı, bu iki müessese kendi sahalarında ülke ve millet hayrına faaliyette, işbirliğinde bulunduğu halde bizde bu konuda utanç verici bir çekişme sürmektedir.

    Türkiye’nin başında iki büyük belâ vardır: Biri militan, azgın, fanatik, zâlim din düşmanlığı; ötekisi iğrenç, rezil, pespaye bir din sömürüsü, mukaddesat bezirgânlığı. Bu memlekete vasıflı, güçlü, üstün beyinler hâkim olsaydı böyle mi olurdu?

    Türkiye’yi bugünkü kötü durumdan ancak yüksek, vasıflı, güçlü, üstün bir beyin takımı kurtarabilir. Bunun için de:

    1. Zengin bir yazılı-edebî Türkçeye ihtiyaç vardır. Bugünkü uyduruk, fakir, arı, sade, öz, kuşa çevrilmiş Türkçe ile kurtulmak mümkün değildir. 1920’lerin zengin Türkçesine dönülmeli, lisanımızın önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır.

    2. Çağ seviyesinde bir eğitim sistemi kurulmalıdır. Eğitimimizin üzerindeki resmî ideoloji baskıları ve hakimiyetine son verilmelidir.

    3. Türkiye halkına en geniş şekilde din, vicdan, inanç, fikir hürriyeti tanınmalıdır. Din ve inanç hürriyeti üzerindeki bütün kayıtlar kaldırılmalıdır.

    4. YÖK lağvedilmeli, dünya standartları seviyesinde hakikî üniversitelere sahip olunmalıdır. Türkiye’de adı üniversite olan yetmiş iki kurum vardır ama bunların hiçbiri bugünkü halleriyle üniversite değildir.

    5. Hem militan, fanatik, azgın din düşmanlığı, hem de rezil, iğrenç, utanç verici din sömürüsü ortadan kaldırılmalıdır. Laiklik veya dine hizmet perdesi ardında elde edilen milyarlarca dolarlık kara paralar pisliği temizlenmelidir.

    6. Dışarıdan vasıflı, güçlü, üstün, namuslu beyin ithal edilmelidir.

    Bahaneleri bırakalım ve acı gerçekleri görelim. Türkiye’nin bugünkü beyin takımı ülkeyi, milleti, devleti çok kötü bir duruma getirmiştir. Kurtulmak istiyorsak beyinlenmemiz gerekir. 04 Ocak 2001

    Besim Atalay’ın Hicviyesi

    Besim Atalay’ın 20.6.1950’de Ankara’da Çankaya matbaasında basılmış

    «İsraf»

    adlı onaltı sayfalık bir broşürünü buldum.

    Fiyatı da 10 kuruşmuş.

    Zavallı Türk parası! Şimdiki genç nesiller kuruşun ne mânaya geldiğini bilmezler bile.

    Nazım şeklinde kaleme alınmış İsraf’ta Besim Atalay Türk Dil Kurumu’na şöyle çatıyor:

    “Yemlik oldu Dil Kurumu / Ağlanacak her durumu / Yok mu bunun bir sorumu / Buna israf denilir mi?”

    Yazar bu dörtlüğün altına şu notu koymuş

    : “Bugün Dil Kurumu

    yaran tekkesi haline gelmiştir.

    Hiç bir iş görülmemekte, ehliyetsiz adamlara aylık verilmektedir. Aylarca Kurum’a uğramayanlar dolgun aylık alırlar. Kurum’da memurlar boş otururken dışarıdan bazı kimselere para ödenir.”

    Bunu takip eden dörtlük de şöyle:

    “Sen toprağa konulmadan / Vasiyetin ortalıktan / Kaldırıldı; Atam uyan! / Buna israf denilir mi?”

    Bu konuda şu açıklama var:

    “Atatürk’ün sağlığında aşırı Türkçeci

    olan ve gülünç terimler uyduran birisi de,

    Atatürk’ün ölümünden sonra terimlerde Yunanca ve Latince esastan ayrılmamak lazım geldiğini

    Ulus’ta yayınladı.

    Cevap verdim, Ulus neşretmedi.”

    (Ulus, CHP’nin Ankara’da çıkan parti organı günlük gazetesinin adıdır.)

    Besim Atalay

    Atatürk’ün vasiyetnâmesinin ortadan kaldırıldığını iddia ediyor.

    Gerçekten Atatürk’ün vasiyetnamesi yakın tarihimizin sırlarından biridir

    . Kulağıma gelen bir rivayete göre

    Kenan Evren, devlet başkanlığı sırasında bu vasiyetnameyi, titizlikle saklandığı resmî kuruluşun kasasından Köşk’e getirtmiş, tedkik etmiştir.

    Çankaya’da

    Mossad

    adına ajanlık yapan bir eleman da

    bunun mikrofilmlerini çekip İsrail’e yollamıştır.

    Araştırıcıların

    vasiyetname metnini

    bulup incelemeleri ve yayınlamaları gerekir.

    Atalay’ın çattığı

    Dil Kurumu

    bu ülkeye, bu millete, bu devlete büyük kötülükler etmiştir.

    Yirminci asrın başlarında iki yüz bin kelimelik bir hazineye sahip olan zengin Türkçe, Kurum’un tasfiyesi sonunda yirmi bin kelimelik bir kabile dili haline getirilmiştir.

    Dil gidince eğitim, üniversite, ilim, irfan, edebiyat, sanat, kültür ve medeniyet de çökmüştür. Bu işin mimarı, ölünceye kadar imzasını

    “A. Dilaçar”

    şeklinde atan

    Agop Martayan

    ‘dır. Türkiye’ye gelmesi ve girmesi yasakken, dil işlerinin başına geçirilmek üzere

    Bulgaristan’dan getirilmiş olan bu zatın hayatı, fikirleri, idealleri, gayesi, emelleri hususunda ilmî ve objektif araştırmalar yapılması gerekmektedir.

    Yirminci asrın başında Türkçe’de iki yüz bin kelime bulunduğu iddiası bazılarına mübalağalı

    (abartılı)

    gelebilir. Hayret edilmesin,

    bugün Fince’de o miktarda kelime bulunmaktadır.

    Atalay’ın adıgeçen risalesinden bazı dörtlükleri aşağıda bulacaksınız:

    Ankara’daki arsa spekülasyonlarını, vurgunlarını şöyle dile getirmiş: “Yenişehir’e temel attık / Arsaları hep kapattık / Toprak alıp altun sattık / Buna israf denilir mi?”

    Yenişehir denilince hatırıma Falih Rıfkı’nın, Ankara’nın bu bölümü için Ulus’ta yazmış olduğu bir cümle geldi:

    “Biz tarihte ilk olarak mâbetsiz bir şehir inşa ettik…”

    Rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti yazmıştı: 30’lu yıllarda üstü başı yırtık, fakir, sefil köylülerin Yenişehir’e girmeleri, orada dolaşmaları yasakmış.

    “Bir tarafta çağlayanlar / İşlerini sağlayanlar / Bir yanda aç ağlayanlar / Buna israf denilir mi?”

    “Yenişehir pırıl pırıl / Danslar döner fırıl fırıl / Eski şehirse pek tırıl / Buna israf denilir mi?”

    “Şehir yaptık çölde örnek / Asfaltlarda tavuk köpek / Serbest gezer öküz inek / Buna israf denilir mi?”

    “Kahve kulüp koşu yeri / Kumarhane her bireri / Yeniliğin şaheseri / Buna israf denilir mi?”

    “Sen de öğren şu pokeri / Demeyeler sana “geri” / Bilmeyenin yok değeri / Buna israf denilir mi?”

    Türkçemiz dün verem idi / Frengidir bugün derdi / Kör olası kem göz değdi / Buna israf denilir mi?”

    Besim Atalay

    da sade Türkçe taraftarı bir zat idi. Lakin Türk Dil Kurumu’nun acayipliklerine, aşırılıklarına o da tahammül edemeyerek bu hicviyeyi kaleme almış.

    Gerek Osmanlılar devrinde, gerekse 1923’ten sonra ülkemizde binlerce küçük risale basılmıştır.

    Bunların bir kısmı tarih ve kültür bakımından kıymeti haizdir. Tam bir koleksiyonları kütüphanelerde bile yoktur

    . Bu memlekette ciddî bir kültür olsaydı, şimdiye kadar bu binlerce küçük risalenin bibliyografyalarının hazırlanmış olması gerekirdi.

    Kitabiyat künyelerinin yanına muhtevaları, içlerindeki dikkate değer ve önemli hususlar da kaydedilerek.

    Özel kütüphanemde bunlardan

    binlercesi

    mevcut. Ne tasnif edebiliyorum, ne de üzerlerinde çalışma yapabiliyorum.

    Yer darlığı, zamansızlık, imkansızlık…

    Geçen gün kitap dolaplarımdan birini temizlemeye başladım. Ön sıradaki kitapları aşağıya indirdim, bir de ne göreyim:

    Alçak farenin biri Fransızca eski bir kitabın yarısını kemirmiş, paramparça etmiş, kağıt kırpıntılarından kendisine bir yuva yapmış.

    Rene Pinon’un

    “L’Europe get la Jeune Turquie”

    adında 1911’de Paris’te basılmış

    500 sayfalık

    eseri. Kitap elden gitti.

    Türkiye’ye yeni bir anayasadan önce

    büyük kütüphaneler, çağ ve millî kimlik seviyesinde bir eğitim sistemi,

    gerçek üniversiteler, zengin bir edebî-yazılı lisan, araştırma merkezleri lazımdır.

    Kültür Bakanından randevu alıp Ankara’ya gitmek, ona,

    İstanbul’a on milyon kitaplık büyük bir kütüphane kazandırılması ile ilgili projemi anlatmak istiyorum.

    Mısırlılar İskenderiye’ye güzel bir kütüphane binası yaptırdılar,

    içinde sekiz milyon kitap olacakmış.

    11 Ocak 2001

    Bugünkü dille…

    Medeniyetin, kültürün, ilmin, irfanın temeli lisandır. Ama hangi lisan? Elbetteki, üçyüz kelimeden ibaret olan günlük konuşma ve iletişim dili değil; yazılı-edebî lisandır.

    Türkiye’de zengin bir edebî-yazılı Türkçe kalmış mıdır? Maalesef Türkçe bitirilmiştir. Lisan olmayınca da medeniyet, kültür, ilim, irfan, sanat gerilemiştir.

    İsmail Hakkı Tonguç adındaki Marksistin çıkardığı

    ilköğretim seferberliği bizi bugünkü iflâsa götürmüştür. Eğitim herkese okuma yazma öğretmekten, eğitimi en alt tabanda yaygın hale getirmekten ibaret değildir.

    Asıl eğitim millî kimlik ve kültürü yaşatmak, öğretmek, bunun yanında çağ seviyesinde vasıflı genel kültür vermektir.

    Rejim bu ikisini de yapamadı. Millî kültür ve kimliğe sırt çevirdi, zıt gitti; çağ seviyesinde genel kültür de veremedi. Bizi yakın tarihimizde uygulanan ucube eğitim batırmış, bitirmiştir.

    Türkçe’nin en güzel olduğu yıllar 1920’li yıllardır.

    O devirde lisanımız Türkçe, Arapça, Farsça kelimelerle doluydu. Kökleri Arapça’dan ve Farsça’dan gelen bu kelimeleri biz Türkçeleştirmiş, kendi aksanımızın kalıpları içine sokmuştuk. Araplar güzel sanatlara fünunun cemile diyorlardı, biz ona sanayi-i nefise demiştik.

    Zengin bir lisanın başka lisanlardan kelime almış olmasından daha tabiî bir şey düşünülemez. Fransızca esas itibarıyla Latince kelimelerden meydana gelmiyor mu? Almanca da en az otuz bin yabancı kökenli kelime yok mu?

    Bizdeki lisanı sadeleştirme hareketi sonunda, 20’li yılların o zengin, güzel, medenî Türkçesi elden gitti. Onun yerine on küsur bin kelimelik (onun da çoğu ilmî tâbirdir) kısır, zayıf, yoksul, perişan, zavallı, ufuksuz bir arı, duru, sade, özleştirilmiş, tavşan suyuna tirit bir Türkçe geldi. Bugünkü arı-duru Türkçe ile ne medeniyet olur, ne edebiyat, ne sanat, ne şiir, ne kültür, ne de irfan.

    Türk lisanına, Türk harsına, Türk irfanına hizmet etmiş Ermeniler vardır, onları tenzih ederim ama Türkçe’nin bugünkü hale gelmesine, imzalarını ölünceye kadar “A. Dilaçar” şeklinde yazmış olan Agop Martoyan adlı bir Ermeni’nin öncelik etmiş olduğunu söylemek istiyorum. Bu zat CHP zamanında Dil Kurumu’nun genel sekreterliğine getirilmiş ve Türkçe’nin canına okumuştur.

    Fransa’da sivri akıllının biri çıksa ve “Öz Fransızca istiyoruz, dilimizdeki onbinlerce Latince kökenli kelime atılmalı, yerlerine eski Galya dilinden alınma kelimeler üretilmelidir” dese adama deli muamelesi yaparlar, kahkahayla gülerler.

    Almanya’da biri çıksa, “Lisanımızdaki otuz bin yabancı kökenli kelime atılsın, yerlerine Cermence sözcükler uydurulsun” dese onu da tımarhaneye koyarlar.

    Türkiye’de şu anda dil meselesi diye bir gündem maddesi yoktur. Halbuki bu mesele bizim gündemimizin birinci maddesi olmalıdır. Bir halkın, bir ülkenin, bir devletin dilini kaybetmesi en büyük, en vahim, en korkunç kayıptır.

    Çetin Altan bir yazısında bugünkü Türk toplumu için “Şifahî toplum” tâbirini kullanmıştır. Çok doğru, çok isabetli bir hükümdür bu. Aydınlarımız, yüksek tahsil yapmışlarımız, üst tabakamız çok konuşuyor, durmadan konuşuyor ama yazamıyor. Yazılanlar ortadadır. Bizde çok az kitap çıkıyor, çok az kitap okunuyor. Yayınlanan, okunan kitaplar da genellikle çok kalitesizdir.

    Sabahları otobüste, metroda, tramvayda, vapurda, trende işine giderken kitap okuyan kaç kişi görüyorsunuz? Hemen hemen hiç yoktur.

    Eğitim seferberliği ile herkese okuma yazma öğretmişler… Okuma yazma bilmekle iş bitiyor mu? Eskiden okuma yazma bilmeyen cahiller vardı, cahilliklerini bilirler ve itiraf ederlerdi. Şimdi ortalık okuma yazma bilen milyonlarca cahil ile doldu ve onlar cahil olduklarını da bilmiyorlar, yâni mürekkep cahiller.

    Bin yılda oluşan, zenginleşen, büyük bir medeniyet lisanı haline gelen Batı Türkçesi yazık ki, elli senede mahvedildi, tarihe gömüldü.

    Türkiye’de yetmiş iki üniversite var. Bunların yetmiş ikisini bir araya getirseniz ABD’nin Harvard Üniversitesi gibi bir üniversite olamazlar. Bırakın Harvard’ı, Batı’nın, Japonya’nın birinci sınıf herhangi bir üniversitesi ile boy ölçüşemezler. Bizde maalesef bir tek gerçek üniversite bile yoktur. Bunun ana sebeplerinden biri de yazılı-edebî zengin bir lisana sahip olmayışımızdır.

    Efendi ne olursan ol; Türk ol, Kürt ol, Sünnî ol, Alevî ol, Sağcı ol, Solcu ol, şu veya bu etnik kökene mensup ol, velhasıl ne olursan ol; şayet aydın, okumuş, gerçekten yüksek tahsilli bir vatandaş olmak istiyorsan mutlaka ve mutlaka zengin-edebî-yazılı Türk lisanını iyi bileceksin. Şimdi ülkemizde üniversite profesörleri bile okuma-yazma bilmiyor. Herif aydın geçiniyor, kendini kültürlü sanıyor, önüne eski basım bir Fuzulî Divanı konuldu mu ne okuyabiliyor, ne anlayabiliyor, ne de haz ve zevk alıyor. Kültürlü bir İngiliz Shakespeare’in Hamlet’ini okuyup anlayamaz mı? Bir Fransız Cornielle’i, Racine’i okuyamaz mı? Bir Alman Schiller’i okuyamıyor mu? Hayır, yabancı ülkelerdeki lise mezunları, okumuşlar, aydınlar, üniversite profesörleri kendi edebiyatlarını, kendi lisanlarını bilirler. Bizdeki cahilliğin dünya üzerinde başka bir örneği yoktur.

    Yetmiş yıl Sovyet boyunduruğunda kalmış Türk ülkeleri bile kendi dillerini, edebiyatlarını, kültürlerini bu kadar kaybetmediler, bu kadar yozlaşmadılar. Azerbaycan’da bizden iyi Türkçe konuşuluyor. Onlar 50’li yıllarda bile İslâm-Arap harfleriyle Türk-Azerî edebiyatının klasik eserlerini basabiliyorlardı. Bizde hâlâ bin yıl kullanılmış olan millî yazımızla kitap basma, yayın yapma yasağı yürürlüktedir.

    Aha oha moha, yuh be, amma da kral, lan, hoşt demekle Türkçe konuşulmuş olmaz. Üçyüz kelimelik sokak ve iletişim diliyle medeniyet, kültür, ilerleme, sanat, tefekkür olmaz.

    İsviçre Anayasası’nı tercüme edip alsak bile bu dilsizlikle, bu eğitimle, bu üniversitelerle yine de batmaya devam ederiz.

    Lisan meselesi gündemde değil ki, kurtuluş için çareler, çözümler aransın. Benim kanaatimce 1920’lerin zengin Türkçesine dönülmelidir. Başka çare yoktur. “Biz böyle bir gericilik yapamayız; arı, duru, sade, tavşan suyuna tirit, öz, uyduruk, fakir, yetersiz Türkçeyi bırakamayız” diyenlerin dediği olacaksa bu ülkeye, bu millete, bu devlete çok yazık, vah vah… 01 Şubat 2001

    Ahmet Kabaklı Hoca

    Üstad Ahmed Kabaklı Hoca’yı da âhirete uğurladık.

    Onun aramızdan ayrılması gerçekten büyük bir kayıptır. Türkiye’nin, Türkiyelilerin, bütün Türklerin iyiliğini, selametini, yücelmesini isteyen

    imanlı, edib ve münevver bir zattı.

    Yeri doldurulabilir mi? Hayır. Maalesef bugünkü sistem, bugünkü maarif

    (eğitim),

    bugünkü üniversiteler bu ülkeye yeni Ahmet Kabaklı’lar yetiştiremiyor.

    Kabaklı hocanın milliyetçiliği, Batıda çıkmış,

    Moiz Kohen

    nâm-ı diğer

    Tekin Alp

    tipi ideolojik bir milliyetçilik değildi.

    Türkiye’yi, Türkiyelileri, Türkleri sevmekten ileri gelen bir milliyetçilikti.

    O sadece kuru bir milliyetçi değil, samimî bir mü’mindi. Bütün Müslümanları da seviyor, destekliyor, iyiliklerini istiyordu.

    Onun için yazımın başında edib bir kimseydi demiştim. Evet,

    yazılı-edebî Türkçeyi bihakkın bilirdi.

    Var gücüyle savunurdu. Bizim sinsi düşmanlarımız, bu milleti, bu ülkeyi, bu devleti batırmak, temellerinden çökertmek için zengin ve yüksek dilimize saldırmışlar, onu

    yirminci asrın başındaki 200 bin kelimelik engin bir lisan halinden çıkartıp, 20 bin kelimelik arı, duru, sade suya tirit bir kabile dili haline getirmişlerdir.

    Kardeş Azerbaycan’ın millî şairi

    Bahtiyar Vahabzâde

    , Kabaklı Hoca’nın yayınlattığı Türk Edebiyatı dergisinin bir sayısındaki röportajda

    “Siz Türkiye Türkleri, güzelim Türkçeyi berbat ettiniz!”

    diye haykırmıştı. Ahmet Kabaklı Hoca bunun öfkesini ve çilesini yaşayan bir insandı.

    Peygamberimiz

    (Salat ve selam olsun ona)

    bir hadîs-i şerifinde

    “İnsanların hayırlısı, insanlara faideli olandır”

    buyurmuşlardır. Ne mutlu o mü’min kişilere ki, ömürleri boyunca insanlara yararlı olurlar. Kabaklı Hocamız yıllar boyunca millete, gençliğe, halka yararlı olmuş; doğrulukları, iyilikleri, güzellikleri desteklemiş; kötü, çirkin, yanlış şeylerle mücadele etmiş bir

    fikir savcısı

    idi. Kendisine Cenab-ı Hakk’tan mağfiret diliyorum.

    Kurmuş olduğu Türk Edebiyatı Vakfı, onu sevenler tarafından ölümünden sonra da yaşatılacaktır.

    Böylece Kabaklı Hoca’nın amel defteri kapanmayacaktır.

    Çünkü bu vakıf, hayırlı hizmetler ve faaliyetler yapan bir sadaka-i câriye hükmündedir.

    Dikkat ettiniz mi bilmem,

    Türk Edebiyatı Vakfı’

    nın Sultanahmet’teki tarihî binasının

    (Cevrî Kalfa Mektebi)

    ön cephesindeki iki mermer kitabenin birinin tuğrası, diğerinin hem tuğrası hem de Osmanlıca şiir metninin bir kısmı kazınmış ve yok edilmiştir. Bu kültür cinayetini kimler işlemiştir? 1919 ile 1922 yılları arasında İstanbul’u işgal etmiş olan İngiliz, Fransız ve diğer galip devletler kuvvetleri mi? Heyhat! Bu vandallığı onlar değil, bizim içimizden çıkan bazıları yapmıştır.

    Bu devletin başkanlığını yapmış eski bir padişah bir okul binası yaptırıyor, onun önündeki çeşmeye ve bina cephesine iki kitabe koyduruyor ve aradan hayli zaman geçtikten sonra bunlar tahrip ediliyor. Olacak şey midir bu? Hangi hakla o tuğraları, o mısraları kazımışlardır hoyratça?

    İşte Ahmet Kabaklı üstadımız bu vandallıklara, tarihimize ve ecdadımıza yapılan saygısızlıklara ve hakaretlere karşıydı.

    Eski sultanları, halifeleri beğenmeyenlerin önlerinde tek yol vardır: Onlardan daha fazla hizmet ederler, onlardan daha fazla imar işleri yaparlar, hizmet verirler. Ecdadımız Fatih, Beyazıt, Şehzade, Selimiye, Süleymaniye, Sultan Ahmed camilerini yaptırtmışlardır. Onları beğenmeyenler ülkeye daha güzel, daha ihtişamlı, daha fazla mimarî kıymeti ve katsayısı olan âbideler dikerler. Mâziye ve atalara sövüp saymakla, “Eskiler kötüydü, biz iyiyiz” edebiyatı yapmakla bir yere varılmaz. Âyinesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz. Siz susun, eserleriniz konuşsun. Rekabet ve düşmanlık iyi şey değildir. Becerebiliyorsanız, hayırlı işlerde müsabaka ediniz (yarışınız).

    Tarihe, atalara sövenler benim nazarımda asla milliyetçi değildir. Gerçek milliyetçi gelenin keyfi için geçmişe sövmez. Kendi anasını babasını inkâr etmek, onlara hakaretler yağdırmak nasıl manevî bir piçlik ise, tarihe ve ecdada sövmek de aynı şeydir, rezillik ve alçaklıktır. Tarihî devamlılığa hürmet etmek gerekir. Kopukluklar ve ârızalar iyi değildir. Devleti, milleti, ülkeyi zayıflatır.

    Ölen değerli ve himmetli büyüklerin yerleri maalesef doldurulamıyor. Fethi Gemuhluoğlu merhum ayarında biri yetişti mi? Mâhir İz’in bir yenisi geldi mi? Hani Necip Fazıl’lar, Ali Fuat Başgil’ler, Nurettin Topçu’lar, Eşref Edib’ler? Türkiye’de şimdi İbnülemin Mahmud Kemal bey gibi bir merd-i kâmil mevcut mudur?

    O hayırlı insanlar beyaz atlara bindiler ve başka bir âleme göçtüler. Makamları boş kaldı. Bir ülkede hayırlı insanlar toprağın altında gizlendikleri, yeryüzünde onların benzerleri ve denkleri bulunmadığı zaman biliniz ki, o memleket batmış demektir.

    Bu ülkenin imanlı halkına hitap ediyorum:

    Çocuklarınızın hepsini dünya işleri, dünya zenginlikleri için yönlendirmeyiniz.

    Oğlum mühendis olsun, bilgisayarcı olsun, işletmeci olsun, çok para kazansın, çok iyi yaşasın, yesin, içsin, keyif ve sefa sürsün…

    Bu felsefe Müslümana yakışmaz. Vatanın en zeki, en ahlâklı, en istidatlı, en kabiliyetli, en vasıflı, en güçlü çocukları ve gençleri din, devlet, ülke, millet hizmetlerine yönlendirilmelidir.

    Bize mühendisten, doktordan, işletmeciden önce

    eğitimci, sanatkâr, tarihçi, mimar

    lazımdır. Bunlara önem vermeyen bir ümmet ve millet esarete, zillete, hakarete mahkûm olur.

    Kendisine rahmet dilediğimiz Kabaklı Hoca’mız iyi muallimler

    (öğretmenler),

    üstadlar tarafından yetiştirilmişti. Şimdi öyle kadrolar yok. Biraz kültür ve ihtisas sahibi olmakla iş bitmiyor.

    İlmin yanında irfan da lazımdır.

    İrfan ne demektir?.. İrfanla da iş bitmez. Onun yanında hikmet, firaset gerekir. Kuru ilim, malumat, kültür de kâfi gelmez.

    Yüksek ahlâk, fazilet, mürüvvet, karakter sahibi olunması gerekir.

    Bu memlekette mürüvvetin mânâsını bilen kaç kişi vardır?

    Fuzulî

    “İlm bir kıyl ü kaal imiş ancak”

    demiş. Yaşanmayan ilim bir yüktür. Bileceksin ve o bildiklerini hayata geçireceksin. Müslümanlık, milliyetçilik, dâvâ adamı olmak lâfla değil, aksiyonladır. Dâvâ adamı fazla konuşmaz, işleri konuşur.

    Okumaktan, tahsil görmekten maksat adam olmaktır. Zengin olmak, makam ve mevki sahibi olmak, üne kavuşmak değildir. Müslümanlık, insanları adam etmek için gönderilmiştir. Bizim ecdadımız, şanlı Osmanlılar vasıflı, üstün, güçlü adamlar oldukları için Allah onlara üç kıt’ada engin bir devlet nasip etti. Ne zaman ki, soysuzluklar başladı devletimiz, izzetimiz, şevketimiz, rüzgârımız elden gitti.

    Kabaklı Hoca’ya hayır dualar ederek yazıma son veriyorum. 15 Şubat 2001

    Kafasızlar

    Adamın biri satranç hastasıymış, aklı fikri bu oyundaymış, ömrü boyunca satranç oynamış, satrançtan bahsetmiş, velhasıl

    fenâ fi’l-satranç

    imiş. Bir hayat böyle geçmiş, nihayet yaşlanmış, hastalanmış ve bir gün ölüm döşeğine düşmüş. Yakınları, son demlerinde ona

    Kelime-i Şehâdeti telkin

    ediyorlarmış. O, son bir çırpınışla doğrulmak istemiş, boğazından

    “Şah mat!”

    cümlesi çıkmış ve vefat etmiş.

    Son kurban bayramında

    bazı ilerici, çağdaş, laik, İslâm-sevmez, Müslümanlardan hoşlanmaz medyacılarımız

    da bu adam gibidir. Memleket büyük bir kriz içinde; siyaset bitmiş, iktisat ve maliye çökmüş; temellerine kadar sarsılmadık müessese kalmamış;

    yirmi milyon işsiz peydahlanmış

    ; fabrikalar, atölyeler, dükkanlar, iş yerleri kapanıyor ve bizimkiler

    “Yol kenarında kurban kesilir mi? Avrupa bizi bu şekilde kurban kestiğimiz halde bünyesine alır mı?”

    diye yaygara kopartıyorlar.

    Bu adamlar gerçekten gazetelerde yazdıklarına, televizyonlarda söylediklerine inanıyorlar mı? Kurbanların yol, cadde, otoyol kenarlarında kesilmesi, işkembe ve bağırsaklarının sağa sola atılması elbette güzel bir manzara değildir. Lakin bundan dindar halk mı sorumludur, yoksa devlet ve belediyeler mi? Önceden yer hazırlansa, halk eğitilse böyle mi olur?

    Avrupa’ya alınmamak için kala kala şu kurban işi kalsa… Bu halledilmeyecek bir problem midir?

    Selanik Dönmesi

    büyük bir gazete patronu, başka bir tâbirle medya babası bir bankanın dibini deliyor, içini boşaltıyor, bir buçuk milyar dolar zarar oluyor, bunu devlet ödüyor. Kendi gözlerindeki merteği görmüyorlar da, Müslümanların gözlerindeki çöpleri görüyorlar.

    Ülke, halk, devlet çok kötü durumda; korkunç bir kokuşma tufanı içindeyiz. Paramız bitmiş, dış ve iç borçlar gırtlağa kadar; birkaç bin rantçı, repocu, tefeci ülkeyi soyup soğana çeviriyor ve bizim hayvansever çağdaşlar ve laikler ter ter tepinerek “Böyle de kurban kesilmez ki…” diye feryad ü figan kopartıyorlar.

    Böyle kurban kesilmez de ülke, devlet, millet böyle soyulur mu?

    Kurban kesiminde aksaklıklar oluyorsa, bunu manşetlerden vermeye lüzum var mı? Helikopter kiralayıp gökten resim çekmeye lüzum var mı? İç sayfalarda yazarsın, tenkit edersin, düzelmesi için çare ve çözüm üretirsin…

    MİT’çi Mehmet Eymür

    Amerika’dan internet yayını yapıyor.

    MİT raporlarını yayınlıyor.

    Korkunç iddialar, ithamlar, ifşalar var bu yayınlarda. Bilgisayarımın başında bunları okurken aklım başımdan gitti.

    Koca koca politikacılar, bürokratlar, devlet ve hükümet adamları, ünlü iş adamları, yüksek rütbeli polisler, valiler ve daha neler neler.

    Kurban kanlı oluyor diye bağıranlar bu yayınları görmüyorlar mı?

    Kurban kesimindeki aksaklıklar her şeyden önce İslâm tarafından hoş görülmez. Bundan elli altmış sene önce biz âilece, kurban etinin kemiklerini çöpe atmaz, toprağa gömerdik. Vatandaş eğitilse, imkân sahibi olsa bağırsakları, işkembeleri sokağa atar mı?

    Yaygaracılar gecekondu, varoş kültürü ne demektir bilmiyorlar mı? Bu memleketi bugünkü hale halk mı getirdi yoksa aydınlar, seçkinler, idareciler, çobanlar mı?

    Politik sebeplerle hapishaneleri boşalttılar da ne oldu? Dışarıya çıkanların dörtte biri iki ayda geri döndü. Sirkeci ile Topkapı arasında işleyen tramvay’da sık sık

    “Sayın yolcular cüzdanlarınıza, paranıza sahip olunuz”

    diye anons yapılıyor. Bunun aybı halka mı aittir, idarecilere mi?

    Balık baştan kokarmış. Bu memleketi, bu devleti, bu milleti bugünkü perişan hale hep kötü idareciler, kötü aydınlar getirmiştir. Halkı onlar bozdu.

    Liseli kızlara mini etek giydirenler onlar.

    Büluğ çağında,

    kuvve-i şeheviyesi galeyan halinde olan zavallı çocukları bu kıyafete niçin sokuyorlar?

    Türkiye yetmiş beş yıldan beri bir tek Nobel alamadı.

    Bunun suçu, vebáli, sorumluluğu halka mı aittir, aydınlara ve idarecilere mi?

    Kurban kesmek vahşetmiş… Öyle mi?

    Peki her gün mezbahalarda kesilen yüz binlerce hayvan için niçin bağırıp çağırmıyorsunuz?

    Şu bizim büyük basının haline bakınız. Basın değil, hasım sanki. Boyalı bulvar gazeteleri. Sansasyon, çocuğun köpek ısırması haberleri, yalan, dolan, balon. En büyük tehlike ve tehdit irticaymış.

    Beş bin gazeteciyi, televizyoncuyu sokağa attılar, daha da çıkartıyorlar. Neden? Çünkü birtakım şâibeli gelirlerin muslukları kapandı.

    Bir aydın; solcu, ateist, materyalist, agnostik, inançsız da olsa, eğer kendisinde zerre kadar vicdan ve adalet duygusu varsa başörtülü oldukları için üniversitelere alınmayan kızları müdafaa etmesi gerekir. Bizim çağdaş, laik, ateist aydınlardan kaç tanesi bu mertliği, bu mürüvveti, bu insanlığı sergileyebildi?

    Niçin

    “Sizin inanç, düşünce ve görüşlerinizi paylaşmıyoruz ama hürriyetlerinizi korumak için çalışacağız”

    diyemiyorlar?

    Bundan beş altı yıl önce

    Fransa’da türban meselesi patlak verdiği zaman Le Monde gazetesi iç sayfalarından birini bu konuya ayırmıştı.

    O sayfada her gün imzalı iki yazı yayınlanıyordu.

    Biri türban lehinde, biri aleyhinde.

    Bizim basınımız, televizyonlarımız niçin böyle yapamıyor?

    Ben Müslüman bir yazar olarak, kendi câmiamdaki bozukluklar ve aksaklıklar konusunda özeleştiri yapıyorum; sık sık din baronlarını, din sömürücülerini tenkit ediyorum. Çağdaşlar, laikler, ilericiler, resmî ideoloji bağlıları niçin böyle yapamıyor? Onların hiç kabahati yok, bütün suç ve sorumluluk karşı tarafta. Ne kadar ilkel ve ahmakça bir zihniyettir bu.

    Voltaire dinsiz bir filozoftu.

    İsviçre hududuna yakın

    (icabında kaçabilmek için)

    Ferney

    ‘deki arazisinde bir kilise vardı. Kendisi inanmıyordu ama yanında çalışanların, adamlarının ihtiyacını düşünmüştü.

    Bizim Voltaire’cilerde bu kadar basiret yok.

    Musevi fabrikatör

    Vitali Hakko

    , Merter’de yaptıracağı

    fabrika binasının projesinde bir mescide yer verdirmiş, fakat o zamanın solcu, ilerici, çağdaş, laik, kemalist belediyesi bunu istememiş,

    mescidi projeden çıkartın

    demiş…

    Bu kafa, bu zihniyet bizi daha çok batırır. 12 Mart 2001 Pazartesi

    Hâfızasız Toplum

    Bir milleti, bir toplumu, bir halkı mahvetmek, bitirmek mi istiyorsunuz?

    Bunun en kolay yolu onun

    hâfızasını yok etmektir.

    Milletlerin hâfızası;

    tarihleri, gelenekleri ve kültürleridir.

    Türkiye’de, iç ve dış düşmanlarımız mâşerî

    (toplumsal)

    hâfızayı hemen hemen bitirmişlerdir. Bizde iki tarih vardır: Birincisi, unutturulmuş, hâfızalardan silinmiş olan

    hakikî tarih

    ; ötekisi ise

    düzmece, uyduruk, sun’î

    (yapay)

    tarih.

    Bir kaza neticesinde hâfızasını yitirmiş olan bir insan ne olur? O canlı bir cenazeden, bir beşer enkazından başka bir şey değildir artık. Toplumlar, milletler, halklar da böyledir. Hâfızalarını yitirince hiçleşirler, biterler; enkaz, yığın, sürü haline gelirler.

    İdeolojik neo-kolonyal sistemlerde

    en fazla dil, tarih, kültür, sanat üzerinde manipülasyon yapılır.

    Amaç yeni bir insan, bir homo ideolojikus yaratmaktır.

    Sovyetler Birliği’nde ve ona tâbi peyk

    (uydu)

    ülkelerde böyle yapıldı.

    Çin’de, Mao zamanındaki korkunç ve kanlı kültür ihtilâlinin gayesi de mâziyi silmek, yeni bir din ve ideoloji temelleri üzerine bir sistem kurmaktı.

    Rusya’daki

    Marksist sistem

    bu işte başarılı oldu mu? Hem oldu, hem olmadı.

    Yıkmak, tahrip etmek, bozmak hususunda elhak başarılı oldu ama sonunda kendisi de yıkıldığına göre başarılı olamadı.

    Rusya’ya gidenler anlatıyor: Kokuşma, rüşvet, talan, işsizlik, uyuşturucu, fuhuş, içki, güvensizlik son haddine varmış. Zehir almaktan, iyi beslenmemekten dolayı genç nesiller fizikî bakımdan son derece bozukmuş. Akıl sağlığı ve kültür de kötü durumdaymış.
    Çin, resmen Marksist görünüyor ama çoktan kapitalist sisteme geçti. Marksizmi ve Maoizmi bıraktığı için nefes alabildi, kendine gelebildi.

    Sovyet boyunduruğundan kurtulan Orta Avrupa devletleri kısa zamanında toparlandı. Üç küçük Baltık ülkesi;

    Letonya , Litvanya, Estonya

    kısa zamanda yaralarını sardı.

    Macaristan, Polonya

    düze çıktı.

    Bulgaristan, Almanya’nın himayesinde

    birkaç sene içinde Avrupa Birliği’ne girebilir. Romanya da kurtulacaktır. Çünkü bu ülkelerde, Sovyet sömürgeciliği bütün cebbarlığına, baskısına, beyin yıkamasına rağmen millî tarihleri, millî kültürleri, lisan ve edebiyatı yok edememiştir. Bir Macar, bir Bulgar, bir Romanyalı, bir Leh

    (Polonyalı)

    asırlarca önce basılmış ve yazılmış millî edebiyat ve kültür kitaplarını okuyabiliyor.

    O ülkelerde hiçbir zaman tam bir kopukluk olmadı.

    Bizde öyle mi?.. Bir kere millî şuurun, kültürün, kimliğin, medeniyetin, tarihin, insan ve millet oluşun temel vasıtası ve âleti olan yazılı-edebî Türkçe mahv ve berbat edilmiştir.

    Lisan olmadan ne tarih olur, ne edebiyat, ne tefekkür, ne kültür, ne sanat.

    Türkiyeliler, kendi öz mâzilerinden, öz kültürlerinden kopartılmıştır. Bugün şu yetmiş milyonluk ülkede 1928’den önce yazılmış ve basılmış kitapları okuyup anlayabilen kaç kişi çıkar? Okuyup ve anlayabilen dedim. Çünkü bizde hem okumanın, hem de anlamanın önüne büyük setler çekilmiştir.

    Fransa’da lise tahsili yapmış, her genç, 19’uncu asır yazarlardan Balzac’ın veya Flaubert’in romanlarını asıl metinlerinden rahatlıkla okur, bu kıraattan zevk ve haz alır. Bizde böyle bir şey mümkün müdür? Lise mezunlarımız Halit Ziya Uşaklıgil’in romanlarını orijinal metinlerinden okuyup anlayabilirler mi? Heyhat ki, anlayamazlar.

    Bizde

    Halide Edip, Yakub Kadri, Hüseyin Rahmi

    gibi yakın çağ ediblerinin romanları bile, her on senede bir lisanları sadeleştirilerek basılmaktadır. Çünkü Türkçe bitirilmiştir.

    Türkçe bitince Türkler, Türkiyeliler, Türkiye bitmeye mahkûmdu.

    Nitekim büyük çöküntü bütün dehşetiyle ortadadır.

    Ortalıkta ucuz ve kolay hayaller dolaşıyor. İyi ve yeni bir anayasa yapılırsa, iktisadî ve malî kriz atlatılırsa, birtakım reformlar yapılırsa kurtulurmuşuz. Bu boş ümitlere bel bağlayanlara hem öfkeleniyor, hem de acıyorum.

    Yazılı-edebî lisan meselesi halledilmeden hiçbir şey düzelmez.

    Hem iş sadece

    yazılı-edebî lisanla

    bitmez.

    Eğitimin, üniversitelerin düzelmesi gerekir.

    Türkiye’nin bozuk bir ideolojinin baskısından ve boyunduruğundan kurtulması gerekir.

    Türkiye’de topyekûn, total bir kokuşma, dejenerelik hüküm sürüyor. Balık baştan kokarmış. Bizde en kokuşmuş kesim aydınlar, seçkinler, idarecilerdir. Onlar dümende kaldığı müddetçe Türkiye selâmete çıkamaz.

    Yakın tarihimizin ünlü ve büyük adamları Sultan Abdülhamid maarifinin tezgâhında yetişmişlerdi. Kendi anadillerinin edebiyatını, o devrin «lingua franca»sı olan Fransızca’yı iyi bilirlerdi. Hepsi de mantık okumuşlardı. Sultan Abdülhamd rejimi herkese eğitim imkânı temin etmiyordu ama okuttuklarını iyi okutuyordu.

    Bizde şimdi eğitim tek boyutludur. Herkes okur-yazar olsun, herkes diploma alsın. Peki bu eğitimin kalitesi var mıdır? Maalesef yoktur. Şu anda ülkemizde, dünyanın kaliteli lise ve kolejleri seviyesinde tek okul yoktur. Liselerden bitirme ve bakalorya (olgunluk) imtihanlarını kaldırdılar, bilgi seviyesini düşürdükçe düşürdüler bir dershaneye elli çocuk doldurdular, öğretmenliği değersiz bir meslek haline getirdiler ve sonunda maarifi-millî eğitimi batırdılar, bitirdiler.

    Yıkılan, çöken bir binanın enkazını kaldırıp yerine daha sağlamını, daha güzelini, daha iyisini dikmek o kadar zor değildir ama bir kültür, bir kimlik, bir medeniyet yıkılırsa onun tekrar bina edilmesi hiç de kolay değildir.

    1928’de bin yıllık İslâm-Türk yazısı yasak edildi. O zaman bütün okur yazarlar bu yazı ile yazıp okuyorlardı. Şimdi onlar öldü, yeni nesiller bu bin yıllık yazıyı okumayı, yazmayı bilmiyor. Bilse de eski metinleri, kitapları anlayamıyor. Çünkü lisan değiştirilmiş, sade suya tirit ucuz, zayıf, kültür ve medeniyet vasıtası olmaya yetersiz uydurukça bir Türkçe türetilmiştir. Bin yıllık yazımız konusunda yasak hâlâ yürürlüktedir.

    Çin’deki, Japonya’daki yazı bizim yasaklanan millî yazımızdan bin kere daha zordur. Lakin onlar bu yazıları ile çağdaş medeniyet seviyesine çıkmışlardır.

    Avrupa’da bir İnsan Hakları Mahkemesi var. Türkiye’deki birçok tabu, yasak ve engel bu mahkemeye götürülebilse, hepsinin de insan haklarına aykırı olduğuna karar çıkartılabilir ve bunların kaldırılması için ciddi bir adım atılmış olur.

    Bizdeki tarikat, tekke, zaviye ve dergahların kapatılması kanunu da insan haklarına aykırı yasaklar içindedir. 1935’te Atatürk’ün telkiniyle Mason locaları kapatılmıştı.

    İsmet Paşa bu yasağı 1945’te kaldırdı

    ; Masonluk tekrar serbest oldu.

    Demek ki, istenilirse bir Atatürk inkılabı kaldırılabiliyor.

    Anayasımızda, diğer inkılaplar için, bunların kaldırılması için

    kanun teklifi bile verilemez

    denilmektedir.

    Türkiye’yi içinde bulunduğu kaostan, feci durumdan hiçbir sihirbaz çıkartamaz.

    Bize her şeyden önce akıl, fikir, mantık, eğitim, edebî-yazılı lisan, hakikî tarih, kültür, eğitim, üniversite, kaliteli beyin, kaliteli aydın ve idareci lazımdır.

    Keşke, mümkün olsa da bunlar da ithal edilebilse. Batılılar bizi iflastan kurtarmak için

    âcilen 25 milyar dolar borç

    vereceklermiş. Biraz da akıl, hikmet, fikir, mantık, beyin verebilseler… 14 Mart 2001

    İlim, İrfan, Kültür, Sanat

    Erkek veya kadın, her Müslümanın, kendisini kurtaracak kadar ilim öğrenmesi farz-ı ayndır. Bu ilim, öncelikle ilmihal dediğimiz temel dinî bilgilerdir. Akaid (inançla ilgili), temizlik, namaz, oruç, zekât, hac; nikah, boşanma, süt emme, helâl ve haram ticaret; dinî emirler ve yasaklar; İslâm ahlâkının esasları… Kişi bunları öğrenmeden kendisini kurtaramaz, ebedî mutluluğu bulamaz.

    Kâmil mürşidler, hakikî şeyhler, kendilerine intisap eden Müslümanlara, bu bilgileri öğretirler, öğrenmelerini sıkıca tavsiye ederler.

    “Ben büyük bir şeyhe bağlandım, artık bana ilim milim gerekmez, ben bu bağlılıkla Mevlâmı buldum…” gibi kuruntular, ehl-i sünnet Müslümanlığı ile bağdaşmaz. Bunlar, bâtinîlik denilen bozuk fırkaların görüşüdür.

    Zamanımızda bazı islâmî cemaatlerde, fırka ve hiziplerde, bozuk tarikatlarda maalesef bâtinî görüş hâkimdir. Gavs, kutub, mehdi, yegâne-i zaman olan zata intisap ettin ve kurtuluverdin… Mesele o kadar kolay değil, kurtuluş o kadar ucuz değil.

    Kâmil mürşidler, hakikî şeyhler, kendilerine intisap ve itaat eden Müslümanların elbette kurtuluşlarına vesile olur. Ama nasıl? Onlara ilmihallerini, ahlâk bilgilerini, dünya ve âhiret saadetini kazandıran bilgileri öğreterek.

    Zamanımızda Müslüman dünyasında nice kötü haller var. Bunların en kötüsü bence din rantı yenilmesidir. Yâni dinimiz, imanımız, mukaddesatımız, Kur’ânımız, dinî his ve heyecanlarımız birtakım şerir, rezil, sefil, madrabaz, şu’bedebaz, hokkabaz, sahtekâr, münâfık, fâsık, soytarı adamlar tarafından ticaret konusu yapılmakta ve bu yolla milyarlarca dolar para kazanılmaktadır. Saf, câhil, çabuk kanan ve inanan Müslümanlar maalesef din sömürücülerine büyük miktarda para ödemektedir. İslâm dâvâsının, Muhammed ümmetinin belini kıran en büyük olumsuzluk budur.

    Din sömürücüleri, mukaddesat baronları etraflarında kümeleşen mü’minlerin ilim öğrenmelerinden, kültürlerinin artmasından, uyanık ve şuurlu Müslümanlar olmalarından hoşlanmazlar. Çünkü âlim, ârif, firasetli, bilgili, kültürlü, uyanık, şuurlu, basiretli mü’minler sahtekârların peşinden gitmez, onlara para vermez, onları alkışlamaz.

    Halk, köylü, işçi, esnaf tabakasına yüksek kültür gerekmez. Lâkin üniversite gençliği, aydınlar, okur yazar kesim yüksek ve engin kültürlü olmalıdır. Zamanımızda kültür en büyük güçtür. Bundan mahrum olan çoğunluklar, buna sahip olan azınlıkların esaret ve tahakkümü altına girer, zillete düşer.

    Birtakım din baronlukları, kendilerine tâbi olan üniversite öğrencilerinin, yüksek tahsillilerin, okur yazarların kültürlerinin artması için çalışmaz. Çünkü onların kültürleri artarsa sorgulama yapacaklar, körü körüne itaat etmeyecekler, kazandıklarının büyük kısmını din baronuna vermeyeceklerdir.

    Marksistler için şöyle bir fıkra söylenir: Karl Marx’ın “Das Kapital” adlı kitabını okuyan bir kimse Marksist olabilir ama, onu anlayan kimse kesinlikle Marksist olamaz…

    İlim, irfan, firaset, basiret, hikmet, kültür sahibi bir Müslüman asla sahte bir din büyüğüne intisap etmez; yalancı bir şeyhin tuzağına düşmez; din sömürücülerine para kaptırmaz.

    Birtakım bozuk cemaatlere mensup Müslüman gençlerin bilgisizlik ve kültürsüzlükleri beni dehşete düşürüyor. Bu gençler üniversite tahsili yaptıkları halde edebiyat, tarih, felsefe (psikoloji, mantık, ahlâk, estetik, metafizik), sosyoloji, sanat tarihi gibi konularda utanç verici bir cehalet ve yetersizlik içindedir. Onlara ilim, irfan, kültür, sanat öğrenin diyen yoktur. Bize bağlanın, bizi destekleyin, bizi alkışlayın, bize para toplayın… İstenen şeyler bunlardır. Bunlarla adam olunmaz ki.

    Yanlış anlaşılmasın, ben hakikî şeyhlere, kâmil mürşidlere hürmet eden, onların ne büyük bir hizmet yaptıklarını bilen, tasavvufa taraftar olan bir Müslümanım. Benim kasdettiklerim hakikî şeyhler, kâmil mürşidler değildir.

    Müslümanlar, büyük çoğunluk itibarıyla, birtakım tarihî ârızalar dolayısıyla gecekondu, kırsal kesim, varoş ve taşra kültürü sahasında kalmışlardır. Kurtulmak için vasıflı, güçlü, üstün aydınlara, uzmanlara, elemanlara ihtiyacımız vardır. Zaten İslâm bir şehir ve medeniyet dinidir. Bizim dinimiz köylülerin de dinidir ama asla bir “köylü dini” değildir.

    Din sömürücüleri en büyük vurgunu kültür seviyesi düşük kalabalıklar arasında yapmaktadır.

    Din rantı yeme felâketinden kurtulduğumuz zaman birçok işimiz yoluna girecektir.

    Din rantı toplayan kişiler ve onların vergi memurları en ufak bir tenkit ve sorgulamayı bile dehşetli bir tepki ile karşılamakta, “Sizin hesap sormaya hakkınız yoktur. Vazifeniz bize para vermektir, gerisine karışamazsınız” demektedir.

    Şimdiye kadar din rantı olarak milyarlarca dolar toplandı. Bu paralar ile güçlü, vasıflı, üstün Müslüman kadrolar kurulmuş; güçlü ve üstün bir islâmî medya tesis edilmiş; ilim, irfan, sanat, kültür sahasında Müslümanlar karşıtlarından yüksek hale gelebilmiş olsalardı özlenen kurtuluş güneşi doğmuş olurdu.

    İslâm düşmanları birtakım din sömürücülerinin saf ve çabuk kanan Müslümanlardan milyarlarca dolar din rantı topladıklarını bilmiyorlar mı? Hiç bilmez olurlar mı? Müslüman kesimin içi sürüyle casus, ajan, provokatör, manipülatör ile doludur. Telefonlar dinlenmektedir. Cep telefonları, bilgisayarlar mikrofon vazifesi görmektedir. Her yerde gizli kameralar vardır. “İslâm’la Mücadele Seksiyonları” binlerce dosya hazırlamıştır, hazırlamaktadır. Lâkin, İslâm karşıtları, Müslümanları kendi içlerinden çürütmek ve çökertmek için birtakım din sömürücülerini, mukaddesat baronlarını sinsice desteklemektedir. Siyasetleri şudur: Din sömürücüleri İslâm dâvâsını dejenere etsinler; Müslümanların güçlerini, ümitlerini, enerjilerini, imkanlarını, paralarını, potansiyellerini boşa harcatsınlar, buna karşılık milyarlarca dolar devşirsinler.

    Daha fazla ilim, daha fazla irfan, daha fazla kültür, daha fazla sanat… Firaset, basiret, şuur, uyanıklık… Müslümanların bunlara şiddetle ihtiyacı var. 27 Nisan 2001 Cuma

    Hangi Gençleri Okutmalı

    Ümmetin vasıflı çocukları zekâ, ahlak, karakter, istidat, kabiliyet bakımından imtihan edilmeli, aranmalı, seçilmeli ve bunların en yeteneklileri Avrupa ve Amerika üniversitelerinde okutulmalıdır.

    İstidadı ve kabiliyeti olmayan çocukları okutmak faydasızdır, boştur, zararlıdır.

    “Önce kendi ciğerpârelerimizi okutacağız…” Peki bunlar ileride bir işe yaramayacaksa, yapılan masraflara yazık değil mi?

    Ahlak ve karakter bakımından bozuk olan bir çocuğu okutmak, ona parlak bir üniversite diploması kazandırmak veballi bir iştir.

    Ülkemizde Müslüman kesim içinde çok akıllı, çok istidatlı, çok kabiliyetli çocuklar var. Bunlar ince elenerek sık dokunarak titizlikle aranmalı, bulunmalı ve öncelikle bu kaliteli gençlere okuma imkânı sağlanmalıdır.

    Müslümanların zengin kesimi çocuklarını iyi yetiştirebiliyor mu? Bu konuda kesin konuşamayacağım. Ancak, çok kötü örnekler görüyorum ve bunlar ümitlerimi kırıyor.

    Adam şu veya bu şekilde zengin olmuş, trilyonlar içinde yüzüyor. Üniversiteye giden ciğerpâresine yüz elli milyarlık bir Porsche otomobil alıyor. Böyle bir şey zengin bir Müslümana ve çocuğuna yakışmaz. “Para benim değil mi, ne istersem yaparım…” Hayır yapamazsın. Müslümansan Kitabullah’ın, Resûlün Sünnetinin, İslâm Şeriat ve ahlakının temel kurallarına uymaya mecbursun.

    Onbinlerce fakir çocuk bin bir zahmetle okurken, bizim zenginin ciğerpâresi fakülteye Porsche arabayla gidecek. Böyle bir şeye Muhammed aleyhisselamın bize Hak katından getirdiği Yüce İslâm dini de cevaz vermez.

    Bir Müslüman zengin olabilir ama yine de mütevazı olmalı, orta halli yaşamalıdır. Paran çoksa ticaret, üretim yap; hayır hasenata ver. Müslüman Nemrud gibi, Firavun gibi yaşayamaz. İslâm israfı, gösterişi, aşırı tüketimi, saçıp savurmayı yasak kılmıştır. Bu yasakları çiğneyenler birgün gelir belâlarını bulurlar. Lüks ve şatafatlı evler, lüks otomobiller, evlâd ü iyal, zengin sofralar, pahalı giyim kuşamlar… bütün bunlar şu fanî dünyanın aldatıcı oyuncaklarıdır.

    Bizim tarikatın, bizim fırka ve hizbin, bizim cemaatin, bizim hocaefendimizin bağlısı olan gençler okutulsun. Bu da yanlış bir siyasettir. Müslümanlar, Ümmet denilen bir topluluğun üyeleridir. O Ümmet içinde en istidatlı, en akıllı, en liyakatli, en ehliyetli, en kabiliyetli gençler hangileriyse öncelikle onların okutulması gerekir. Mezhep, tarikat, meşreb, cemaat önemli değildir.

    Müslümanlar önümüzdeki on sene içinde on binlerce çok yetenekli ve çok ahlaklı genci Amerika ve Avrupa üniversitelerinde okutup, bunlardan vasıflı, güçlü, üstün kadrolar kuramazlarsa işleri bitiktir.

    İmam Hatip liselerinde yıllarca Arapça okutuldu ve çocuklarımız doğru dürüst Arapça bilmiyor. Böyle tahsili ben ne yapayım. Bu devirde aydın bir Müslümanın üç beş lisan bilmesi gerekir.

    Gençlerimiz için güzel sanatlar kursları açmamız, onlara bu sanatlardan birini öğretmemiz gerekir. Sanatsız kültür savaşı kazanılmaz. Sanatsız bir toplum gerçek bağımsızlığa kavuşamaz.

    Yüzde on komisyon alan, bir sürü yamuk iş yapan pis adamlar çocuklarını Harvard’da okutsalar ne çıkar. İslâm’da sadece kültür, sadece tahsil yeterli değildir. Bilginin, ilmin, kültürün yanında ahlak, fazilet, karakter gerekir.

    Müslümanların büyük mimarlara, büyük hukuk düşünürlerine, büyük sosyologlara, büyük tasarımcılara, büyük sanatçılara, büyük adamlara ihtiyacı vardır. Camilerimizi bile güzel yapamıyoruz, hâlâ akıllanmayacak mıyız?

    Ocular, şucular, bucular, falancalar, filancalar, feşmekanlar… Bunlar kendilerine bende, robot, zombi, taraftar yetiştirmek için harıl harıl çalışıyor. Bu çalışmaların bir faydası olmaz. İslâm dünyasına zombi, robot, bende değil; vasıflı, güçlü, üstün adamlar, olgun Müslümanlar lazımdır.

    “Bizim çocuklarımızın hepsi yirmi dört ayar altın, hepsi pırlanta…” Bu edebiyatlardan bıktık artık. Biz pırlanta, altın değil olgun, bilgili, ahlaklı, karakterli genç istiyoruz.

    Bir yandan hizmet eder, islâmî faaliyet yapar gibi görünecek, öte yanda cebini haram parayla dolduracak. Böyle elemanlardan el aman el aman.

    İslâm tarihinde bir fütüvvet cereyanı vardır. Fütüvvet yiğitlik, delikanlılık demektir. Yeniden böyle bir cereyan meydana getirmemiz gerekiyor. Bu cereyana mensup olan gençler bezirgân ruhlu, yüzde on komisyoncu, götürücü, haram yiyici, din sömürücüsü olmayacaklardır.

    Felâketlerimizin ana sebebi haram yemektir. Haram para ateştir.

    “Biz hem dinimize hizmet ederiz, hem de bu esnada hortumlar, götürür, kısa zamanda büyük zengin oluruz.” İşte bizi mahveden, islâmî hareketin belini kıran bu felsefedir. Allah böylelerinin belâsını versin. Bunlar İslâmcı değil böcektir, solucandır, haşeredir.

    İslâm dâvasına Kur’an, Sünnet, Şeriat, ahlak ölçüleri içinde muhlisen lillah, dosdoğru bir şekilde hizmet edenlere teşekkür ediyoruz, dua ediyoruz. Lakin din sömürücüsü domuzlara lânet olsun!

    Hepsinin ipliği yakında pazara çıkacaktır. Hepsinin de dosyaları hazırdır. Biliyorum, bunlardan bazısının şer güçleriyle, gizli devletle anlaşmaları, protokolları vardır. Onlara güvenilmez. Şer güçleri, gizli devlet kullanır kullanır ve sonra terk ediverir.

    Allah İslâm dâvasını âlet, istismar, istihdam edenlerden râzı olmaz, onları sevmez, onlara yardım etmez. Sonları rezillik rüsvaylıktır.

    Konu dağıldı… Biz yine esasa, sadede gelelim. Ülkemizde on milyonlarca Müslüman yaşıyor. Bunların çocukları içinde okumaya, okutulmaya, Avrupa ve Amerika’da tahsil görmeye layık onbinlerce süper genç bulunmaktadır. Bunlar araştırılmalı, sıkı imtihanlardan testlerden geçerilmeli ve çok ciddî bir plan ve program dahilinde okutulmalıdır. Üç yabancı dil öğrenmeyene yardım edilmemelidir. Gittiği yerde serserilik ve tembellik edenin başı ezilmelidir. En ufak bir ahlak ve karakter zaafı gösterenlerin yardımı hemen kesilmelidir. İslâm dâvasının çürük elemanlara ihtiyacı yoktur.

    Yazıp duruyorum, bu hizmetleri kimler yapacak acaba? 28 Nisan 2001 Cumartesi

    Kitapçılık

    J. K. Rowlıng adlı yazarın “Harry Potter’in Maceraları” adlı kitabı 40 dile çevrilmiş ve 150 ülkede tam 67 milyon nüsha satılmış… Fransız romancısı Hervé Bazin’in kitapları (Grasset Yayınevi) 25 milyon adet satış yapmış… Mary Higgins Clark’ın her yeni kitabının ilk baskısı ortalama 450.000 adet satıyormuş… Fransız Hachette kitabevinin depolarında 135 milyon kitap varmış, her yıl bunların 90 milyonunun dağıtımı yapılıyormuş… Fransızların Astérix çizgi hikâyeleri yekûn olarak 300 milyon nüsha satılmış…

    Yukarıdaki bilgileri Fransız Hava Yolları’nın dergisi olan “Magazine Air France”ın Mart 2001 tarihli ve 47 numaralı sayısından (S. 150-1) aldım. Medenî, ileri, zengin, kültürlü ülkelerde kitapçılık büyük bir sanayi haline gelmiştir. Halk tarafından tutulan roman, tarih, seyahat, hatırat gibi kitapların bazısının o ülkelerde kısa zamanda bir milyon adet satıldığını görmek mümkündür.

    Japonya da böyledir. Hattâ bu Asya ülkesi günlük gazete satışlarında dünya birincisidir. Kitapların tirajları da yüksektir.

    Bizde tam tersinedir. Bir ay kadar önce Bayrak Matbaası idarecilerinden Hasan beyle yolda karşılaştım, ayak üstü biraz sohbet ettik. Yeni basılan bazı kitapların baskı adedinin 500’e kadar düştüğünü söyledi.

    Sahibi bulunduğum

    Bedir Yayınevi’nin kitaplarını 60’lı yıllarda genellikle 10’ar bin adet yapardım ve kapış kapış satılırdı.

    70’li 80’li yıllarda tirajı 5 bine düşürdük. Şimdi en fazla 1500 adet basıyoruz. Nüfus arttıkça, okul ve üniversite sayısı çoğaldıkça yayıncılık geriliyor.

    Son üç sene içinde kağıt, kapak, baskı bakımından kitap kalitesi yükseldi ama muhteviyat (içerik) bakımından ilerleme değil, gerileme var.

    Türkiye’de kültür ve sanat faaliyetleri, kitapçılık niçin geriliyor? Bunun belli başlı birkaç sebebi vardır. Birincisi de edebî ve yazılı Türkçenin çok zayıflamış, suikastlara uğramış, sabote edilmiş olmasıdır. Yeni çıkan telif veya tercüme kitapları okurken, “Bunlar Türkçe midir?” diye soruyorum. Yozlaşmış, fakirleşmiş, güzelliğini yitirmiş acayip bir Türkçe.

    Mârifet iltifata tâbidir. Bizdeki eğitim sistemi iyi kitap okuyucusu yetiştiremez. Çünkü liselerimizde doğru dürüst edebî Türkçe okutulmuyor ve öğretilmiyor.

    Büyük bir Batı ülkesinde Türk tarihi ile ilgili bir kitap yayınlanıyor ve orada kısa zamanda onbinlerce adet satıyor. Aynı kitap Türkçeye çevriliyor ve iki bin nüsha bile satılmıyor.

    Biz Türkler kendi lisanımızın büyük ve mükemmel bir lügat kitabını, bir gramerini bile henüz yazamamışızdır. Batı Türkçesinin en büyük ve ciddî gramer kitabını Jean Deny adında bir Fransız türkolog yazmıştır ve Türkler bu sahada onu geçememişlerdir.

    Fransa’daki Petit Larousse, Petit Robert gibi her yıl yeni bir baskısı yapılan lügat kitaplarına benzer bir sözlüğümüz ise hiç yoktur.

    Okumuşlarımız kitap biriktirmiyor, kütüphane kurmuyor. Medenî bir insanın aylık bütçesinde mutlaka kitap, kültür, sanat masrafları için bir miktar para bulunması gerekir. Her evin başköşesinde güzel bir kitap dolabı ve onun içinde güzel, ciddî, faydalı kitaplar bulunmalıdır.

    Maalesef istisnalar dışında hanımlarımız kitapları, kütüphaneleri sevmez.

    Çocuklarımıza çok genç yaşlardan başlayarak kitap sevgisi aşılamamız, onlara kitap toplama alışkanlığını kazandırmamız gerekir.

    Medenî ülkelerde, meselâ Fransa’da bütün klâsik eserlerin çeşitli baskıları vardır. Üniversiteler, enstitüler, uzmanlar tarafından yapılmış mükemmel edisyon-kritikler, iyi kağıda basılmış lüks edisyonlar, öğrenciler ve halk için ucuz baskılar. Bizde böyle bir faaliyet yoktur. Evliya Çelebi Seyahatnâmesi gibi en büyük eserimiz bile henüz gereği gibi incelenmemiş ve basılmamıştır.

    Bizde kitapçılığın, kültürün, ilmin, irfanın gerilemesinin ikinci sebebi alfabe değişikliğidir. 1928’den önceki kitapları eski alfabemizle basıp yaymak hâlâ yasaktır, suçtur. Türkçe bir kitabı Rum, Ermeni, Kril harfleriyle basabilirsiniz de İslâm-Kur’ân alfabesi ile basamazsınız. Bu yasak insan haklarını ihlâl etmiyor mu? Tartışamazsınız. Anayasaya da konulan bu yasağın tartışılması, kanunun değiştirilmesi yolu kapalıdır.

    Bazıları “Televizyon çıktıktan sonra tabiî olarak kitap satışları düşmüştür” diyorlar. Yanlış bir hükümdür bu. Fransa’da, Almanya’da, İngiltere’de televizyon yok mu? Oralarda, televizyona rağmen kitapçılık ilerleyip duruyor.

    Türkiye’nin antropoloji ilminin ışığında incelenmesi ve tahlil edilmesi gerekir. Mevcut ideoloji ve hâkim eğitim halkımızı ilkel bir toplum haline getirmiştir. Cep telefonu konusundaki çılgınlık bu iddiamı isbata yeter.

    Başta medyacılar olmak üzere aydınlarımız hem içinde yaşadıkları dünya kültürüne vakıf değildir, hem de ülkenin ve halkın kimliğini, kültürünü iyi bilmezler.

    Dünyanın hiçbir medenî ve ileri ülkesinde din ile devlet, din ile siyasî rejim, din ile aydınlar arasında bizdeki gibi şiddetli bir savaş yoktur. Bu mânâsız ve aptalca savaş ülkemizi, halkımızı, devletimizi, kültürümüzü bitirmiş, batırmıştır.

    Her yer okul ve üniversite dolu. Herkes okuma yazma biliyor. Peki kitapçılık, kültür faaliyetleri niçin ilerlemiyor, aksine geriliyor? Demek ki, ortada bir olumsuzluk, bir yetersizlik, bir terslik vardır.

    Üniversitelerin çoğaldığına bakmayın, Türkiye her geçen gün biraz daha gecekondu, kırsal kesim, taşra ve varoş kültürü içine kayıyor.

    Bundan senelerce önce Boğaziçi’nde lüks bir yalıda bir resepsiyon verilmiş; yüksek tabakaya mensup birkaç yüz kişi lüks limuzinlerle gelmişler. Kadınlar şık, erkekler şık, şampanyalar içilmiş, kahkahalar atılmış; gülücükler, gerdan kırmalar, göz süzmeler, ha ha ha, he he he… Bütün davetlilere, bugünkü fiyatı 200 milyon lira olan çok büyük, çok lüks, İtalya’da basılmış bir sanat kitabı hediye edilmiş. Sonra davet bitmiş, etraf toplanırken bir de bakmışlar ki, birçok davetli bey ve hanım hediye kitapları duvar diplerine, çalı ve çiçek tarhları kenarlarına bırakmışlar… Zenginmiş, otomobili limuzinmiş, gerdanlığı pırlantaymış, smokini beş bin dolarmış… Bunların ciğeri beş para etmez. Yamyam, Vandal, vahşî, Moğol çerisi herifler; Messalina kılıklı karılar!

    Müslümanlara tavsiyem: Evlerinizin en mutena köşesine, görülecek bir yere güzel bir kitap dolabı koyunuz, içine en nefis kitapları, en faydalı eserleri yerleştiriniz. Bütçenizde her ay kitap için, kültür, sanat için bir tahsisat bulunsun. Çocuklarınıza da kitap sevgisi aşılayınız. Gerekirse az yiyiniz, ucuz yiyiniz, mütevazı bir hayat sürünüz (Zaten doğrusu odur) fakat mutlaka kitap alınız, sadece almakla kalmayınız, okuyunuz; faydalı ve hikmetli bilgi ve kültür sahibi olunuz. 11 Mayıs 2001 Cuma

    Eğitim

    Helen Keller (1880–1968) Amerikalı ünlü bir kadın yazar ve düşünürdür. Onun yazar ve düşünür olmaması için önünde gerçekten büyük engeller vardı. Çünkü on dokuz aylık bir bebekken görme ve işitme duyularını yitirmiş; sessiz ve kapkaranlık bir dünyada kalmıştı. Henüz anadilini de öğrenmemişti. Dış dünya ile sadece dokunma hissiyle iletişim kuracak bir durumdaydı.

    İşte bu zavallı kıza iyi ve uygun bir eğitim metodu ile birtakım sabırlı ve azimli öğretmenler lisan öğrettiler, okuma yazma öğrettiler, kültür verdiler ve sonunda o meşhur bir yazar ve düşünür oldu. Hakkında birçok kitap yazılmış, film çevrilmiştir; eserleri vardır.

    İşte eğitim böyle mucizevî bir şeydir.

    Bütün medenî, ilerlemiş, zengin, kalkınmış, meselelerini çözmüş, insanlık yarışında önde koşan, beşerî faaliyetlerin birinci liginde oynayan ülkeler ve devletler eğitimi birinci madde olarak ele alırlar. Evet, en önemli olan ne siyasettir, ne iktisat, ne de maddî zenginlik. Öncelikle iyi bir eğitim sistemi kurulacak ve ülkenin, milletin çocukları, genç nesilleri vasıflı, güçlü, üstün insanlar olarak yetiştirilecektir.

    Türkiye, tarihinin en büyük krizine eğitim sisteminin kötülüğü, yetersizliği yüzünden mâruz kalmıştır. Ana sebep budur. Öteki kötülükler neticedir.

    Türkiye’de iyi, faydalı, kalkındırıcı, güçlendirici, kurtarıcı, yüceltici bir eğitim nasıl olmalıdır?

    Birinci husus: Bilgi faktörüdür. Yaşadığımız çağdaş dünyanın bir bilgi ve genel kültür seviyesi vardır. Bizim eğitimimizin verdiği bilgi bunun çok altındadır, çağdışıdır, geridir; çocukları ve genç nesilleri câhil bırakmaktadır. Zaman zaman, merak ettiğim, ilgilendiğim için başta Fransa olmak üzere ileri ve medenî ülkelerin liselerinde okutulan edebiyat, tarih, coğrafya, felsefe kitaplarını alır tedkik ederim ve onlarla bizim aramızdaki uçurumu görerek üzülürüm. Fransa liselerindeki tarih kitapları o kadar geniş, kapsamlı, meraklı, yetiştiricidir ki, biz o seviyede tarih bilgisini üniversitelerimizin tarih bölümlerinde bile veremiyoruz. O ülkede liselerde iki ciltlik felsefe kitabı okutulur. Diploma alabilmek için de zor bir imtihandan başarıyla geçmek gerekir, ayrıca bir de bakalorya sınavı vardır.

    “Bütün öğrenciler bu kitapları iyice okuyup da içlerindeki bilgileri kazanabiliyorlar mı?” suali hatıra gelebilir. Elbette ki, otuz kişilik bir sınıfın otuz öğrencisinin de başarılı olması gerekmez. Her sınıftan üç kişi edebiyatta, üç kişi tarihte, üç kişi felsefede başarılı olsa, bunlar bilahare Fransa’nın bu konulardaki ehliyetli ve güçlü eleman ihtiyacını karşılamaya yeter.

    Bizdeki eğitim sistemi, ders programları, ders kitapları, müfredat bir felakettir. Mevcut düzene bilgili, ahlâklı, karakterli, vasıflı, güçlü, üstün Türkiyeliler değil; robotlar, zombiler, beyni yıkanmışlar, resmî ideoloji bendeleri gereklidir.

    İkinci husus: Ahlâk ve karakter terbiyesidir. Bizim eğitimimiz bunu da veremiyor. Türkiye’de ahlâkın ana kaynağı dindir. Bir ülkede din ile savaşılır, dindarlık rejim için bir tehlike ve tehdit unsuru olarak görülürse o ülkenin çocuklarına, genç nesillerine nasıl ahlâk ve karakter terbiyesi verilebilir. İngiltere’deki eğitim sisteminin iki ana hedefi vardır: Bilgilendirmek, ahlâk ve karakter bakımından güçlü ve üstün kılmak.

    Üçüncü husus: Estetik, sanat, güzellik kültürü kazandırmaktır. Sanat ve güzellik hayatın, varoluşun ayrımaz parçasıdır. Bizim eğitim sistemimiz genç nesillere bunları verebilmiş midir? Türkiye’nin şu haline bakınız. İnsan ayağının bastığı her yer çirkinleşiyor, pisleniyor. Yeni binalar, yeni anıtlar ne kadar çirkin ve zevksiz.

    Türkiye eğitiminin üzerinde durması ve koruması gereken değerlerden biri de millî kimlik, millî kişilik ve millî kültürdür. Bizim bugünkü eğitim sistemimiz bunları koruyor, yüceltiyor, öğretiyor mu? Heyhat! Bizde her şey resmî ideolojiyi korumak, yüceltmek, müdafaa etmek için planlanmıştır.

    Japonlar iyi, güçlü, tesirli bir eğitim ile kırk yılda ortaçağ seviyesinden modern dünya seviyesine çıkıverdiler. Kendi kimliklerini, kişiliklerini, kültürlerini, özelliklerini, çetrefil yazılarını, kimonolarını, ikebanalarını, çay seremonilerini, Japonu Japon yapan bütün millî hususiyetleri koruyarak Batı dünyasının ilmini ve fennini, üstün ve faydalı bilgi ve tekniklerini aldılar ve 1905’te Rus imparatorluğunu dize getirdiler.

    Küçücük site devleti Singapur’u bu kadar güçlü, zengin, ileri, üstün yapan nedir? Elbette bunun birçok faktörü vardır ama bunların birincisi eğitim sistemlerinin mükemmeliyetidir. Singapur belki de şu anda dünya üzerindeki ülkeler içinde, eğitimi birinci olan ülkedir.

    Bizdeki Tevhid-i Tedrisat ilkesi ve uygulaması ülkemize, halkımıza, milletimize faydalı değil, zararlı olmuştur. Bunun değiştirilmesi, eğitimin liberalleştirilmesi, özelleştirilmesi gerekir. İslâm, Türkiye’nin kimliğinin ana faktörüdür. İslâm’ı dışlayarak, ona cephe alarak, onu devlet ve rejim için bir tehlike ve tehdit unsuru olarak görerek sağlıklı bir eğitim yapılamaz.

    Ülkemizde öyle mükemmel, parlak, cazibeli okullar kurulmalıdır ki, bunlara dışarıdan bile öğrenci gelsin.

    Türkiye yüz yılı aşan bir zamandan beri tek bir Nobel bile kazanamadı. Bunun suçlusu eğitim sistemi ve üniversitelerdir. Onların arkasında da ideoloji vardır.

    Medeniyetin, insanlığın, kültürün, sanatın, hikmetin ana vasıtası yazılı–edebî lisandır. Biz çocuklarımıza, gençlerimize zengin edebî Türkçeyi bile öğretemiyoruz. Üç yüz kelimelik konuşma, sokak, iletişim, medya Türkçesiyle elbette medeniyet ve ilerleme olmaz.

    Bu ülkede Ermeni, Grek, Rus, İbrani, hattâ Çin ve Japon yazısı ile yayın yapmak; gazete, kitap, dergi çıkartmak serbest de niçin İslâm–Kur’an yazısıyla Türkçe yayın yapmak yasaktır? 2000’li yıllarda bu bir insan hakları ihlâli değil midir? Türk çocukları niçin 1928’den önce yazılmış ve basılmış milyonlarca kitabı, tarihî belgeyi, mezar taşlarını, kitabeleri okuyamıyorlar, okuyabilseler bile anlayamıyorlar?

    Bizde niçin biri resmî, ötekisi gerçek iki tarih vardır? Bizde niçin bir sürü tabu vardır? Bizde niçin zorlamalar, yasaklar, fikir suçları vardır? Niçin bizde nice aydın vatandaş fikir, görüş ve vicdanî kanaatlerinden dolayı mahkemelerde sürünmekte, zindanlarda çürütülmektedir? Zavallı Türkiye… 21 Mayıs 2001 Pazartesi

    Aydın Yokluğu

    Bozukluğun temel sebeplerinden biri, bizde yeteri kadar güçlü, vasıflı, üstün muhalif bulunmamasıdır. Politikadaki muhalifleri kasdetmiyorum. Asıl muhalifler aydın, münevver, entelektüel olanlardır.

    Türkiye’nin muhalif büyük şairlere, romancılara, filozoflara, fikir adamlarına, sanatkârlara ihtiyacı var. Bunlar yetişmediği için bugünkü çıkmaza girmişiz, bugünkü bataklığa saplanmışız.

    Aydın bağımsız olmalıdır. Devletten, egemen güçlerden, oligarşi heveslisi azınlıklardan, çetelerden maaş alan, menfaat temin eden, onların gölgesinde zenginleşen, semiren kişiler çok kültürlü, çok okumuş olsalar da aydın olamazlar. Onlara besleme aydınlar denilebilir.

    Halide Edib aydın bir kadındı. Millî Mücadele’den sonra kurulan rejimin, ideallerine ters düştüğünü görmüş ve vatanını terk etmişti. Yakın tarihimizde onun gibi kaç kişi vardır?

    Cumhuriyet’in ilk yirmi beş yılında nice münevver geçinenler Parti’ye yamandılar, bazıları tâyinli mebus (milletvekili) oldu. Maaşlarını aldılar, boyunlarının borcu olan övgüleri yaptılar, destekleri verdiler ve yiyip içip yan gelip yattılar. Onlar elbette ki, hakikî münevver değildi. Birtakım hayatî gerçekleri haykırmaları gerekiyordu, onlar sustular. Susmak da bazen bir ihanettir.

    Şimdi bizde okur-yazar çok ama aydın pek yok.

    Aydın bir politikacı olmak için, muhalefet partisi milletvekili olmak yetmez. Kendi partisini, kendi genel başkanını tenkit edemeyen politikacı aydın değildir. Sadece iktidarı tenkit etmek ucuz, işporta işi bir muhalefet olmaz mı?

    Dünyanın hiç bir medenî, kalkınmış, hukukun üstünlüğü prensibini temel ilke olarak kabul etmiş, gerçek demokrasiyi benimsemiş ve tatbik eden ülkesinde resmî ideoloji diye bir şey kalmamıştır. Türkiye’de ise hâlâ var. Niçin? Çünkü gerekli çapta ve şiddette muhalefet yapan gerçek aydınlar kadrosu yok.

    Büsbütün aydınsız da değiliz. Medyada zaman zaman bazı köşe yazarları kaliteli muhalefet yapıyor, sistemi tenkit ediyor. Ancak bunların sayısı az, yazdıkları da yeterli değil.

    En kaliteli, en güçlü, en tesirli muhalefet romanla, şiirle, edebiyatla, düşünce eseriyle yapılandır. Türkiye’de roman yok. Bizdeki romanlar roman mı? Bir Sabataycının romanları yabancı dillere de çevriliyormuş. Merak ettim, birini alıp okumak istedim. Sonuna kadar okuyamadım. Bu zat büyük romancı, büyük edebiyatçı olduğu için değil, Sabataycı olduğu için ün kazanmış, kitapları çeşitli dillere çevrilmişti.

    Karısı Yahudi olduğu için dünyaca şöhret kazanan başka biri var ki, ben ona da romancı demem. Arnavut İsmail Kadare gibi bir romancımız yok.

    Düşünce, felsefe, kültür eserleri çeşitli dünya dillerine çevrilen kaç fikir adamımız, kaç kültür devimiz var? Hiç…

    Aydın olabilmek için birinci şart anadilini iyi bilmektir. Bugünkü okur-yazarlarımız edebî-yazılı zengin Türkçe’yi ne kadar biliyor? 1928’den önce yazılmış veya asılmış bir eseri gördükleri zaman “Bu eski Türkçe’dir, bunu okumak bilmem” diyen bir Türk, bir Türkiyeli nasıl aydın olacak? 1928’den önce basılmış kitapları okuyamayan Fransız, İngiliz, Alman var mı?

    Alfabe devrimiymiş, tartışılamazmış… Böyle aydınlık olur mu?

    Japonlar, dünyanın en zor, en çetrefil, öğretilmesi ve öğrenilmesi çok zahmetli, binlerce karışık şekilden müteşekkil yazılarıyla nasıl bugünkü hale geldiler? Bu yazı ile Japonya’da, her gün on dört milyon adet basan bir gazete nasıl çıkartılabiliyor? Dört yüz Japon üniversitesi bu yazı ile nasıl güçlü, vasıflı, üstün adam yetiştiriyor ve bu adamlar ilimde, fende, sanatta, kültürde dünyaya nasıl meydan okuyorlar?

    Bizde tabular vardır, bunların tartışılması, tenkit edilmesi yasaktır. Kutsal düzenin kutsal gerçekleri, dogmaları, amentüsü vardır. Bunlara muhalefet eden mimlenir, karalanır, cezalandırılır. Baskılardan korkan, sinen, doğruları söylemeyen, tenkit vazifesini yerine getirmeyen okur-yazarlar elbette ki aydın değildir. Onlar kapı kullarıdır.

    Sistem veya düzen denilen şeye bakınız. Bir sürü yolsuzluk, haksızlık, mantıksızlık. Demokrasinin adı var, kendisi yok. Devlet var, onun üzerinde bir de derin devlet var? Nasıl bir şey bu derin devlet? Bilen yok. Şu üniversitelerimizin haline bakınız. Samsun Üniversitesi İlahiyat Fakültesi dekanı marş okuyamayana Kur’an dersinden kırık not vereceğini ilan etti. Böyle bir üniversite olabilir mi? Üniversitelerimiz hür fikirli nesiller yetiştireceğine, robotlar ve zombiler yetiştirmek için çalışıyor.

    Medenî bir ülke, muhalif aydınlara sahip olan ve bu aydınlara, muhalefetleri dolayısıyla baskı ve zulüm yapılmayan ülkedir. Muhalif aydınların mahkemelerde süründürüldüğü, hapishanelerde çürütüldüğü bir ülke elbette medenî değildir.

    En geniş şekliyle gerçek mânada din, inanç, fikir, vicdan, inandığı gibi yaşamak hürriyetinin olmadığı bir ülke medenî değildir. Böyle bir ülkenin okur-yazarları, yüksek tahsillileri muhalefet yapmazlarsa onlar da aydın ve medenî değildir.

    Ateist, agnostik, inançsız olabilirsiniz. Lakin, başörtüsü yüzünden haksızlığa uğrayan, ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören dindar Müslümanların haklarını korumazsanız, onları desteklemezseniz aydın olamazsınız. Aydın “Sizin inanç ve fikirlerinizi paylaşmıyorum ama sizin haklarınızı korumak için çalışacağım” diyebilen kimsedir. Kendisi dinsiz olduğu için dindarların ezilmesini, kendisi solcu olduğu için sağcıların ezilmesini isteyen kişi de aydın olamaz.

    Gerçek aydının üç boyutu vardır: Bilgi, aksiyon ve estetik. Genel kültür ve millî kimlik konusunda yeterli kültürü olmayan; ahlâk ve fazilet boyutu bulunmayan; güzellik, estetik, sanat birikimine sahip olmayan kişiler aydın değildir.

    Harvard’ta tahsil ettikten sonra Türkiye’ye gelmiş ve bir bankanın başına geçmiş, sonra bankayı soymuş. Böyle aydın olur mu? Gazetecilik ve televizyonculuk yapıyor; bin türlü dolap ve dalavere çeviriyor, kısa zamanda gayr-i meşru, kirli kocaman bir serveti oluyor. Böyle biri aydın olur mu?

    Vatan, millet şarkıları söyleyerek politikaya atılıyor, milletvekili oluyor ve Meclis’e girince genel başkanın azad kabul etmez kölesi gibi hareket etmeye, körü körüne sadakat göstermeye başlıyor. Üç üniversite bitirmiş olsa da bu herif yine de aydın olamaz. Bizde aydın yetişebilir mi? Bugünkü eğitim sistemiyle, bugünkü üniversitelerle, bugünkü resmî ideoloji ile yetişemez. Birkaç istisna, birkaç oto-didakt, birkaç üretim hatâsı yetişir, onlar da yetişmez. 09 Haziran 2001

    Gençlik ve Ahlâk

    FAKİR bir ailenin çocuğu… Bin zahmetle okumuş, diploma almış… Artık hayata atılacak, bir iş sahibi olacak, kendisine bir yuva kuracak, toplum içinde yerini alacak. Bu gencin idealleri nelerdir?

    Öncelikle iyi para kazanması lazım. Fakirlikten kurtulacak, zengin olacak. Güzel bir meskene sahip olmalıdır. Evini pahalı bir şekilde döşemelidir. Otomobili lüks, gösterişli olmalıdır. Güzel bir kız bulup evlenmeli, güzel ve zeki çocukları olmalı; o çocuklar pahalı ve gözde okullarda okumalıdır. Sadece bir mesken yetişmez. Bir yazlık, bir yat da gerekir. Sık sık pahalı lokantalara gitmeli, bol para harcamalıdır.

    Doktor olsun, mühendis, işletmeci, hukukçu olsun şimdi nice gencin hayalleri, idealleri bunlardır.

    Toplumumuz uzun yıllardan beri genç nesillere yüksek fikirler, ahlâk, vatanseverlik, en geniş mânasıyla kahramanlık, püritanizm aşılayamıyor. Şimdi geçerli ideoloji hedonizmdir. Her ne pahasına olursa olsun daha fazla maddî zevk, daha fazla haz, daha fazla lüks ve konfor, daha fazla gösteriş, daha fazla tüketim.

    İslâm dini bunlara karşıdır ama bizim yeni Müslümanlar da hedonist olmuşlardır.

    Birtakım hacı beyler halktan, dışarıdaki işçilerden büyük paralar toplayarak muazzam holdingler kurmuşlardır. Bu holdinglerin patronları en pahalısından Mercedes 500 SEL’lere biniyormuş. Hani İslâm dini tevazuu, orta halli bir hayat sürmeyi emrediyordu? Hani İslâm ahlâkı gösterişi, kibiri, gururu, tantanayı, lüksü, ihtişamı hoş görmüyordu?

    Avrupa’da çok zengin bir iş sahibinin mütevazı, eski, küçük bir araba ile gezdiğini görebilirsiniz ama bizde göremezsiniz. Sağcı olsun solcu olsun, dindar olsun dinsiz olsun, şu olsun bu olsun bizdeki patronlar Nemrud gibi, Firavun gibi, Neron gibi yaşamak isterler. Otomobilleri çok şaşaalıdır, meskenleri saray gibidir.

    Düzenin, resmî ideolojinin eğitim sistemi ve üniversiteleri çok bozuk, çok kalitesizdir, çağ dışıdır. Peki Müslümanlar ciğerpareleri olan çocuklarına niçin eğitim ve üniversite dışı, paralel ve alternatif bir terbiye vermiyorlar, veremiyorlar?

    Terbiyeli ve karakterli bir genç nasıl olmalıdır? Bir örnek vereyim. Zengin baba, üniversiteye giden oğluna bir gün şöyle dese:

    – Sana bir otomobil almak istiyorum, nasıl bir şey olsun?

    Çocuk bu teklife şu cevabı vermelidir:

    – Babacığım, teklifine çok teşekkür ederim. Fakat arkadaşlarımın çoğu fakirdir, arabaları yoktur. Onlardan ayrılmak, kopmak istemem. Onlar ceplerinde birkaç lira ile gezerken ben lüks bir araba ile fakülteye gidemem. Sağol, şimdilik dursun.

    Zengin, fakat terbiyeli ve karakterli bir genç, arkadaşlarıyla bir lokantaya gitse, parası az olanlar kuru fasulya, pilav ile karınlarını doyursalar, zengin çocuğunun onların yanında İskender kebabı, kaymaklı (veya dondurmalı) tatlı yemesi uygun olmaz. Cebinde yeterli harçlığı bulunmasına rağmen onun da fakirler gibi karnını doyurması gerekir.

    Japonya’da Toyota fabrikalarının sahibi süper zengin Japon, Tokyo’da 65 metre karelik küçük bir evde oturuyormuş. Bizdeki zenginler ise saray yavrusu, 750 metre karelik triplekslerde sefa sürüyor. Böyle bir hayata hangi ahlâk sistemi yeşil ışık yakabilir? Dünyanın en büyük imparatorluğunun reisi olan Osmanlı padişahlarının meskeni Topkapı Sarayı’na bakınız. Çadırlı ordugâh gibi bir yerdir. Topkapı Sarayı’nda ihtişam yoktur.

    Ahlâk kitaplarında nice kavram, kelime, fazilet, rezilet yazılıdır. Bunların çoğu artık kullanılmıyor, bilinmiyor. Mürüvvet, fütüvvet, ihsan, kerem, şecaat, cebanet, hikmet, cerbeze, iffet… Genç Müslüman nesillerin vasıflı ve ehliyetli hocalardan ahlâk-ı islâmiye dersleri okumaları, imtihan vermeleri ve diploma almaları gerekir. Biz çocuklarımıza İngilizce öğretiyoruz ama ahlâk öğretmeyi gerekli görmüyoruz. Kuru kuruya Müslüman olmakla kişinin ahlâklı da olacağını sanıyoruz. Ahlâk iki türlü öğrenilir. Birincisi kitaplardan okuyarak. İkincisi ailede, toplumda, hayatta görerek. Bizde ikisi de kalmadı. Nadir istisnalar kaideyi bozmaz.

    Ahlâklı ve faziletli bir Müslüman haramdan, ateşten kaçtığı gibi kaçar.. Faziletli bir Müslüman, “Bu devir ve bu düzen bozuktur. Böyle bir devirde ve düzende yamukluk yapmak, haram yemek caizdir” gibi küfür sözleri söylemez.

    “Gayemize ulaşmak için her haltı yemek caizdir…” Bir Müslüman böyle söyleyebilir mi? Böyle bir fetva veren kişi Müslüman olabilir mi?

    Herifin maaşı belli, geliri belli. Peki, kısa zamanda nasıl bu kadar zengin olmuştur?

    Yapılan işlerden yüzde on komisyon almak diye bir şey bizim dinimizde, Şeriatımızda var mıdır?

    500 milyara yapılacak bir işi bir trilyona yaptırmak İslâm’a, ahlâka, fazilete yakışır mı?

    İhaleleri başkalarına kaptırmıyorlar. Kendileri alıyorlar. Fiilen yapım işini başka bir şahsa veya firmaya veriyorlar ve kendileri hiç çalışmadan yüz milyarlar, trilyonlar kazanıyorlar. İslâm dini böyle yapanları iyi ve samimî Müslüman olarak kabul eder mi?

    Son otuz yılda Müslümanların bir kısmı çok bozulmuştur. Onların bu dine, bu dâvaya verdikleri zararı ne Mason verir, ne militan ateist.

    Peygamberimiz bazı haram işlere yardımcı olanların da günahkar ve suçlu olacağını haber vermiştir. Mesela riba günahında sadece alan ve veren değil; katiplik ve aracılık yapan, yardımcı olan da suçludur. İçki konusunda da böyledir. İçmese bile satan, sunan, hizmet eden günahkar olur. Bütün haram ve bozuk işler de böyledir.

    Hırsızları, haramyiyicilerini, din bezirganlarını, mukaddesat sömürücülerini destekleyenler, alkışlayanlar, öğenler de suçludur.

    İslâm’ın bir ahlâk sistemi vardır; o sistemin emir ve yasakları, ilkeleri, hükümleri, sınırları vardır. Bunlara uymayan Müslüman asla iyi bir Müslüman olamaz. Bunları inkar edercesine müteammiden çiğneyen kişi maazallah dinden çıkar, kâfir olur. Düzen ve devir bozuk diye Müslüman her haltı yiyemez.

    Zavallı gençlerimiz… Onların nicesini kötü yetiştiriyoruz. Yarın huzur-i Hak’ta bizden dâvacı ve şikayetçi olacaklardır.13 Temmuz 2001

    Lisan ve Buhran

    Geniş kültürlü, sezgi sahibi bir Fransız, Alman, İngiliz veya Amerikan aydınına, Türkiye’deki büyük buhranın temel sebeplerinden birinin edebî-yazılı lisanın yozlaşmış ve bitmiş olması olduğunu söylesem, düşünür, konunun üzerinde durur, “niçin?” diye sorar ama bizdeki okur-yazarlar bu iddiayı fantezi bulur, güler geçer.

    İnsanı insan yapan, iki ayağının üzerinde yürümesi değil, lisanıdır. Lisanını yitiren insan insanlıktan çıkar. Bir kazada beyninin lisan kısmı zedelenmiş ve konuşmak, anlamak, okumak, düşünmek yeteneklerini kaybetmiş bir kimse ne olur? Bir enkaz olur. Toplumlar da böyledir.

    Lisan ikiye ayrılır. Birincisi günlük konuşma dilidir. Bunu öğrenmek, konuşmak için okula gitmek, öğretim görmek gerekmez. Birkaç yüz kelimeden ibarettir. İkincisi: Edebî-yazılı lisandır. Milletlerin, ülkelerin, devletlerin medeniyet temeli işte bu yazılı-edebî dildir. Yirminci asrın başlarında Türkçede iki yüz bin kelime varmış. Bugün Fincede de bu miktarda kelime mevcuttur. Bizim darbelenmiş, yozlaştırılmış, kuşa çevrilmiş, ihanete uğramış Türkçemizde ise yirmi bin kadar kelime kalmıştır. Bunların çoğu da ilmî ve teknik kelime ve terimlerdir.

    Bir insanın ilim, irfan, kültür derecesi lisanından anlaşılır. Bir toplumuun seviyesi de lisanına bağlıdır.

    Türkiye yakın tarihinde edebî-yazılı lisanını kaybetmek talihsizliğine uğramıştır. Lisan zayıflayınca ilim, irfan, sanat, kültür, düşünce de zayıflamış ve hattâ bitmiştir.

    Bugünkü arı, duru, sade, yozlaşmış, bitmiş Türkçe ile Nobel kazanmak ne mümkün.

    Şu koskoca Türkiye, son çeyrek asırda Arnavut İsmail Kadare gibi bir romancı bile yetiştiremedi. Sebep Türkçedir, bugünkü anti-eğitimdir.

    Sadece edebî-yazılı lisanı darbelemediler, tarihin de canına okudular. Halide Edib, “Türkiye’de Şark, Garp ve Amerikan Tesirleri” adlı kitabında, bizde lisana ve tarihe yapılan müdahalelerin Nazi Almanya’sındakinden, Stalin Rusya’sındakinden daha şiddetli olduğunu yazıyor.

    Bir milletin tarihi onun hafızasıdır. Tarihle oynadınız mı, millî kimlik, millî kültür, millî kişilik sarsılır, büyük bozukluklar başlar.

    Japonya’da lisan, yazı, tarih, millî kültür ve sanat ile bizdeki gibi oynanmış olsaydı Japonlar kalkınabilir, bir dünya devi olabilirler miydi?

    Şu anda dünyanın en kötü ve berbat ülkesi Kuzey Kore’dir. Son birkaç yıl içinde açlıktan bir buçuk milyon insan ölmüştür bu sosyalist cumhuriyette. Halk sefalet, rezalet, açlık, korku, sıkıntı, kahır içinde yaşamaktadır. Elmanın diğer yarısını teşkil eden Güney Kore ise kalkınmış, üreten, çalışkan, zengin, hayat dolu bir ülkedir. Kuzey niçin bu hale gelmiştir? Bunun birinci sebebi resmî ideolojidir.

    Türkiye’nin eskiden resmî ideolojisi yoktu ama kızılelması, mefkûresi, evrensel prensipler üzerine kurulu bir dünya görüşü, bir nizam-ı âlemi vardı. Bunlar bırakıldı ve yerlerine bir ideoloji getirildi. Sonunda ne oldu? Cevabı ben vermeyeyim, ülkenin manzarasına bakınız.

    Bütün medenî, büyük, önemli ülkelerin lisanları, başka dillerden alınmış kelimelerden meydana gelmiştir. Fransızca’nın temeli Latince’dir. Almanca’da en az 30 bin yabancı kelime vardır.

    Türkçe’ye Arapça’dan, Farsça’dan, başka dillerden girmiş kelimeler Türkçeleşmiştir. Onları tasfiye etmek Türkçeyi yozlaştırmak, zayıflatmak,

    yazılı-edebî lisanı

    bitirmek mânasına gelir.

    Açın yabancı televizyon kanallarını, başka ülkelerin devlet adamlarının, aydınlarının, seçkinlerinin kendi lisanlarını gürül gürül, akıcı bir şekilde konuştuklarını, meramlarını kolaylıkla ifade ettiklerini göreceksiniz. Bizde lisan konusunda çok büyük sıkıntılar vardır. Koca politikacılar, profesörler, sözde ilim ve fikir adamları ıkınarak zorlukla konuşmakta, iki kelimeyi bir araya getirinceye kadar akla karayı seçmektedir.

    Halkın durumu ise acınacak vaziyettedir. İki üç yüz kelimelik söz hazinesi yetmediği için halk yığınları iniltiler, böğürtüler, ünlemler ile anlaşabiliyor. Yuf be… Amma da kral… Ye onu ye…

    Buhranların, görünen yakın sebeplerinin ardında derin sebepleri vardır. Lisan bizdeki çözülmenin, bozulmanın, yıkılışın, çöküşün derin ve ana sebeplerindendir.

    Lisan tahribatı öyle kolay kolay tamir edilemez. Bugünkü fakir ve arı-duru Türkçe’nin büyük bir lügat kitabı bile yoktur. Fransa’daki Petit Larousse veya Petit Robert gibi Türkçe bir lügat kitabı yazmak mümkün müdür? Mümkün değildir. Yirmi bin kelimelik ve terimlik bir dilin bin beş yüz sayfalık lügatı olamaz.

    Türkçenin mükemmel bir grameri de yoktur. On ciltlik, yirmi ciltlik resimli, belgeli mükemmel bir Türk tarihi de yoktur. Mükemmel ve mufassal bir Türkiye coğrafyası da yazılmamıştır. Türk mimarisine ait on ciltlik, binlerce sayfalık, renkli ve renksiz resimlerle süslenmiş bir külliyat var mıdır?

    Büyüklüğüne ve önemine nisbetle kültür ve kütüphane bakımından dünyanın en zavallı şehri İstanbul’dur. Harvard üniversitesi kütüphanesinde 15 milyon, Chicago üniversitesi kütüphanesinde 13,5 milyon kitap var. Mısır’da bile yeni yapılan İskenderiye kütüphanesinde 8 milyon kitap olacakmış. İstanbul’un en büyük kütüphanesi olan Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde kitap, filim ve diğer belgelerin hepsinin toplam sayısı 450 bindir.

    Resmî ideoolji Türkiye’yi okumayan, düşünmeyen şifahî bir toplum haline getirmiştir. Böyle bir toplumun şu globalleşen dünyada yeri yoktur.

    Evet beyler, Türkiye bu hale geldi ise, bunun on sebebi varsa, bu sebeplerden biri de lisandır, kültürdür. Yazık ki, aydınlarımız, okur-yazarlarımız, sorumlularımız bu konu üzerinde durmuyor.

    Türkiye’nin gerçek gündeminde bir lisan, yazı meselesi vardır. Hiçbir medenî toplum, 1928’den önce yazılmış ve basılmış milyonlarca kitabını, belgesini okuyamadan, anlayamadan ayakta duramaz.

    Shakespeare’yi okuyup anlayamayan bir İngiltere yok demektir. Türkiye aydınları, okur-yazarları Fuzulî’yi zevk ve haz alarak okuyamıyor, anlayamıyorsa Türkiye bitmiş demektir.17 Temmuz 2001

    Ahlâk ve Bilgelik

    İSTANBUL’da vazife gören öğretmen dostlarımdan birinin yakın bir akrabası okulun karşısında küçük bir kırtasiye dükkanı açmış. Öğretmenin öğrencileri bazen boş saatlerinde bir ikişer saat dükkanda tezgahtarlık yapıyormuş; zaman zaman dükkan tamamen onlara emanet ediliyormuş. Netice: Maalesef yolsuzluklar, yamukluklar yapılmış.

    Herkesi suçlamak istemiyorum ama genç nesilleri iyi yetiştiremiyoruz. On dört on beş yaşındaki çocuklar öğretmenleri ile ilgili bir dükkana bakıyorlar ve hesaplarda bozukluklar oluyor. Türkiye’nin batması için başka sebep aramaya lüzum yoktur.

    Grigori Petkof’un “Beyaz Zambaklar Ülkesi” adlı kitabının baş tarafında şöyle yazılıdır: Finlandiya’da tramvaylarda biletçi yokmuş. Bir para kutusu varmış, kutunun üzerinde çeşitli yerlere yapılacak yolculuğun ücreti yazılıymış. Her binen, o listeye göre kutuya para atarmış. Atmayan, az atan olmazmış.

    Bir ülkenin dirliği, düzeni, âsâyişi, huzuru kanunlarla, cezalarla, hapishanelerle sağlanmaz.

    İşin başı eğitimdir. Eğitim ailede, okulda, toplum içinde, hayatta verilir.

    Ünlü ve eski liselerimizden birinde bir ara her yıl mezunlar albümü için son sınıf öğrencilerinden yüklü bir para toplanır; parayı toplayan açık gözler, emanete hıyanet ederek Paris seyahatleri yapar, bir sürü edepsizlik ederlerdi. Yarın bu gençler hayata atılıp makam mevki sahibi olduklarında elbette ki, Türkiye’yi soyacaklar, vazifelerine ihanet edeceklerdir. Nitekim ettiler de. Bir ülkenin okullarında, üniversitelerinde, imtihanlarında kopya çekiliyor, sahtekarlık yapılıyorsa o ülke bahtına ağlasın.

    Türkiye’de bir hukuk, adalet buhranı var. Bu buhran sebep değil, neticedir. Geçenlerde Beşiktaş’taki Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne gitmiştim. Mahkemelerden birinin kapısındaki kâğıtta sırf o güne mahsus tam 26 dâvanın listesi vardı. Her yerde dev mahkeme binaları, onbinlerce hakim savcı, milyonlarca dâva dosyası, kale gibi binlerce hapishane yapılmış. İçleri tutuklu ve mahkum dolu. Türkiye’nin bittiğine, battığına dair bin delil var. Lakin sadece şu mahkemelerin hali bile bitişi, batışı anlatmaya yeter.

    Ülkeler, devletler, milletler birtakım değerler üzerinde yükselir. Bu değerlerden birincisi hikmettir, yeni Türkçe ile bilgeliktir. Dikkat ettiyseniz hikmet, bilgelik ne kelime, ne kavram olarak artık kullanılmıyor. Hikmetin pabucunu dama atmışız ve böyle yaptığımız için batmışız.

    İkinci değer adalettir. Adaletin olmadığı yerde hürriyet boş bir laftan ibarettir.

    Üçüncü değer, ülkenin ve halkın kimliğinin yaşatılması, korunmasıdır. Ana kimliğin altında alt-kimlikler vardır. Bunlar da, çeşitlilik içinde birlik yahut birlik içinde çeşitlilik prensibiyle yaşatılacaktır. Osmanlı böyle yaptığı için 622 sene yaşamıştır.

    Eğitim de çok önemlidir. Eğitimin temeli ilim, irfan, kültür; ahlâk, yüksek karakter; sanat, estetik, güzellik olmalıdır. Tarih boyunca resmî ideolojilerle hiçbir ülke, devlet, millet sağlıklı bir şekilde yücelmemiştir. Nazilik Almanya’yı bir ara çok güçlendirdi ama sonunda batırdı. Marksist-Leninist ideoloji Rusya’yı ve uydularını batırdı. Şimdi de Kuzey Kore’yi batırıyor.

    İtalya’da Faşizm, İspanya’da Frankizm, Portekiz’de Salazarizm o ülkelere ne kazandırdı, ne kaybettirdi? Türkiye’de ülkenin, devletin, milletin, hikmetin, adaletin, evrensel değerlerin üzerinde bir heyûla var. Taraftarları, o heyûlanın ülkemizi ve halkımızı yücelttiğini iddia edebilirler mi?

    Bir ara şöyle bir edebiyat pek sık yapılmaya başlanmıştı: İslâm dünyasında en ileri, en sağlam, en güçlü ülke Türkiye’dir. Bu üstünlüğünü de ideolojisine borçludur. Bugünkü feci durumumuz karşısında acaba o edebiyatçılar aynı teraneleri sayıklamaya devam ediyorlar mı?

    Türkiye için dünyada kendisine denk örnekler, modeller bulunmaktadır. Amerika’yı, Japonya’yı, Almanya’yı örnek ve model olarak göstersem, itiraz edenler çıkabilir. Lakin Güney Kore’yi, Taiwan’ı, Singapur’u gösterirsem itiraz etmeleri mümkün olmaz. Avrupa’da da İsviçre, Finlandiya örnekleri var.

    Biz, tarihin kaydettiği iki büyük imparatorluktan birini kurmuş bir milletiz. Osmanlı devletini kuran ve yaşatan bu millet bugünkü çukura nasıl düşmüştür? Onu kimler bu hale getirmiştir?

    Taiwan bize göre küçük bir adadan ibaret bir ülkedir, nüfusu da bizim üçte birimiz kadardır. Altı yüz bin kişilik bir ordu beslemektedir. Türkiye dahil, dünya devletlerinin çoğunluğu onu devlet olarak kabul etmiyor. Bizde Taiwan’ın elçiliği yok, sadece ticarî mümessilliği var. Taiwan bir Çin devletidir. Orada Çince konuşulur, Çin yazısıyla okunur yazılır. Çin yazısı o kadar zordur ki, günlük gazete okumak için on beş bine yakın çok çetrefil, eciş bücüş şekil bilmek gerekir.

    Bunca zorluğa, imkansızlığa, olumsuzluğa rağmen Taiwan nasıl bu kadar güçlü olabilmiştir? Bir milyar 350 milyon kişilik dev Çin’e nasıl kafa tutabilmektedir?

    Altı yüz küsur kilometre karelik küçük Singapur devleti niçin çok güçlüdür? Orada niçin her şey yolunda gitmektedir? O küçük ülkenin başarısının kaynakları nelerdir?

    İsviçre niçin Avrupa Birliği’ne üye değildir? Niçin Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na üye değildir? O küçük ülke, fert başına düşen millî gelir konumunda nasıl dünya birincisi olmuştur?

    Bütün kutsal kitaplarda ve onların sonuncusu olan Kur’an-ı Kerim’de “çalmayacaksın” deniliyor. Türkiye’de ise çalmak, talan etmek, hortumlamak çok yaygınlaşmıştır. Hırsızlık işlerine politikacılar, büyük bürokratlar, medyacılar, büyük iş adamları, nice kodamanlar karışmıştır.

    Ahlâk düzelmedikçe ülke ve millet yeni bir anayasayla, yeni kanunlarla selamet bulamaz. Resmî ideoloji kaldırılmadıkça, onun yerini bilgelik almadıkça kurtuluş olmaz.

    Köklü değişimler gerek. 18 Temmuz 2001 Çarşamba

    Kahramansız Toplum

    Kahramanlarini yetiştiremeyen toplumlar batmaya, sürünmeye mahkûmdur. Bir ülkenin büyüklüğü yüzölçümü, yahut nüfusunun çokluğu ile değil, seçkinlerinin beyinleri iledir. Beyin yetiştiremeyen ülke çoraktır. Finlandiya 20’nci asırda bir

    Sibelius

    , bir de

    Alto

    yetiştirdiği için

    “Büyük bir küçük ülkedir.”

    Büyük hırsızlar, büyük dolandırıcılar, büyük sahtekârlar yetiştiren bir toplum

    büyük belâlara, büyük yıkımlara, büyük çöküşlere hazır olsun. Her sahada kahramanlar yetişir. Mandela bir kahramandır, Rahibe Tereza bir kahramandır.

    Büyük hırsızlara, büyük dolandırıcılara, büyük üçkağıtçılara Nobel verilseydi, bazı ülkeler her yıl çuvalla Nobel kazanırdı. Bir eğitim sistemi düşününüz ki, okuma yazma öğreterek genç nesilleri okur-yazar cahiller haline getiriyor; ondan ne hayır gelir?

    Karanlık çağlarda Katolik kilisesi, inançlarından dolayı insanları ateşte yaktırarak idam ettiriyordu. Bugünün karanlık beyinleri de vatandaşları inançlarından, dindarlıklarından, dinî hükümleri hayatlarına tatbik etmelerinden dolayı cezalandırıyor.

    Böcek kadar beyni olmayanlar bir ülkenin idaresinde söz sahibi olursa vay o ülkenin haline.

    Eşkıyalığın da kuralları, raconu, etiği varmış eski zamanlarda. Ondokuzuncu asırda ülkemizde bulunan bazı eşkıya, zenginden aldığının bir kısmını fakirlere verirmiş.

    1800’lerin son çeyreğinde Gebze ile Şile arasında icra-i şekavet eyleyen Balçıklı Edhem

    ,

    evli bir kadınla ilişki kurduğu için çetesinde bulunan çok sevdiği yeğenini idam ettirmiştir.

    Bugünün nice namuslusunda o eşkıyadaki ahlâk anlayışı yoktur.

    Medeniyet, çağdaşlık, aydınlık adına ortaya çıkacak ve bu kavramların ardında kısa zamanda muazzam bir kara servet sahibi olacak. Bu adam devlet adamı mıdır, yoksa bir şaki midir?

    Bir gram sanat, bir ton politika dedikodusundan ve tantanasından bin kere daha hayırlıdır. Zulümlerin en iğrenci, en şenii, en alçakçası kanunların gölgesinde yapılandır. Eşkıyalığın en vahimi ve rezilcesi din ve mukaddesatı âlet ederek yapılan eşkıyalıktır.

    Kâfirlerin yalancı cennetleri, yalancı cehennemleri vardır. Sadık bendelerini yalancı cennetlerde zevk ü sefa içinde yaşatırlar, kendilerine kafa tutanları da yalancı cehennemlerde terbiye ederler.

    Bozuk düzenin rantlarıyla semirenler, küfrün önlerine attığı kemikleri kemirenler sâlih mü’minler midir, yoksa katmerli münafıklar mıdır? Behey nâbekâr, madem ki, para kazanmak için kuduz bir hırsa sahipsin, bari din ve mukaddesatı âlet ederek yapma bu işi. Kadın satarak servet sahibi olsan, bu derece günah işlemiş olmazsın.

    Dâvâ, cihad, İslâm diyerek işe başladığı zaman malı ve serveti pek azdı. Bir iki küçük tapu, az miktarda para, küçük bir ticaret. Peki bu kadar kısa zamanda bu adam Türkiye’nin sayılı zenginleri listesine nasıl girdi?

    Dünyanın on beş en zengin adamından onu Müslümanmış. Bu servet sahipleri, paralarıyla akıllıca din hizmetleri yapmış, Ümmet-i Muhammed’in kurtulması ve yücelmesi için çalışmış olsalardı İslâm dünyası bugünkü durumda olur muydu?

    Lükse, konfora, gösterişe, aşırı tüketime yönelik Müslüman erkekler ve kadınlar büyük fitnelere yol açıyorlar. Hayber kalesinin kapısını cüceler açamaz. Bir Ali gerek öyle zorlu kapıları açmak için.

    Aşkta kazanan kumarda kaybedermiş. Bizim delikanlı hem aşkta, hem kumarda, hem riyasette, hem ünde kazanmak istiyor. Bunca tûl-i emelin hepsi birden gerçekleşir mi?

    Kötülüklerin iyilikle dengelenmesi gerekir. Büyük hırsızlar, büyük namussuzlar, büyük eşkıya yetiştiren bir ülke; büyük namuslular, büyük doğrular, büyük hayırlı kimseler yetiştiremezse tepetaklak olur.

    Haçlı seferleri başladığında İslâm dünyası, bilhassa Ortadoğu fitne, fesat, tefrika, tezebzüb, nifak, şikak, post kavgaları içindeydi. Nihayet bir

    Selahaddin Eyyubî

    çıktı, İslâm ülkelerini birleştirdi, Kudüs-i şerifi Haçlıların elinden aldı. Selahaddin kimdi? Onun bin türlü üstünlüğü, fazileti vardı. Bir tekini zikredeyim: Vefat ettiğinde geriye bıraktığı mirası cenaze masraflarını karşılamadı da yakınları ve dostları para koyarak cenazesini kaldırdılar. İslâm dünyası bu devirde de bin türlü zaaf ve perişanlık içinde çırpınıyor. Bu devrin Selahaddin’i gelmeden kurtuluş olmaz.

    Namazı kılmayan ve şehvetine uyan bir İslâm toplumu kendine yazık etmiştir. Zekat vermeyen, yahut zekatı yerine değil de, başka yere veren bir İslâm toplumu belâ ve azaba hazır olsun. Emr-i mâruf ve nehy-i münker yapmayan bir İslâm toplumu kurtulmaktan ümidini kessin. Büyük ve küçük cihadı terk edenler zillete, esarete, hakarete kendileri tâlip olmuşlardır.

    Sünnetlerden yüz çeviren sahte sofular Peygamber bereketinden ve feyzinden mahrum kalırlar. Cemaat rahmet, tefrika azaptır. Hadîste

    “Zamanındaki imam-ı kebire biat etmeden ölen kimse sanki cahiliyet ölümü ile ölmüştür”

    buyuruluyor. İmam var mı, biat var mı bu devirde?

    Hakikî âlim, şeyh, mürşid Peygamberin halifesi ve vekilidir. Böyle mübarek bir zat bulan ona biat, intisap ve itaat etsin. Ancak dikkatli olunuz, şeyh ve mürşid diye bir holding müdürüne biat etmeyiniz. Nice çok merak edilen dünya dedikodusu vardır ki, bir ikindi namazının gayr-i müekked sünneti kadar kıymeti ve hükmü yoktur.

    Lüks ve pahalı otomobiliyle, servet ü samanıyla öğünen, gururlanan, kibirlenen, kuduran şu zavallının bir solucan kadar aklı ve iz’anı yok. 06 Ağustos 2001

    Eğitim ve Gençlik

    Kenarları dükkânlarla dolu dar bir sokaktan geçiyorum. Civardaki bir lisede dersler bitmiş, öğrenciler gruplar halinde aşağıya doğru yürüyor. Zengin çocukları bunlar; elbiseleri, gömlekleri, ayakkabıları genellikle lüks ve pahalı cinsinden. Hallerine, tavırlarına, konuşmalarına, gülüşlerine, yürüyüşlerine dikkat ediyorum, hiç beğenmiyorum. Çoğu, gömleklerini pantolonlarının üzerine çıkartmışlar, gravatlarını iyice gevşetmişler. En az yarısının ellerinde sigara var. Ceketleri ellerinde. Bir çoğu kaba kaba gülüşüyor. Konuştuklarını derli toplu duyamıyorum ama pek ıvır zıvır laflar ediyorlar. Yürüyüşleri de zarafetsiz ve zevksiz. Kızların hali de iç açıcı değil. Lise öğrencisine mini etek giydirilir mi?

    Bu yıl da okullar açıldı. Eski hamam eski tas. Ders kitapları bir felaket. Batıdaki ders kitaplarıyla mukayese edersek bunlar zeka özürlüler seviyesinde kitaplardır. Meselâ Fransa’daki tarih, coğrafya, edebiyat, felsefe kitaplarıyla bizdekileri bir masanın üzerine koyup, bir jüriye inceletsek, aradaki fark meydana çıkacaktır.

    Eğitim meselesi siyasetten, hukuktan, iktisattan çok daha, bin kat daha önemli ve hayatîdir. Bizim medyamız ve onun peşinden giden toplumumuz cinayetler, rezaletler, şarkıcılar, türkücüler, futbol, basketbol, anayasa değişikliği, iktisadî kriz, soygunlar, Bin Ladin’ler ile meşgul. Öylesine meşgul ki, gündemde eğitim meseleleri, eğitim kalitesi, genç nesillerin bilgi ve ahlâk bakımından iyi yetiştirilmesi diye bir madde yok.

    Biz lise denilince betondan yapılmış kocaman bir binayı ve içerisine doldurulmuş bin kadar öğrenciyi düşünüyoruz. Eğitimin kalitesi, metodları üzerinde hemen hemen hiçbir fikrimiz yok.

    Eğitim demek öncelikle:

    (1) Hem bilgi vermek, hem de ahlâk ve karakter aşılamaktır.

    (2) Kalite konusunda dünya ülkeleriyle yarışmak ve üstün gelmeye çalışmaktır.

    (3) Sosyal kültürde, yâni edebiyat, lisan, tarih, felsefe, sosyoloji, sanat tarihi gibi konularda çok vasıflı, çok güçlü nesiller yetiştirmektir.

    (4) Ülkenin en zeki, en ahlâklı, en idealist, en kabiliyetli insanları arasından seçilmiş bir eğitim kadrosuna sahip olmaktır.

    (5) Türkiyeli kimliğine sahip, Türkiye’nin değerlerine bağlı; bilgi, aksiyon ve estetik boyutları güçlü, hayata atıldığında Türkiye’yi yüceltecek, Türkiye’ye hizmet edecek vasıflı, güçlü, üstün elemanlar ve kadrolar yetiştirmek demektir.

    Bizde her ders yılı başlarken medya, velilerden para alınıyor diye tutturur, bu konuda bir yığın laf eder. Velilerden para alınmış alınmamış, eğitimimizin asıl meselesi bu mudur?

    Medyamız, aydınlarımız, politikacılarımız niçin eğitim metodlarını, eğitimin kalitesini tartışmıyor?

    Bu ülkenin adı Türkiye’dir ve hem resmî lisan, hem kültür lisanı Türkçedir. Okullarımız, eğitim sistemimiz yazılı-edebî Türkçeyi çocuklarımıza öğretebiliyor mu?

    Her ülkenin, her milletin bir tarihi vardır. Bizim eğitimimiz genç nesillere tarih öğretebiliyor mu? Tarih mi öğretiyor, birtakım ideolojik ve düzmece masallar ve mavallar mı?

    Bizim liselerimiz psikoloji, mantık, ahlâk, metafizik, estetik öğretiyor mu?

    Okullarda çocuklarımıza ahlâk ve karakter terbiyesi verebiliyor muyuz?

    Yapılan anketler okullarda uyuşturucu kullanan çocuklarımızın sayısının az olmadığını ortaya koydu.

    On beş yaşındaki çocuklarımızın fosur fosur sigara içmesine niçin (tatlılıkla veya disiplinle) engel olamıyoruz.

    Büluğ çağındaki çocuklarımızın seks konusundaki durumları nasıldır? Onlara bu konuda sağlam bir terbiye verebiliyor muyuz?

    Maalesef elli yıldan beri birtakım ahlâksız, seviyesiz, ucuzcu, kalitesiz, popülist politikacılar eğitimimizin temellerini dinamitlediler.

    Eğitim resmî ideolojinin ve bozuk düzenin emellerine hizmet eder hale getirilmiştir.

    İki sene kadar önce elime bir belge geçmişti ve o konuda bir yazı kaleme almıştım: Robert Kolej’de hırsızlık vak’aları çoğaldığı için müdür velilere hitaben bir yazı göndermişti. En zengin, en seçkin, en müreffeh tabakanın çocuklarının okuduğu, Amerikalı misyonerler tarafından kurulmuş bir lisede bile böyle olursa bu memleketin geleceği ne olacaktır?

    Liselerde hamile kalıp okuldan atılan kızlarla ilgili iddialar, haberler ve bilgiler vardır.

    Öğretmenlik, eğitimcilik mesleğinin hiçbir kadr ü kıymeti kalmamıştır. Hiçbir zengin, varlıklı ailenin çocuğu öğretmen olmuyor.

    Okullarımızda ne bitirme imtihanı var, ne de bakalorya (olgunluk) imtihanı.

    Sınıfta kalmak yok, doğru dürüst ders çalışmak yok.

    Çocuklarımız diploma alacaklar, liselerde fazla bir şey öğrenmedikleri için paralel-lise durumundaki dershanelere çuvalla para ödeyerek yeniden ders görecekler ve üniversiteye girmek hakkını kazanacaklar. Ne aptalca, ne sersemce bir sistemdir bu!

    Elbette bütün öğrenciler zeka, kabiliyet, istidat bakımından bir tarağın dişleri gibi bir olamaz. Otuz kişilik bir sınıfta üç beş süper talebe, on iyi talebe bulunursa yeterlidir. Geri kalan on beş genç düşe kalka okur. Süperler ve iyiler boş zamanlarında kütüphanelere gidip kitap okumalıdır. Liseli gençlerin bir kısmı sağlam bir edebiyat, tarih, felsefe, sanat kültürü edinmelidir. Sanat boyutu olan fotoğrafçılık, resim, ebru, başka el sanatlarından biri ile ilgilenmelidir.

    Gençlerimize kültür, görgü, edeb, terbiye verilmelidir. Lise çocuklarımız fosur fosur sigara içerek sokaklarda, yaka paça bir tarafta olduğu halde laubali şekilde dolaşıyorlarsa ülkemiz bozuk, devletimizin istikbali tehlikede demektir.

    Lisanı, edebiyatı, tarihi, felsefeyi, sanatı, sosyal kültürü ihmal edip de sadece cebir, geometri, fizik, kimya ile iyi bir gençlik yetiştirmenin imkanı yoktur. Asıl ve temel olan sosyal kültürdür.

    Kaç genç neslin kanına girdiler ve hâlâ girmeye devam ediyorlar. Türkiye’ye yazık oldu. 22 Eylül 2001

    Gençleri Yetiştirmek

    Avrupa ülkelerinden birinde üniversitede okuyan başörtülü Müslüman bir Türk kızı, yaz aylarında ziyaretime gelmişti. Konuşma esnasında Osmanlıca öğrenmek istediğini söylemiş, yardım edip edemeyeceğimi sormuştu. Olur demiş, yarım saatte ona Osmanlıca yazıyla nasıl okunduğunu göstermiştim. Zeki bir insan olduğu için hemen kavramıştı. Sonra Almanya’ya döndü. Üç hafta sonra bana gönderdiği mektubu Osmanlıca yazmıştı. Gerçi bazı yanlışları vardı ama büyük bir başarı sergilemişti.

    Şu hususu da arzedeyim ki, kolay ve çabuk bir şekilde Osmanlıca öğrenebilmek için, daha önceden Kur’an okumasını bilmek gerekir. Kur’an okuyamayanların, ilk olarak Arap alfabesinin harflerini tanımaları, bunların kelimenin başında, ortasında, sonunda nasıl yazıldıklarını bellemeleri gerekir. Bu iş birkaç gün veya hafta alabilir.

    Ülkemizde çok zeki, çok kabiliyetli, çok istidatlı gençler vardır. Öncelikle onların aranması, bulunması, seçilmesi ve kendilerine yatırım yapılması kalkınma ve kurtulma için temel şarttır.

    İleride işler, vazifeler, emanetler böyle üstün kimselere verilmelidir. Tabiî, onlar iyice yetiştirildikten sonra.

    Bu devirde Müslümanlar arasında pek yanlış ve verimsiz bir sistem geçerlidir. Filan cemaate girdin, onun başkanına veya hazretine intisab ettin ve Mevlanı buldun… Filan tarikata girdin ve olgun Müslüman oluverdin… Feşmekân hocaefendiye bağlandın, ne mutlu sana…

    Hayır! Mesele bu kadar kolay, ucuz, bedava değildir.

    Müslümanın yetiştirilmesi, terbiye edilmesi gerekir. Bu da şu üç boyutta olacaktır:

    Bilgi boyutu:

    Müslüman, seviyesine ve durumuna göre, din kültürüne sahip olacaktır. Kendisine yetecek kadar akaid, fıkıh, ilmihal, ahlâk, tasavvuf bilgileri edinecektir. Ayrıca, bazı İslâmî ilimleri çok muhtasar (kısa) da olsa öğrenecektir. Meselâ doktor, mühendis, veteriner, iktisatçı, işletmeci, iletişimci gibi Müslümanların, birkaç daktilo sayfası kadar da olsa usûl-i fıkıh ilminin özetini okumuş ve öğrenmiş olması icab eder. Usûl-i fıkıh din ilimlerinin, din kültürünün mantığıdır, metodolojisidir. Her münevver (okumuş, aydınlanmış) Müslüman, az da olsa bu ilimden haberdar olmalıdır. Ta ki, dinî konularda saçmalıklar yapmasın, Kur’an ve Sünnetten kendi kafasına, heva ve hevesine, re’yine göre indî hükümler çıkartmaya kalkmasın.

    Münevver Müslümanların usûl-i tefsir konusunda da, az fakat sağlam bilgiye sahip olmaları gerekir. Hangi tefsirler muteber tefsirlerdir? Rivayet tefsiri nedir, dirayet tefsiri nedir? Tefsir yapmaya ehil bir Müslümanın sahip olması gereken ilimler hangileridir? Tefsir bi’l-heva ve’r-rey ne demektir. “Men fessere’l-Kur’ane bi re’yihi fekad kefer” (Kur’an’ı kendi re’yiyle tefsir eden (yorumlayan, ondan hüküm çıkartan) kâfir olur) hadîsinin mânasını nasıl anlamalıyız?.. Müslüman bunları da bilecek, Kur’an konusunda yanlış ve kafa karıştırıcı metodlardan uzak duracaktır.

    Müslümanın yeterli miktarda genel kültüre de sahip olması lazımdır. Münevver Müslümanlar, inançlı gençler konuşulmayan, sadece yazılan edebî Türkçeyi hakkıyla biliyorlar mı? Gencimiz İstanbul Teknik Üniversitesi’ni bitirmiş, parlak bir mühendis olmuş ama bu milletin bin yıl kullanmış olduğu İslâm yazısıyla Türkçe okuyamıyor. Eline eskiden basılmış bir Fuzulî Divanı veriyorsunuz, aval aval bakıyor. Böyle İslâm münevveri, böyle İslâm mühendisi olur mu? Bu genç filan İslâmî cemaate mensupmuş, falan Hazretü’l-Hazerat’a intisaplıymış… Okuma yazma bilmiyorsa vah ona, yazık ona. Zeki bir Müslüman çocuğu veya genci Osmanlıca’yı kısa zamanda öğrenmeye başlar. Başlar dedim. Çünkü başladıktan sonra bir ömür boyu çalışmak gerekir.

    Münevver müslümanların tarih, coğrafya, sanat kültürü, sosyoloji, mantık, psikoloji, metafizik, estetik, biraz antropoloji, biraz lisaniyat (linguistique), biraz hukuk kültürüne de sahip olmaları zaruret derecesinde şarttır.

    Gençler bunları kendi kendilerine öğrenemez. Bağlı oldukları tarikatların, cemaatlerin, grupların, fırka ve hiziplerin onlara bu bilgileri vermeleri gerekir. Mügalata yapılmasın, yanlış anlaşılmasın; bu kültür, bu bilgiler işçi, çiftçi, küçük esnafa verilmeyecek, üniversitede okuyan, ileride münevver, aydın, seçkin Müslüman olacak gençlere verilecektir.

    Tahsili, branşı, uzmanlığı ne olursa olsun, her Müslüman genç siyaset-bilim, âmme (devlet) hukuku konusunda da yetiştirilmelidir.

    Aksiyon – Ahlâk:

    Tek başına bilgi ve kültür yetişmez. Onun yanında mutlaka ahlâk, fazilet, yüksek karakter eğitimi de verilmelidir. Nefsini dizginleyememiş, yüksek ahlâka sahip olamamış kültürlü bir Müslüman hem kendisine, hem Ümmetine büyük zararlar verebilir. İslâmî düzen bir ahlâk düzenidir. İyi Müslüman, bir ahlâk ve fazilet timsalidir. İslâmcı geçiniyor ve kendisinde bütün rezail-i ahlâk mevcut, böyle İslâmcı olur mu?

    Yalan söyleyen, emanete hıyanet eden, işleri ehil olanlara değil, ehil olmayan yakınlarına dağıtan, din sömürüsü yoluyla büyük miktarda kara para, kara servet edinen, içi riyaset ve şöhret ateşiyle cayır cayır yanan, şehvetin her türlüsüyle gözleri dönmüş, parayı din haline getirmiş, nefsini put yapmış adamların İslâmcılık oyunu oynamaları ne kadar gülünçtür.

    Estetik, Sanat, Güzellik:

    Bu boyuta sahip olmayan kimse kesinlikle iyi bir Müslüman, iyi bir münevver olamaz. İslâm, Allah’ın dinidir. Allah güzeldir, güzeli sever. Müslümanların güzel olmaları, güzelliği sevmeleri ve aramaları, bütün işlerini güzelce yapmaları gerekir. İslâm dini hiç bir şekilde çirkinlikle bağdaşmaz. Müslümanlar yeni bir cami yaptıracaklar ve ortaya güzel olmayan, çirkin bir mimarlık eseri koyacaklar. Böyle bir şey düşünülemez. Estetik, sanat, güzellik boyutundaki eksiklikler ve güdüklükler konusunda Müslümanlar tedbirler almalıdır. Mimarlıkta, dekorasyonda, kılık kıyafette, otomobilde, ferdî veya sosyal hayatın her safhasında güzelliği sergilemeliyiz. Bunun için de genç nesilleri, bilhassa üniversiteli imanlı çocukları estetik ve sanat konusunda yetiştirmeliyiz. 01 Aralık Cumartesi

    Dindar Üniversiteli Gençlere

    Yüksek tahsil yapıyorsunuz, okuyorsunuz, gençsiniz, henüz hayata atılmamışsınız. Önemli bir yol ayrımındasınız. Önünüzde iki yol var. Biri Mevlâ’ya gider, ötekisi belâya. Seçim size aittir.

    Kuru dindarlıkla, şeklî Müslümanlıkla kendinizi kurtaramazsınız. Âhir zamanda yaşıyorsunuz; şuurlu, vasıflı, güçlü Müslümanlar olmanız gerekiyor. Bu devirde iyi Müslüman olmak kolay değil. Sıkıntılarla karşılaşacaksınız, çetin imtihanlar vereceksiniz, önünüzde tuzaklar var. Bir takım hususları madde madde yazıyorum.

    (1) Resûlullah Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemi din ve dünya işlerinde en büyük rehber, önder, kılavuz ve başkan olarak kabul ediniz. Muhammedî hedyden başkası geçerli ve makbul değildir. Bunu iyi biliniz. Peygamber’in Allah katından getirdiği Kur’an’ı düstur olarak kabul ediniz, Sünnet’e uyunuz, on dört asırdan beri gelip geçmiş Peygamber vekillerinin yâni hakikî âlimlerin, kâmil mürşidlerin, evliyaullahın gösterdikleri yoldan ayrılmayınız. İslah ediyoruz diye ifsat eden birtakım zındıkların, reformcuların yıkıcı fikir, görüş ve reçetelerine iltifat ve itibar etmeyiniz.

    (2) Dinî konularda sakın tartışmayınız. Sakın, dinî meselelerde kendi hevanızla, re’yinizle, şahsî görüşünüzle hüküm vermeyiniz. Ehl-i Sünet büyüklerinin akaid, fıkıh, ilmihal, ahlâk, tasavvuf kitaplarına sımsıkı bağlı olunuz. Kur’an’dan ve hadîsten kendiniz doğrudan doğruya hüküm çıkartmaya kalkışmayınız. İslâm dini, mukallidler tarafından Kur’an mealleri, tercümeleri veya tefsirleri, yine hadîs kitapları okuyarak öğrenilemez.

    (3) Sadece bilmekle iyi Müslüman olunmaz. Bildiğini hayatına uygulamak gerekir. Farz ibadetleri, başta beş vakit namaz olmak üzere (Sünnetler ile birlikte) eda ediniz. Yirmi rekat teravih namazını Hz. Ömer çıkarttı gibi sapık fikir ve görüşleri kabul etmeyiniz. Büyük icazetli din alimlerinin, meselâ Dersiâm Erzurumlu Ömer Nasuhi Bilmen Hoca’nın “Büyük İslâm İlmihali” adlı kitabında yazılanları kabul ediniz. Zındıkların fikir ve görüşlerini kabul ederseniz Mevlâ’yı değil, belâyı bulursunuz.

    (4) İslâm’ın kendine mahsus bir ahlâk sistemi vardır. İyi insan olmak için İslâm ahlâkını hayatınıza uygulamanız gerekir. Öncelikle lisan âfetleri hususuna dikkat ediniz. Büyük din âlimi İmamı Birgivî Hazretleri, Tarikat-ı Muhammediye adlı eserinin büyük bir kısmını lisan afetlerine ayırmıştır, mütalaa ediniz. Ahlâksız bir Müslüman kesinlikle iyi bir Müslüman değildir. Müslüman yalan söylemez, Müslüman emanete hıyanet etmez, Müslüman vaadinden dönmez. Müslüman gıybet etmez. Müslüman, nefs-i emmâresini en büyük düşman bilir. Müslüman iyi insan, iyi vatandaş demektir. Müslüman yamukluk yapmaz… İnsanı kurtaran ve helak eden huyları muteber ahlâk ve tasavvuf kitapları anlatmaktadır. Bunları İhyâu Ulûmi’d-din gibi kitaplardan okuyunuz.

    (5) Dünya tuzağına düşmeyiniz. Dünyayı kendiniz ve yakınlarınız için yalancı bir cennet yapmak sapıklığından uzak durunuz. Dünya fânidir. Dünya bir oyalanma yeridir. Gençlik, güzellik, servet, çoluk çocuk, mal mülk, müzeyyen (süslü) meskenler… Bütün bunlara bel bağlamayın, aldanmayın.

    (6) Bazı gençlerin cahil ve gafil yakınları “Aman çocuğumuz çok zengin olsun, çok para kazansın, lüks bir hayat yaşasın” gibi şeytanî emeller beslemektedir. Bu tuzağa da düşmeyin. Bu dünyaya gelmekten maksat iyi Müslüman ve iyi insan olmaktır. Para ve servet insanı azdırır. Zenginliğin büyük sorumluluğu vardır. Şükrünü eda edebileceğiniz yeterli bir gelir ve mal ile yetinmenizi tavsiye ederim.

    (7) Fazilet ilimle, irfanla, kültürle, ahlâk ve faziletle, hikmet ve firasetle, kerem ve mürüvvetle, hayr u hasenatla elde edilir. Kereste ve moloz kişi en pahalı giysiler içinde de olsa, en lüks otomobillerle de gezse, en israflı hayatda yaşasa yine moloz ve kerestedir. Çok parası olmak bir fazilet değildir. İlmi, ahlâkı, takvası, güzelliği, hayrı olmak fazilettir.

    (8) Din sömürüsünün, mukaddesat istismar ve istihdamının her türlüsünden, âşikâre olanından ve gizlisinden uzak durunuz. Din sömürücüleri dünyanın en it ve en uğursuz kişileridir. Onlar karı satanlardan daha rezil, daha şerir, daha alçaktır. Din kutsaldır, ona ancak hizmet edilir. Fetvası ve ruhsatı verilmiş imamlık, müezzinlik, müftülük gibi hizmetler dışında din hizmetlerinden dolayı yaratıklardan ücret beklemeyiniz, almayınız.

    (9) Hangi branşta ihtisas yaparsanız yapın yazılı ve edebî anadilinizi çok iyi seviyede öğreniniz. Üç yüz kelimelik günlük konuşma Türkçesiyle aydın olamazsınız. İster yol mühendisi ol, ister veteriner, Fuzulî divanını anlayarak ve zevk alarak okuyacak derecede Türkçe bilmeniz gerekir. Osmanlıca yazı ile okuma yazmayı öğrenin, iki yüz bin kelimelik zengin Türkçeyi öğrenmeye çalışın.

    (10) Sanat, estetik, güzellik kültürü edinin. Bu konuda cahil kalmayın. İstidat ve kabiliyetiniz varsa geleneksel İslâm sanatlarından birini öğrenin. Bu sanatlar sadece hat, tezhib ve ebrudan ibaret değildir. Ülkemizde yüz kadar geleneksel el sanatı vardır. Bunlardan birini seçin, hocasını bulun, kursuna gidin. Böyle bir sanatla hem mutlu ve huzurlu olacaksınız, hem eser vereceksiniz, hem de (önemi yok ama) bir miktar para kazanacaksınız. En önemlisi de “sanat boyutuna” sahip olacaksınız.

    (11) Tarikata girmek bir nasip meselesidir. Böyle bir arayışın içinde olunuz. Ancak, Şeriatsiz tarikat olmaz. Şeriatsiz tarikat sapıklıktır, bunu hatırınızdan hiç çıkartmayınız. İcazetli hakikî bir şeyh bulursanız, istihare yaparak mürid olabilirsiniz. Bağlılarını yetiştiremeyen, muhib ve dervişlerini kemal yolunda ilerletemeyen tarikatlara girmeyiniz. Tarikat öncelikle edeb demektir.

    (12) Allah ile ezelde “Elest bezminde” yapmış olduğunuz ahd ü misakı ve Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimize biatınızı hatırınızdan hiç çıkartmayınız.

    (13) Müslüman olunuz, İslâmcı olmayınız. İslâmcılıkda bir ideoloji kokusu vardır. İslâm ilahî bir din ve nizamdır, beşerî bir ideoloji değildir.

    (14) Sakın çirkin, itici, kırıcı, yamuk Müslüman olmayınız. Güzel, çekici, gönül yapıcı, dosdoğru Müslüman olunuz. Bir Müslüman size kötülük ederse siz ona iyilik ediniz. Kur’an böyle diyor.

    (15) Gösterişten, lüksten, konfordan, aşırı tüketimden, şatafattan, kibirden, gururdan uzak durunuz. Mütevazı, kanaatli, alçakgönüllü olunuz. 12 Aralık 2001 Çarşamba

    Ah Mürüvvet!

    On sene kadar önce yeni çıkarılacak bir dergide çalışmak üzere bazı gençler bulmamı bir dostum rica etmişti. Etrafa haber saldım, bir grup genç görüşmeye geldi. Tecrübeleri yoktu, öğrenci idiler, böyle bir iş onların kendilerini göstermeleri, medya sahasına ayak basmaları için iyi bir fırsattı. Yapılacak işler hakkında biraz izahat verdikten sonra, sorusu olan var mı dedim. Gençlerin birisi heyecan içinde, gözleri kocaman açılmış, atıldı:

    – Bize ne para vereceksiniz?… diye sordu.

    Diğerleri de aynı soruyu sormuşçasına pür dikkat cevabımı bekliyorlardı. Çocukları bozmadım, maaş ve ücret konusunun bilahare görüşüleceğini söyledim ve onları güzellikle savdım.

    Henüz öğrenciler, profesyonel gazeteci değiller, kendilerine güzel bir iş teşebbüsü yapılıyor ve ilk sordukları “Ne kadar para verilecek?” Bu zihniyetle köy olmaz kasaba olmaz.

    İslâm Osmanlı, Türk terbiyesinde bir genç bir işe çırak olarak alınınca para meselesi konuşulmaz, genç bir ay çalışır, işine ve ahlâkına bakılır, ne kadar başarılı olduğu görülür, ayın sonunda zarf içinde kendisine bir para verilir. Bu onun ilk maaşıdır. Zarfı alırken utanır, kızarır, açıp içindekileri saymadan alır cebine koyar, “Teşekkür ederim, Allah bereket versin” der.

    Gazetecilik yapmak üzere İstanbul’a 1960’da gelmiştim. O zaman bugünkü gibi güçlü bir İslâmcılık cereyanı yoktu. Üniversitelerdeki şuurlu dindar öğrencilerin sayısı azdı. Burs veren bir vakıf veya cemaat de yoktu. Devlet öğle vakitleri öğrencilere ucuz yemek vermezdi. Müslüman gençler bin zahmet ve meşakkat içinde okurlar, karınlarını üniversite civarındaki küçük lokantalarda kurufasülye yiyerek doyururlardı.

    Bundan otuz kırk yıl önce gençler içinde birtakım hizmetleri feragat ve fedakârlıkla yapan, ücret sormayan, verilmezse şikayet etmeyen, verilirse az çok demeyen idealist ve muhlis kimseler vardı.

    Şimdiki nesiller, istisnalar dışında çok maddeci, çok paracı, çok keyfine ve rahatına düşkün yetişiyor.

    Altı yerden burs alan öğrenciler varmış.

    Bundan birkaç yıl önce Milliyet gazetesi yayınlanmıştı. Üniversiteli bir genç sahte belgelerle öğrenci kredisi alıyormuş, yakalanmış…

    Dinden uzaklaşmış, sekülerleşmiş, çağdaş ve materyalist gençlerin hedonist olmalarını anlamak kolay da, Müslüman gençlerin bir kısmının çok maddeci, çok paracı, çok lüpçü, çok avantacı olmalarını anlamak mümkün değil. Bir Müslüman böyle olmaz. Bu gibi gençler, öğrenciliklerinde böyle olurlarsa hayata atıldıkları zaman neler yapmazlar. Allah onları islah eylesin, şerlerinden bu milleti, bu memleketi, İslâm dinini, Muhammed ümmetini muhafaza buyursun.

    Para, keyif, konfor, lüks, israf, aşırı tüketim, madde, gösteriş ana değerler haline geldi. Bir takım değerler de dışlandı, terk edildi, yürürlükten kalktı.

    Mürüvvetin mânasını bilen kaç kişi var? MürüvvetsizMüslüman olur mu? Mürüvvetsiz bir İslâm toplumu olur mu?

    Bir müşrik, bir inkârcı, bir ateist için helal ve haram kavramlarının kıymeti yoktur. Onun için para vardır. İster helal, isterse haram olsun. Müslüman için böyle midir? Hakikî bir Müslüman haram ve şüpheli paradan, ateşten kaçar gibi kaçar. Şu rezillere bakın, aynı numaradan çifter çifter makbuzlar bastırmışlar ve bu yolla yüz milyarları, trilyonları götürüyorlar. Sonra da kendilerini dini bütün Müslüman olarak tanıtıyorlar. Vah vah, ne günlere kaldık. Sahtekârlar ve dolandırıcılar dini bütün oldu!

    Kerem, cûd, seha, ihsan, itidal, afüv, merhamet lügatlarda kaldı.

    Bayram günü Müslüman bir grup serçe avına çıkmış. Evet, evet serçe avına. Binmişler otomobillerine ve soğuktan perişan olmuş kuşları yakalamaya gitmişler, akşam serçe kebabı yiyeceklermiş. Merhametli, rikkatli, şefkatli bir Müslüman şu soğuklarda serçe avlar mı?

    Şile cezaevinde yattığım sırada soğuk bir kış olmuştu. Bazı kişiler aç serçeler için avluda tuzak yapıyor, içine giren kuşları korkunç ve sadist kahkahalarla yakalayıp elleriyle boyunlarını kopartıyorlardı. Allah’ın o gaddarları niçin hapse attırdığını o zaman iyice anlamıştım.

    Zevk için, keyf için, öldürme şehvetini tatmin için, sadistlik için avcılık yapanların başları beladan kurtulmaz.

    Her neyse, biz yine baştaki konuya dönelim. Bazı basın yayın işleri için bir veya iki üniversite öğrencisi tutayım, zaman zaman gelip çalışsınlar, dışarıda iş takip etsinler, hem bir şeyler öğrensinler, hem de birkaç kuruş harçlık çıkartsınlar diyorum. Diyorum da, bu işi konuşurken ilk soruları, gözleri fincan gibi açılmış, heyecandan sesleri çatallaşmış, yüz hatları takallüs etmiş olarak “Ne para vereceksin?” diye soracaklarından korkuyorum.

    Unutulan ahlâkî değerlerimiz yukarıda saydıklarımdan ibaret değildir. Zamanımızda vefa ve sadakat kalmadı. Büyüklere hürmet, akranlara sevgi ve meveddet, küçüklere şefkat kalmadı. Fütüvvet (yiğitlik) kuralları çöpe atıldı. Kötülüğe karşı iyilikle mukabele eden kaç kişi çıkar şu güruh-i lâ yüflihûn içinden?

    Müslüman kin tutmaz. Kalbinde kin olanın dini yoktur denilmiştir.

    Komşuluk hukukuna hakkıyla riayet eden kaç kişi çıkar şu şehirde. Kocaman bir bina, bir dairede cenaze oluyor da, komşular gelip taziyette bulunmuyor. Mühendis Ferruh beyin binasında alt katta oturan ihtiyar kadından uzun müddet ses çıkmamış, sonunda polis marifeti ile kapı açılmış, bir de bakmışlar ki, kadıncağız çoktan ölmüş, cesedi çürümüş. Zamane komşuluğu…

    Eminönü Zeytinburnu tramvayında sık sık “Sayın yolcularımız aman cüzdanınıza sahip olunuz” diye anons yapılıyor. Bu anonslar bir çöküşün çan sesleridir.

    Canavar lokantacı veya büfeci döküntü etlerden, en kalitesiz kıymalardan döner yaptırtmış, yanına da “Nefis döner bulunur” diye yazmış. Kazandığı para haramdır. Nefis mercimek çorbası satan herif de mercimek unu yerine buğday unu ile çorba yapmış. O da haram kazanıyor, ateş kazanıyor.

    Ya birtakım politikacılar. İşleri güçleri yalan dolan, milleti aldatmak, alavere dalavere yapmak. Tepeleri üzerine düşsünler inşaallah!

    Ah edeb, ah mürüvvet, ah ahlâk, ah fazilet… Bizi bırakıp da nerelere gittiniz? 13 Ocak 2002 Pazar

    Ahlâk ve Hayat

    Kur’ân’da Resûlullah’ın yüksek bir ahlâka sahip bulunduğu ve O’nun insanlar için güzel bir örnek ve model olduğu beyan ediliyor. Bugün İslâm dünyası başta olmak üzere insanlık âlemi dehşetli krizler içindedir. Bunlardan kurtulmanın tek çaresi Yüce Yaratan’a itaat etmek, O’nun emir ve yasaklarını hayata uygulamaktır. Yüce Yaratan’a itaat etmek, Son Peygamber’e itaat ile olur. Peygamber’in Allah katından getirdiği Kutsal Kitab’ta, yine ilahî vahye ve ilhama dayanan Sünnet’inde selâmet için gerekli bütün bilgiler mevcuttur.

    Bugünkü İslâm dünyası Peygamber’e gereği gibi uymakta mıdır? Bu soruya evet cevabını vermek mümkün değildir. Çünkü Müslümanlar O’na gereği gibi uymuş, Şeriat’ını ve Sünnet’ini hakkıyla anlamış ve hayata tatbik etmiş olsalardı şu perişan, zelil, feci durumda bulunmazlardı.

    Müslümanların içinden aklı başında, vicdanlı kimselerin Peygamber’in Sünnet’ine uymak, hayatta O’nu örnek ve model kabul etmek üzere ciddî ve azimli bir kampanya başlatmaları gerekmektedir. Böyle bir şey İslâm ülkelerinin çoğunda şu anda yapılamasa bile; milyonlarca Müslümanın yaşadığı İngiltere, Fransa, Almanya, Amerika gibi Batı ülkelerinde mümkündür.

    Amerika, din ve inanç hürriyeti bakımından öyle hür bir ülkedir ki, orada Amişler denilen dinî bir tarikatin mensupları, kendilerine mahsus bölgede 18’inci yüzyılın ölçü ve şartlarına göre bir hayat sürmekte ve kendilerine kimse karışmamaktadır.

    Müslümanlar bu gibi medenî Batı ülkelerinde cemaatler ve komünler kurarak ellerinden geldiği kadar Kitabullah’ın ve Resûl Sünneti’nin ilkelerine, emir ve yasaklarına, ahlâk kurallarına uygun bir hayat sürebilir, başka Müslümanlara ve Müslüman olmayanlara güzel bir örnek teşkil edebilirler.

    İslâm ülkelerinin bir çoğunda da ferdî olarak İslâm ahlâkına sahip olmak ve bu konuda insanlara örnek olmak yasak değildir.

    Bir örnek vereyim: Diyelim ki, şuurlu bir Müslüman gıda maddeleri satışı üzerine bakkaliye, market, lokanta, pastahane cinsinden bir ticaret yeri açtı ve halka hizmet vermeye başladı. Dindar ve şuurlu Müslümanın bu konuda bazı üstünlükleri, faziletleri olması gerekir. Aklıma gelenleri sayayım:

    1. Müşterilere iyi ve kaliteli hizmet verecek.

    2. Güleryüzlü olacak, müşterileri kırmayacak, haksız tenkitleri bile sabırla karşılayacak.

    3. En iyi malları ve mâmülleri en ucuza vermeye çalışacak.

    4. Para hırsına kapılmayacak, köşeyi dönmek için müşterilerini kazıklamayacak.

    5. Dindar olmayan müşteriler bile onu takdir edecekler, övecekler.

    Dindar ve şuurlu bir Müslümanın halk tipi ucuz lokantasına gittiğimizi farz edelim. Önce bir çorba istedik. İlk kaşıktan sonra “Bravo çorba dediğin böyle olur…” dememiz gerekir. Et suyundan pişirilmiş nefis bir mercimek çorbası. Cebimizde fazla paramız yok, ucuz yemekler yiyeceğiz, ikinci olarak nohut söyledik. O da et suyundan ilik gibi pişmiş, gerçekten nefis, tekrar “Bravo!” diyoruz. Bir de meselâ sakızlı muhallebi istedik, ona da on üzerinden on numara verdik. Lokantanın dekorasyonu lüks değildi ama her yer tertemizdi ve en önemlisi de garson çok güleryüzlüydü. Siz pul biber demeden, gözlerinizle bir şey aradığınızı anlamış ve biberi hemen yetiştirmişti. Et suyuna pişmiş nohut pul biberle iyi gider.

    Ticaretin, esnaflığın, dükkancılığın her dalında Müslümanların böyle başarılı olmaları gerekir. Başarı notunun ölçüsü de şudur: Notu kendisi vermeyecek, başka dindarlar da vermeyecek; inanç itibarıyla yabancı veya karşıt olanlar verecek. Onlardan not alabilirse sınavı başarmıştır.

    Bu dediklerimi hayata geçirmek mümkün müdür? Elbette mümkündür. Ancak bunun için şuurlu Müslümanların eğitilmesi gerekir. Eskiden lonca teşkilâtı, ahîlik, fütüvvet ahlâkı varmış; sonra bunlar ne yazık ki unutulmuş, ortadan kalkmış. Zamanımızda bunları, gücümüz ne kadarsa o nisbette tekrar yaşamak, hayata geçirmek gerekir.

    Geçenlerde bir dostumla birlikte, dindar insanların açtıkları bir lokantaya gittik. Hava çok soğuktu, önce çorba istedik. Yedi dakika bekledikten sonra soğuk bir çorba geldi. Döner istedim, aman yanık olmasın diye tenbih ettim, o da hem yanık tarafından geldi, hem de soğuktu. Neticede ne oldu? Hesabı ödedik, garsona bahşişini bıraktık ve bir daha gelmemek üzere ayrıldık.

    Müslümanın pastahanesine gideceksiniz; tatlısının, pastasının, çayının, kahvesinin, limonatasının nefasetine ve lezzetine hayran kalacaksınız. Fiyatları da mâkul olacak.

    Müslümanın otelinde yatacaksınız, temizliğine ve hizmetinin kalitesine on üzerine on not vereceksiniz.

    Müslümanların çalıştırdığı marketin malları hem kaliteli, hem de nisbeten ucuz olacak.

    Bütün bu işler İslâm ahlâkının, Peygamber Sünneti’nin ilkelerine, ölçülerine uymakla olur. Ehliyetli, kanaatkâr, çalışkan, azimli, sabırlı, mürüvvetli olmakla.

    Farz edelim bir yerde çalışıyorsunuz. İşinize beş dakika önce gelecek, paydos saatinden beş on dakika daha geç çıkacaksınız. İş sahibi, patron sizin vazifeperver, çalışkan, iyi niyetli, aldığı paraya haketmek için çalışan vasıflı bir eleman olduğunuzu tasdik edecek.

    Öyle Müslüman nesiller yetiştirilmelidir ki, onların vasıfları, verimlilikleri, çalışkanlıkları, ahlâk ve faziletleri; işe alınmaları, tercih edilmeleri için önemli bir sebep olsun.

    Adam dindar geçiniyor ama kaytarıcı, tembel, uyuşuk, mızmız, mıymıntı, iş çıkarmaz, aksi, suratsız biri. Böyle kişi elbette başarılı olamaz.

    Politika, bürokrasi, patronluk, medya, eğitim, üniversite görevi gibi sahalarda da Müslümanların Peygamber ölçülerine uymaları, karşıtların bile kabul edeceği faziletlere sahip bulunmaları gerekir.

    Bazı türediler İslâmî hizmet diye ortaya çıkıyor ve yemedik halt bırakmıyorlar. Haram kazanç elde etmek, yüzde on komisyon almak, paravan şirket ve müesseselerle vurgun vurmak, yalan söylemek, saf ve cahil Müslümanları tokatlayarak zengin olmak, emanetlere hiyanet etmek ve daha neler neler. Bunları görenler nefret ediyor, lânet okuyor.

    Şimdi para tek değer oldu ve herkes çılgın gibi, kudurmuş gibi, deli gibi para ve zenginlik peşinde koşuyor. Maalesef Müslümanlar da… Halbuki uyanık, şuurlu, vicdanlı, idrakli bir Müslüman parayı put haline getirmez. “Onların dini imanı paradır” denilen bozuk ve şeytanî taifenin dışında kalır.

    İslâm inancına göre başarı (tevfik) Allah’tandır. Allah’ın tevfikini kazanmak için de Kur’an ahlâkına, Peygamber Sünnetine, İslâm ilkelerine, neyin iyi olduğunu ve neyin kötü olduğunu bildiren şer’î ahkama tâbi olmak gerekir.

    Ya Peygambere uyarak ahlâklı ve faziletli olacağız, yahut zillet ve rezalet içinde sürünmeye devam edeceğiz. Seçim bize aittir. 04 Şubat 2002 Pazartesi

    Ahlâk ve Karakter

    Adam çok okumuş, çok kültürlü olmuş, çok bilgi edinmiş; lâkin ahlâkı ve karakteri o seviyede değil. Bu adam bir canavardır. Bugün dünyadaki ve Türkiye’deki bütün kötülüklerin, aksaklıkların, dengesizliklerin, buhranların (kriz) sebebi çağ insanlarının bilgi boyutu ile ahlâk (aksiyon) boyutlarının aynı seviyede olmamasından; ahlâkın çok geride kalmış bulunmasından ileri gelmektedir.

    Amerika’nın kötü taraflarını tenkit edip duruyoruz ama orada ahlâka ve karakter terbiyesine büyük önem verilir. Bizde yalan söylemek suç değildir. Amerika’da Başkan, politikacılar yalan söylerlerse suç işlemiş olurlar ve ceza görürler.

    Başkan Clinton, seçildikten sonra kabinesini kurarken bir zatı adalet bakanı yapmak istemiş, aday bu makamı kabul etmemiş ve sebep olarak da filan tarihte kaçak birini sigortasız olarak çalıştırmış olduğunu göstermişti. Bu zat çok iyi biliyordu ki, bakanlığı kabul etse daha sonra zikri geçen suçu ortaya çıkınca rezil olacak ve makamından düşürülecektir.

    Bizde birtakım politikacılar her haltı yiyor, her suçu işliyor, bin türlü kanunsuzluk ve hukuksuzluk yapıyor ve kimse onların rahatlarını ve keyiflerini bozamıyor.

    Türkiye’de ahlâkın tek kaynağı dindir. Başka ülkelerdeki durumu bilmem ama bizde dinî inançlar ve tatbikat zayıflarsa ahlâk da zayıflar.

    Türkler, Türkiyeliler İslâm ahlâkına bağlı oldukları zaman yücelmişler, bu ahlâkı terk ve ihmal ettikleri zaman da alçalmışlardır.

    Biliyorum bazıları hemen itiraz edecekler, “Müslüman geçinenler içinde de bir sürü ahlâksız ve karaktersiz var” diyeceklerdir. Söyledikleri doğrudur, lâkin bu itiraza verilecek bir cevap da bulunmaktadır:

    Müslümanların dereceleri vardır. Olgun, hakikî, yüksek Müslümanlar… Sıradan orta Müslümanlar… Moloz ve kötü Müslümanlar. Bu üçüncü sınıfı örnek ve model olarak göstermek insafa ve vicdana sığmaz.

    Herkesten çok ben yazıyorum, bugün ülkemizde birtakım sahtekârlar din ve mukaddesat rantı yemekte, din sömürüsü yapmaktadır. İslâm dini ve ahlâkı bu kötülüklere izin veriyor, yeşil ışık yakıyor mu? Asla ve hâşa!

    İslâm ahlâkının ilkeleri Kur’ân’da, hadîslerde, büyük ulemanın (din âlimlerinin) yazdığı kitaplarda, geçmiş asırlarda yaşamış kâmil (olgun) mürşidlerin (irşad edicilerin) menkabelerinde yazılıdır. Çünkü, moloz, sahte, yamuk bir Müslümanı örnek göstererek İslâm ahlâkını çürütmeye kalkmak namuslu bir kimsenin yapacağı şey değildir.

    Asr-ı Saâdet ve Hülefâ-i Râşidîn (ilk dört büyük halife) devrinden sonra en güzel ve başarılı islâmî uygulama Osmanlı devletinin kuruluş ve yükseliş zamanlarındaki uygulamadır.

    Tolerans tolerans diyorlar, bir sürü boş edebiyat yapıyorlar. Hakikî toleransı Osmanlı göstermiştir. Osmanlı devleti bir “Milletler Birliği” idi. Millet dinî cemaat demektir. Devlet İslâm’a göre idare ediliyordu ama Hıristiyanların her mezhebine, Musevilere din, inanç, inandığı gibi yaşamak, kimliklerini korumak hususunda hürriyet tanımıştı. Hıristiyanlar ve Museviler birliği kendi dinleri ile sağlayamazlardı. Devlet İslâm hükümleriyle idare edilecekti ki, onlar hür olabilsinler, varlıklarını koruyabilsinler.

    Âhirete inanmadan, öldükten sonra Rûz-i Ceza’da, Mahkeme-i Kübra’da ilahî adalet önünde hesaba çekileceği imanına sahip olmadan ahlâklı olmak çok zordur, hattâ imkânsızdır. Dünyadaki kötülükleri, haksızlıkları, zulümleri, azgınlıkları önlemenin birinci şartı âhirete imandır.

    İnsanın en büyük düşmanı kendi nefsidir. İslâm dini, nefs ile yapılan cihada (kutsal savaş) “Büyük Cihad” adını veriyor. Bir adam, nefsini dizginleyememiş ise, isterse Harvard’ta okumuş olsun, onun ciğeri beş para etmez.

    Ahlâk eğitimle, terbiye ile elde edilir. Kişinin içinde ahlâk ve karakter vardır ama sadece içinde olmakla iş bitmez.

    Bu ülkede halkı sekülerleştirmek istiyorlar, yani din ile hayatı birbirinden ayırmak istiyorlar. Kötülüklerin ana sebeplerinden biri işte bu sekülerleşme cereyanıdır. İslâm ahlâkını vermiyorsun, okutmuyorsun, yerine başka bir ahlâk sistemi de koyamıyorsun. Netice ne olur? Ahlâksızlık bataklığında boğulmak.

    İslâm ahlâkını en iyi ve güzel şekilde öğreten ve yaşatan müesseseler tarikatlardır. Onların hâlâ kapalı ve yasak oluşu Türkiye için büyük bir kayıp ve talihsizliktir. Mason locaları Atatürk zamanında kapatılmış, on yıl sonra 1945’te İsmet Paşa zamanında tekrar açılmıştır. Tarikatlar kapatılalı üç çeyrek asır geçti ama açılmaları için hiçbir teşebbüs yok. Osmanlı devleti maddî ve manevî fütuhatını tarikatlarla, şeyhler ve dervişlerle yapmıştır.

    İslâm dininin ve ahlâkının en büyük düşmanları din sömürücüleri, sahte İslâmcılardır. İslâm ahlâkında haram yemek yoktur. İslâm ahlâkı yalan söylemeye, emanete hıyanet etmeye, vaad edip de tutmamaya izin vermez. İslâm ahlâkının temel emirlerinden biri “Dilinle ve elinle insanlara zarar vermeyeceksin”dir. İslâm ahlâkı “Sana yapımasını istemediğin şeyi sen de başkalarına yapma” der. İslâm ahlâkı Müslümanların iyi insan, iyi vatandaş olmasını ister. İslâm ahlâkı asalaklığı, lüpçülüğü, ribayı, haram yollarla para kazanıp zengin olmayı yasaklar. İslâm ahlâkı rüşvet almayı ve vermeyi; başkalarının karılarına, kızlarına, analarına kötü gözle bakmayı şiddetle yasaklar.

    İslâm ahlâkı işlerden yüzde on (veya daha fazla) komisyon almayı, devlet ve belediye bütçelerini hortumlamayı, çift numaralı makbuz bastırarak trilyonlar vurmayı, saf dindarları aldatarak din rantı yemeyi şiddetle yasak eder.

    “Bu düzen bozuktur, böyle düzenlerde bozukluk yapmak caizdir” diyenler İslâmcı değil, insan kılıklı şeytanlardır. “Müslümanın güçlü olması lazımdır. Para ve zenginlik en büyük güçtür. O halde her yoldan zengin olmalıyız” felsefesiyle yüz milyonlarca, milyarlarca dolar haram, kara, necis, pis, kirli servetler yığınlar ne Müslümandır, ne de İslâmcı. Onlar eşkıyadır, hayduttur.

    Hukuk asgarî (en az) ahlâktır. Ahlâkın kendisi gidince asgarîsi masgarîsi de kalmıyor. Can, mal, ırz güvenliği sarsılmıştır. Halk enflasyonla soyulmaktadır. Batırılan, hortumlanan bankaların faturasını halk, ülke, devlet ödemektedir. Yolsuzluğun bin çeşidi, hayalî ihracat, ihale mafyası, genelleşmiş rüşvet her yeri sarmıştır. Yüz milyon dolar vuran, beş on milyon dolar vererek kendini kurtarmaya çalışmaktadır. Bu korkunç facialar içinde bazı kuşkonmazlar:

    1. Doğu Anadolu’da bale sanatını geliştirmek,

    2. Nazım Hikmet’in ölüsünü Türkiye’ye getirip ihtişamlı (görkemli) bir törenle toprağa vermek,

    3. İlâhiyat fakültelerinde başörtülü kızlara karşı savaş açmak,

    4. Yeşil sermaye ile uğraşmak,

    5. Dindar memurları tasfiye etmek… gibi faaliyetler yapmaktadır.

    Cenâb-ı Hak, cümlemize akıllar fikirler versin. 05 Şubat 2002 Salı

    Paralel-Alternatif Eğitim -1-

    Anadolu’daki yeni üniversitelerden birinin tarih bölümü 3’üncü sınıfında okuyan iyi niyetli, temiz bir gençle bir yerde karşılaştım, söz arasında “sizi tarihten imtihan edebilir miyim?” dedim. İzin verdi, ben de ona şu suali yönelttim: “Belli başlı Osmahlı tarihçilerini sayınız…” Genç çok zor bir soruymuş gibi irkildi, düşünmeye başladı ve ancak iki isim verebildi: Kâtib Çelebi ve Kemal Paşazade, gerisini getiremedi…

    Maalesef bizdeki üniversiteler çok zayıftır. Gençlerin fazla kabahati ve suçu yoktur. Asıl suç öğretim görevlilerinde, öğretim sistemindedir. Sınavı geçemeyen öğrenciye, Prof. Coşkun Üçok’un Franz Babinger’den tercüme ettiği Osmanlı tarihçileri ile ilgili kitabı dikkatle ve iyice mütalaa etmesini tavsiye ettim.

    Üniversitenin tarih bölümünde okuyan bir öğrencinin daha birinci sınıfta en az yirmi Osmanlı tarihçisini bilmesi, onların kitapları hakkında fikir sahibi olması gerekir.

    Bizdeki Türkoloji eğitimi de çok zayıftır. Türk dili ve edebiyatı mezunu bir gence herhangi bir divan verseniz, bir gazel veya kasideyi oku ve şerh et deseniz, bu işi doğru dürüst yapacak kaç kişi çıkar?

    Lise mezunu bir vatandaşın hem millî kültürümüz, hem de dünya kültürü hakkında yeterli bilgiye sahip olması gerekir. Bu kültür de lisede öğrenilir veya öğrenilmez. Öğretilemezse, öğrenilmezse genç nesiller cahil kalır. Lise diploması varmış… Ben diplomaya bakmam; bilgisi, ilmi, irfanı, kültürü varsa vardır, yoksa yoktur.Kuru bir diploma ile insan aydın olamaz, uzman olamaz.

    Türkiye liseleri, uluslararası seviyenin ve standartların çok altındadır. Dıştaki ve içteki birtakım şer güçleri ve mihrakları Türkiyelileri cahillikle terbiye ediyor.Bizde eğitimin ve üniversitelerin bozulması kasıtlıdır.

    Peki bu durum karşısında ne yapılmalıdır?

    İstidadı, kabiliyeti, sabrı, azmi, ahlakı ve fazileti olan gençlere özel olarak alternatif-paralel bir eğitim verilmelidir. Kötü yönetim bunu baltalamaya çalışacaktır ama ülkemizde az buçuk da olsa demokrasi, hukuk, serbestlik vardır; bu gibi hizmetler baltalamalara rağmen yapılmalı ve yürütülmelidir. Özel dershaneler açılmalı, bir takım ehliyetli öğretmenler evlerde beş-on kişilik gruplara özel dersler vermelidir. Tabiî, böyle işlerin bir disiplini olması gerekir. Azimsiz öğrenciler hemen ayıklanmalıdır. Üç derse geldi, dördüncüsüne gelmedi ve meşru-mâkul bir mâzeret gösteremedi; bu genç hemen atılacaktır, böyle hizmetler çocuk oyuncağı değildir. İhmal, lakaydî, sorumsuzluk gösterenlerde hayır olmaz.

    Peki bu paralel eğitim ile gençlere neler öğretilecektir? Anlaşılması kolay olsun diye madde madde, numaralı olarak arzediyorum:

    1. Edebî-yazılı Türkçe öğretilecektir. Aydın, okumuş, kültürlü olmak için günlük konuşma ve iletişim Türkçesi yeterli değildir.Hafızasında onbin Türkçe-Osmanlıca kelime bulunmayan kişi kesinlikle aydın-okumuş sayılmaz. Bir insan yazılı-edebî anadilini ne kadar biliyorsa o kadar insandır. İslâmcılık edebiyatı ile iyi ve güçlü bir Müslüman olunamaz; Türkçülük ve milliyetçilik edebiyatı ile de iyi bir milliyetçi olmak ne mümkün. Türkiyeliysen, milliyetçiysen, Türkiye Müslümanı isen edebî-yazılı Türkçe konusunda güçlü olacaksın. Böyle bir Türkçe altı ayda öğrenilemez. Bütün bir ömür boyu çalışmak, çabalaman, öğrenmek gerekir. Böyle bir iş tek başına da olmaz. Mutlaka ehliyetli, liyakatli bir öğretmenin nezaretinde çalışılacaktır. Türkiyeli bir aydının, uzmanlığı ne olursa olsun, ister doktor, ister mühendis olsun, Batı Türkçesi’ni çok iyi bilmesi gerekir. Bundan beş altı yüz sene önce yazılmış eserleri kolaylıkla okuyup anlayabilmeli, bu kıraatten zevk ve haz alabilmelidir. Gerisi lâf u güzaftır. Edebî -yazılı Türkçeyi iyi bilmek, anlayabilmek için de mutlaka Osmanlıca yazıyı okuyabilmek gerekir. 1928’den önce basılmış veya yazılmış kitapları okuyamayan kimselere okur-yazar bile denilemez. Dünyada hangi milletin genç nesilleri (kuşakları) 1928’den önceki kendi dillerindeki kitapları okuyamıyorlar? Kur’ân okumasını bilen zeki bir genç Kur’ân yazısı ile yazılmış veya basılmış Türkçeyi bir saatte öğrenmeye başlar, sonra yıllarca çalışarak bu sahada ilerler. Bu yaz bana Hannover Üniversitesi’nden tesettürlü bir Türk kız öğrenci geldi, ona yirmi dakikada Osmanlıca okumayı öğrettim, üç hafta sonra Almanya’dan mektubu geldi, Osmanlıca yazmıştı! Bazı yanlışları vardı ama büyük bir başarı sergilemişti… Üniversitenin hangi fakültesinde okursa okusun her vatansever, inançlı, akıllı Türkiyeli genç Osmanlıca okumasına öğrenmelidir. Yazmasa şimdilik olur, lakin okumasını bilmek elzemdir, ehemdir, zarurîdir. Bütün bunlar, ehil olmaları şartıyla gönüllü öğretmenler vasıtasıyla gerçekleştirilebilir. Gençlere Türkçe, Osmanlıca dersi veriyor diye tutuklanacak, mahkemeye verilecek, hapse atılacak değiller ya! Zengin yazılı-edebî Türkçe bilmek, Osmanlıca kitap ve yazıları okumak Türkiye’de bilginli ve aydın olmanın, kültürün temel şartıdır. Bu olmazsa başka şey olmaz.

    2. Gençlere tarih de öğretilmelidir. Liselerdeki ve üniversitelerdeki tarih öğretimi son derece yetersizdir. Bizde iki tarih vardır: Biri sun’î (yapay), resmî, hâkim ideolojiye uygun düzmece tarihtir. Bu tarih mitlerle, safsatalarla, hurafelerle, tahriflerle, efsanelerle, kavağa tırmanan balık hikayeleriyle doludur. Gençlerimizin asıl, gerçek, doğru tarihi bilmeleri gerekir. Yeni nesillere tarih kıraati sevdirilmelidir. Her okumuş Türkiyelinin evinde özel bir kütüphanesi bulunmalı, burada yüzlerce tarih kitabı yer almalıdır. Okur-yazarlarımız kaynak kitaplara inebilmeli, hatıra kitaplarını tedkik etmelidir. Bu da ancak öğretmenlerle olur. Talebeler bir seviyeye gelince kendileri devam eder.

    3. Bütün dünya liselerinde felsefe grubu dersler ciddî bir şekilde öğretiliyor. Bunlar: Psikoloji, mantık, ahlak (felsefenin bir dalı olarak) metafizik ve estetiktir. Bizde böyle bir eğitim yoktur, göstermeliktir. Gençlere, başta mantık olmak üzere felsefe dersleri de verilmelidir. Mantık eğitimi almadan mantık kültürüne sahip olmadan aydın olmak mümkün değildir. Bundan ikibin sene önce tedvin edilmiş kadim mantıkla, İsagoci okumakla mantık kültürü elde edilmiş olmaz. Klasik ve çağdaş mantığı bilmek gerekir.

    4. Sanat tarihi ve kültürü.Bu konuda ülkemiz, nâdir istisnalar dışında (ki istisnalar kuralı bozmaz) zifirî bir karanlık ve cehalet içindedir. Sanatsızlık yüzünden Türkiye bir çirkinlikler mahşeri haline gelmiştir.Yeni binalar, yeni şehirler, yeni yerleşim merkezleri genellikle çirkindir, çok çirkindir. Türkiye’de insan ayağının bastığı her yer çirkinleşmektedir.Müzik, edebiyat, ev dekorasyonu, giyim kuşam, tasarımlar çirkindir. Birkaç istisnaî güzellik bu çirkinlikler sahra-yı kebîri içinde vahalar gibi kalmıştır. Gençlerimize kendi millî-İslâmî sanatımızın güzellikleri yanında, dünya sanatının güzelliklerini de göstermeliyiz. Uzman öğretmenlerin rehberliğinde müzeler gezilmeli başta camiler olmak üzere âbideler ziyaret edilmelidir. Herkes onlardaki güzellikleri kendi başına, sadece bakmakla anlayıp idrak edemez. Sanat, initiation (rehberlik, üstad tarafından öğretmek) ile anlaşılan bir şeydir. Bu eğitim çok zahmetli, çok çileli, çok zor bir eğitimdir. Lakin mutlaka verilmelidir. Gençlerimiz özellikle kendi millî-islâmî sanatlarımız hakkında yeterli bilgiye, kültüre, birikime sahip olmalıdır. 26 Şubat 2002 Salı

    Paralel-Alternatif Eğitim -2-

    5. Beşerî ve iktisadî coğrafya. Lise ve üniversite tahsili yapmış gençlerimizin bu sahada da yeterli bilgi ve kültüre sahip olmaları gerekir. Güney Kore, Taiwan, Singapur gibi doğu ve Asya ülkeleri niçin kalkınmışlar, zengin olmuşlardır? Avrupa’da yüzölçümü ve nüfus olarak bizden küçük ülkeler, meselâ İsviçre ve Finlandiya niçin dengeli, güçlü, sağlıklı, kendine yeten ülkelerdir. Akıllı milletler topraklarını, ormanlarını, göl ve nehirlerini, madenlerini, deniz sahillerini nasıl koruyor, nasıl kullanıyor, nasıl verimli hale getiriyor? Küçücük Hollanda sadece çiçekçilikten milyarlarca dolar nasıl kazanıyor? Biz niçin verimli topraklarımızı erozyonla suya, yele veriyor, ziyan ediyoruz? Halkımız yeteri kadar çalışkan mıdır? Niçin kendimize yetecek kadar buğday ve pirinç üretmiyoruz? Bizde çok lezzetli ve kokulu muz yetiştiği halde niçin Latin Amerika’dan muz ithal ediyoruz? Ülkemiz hayvancılığa çok müsait olmasına rağmen niçin dışarıdan et ithal etmek zorunda kalmışızdır?.. Her aydın Türkiyeli bu konularda sağlam bilgilere sahip olmalıdır.

    6. Genç nesillere mutlaka siyaset ve hukuk kültürü kazandırılmalıdır. Bu devirde bilen bilmeyen herkes siyasetten bahsediyor ve konuşurken bir sürü lâf salatası üretiyor. Devlet nedir, rejim nedir? Devlet ile rejim ayrı şeylerdir. Hukuk devleti ne demektir? Hukukun üstünlüğü sistemi ne demektir? İngiliz hukuk sistemi ile Avrupa hukuk sistemi arasında ne gibi farklar vardır? Tabiî hukuk ne demektir? Evrensel insan hakları, hürriyetleri, haysiyetleri nelerdir? Pozitif hukuk sisteminin olumsuz tarafları nelerdir? Belli başlı güvenlikler nelerdir? Oligarşi ne demektir? Lâiklik ne demektir, Türkiye gerçekten lâik bir sisteme sahip midir, yoksa bizdeki sistem “Devlet dini” sistemi midir? Dünyada din ve devlet münasebetleri nasıldır? Bizde olduğu gibi ülkesinin ve halkının diniyle zıtlaşan kaç rejim vardır? Böyle rejimler yaşayabilir mi? Kaç çeşit demokrasi vardır? Demokrasi bir din midir, mutlak bir değer midir?.. Aydın vatandaş petrol mühendisi de olsa, veteriner de olsa, işletmeci de olsa siyaset ve hukuk genel kültürüne sahip olmalı; bu konuda birtakım safsata ve hurafelerden arınmış bulunmalıdır.

    7. Sağlıkla, beslenmeyle, fıtrata uygun dengeli bir hayat sürmekle ilgili kültür. Bu konudaki kültürün her vatandaş için zarurî olduğunu söylemeye hacet bile yoktur. Türkiye halkı ve aydınları bu konuda maalesef çok cahildir. On milyonlarca halk hastadır. Doktor sayısı çoğaldıkça, hastahanelerdeki yatak sayısı arttıkça hasta sayısı daha fazla artmaktadır. Yabancı dev ilaç firmaları ülkemizi ve halkımızı pençelerine almış, sömürmektedir. Bu konuda çok çirkin rivayetler duyuluyor. Bazı firmalar çok ilaç tüketen doktorlara menfaat temin ediyormuş, hattâ onlara Nataşa bile veriyormuş!.. Peygamberimiz “Allah, ölümden başka her hastalığın ilacını, çaresini yaratmıştır” buyuruyor. Bu ilâhî ilaçların yüzde doksanı bitkiler dünyasındadır. Ülkemizde bitkilerle tabiî tedavi yasaklanmıştır. Şifalı bitkilerin karışımından bir terkip yapıp, üzerine meselâ “Soğuk algınlığına iyi gelir” diye yazıp piyasaya sürmek yasaktır. Böyle yapanlar mahkemeye verilir, hapis ve para cezasına çarptırılır, ilaçları da toplatılır. Halbuki bütün ileri ve medenî ülkelerde paralel tıplar serbesttir, şifalı bitkilerden ilaç yapıp satmaya (kurallarına uymak ve denetlenmek şartıyla) izin verilmiştir. Bizde halka yedirilen beyaz ekmekler uzun vadeli bir soykırıma yol açacak derecede kalitesizdir. İnsan sağlığı için en iyi ekmek, unu hiç elenmemiş ve içine kimyevî madde katılmamış tabiî ekmektir. Piyasa; boyalı, koruyucu maddeli, kimyalı bin çeşit gıda maddesi ile doludur. Sun’î gübre ile yetiştirilen, daha çabuk büyümeleri ve daha büyük olmaları için hormon verilen sebzeler ve meyveler Türk halkını çürütmekte, toplu bir kıyıma sebep olmaktadır. Sağlıklı yaşamak isteyen bir kimse nasıl yemeli, neleri yemeli, nelerden uzak durmalı; hastalanmamak için ne yapmalı, hastalandığı takdirde ne gibi ilaçlara, hangi tedavi sistemine müracaat etmeli gibi soruların cevapları genç nesillere öğretilmelidir.

    8. Strateji dersleri. Strateji kelimesini herkes kullanıyor ama bu kavramın mânâsını hakkıyla bilen kaç kişi çıkar? Uzmanlara strateji konusunda çok faydalı, çok ciddî broşürler hazırlatılmalı ve genç nesillere bunlar okutulup öğretilmelidir. Bu gibi konularda saçma sapan, kafa karıştıran, öğretmek yerine şaşırtan ve sersemleten büyük kitaplar okumaktansa, özet halinde sağlam bilgiler verilmesi isabetli olur. Ancak her heveskâr bu konuda ders metni yazamaz. Uzmanını, ehlini bulup onlara yazdırıp okutmak gerekir.

    9. Bilgi sahasında gençleri yetiştirmekle iş bitmez. Meselenin başka bir boyutu daha vardır ki, o da ahlâk ve karakter terbiyesidir. Eskiden ülkemizde aile ocağı, iş hayatı, mektep ve medreseler, asker ocağı, sokak, cami insanlara yüksek ahlâk ve sağlam karakter veren eğitim müesseseleriydi. İyi insan, iyi Müslüman, iyi vatandaş olmak için sadece bilgili, kültürlü, diplomalı olmak yetmez; ahlâklı, karakterli ve faziletli de olmak gerekir. Tanzimat’tan sonra kaldırılan lonca teşkilâtında İslâm’ın fütüvvet (yiğitlik) ahlâkı hakimdi. Fütüvvetin birinci maddesi, “Sana kötülük edene sen iyilik et”tir. Zamanımızda para tek değer haline gelmiş, putlaşmıştır. Ahlâkın, yüksek karakterin, faziletin, iyi ve güzel hasletlerin pabucu dama atılmıştır. Ahlâklı bir toplumda insan insanın meleğidir. Bu devirde ise insan insanın kurdu haline gelmiştir. Ticaret hayatı çok bozulmuştur. Hırsızlık, yalancılık, mafyacılık, kokuşma, talan, haram yeme yaygınlaşmıştır. İslâm ahlâkında, bir malı satarken (varsa) kusurunu söylemeden satmak haramdır, şimdi bu kurala riayet eden kaldı mı? Kusuru söylenmeden satılan mal ile ilgili satış muamelesi bâtıldır, alınan para da haram olur. Dini imanı para olan kimseler canavarlaşmıştır. Maalesef bir kısım Müslümanlar da çok bozulmuştur. Gençlere bütün bunlar anlatılmalı, öğretilmelidir.

    10. Ülkemizin belini büken iki büyük kötülük vardır. Onların biri militan din düşmanlığıdır. Ötekisi ise din sömürüsü, mukaddesat bezirgânlığıdır. Bir takım alçak, şerefsiz, seviyesiz, pespâye adamlar ve zümreler dine hizmet perdesi ardında din sömürüsü, din istihdamı, din istismarı yaparak büyük paralar kazanmaktadır. Gençlere bunlar anlatılmalı, böyle alçaklıklardan uzak kalmaları için gereken şuur ve ahlâk aşılanmalıdır. Şuurlu ve ahlâklı bir Müslüman genç, din sömürüsünün, karı satmaktan daha alçakça, daha şen’i bir kazanç yolu olduğunu bilmeye mecburdur.

    11. Nefs terbiyesi. İslâm ahlâkçıları ve mutasavvıfları nefs derecelerini yediye ayırmışlardır. En aşağı derece nefs-i emmâredir, en yukarı derece ise nefs-i kâmiledir. Emmâre derecesi kâfirlerin derecesidir. İnsanın en büyük düşmanı kendi nefs-i emmâresidir. Emmâre, kötülükle çok emr eden mânâsına gelir. Nefsini terbiye etmek, dizginlemek, emmâreden levvâmeye, ondan daha üst derecelere çıkmak sadece kitap okumakla olmaz. Mutlaka bir mâneviyat mualliminden, bir mürşidden ders almak, onun terbiyesi altına girmek gerekir. Devrimizde nefs-i emmâreler kudurmuş, canavarlaşmıştır. Bir takım kurtlar, çoban kepeneğine bürünmüşler ve sürüyü tarumar etmektedir. Müslümanları, bilhassa gençliği mâneviyat, ahlâk, karakter sahasında yetiştirecek müesseseler, mektepler yıkılmıştır. Neredeyse ahlâklı, faziletli, iffetli olmak suç ve aptallık haline gelmiştir. Edebiyat, tarih, coğrafya hocası bulup, onlara ders verdirtmek mümkündür ama nefs terbiyesi dersleri verecek mürşid bulmak âdeta imkansızdır. Bu konuda ehil, icazetli, izinli olmayanların verecekleri derslerden fayda gelmez. Allah’tan ümit kesilmeyeceği için, nefs terbiyesi, ahlâk ve karakter derslerinin nasıl verilebileceği hususunda kafa yormak, çare ve çözüm aramak gerekir.27 Şubat 2002 Çarşamba

    Paralel-Alternatif Eğitim -3-

    12. Görgü (Adab-ı muaşeret), şehirlilik dersleri. Ülkemizde büyük kültür değişiklikleri, hercümercler, yıkımlar yaşanıyor. Eskiden halkımızın görgüsü, edebi vardı. Bazı güçler ve mihraklar bunu yıkmak için açıkça ve sinsice uğraştılar; korkunç bir görgü erozyonuna sebep oldular. Görgüsüzlük o hale geldi ki, İstanbul tramvaylarında “Sayın yolcularımız. Yaşlı, hamile ve kadınlara yer verdiğiniz için teşekkür ederiz” anonslarının yapılmasına ihtiyaç hasıl oldu. Kabalık ve nezaketsizlik bütün yurdu kara bir bulut gibi sardı. Nice insanımız telefonla konuşmasını bile doğru dürüst bilmiyor. Eski ahlâkımızda sokakta yemek yemek ayıptı; şimdi herkesin elinde yiyecek bir şey, bir dondurma külahı veya kaynamış mısır ve insanların içinde hiç sıkılmadan ısıra ısıra, yalaya yalaya yiyorlar. Osmanlılar zamanında, kalabalık içinde yemek yiyenin şahitliği altı ay müddetince Şeriat mahkemesinde kabul edilmezmiş. Çöpünü sokağa, gelip geçenleri rahatsız edecek şekilde bırakan bir kimse iyi insan, iyi vatandaş, iyi Müslüman olamaz. İşte bu konuları bilen görgülü büyükler tarafından gençlere özel dersler verilmelidir. Mektup nasıl yazılır? Misafirliğe nasıl gidilir, nasıl oturulur? Bir toplulukta nasıl konuşulur? Ben kelimesini çokça kullanmak hiç durmadan ben ben ben… demek niçin ayıptır?.. Daha bunlar gibi yüzlerce mesele anlatılmalı, öğretilmeli, gençlere görgü ve nezaket nedir talim edilmelidir.

    13. İstihbarat, dilini tutmak, sır saklamak konularıyla ilgili dersler. Anadolu’muzun yetiştirdiği büyük din alimi İmam-ı Birgivî hazretleri “Tarikat-i Muhammediye” adlı çok meşhur ve çok değerli eserinin büyük bölümünü lisan âfetlerine ayırmıştır. Peygamberimiz “Müslüman o kimsedir ki, insanlar onun dilinden ve elinden emîn (güvende) olurlar” buyurmaktadır. Bugünün insanları dil gevşekliği hastalığına tutulmuşlardır. Sesleri kısılıncaya kadar lüzumsuz, faydasız, malayani, zararlı, kafa şişirici konuşmalar yapılıyor. Bazılarında tartışma hastalığı vardır. Bir şeye ak derseniz, o hemen atılır “Hayır karadır” der; şayet siz kara demiş olsaydınız, o ak diyecekti. Gevezelik almış yürümüştür. İnsanlar sır tutamıyor. İnsanlar dilleriyle hem kendilerine, hem mensubu bulundukları cemaate zarar veriyor. Müslümanların içindeki casuslar, ajanlar, istihbaratçılar gevezeler yüzünden yalan yanlış bir sürü bilgi elde ediyor… Müslüman gençlere istihbarat, istihbaratçılık konusunda da az, öz, ciddî bilgiler verilmesi gerekir. Sır tutmak ne demektir, insan sırlarını ve sırları nasıl tutabilir, bunlar da öğretilmelidir.

    14. Hikmet (bilgelik)dersleri. Hikmetsiz bir dünyada yaşıyoruz. İnsanlar sırf aklın ışığıyla ve rehberliğiyle problemlerini çözebilecekleri vehmine (kuruntusuna) kapılmışlardır. Okulda, üniversitede, aile ocağında, toplum hayatında, medyada, çalışma yerlerinde hikmet eğitimi verilmiyor. Eski çağlarda hikmetin, hayatta büyük bir yeri ve rolü vardı. Mesnevi-i Şerif, Gülistan, Bostan, Baharistan gibi kitaplar birer hikmet hazinesidir.Şimdi herkes aklını paraya, menfaate, dünya zenginliklerine ve nimetlerine takmıştır. Hikmet para sağlıyor mu? Hayır, öyleyse kalsın… Yetiştirilmek istenen gençlere hikmet öğretecek hocalar bulunması gerekir. Gerekir de, böyle hocalar var mı?

    15. Her Müslüman gence geleneksel sanatlarımızdan biri öğretilmelidir. Geleneksel sanat denilince hat, tezbih ebru hatıra geliyor. Bu üç sanatın dışında da çok sanatlarımız bulunmaktadır. Tahta oymacılığı (nahhatlık), tesbih ve takı yapmak, el tezgahında kâğıt üretmek (Evet bu da bir sanattır), elvan kağıtçılık yani tabiî boyalarla renkli kağıt yapmak, aherli kağıt sanatı, kumaş boyama, vitray, fırında pişirilmiş toprak eşya sanatı, cam sanatı, eski usul cilt sanatı ve daha neler neler. Bu gibi sanatlardan biriyle uğraşan kişi hem ruh sağlığına kavuşur, bu işleri yaparken mutlu olur, hem de eserlerini satarak aile bütçesine katkıda bulunur. Bu sanatların bir kısmının kursları bulunmaktadır. Bir kısmı ise can çekişiyor. İslâmî kesimdeki para babaları bu konuda kurslar açtırmalı, genç nesillere el sanatları öğretmelidir. Bu işler pek kolay değildir. Hemen bir kurs açılsın, hocalar ve öğrenciler bulunsun ve sanat olsun! O kadar kolay değil… Bin türlü çilesi, zahmeti vardır bu hizmetlerin.

    16. Diğergâmlık, sosyal yardım dersleri. Peygamberimiz “İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır” buyuruyor. İyi bir insan, iyi bir Müslüman her hususta yardımı seven, yardım yapan, muhtaçların hizmetine koşan kimsedir. Müslümanın iyiliği sadece insanlara değildir, o; hayvanları, bitkileri, yeşilliği, hatta taşı ve toprağı bile sever, korur, onlara yardımcı olur. Tezatlar içinde çırpınan bir dünyada yaşıyoruz. Bir tarafta çok zengin insanlar bolluk, lüks, refah, aşırı tüketim, konfor içinde yaşıyorlar; öbür tarafta ucuz belediye ekmeği alabilmek için saatlerce kuyrukta bekleşen fakir, ezilmiş, çileli kalbalıklar. Vicdanlı insan; ezilenlere, sürünenlere karşı lakayt kalamaz. Elinden ne kadar geliyorsa onlara yardım eder. Zamanımızda Batı ülkelerinde “Sınır tanımaz doktorlar” gibi insanî yardım dernekleri dünyanın her yerindeki ezilen, eza ve cefa çeken insanların hizmetine koşuyor. Bir Rahibe Tereza çıkmış, hayatını Hindistan’daki sefil insanlara vakfetmiş, bu yüzden Nobel ödülü kazanmış, kazandığı paranın tamamını (kendisi için bir dolar ayırmadan) yine hizmete vermiştir. İslâm dini bir hayır ve insanlık dinidir. İmkânı olanların imkânsızlara yardım etmesi gereklidir. Gençlerimize insan sevgisi, yardımlaşma şuuru, hizmet idraki aşılanmalıdır. Bu hem insanın içinde olan bir şeydir, hem de eğitim ile geliştirilmesi gerekli bir haslettir. Eğitmezseniz kişinin içinde kalır. Bu konuda verilecek derslerde, Avrupalıların insanlık hizmetleri konusunda neler yaptıkları, ne gibi teşkilâtlar kurdukları, nasıl yardım ettikleri belgelerle, resimlerle gösterilmelidir. Sen dünyalık elde edeceksin, keyf süreceksin; ezilenlere, sürünenlere, sömürülenlere yardımcı olmayacaksın… Böyle Müslümanlık olmaz:

    17. Tesettür dersleri. Müslüman kızlara, bilhassa dindar öğrencilere tesettürün hem dinî tarafı, hem de kültürel tarafı anlatılmalıdır. Bugün İslâm kızları üniversitelere gidiyor, geçim yüzünden çalışmak zorunda kalıyor. Artık toplumda kadın erkek birbirine karışmıştır. Bugünün Türkiyesi, Sultan Abdülhamid’in Türkiyesi değildir. O eski Türkiye’de şehirli kadınlar çarşaf ve peçe giyiyor, erkeklerle ihtilat etmiyordu. Binaenaleyh zamanımızın şartlarına göre tesettür konusunda eğitim verilmesi gerekir. Bilhassa dindar kız öğrencilere, çalışan dindar kadın ve kızlara seksî olmamak şartıyla daha sanatlı, daha zarif, daha güzel tesettür kıyafetleri hususunda yardımcı olunmalıdır. Hayatta moda denilen bir olgu vardır. Kadın kıyafetlerinin şekilleri, renkleri, çizgileri, üslupları… İşte bunlar modadır. Başa örülen cilbabların, eşarpların, örtülerin de bin çeşidi var. Müslüman öğrenciler, Müslüman doktor hanımlar, Müslüman tezgahtarlar Şeriat’ın temel prensiplerine aykırı düşmemek şartıyla sanatlı giyinmelidir. Hizmetçi ve besleme kıyafetiyle tesettür savaşı kazanılamaz. Evinde oturan, fazla sokağa çıkmayan dindar, saliha, takvalı kadınlara bir şey demiyorum. Burada bahis konusu üniversiteye giden, çalışan, sokaklarda meydanlarda arz-ı endam eden kadınlar ve kızlardır. Müslümanlar tesettür kalitesi konusunda maalesef geridir. Bu gerilik ve zevksizlik en fazla başörtülerinden anlaşılıyor. Rengarenk eşarplar, Sultanhamam’dan da alınsa, Vakko’dan da alınsa kurtarmıyor. Bizim çok büyük bir kültür ve sanat mâzimiz vardır. Osmanlı devleti aynı zamanda bir medeniyetti ve bu medeniyetin giyim kuşamla, tesettürle, erkeklerin serpuşlarıyla ilgili zenginlikleri, özellikleri, sanatları bulunuyordu. Bu memlekette bunları bilen on kişi varsa (ki vardır), onlar Müslüman yığınlara önder olabilir, yol gösterebilir. Yakup Kadri’nin (Karaosmanoğlu) 1920’de yayınladığı “Çarşafa ve peçeye dair” başlıklı nefis yazısı bu konuda bize ışık tutmalıdır. 28 Şubat 2002 Perşembe

    Paralel-Alternatif Eğitim – 4 –

    18. Medeniyetler üzerine. On daktilo sayfası kadar ciddî ve tutarlı bir metin olarak, dünyada şimdiye kadar kaç medeniyet zuhur etmiştir, bunların hangileri batmıştır, hangileri yaşamaktadır; Harvard profesörü Samuel Huntington “Medeniyetler Çatışması”nda özet olarak neler demektedir?.. Öğrencilere konular anlatılacak, okumaları gereken kitapların isimleri verilecektir. İbn Haldun’dan, Arnold Jr. Toynbee’den bahsedilecektir. Dünyada bir tek medeniyet olmadığı, birçok medeniyet bulunduğu gerçeği üzerinde durulacaktır. Bir medeniyet olarak İslâm’ın dünü, bugünü, geleceği üzerinde ne gibi fikirler ve görüşler beyan ediliyor, bunlar da kısaca anlatılacaktır. Beş veya on ders sürebilecek bu konu ile öğrencilerin ufukları genişletilecek, şimdiye kadar ilgilenmedikleri önemli hususları merak etmeleri sağlanacaktır.

    19. Merak, dikkat, hafıza, idrak (algılama) gibi çok önemli, çok hayatî psikolojik kavramlar konusunda temel bilgiler verilecektir. Medeniyetin ve kültürün gelişmesi, yükselmesi için meraklı, dikkatli, hâfızası güçlü, idrak edebilen insanlara ihtiyaç bulunduğu üzerinde durulacaktır.

    20. Yabancı dil. Bir kültür ve medeniyet âleti ve vasıtası olarak yazılı-edebî Türkçe’nin yetersizliği dolayısıyla, başta İngilizce olmak üzere birkaç yabancı dile olan ihtiyaç anlatılacaktır. Bu devirde, büyük bir lisanı bilmeden kültürlü olmanın, çağ seviyesinde olmanın, ilim ve irfanca güçlü olmanın imkânsızlığı belirtilecektir.

    21. Din kültürü. Kültürlü, âlim, ârif, aydın bir Müslüman olmak için sadece Zeyd ile ‘Amr’ın kavgası ile ilgili ilimleri bilmenin yeterli olmadığı kafalara iyice sokulacaktır. Âlet ilimleri ile ‘alî ilimler hangileridir? Az da olsa usûl-i fıkıh, usûl-i hadîs, usûl-i tefsir öğretilecektir. Tabakat-ı fukaha listesi verilecektir. Hiçbir Müslümanın kendi kafasına, hevesine, hevasına göre Kitap’tan, Sünnet’ten hüküm çıkartamayacağı prensibi tâlim edilecektir.Şeriat dışında hak bir tarikat ve tasavvuf olamayacağının sebepleri beyan edilecektir. Din hükümlerinin kaynaklarının bir (sadece Kur’ân) değil, Sünnet, icmâ-i ümmet ve kıyas-ı fukaha olmak üzere dört olduğu güzelce anlatılıp öğretilecektir. Zındıklık, ilhad, bid’at, yalancı peygamberler, sahte mehdiler… gibi konular üzerinde durulacaktır.İslâm’ın iki temel prensibi olan ihlâs ve istikamet konusunda bilgi verilecektir. Namaz ve cemaat anlatılacaktır. Hanefî mezhebinde cemaate katılmamaya izin veren yirmi küsur şer’î mâzeret listesi ezberlettirilecek, bunun dışındaki mâzeretlerin şer’î olmadığı söylenecektir. Dine hizmet etmekle, dini kendi şahsî veya zümrevî çıkarları için âlet ve istihdam etmek arasındaki farklar anlatılacaktır. Bu hususlarda tafsilata kaçılmayacak, kısa fakat metîn metinlerle ders verilecektir.

    Bu alternatif ve paralel eğitim işi için yukarıda saydığım konularda müstakil ders kitapçıkları hazırlanıp yayınlanmalıdır. Böyle metinler olmaz ve tedris (öğretme) ve terbiye (eğitme) işi sadece öğretmenlere verilirse iyi netice alınmaz, her kafadan bir ses çıkar, bu eğitim işi fiyasko ile sonuçlanır.

    Bugünkü Müslüman toplumda bu alternatif-paralel eğitim işi konusunda niyet, irade, kabiliyet, imkân, teşebbüs var mıdır? Bence yoktur.

    Saydığım konulardaki metinleri hazırlayabilmek için çağımızın Ahmed Cevdet Paşa’sı seviyesinde engin kültürlü, geniş ufuklu, keskin zekâlı bir zata ihtiyaç vardır.

    Din ile akıl birlikte yürür. Aklı olmayanın dini yoktur. Aklı yeterli olmayanın dini bilgisi ve anlayışı yetersiz ve güdük olur. Aklın gelişmesi de, ilimle, irfanla, kültürle, eğitimle sağlanır.

    Büyük Müslümanlar büyük hocalarla yetiştirilir. Büyük hocalara sahip olmayan bir Müslüman toplum gerilemeye, bocalamaya, batmaya mahkûmdur.

    Müslümanların başarısızlıkları parasız olmalarından, yeterli hürriyet ve serbestliğe sahip bulunmamalarından, düşmanlarının çok güçlü olmasından kaynaklanmıyor. Müslümanların, islâmî hareketin belini büken iki ana sebep şunlardır:

    A. Beyinlerin, akılların yetersizliği. Maalesef bu devir Müslümanları genelde hem İslâm’ın, hem de çağın gerisinde kalmışlardır.

    B. Ahlâkın yetersizliği. Müslümanlar mensubu bulundukları İslâm ahlâkının temel ilkelerine uymuyorlar. Nice sahte İslâmcı mukaddes din dâvâsını, Ümmet-i Muhammed’i satmıştır. Peygamber; bir ahlâk, fazilet, hikmet âbidesiydi. O, Muhammedü’l-Emîn idi (Sallallahu aleyhi ve sellem). İnsanların en üstünü olduğu halde bu üstünlüğü dolayısıyla fahr etmemiş, asla büyüklük taslamamıştır. O alçak gönüllülerin, mütevâzıların sultanı idi. Dünya nimetlerine, dünya zenginliklerine dönük değildi. Vefatından sonra Âişe-i Sıddıka vâlidemiz her et ve ekmek yediğinde ağlardı, sebebini soranlara “Resulullah’ın bütün hayatı boyunca bu ikisinden bir gün doyduğunu görmedim de onun için ağlıyorum” cevabını verirdi. (Tirmizî’nin Şemail kitabında zikr ediliyor). Peygamber; faziletin, ahlâkî erdemlerin mücessem heykeliydi. İslâm dâvâsı; islâmî hizmetler, islâmî faaliyetler bu Peygamberin izinden giden, onun Sünnetine uyan faziletli vârisler, vekiller, halifeler tarafından başarı ile yürütülebilir. Din rantı yiyen küçük adamlar hizmet edemez, sadece hezimete sebep olur.

    Müslümanların kurtulmalarını istiyorsak en zeki, en kabiliyetli, en istidatlı, en vasıflı, en asîl çocuklarımızı dünyanın en yüksek mektep ve üniversitelerinde okutmalıyız. Onların kaybolmalarını önlemek için gerekli tedbirleri aldıktan sonra, oralara yollamakta tereddüt etmemeliyiz. Hazret-i Musa aleyhisselâmın Firavun’un sarayında yetişmiş olması kıssasından ibret dersleri almalıyız.

    Büyük işler küçük adamlarla yürümez. İlk asırlardaki Müslümanlar, antik çağların unutulmaya yüz tutmuş bilgilerini, hikmetini elde ederek büyük hamleler yapmışlardı.

    Türkiye Müslümanlarına ilim, irfan, kültür, sanat lazımdır. Şarlatanlık, soytarılık, demagoji, aldatmaca ile hiç bir yere varılmaz.

    Şer güçleri Müslümaları ehlîleştirmek, robot ve zombi haline getirmek, solucanlaştırmak, beyinsizleştirmek, afyonlamak, sersemletmek, canlı cenaze haline getirmek istiyorlar. Bu konuda hayli de başarılı olmuşlardır. İçinde bulunduğumuz fâsid daireden (kısır döngüden) çıkmak için vasıflı, güçlü, üstün Müslümanlara ihtiyaç vardır. Vasıflı, güçlü, üstün… Hangi boyutlarda? Bilgi, aksiyon (ahlâk), estetik-sanat boyutlarında… 01 Mart 2002 Cuma

    Paralel-Alternatif Eğitim – 5-

    Millî Gazete’de yazmaya 1991’de başladım, o günden bu güne binlerce fıkram (köşeyazısı) yayınlandı. Eğitim, lisan, kültür, vasıflı insan yetiştirmek konusundaki yazılarım toplansa bir kitap olur. Aşağıda eğitim ile ilgili bazı düşünce, görüş, çözüm, çare ve tekliflerimi tekrar kısaca arz ediyorum:

    (1) Okur yazarlık tek başına bir kıymet ifade etmez. Okuma yazma bilmeyen cahil bir topluma sadece okuma yazma öğretirseniz onu okuma yazma bilen cahil bir toplum haline getirmiş olursunuz. Hattâ okuma yazma bilmeyen cahil, basit cahil olduğu halde, okuma yazma bilen cahil mürekkep (karmaşık cahil, cahil olduğunu bilmeyen) biri olur.

    (2) Genel kültür, bilgi ve ahlak terbiyesi üniversitelerde değil liselerde verilir. Üniversiteler genel kültür müesseseleri değil, uzmanlık müesseseleridir.

    (3) Dünyanın medenî, ileri, sağlıklı, kalkınmış, demokrat, hukuklu ülkelerinde vasıflı, güçlü, üstün, örnek liseler vardır. Bunların bence en meşhuru İngiltere’deki Eton Koleji’dir. Eton 1440’ta kurulmuştur ve o tarihten bu yana aralıksız eğitimini sürdürmekte ve ülkesine politika, kültür, medya, iş ve iktisat, sanat sahasında büyük ve güçlü adamlar yetiştirmektedir. Bizim Etonumuz Galatasaray mektebiydi, fakat 1950’den sonra popülist politikacılar ve hainler tarafından bozulmuş ve yozlaştırılmıştır.

    (4) Misyonerler ve emperyalistler Osmanlı devletini çökertmek ve İslâm Hilafetini yıkmak için, kapitülasyonlardan ve devletin zaafından istifade ederek Türkiye’yi misyoner okullarıyla donatmışlar ve buralarda Hıristiyan çocuklarına istiklal ve ayrılma şuuru aşılamışlar, Müslüman çocuklarını da kendi kimliklerinden kopartıp yabancılaştırmışlardır.

    (5) Eskiden liselerimizde bitirme imtihanları ve bakalorya (olgunluk) imtihanları vardı. Bunlar kaldırıldı, seviye çok düşürüldü.

    (6) Eskiden bu memlekette, genç nesillere eğitim veren çeşitli müesseseler vardı. Bunların birincisi medreselerdi. İkincisi, olgun insan ve olgun Müslüman yetiştiren dergâhlar, tekkeler, zaviyelerdi. Üçüncüsü lonca ve ahîlik teşkilatı, fütüvvet ahlakı idi. Dördüncüsü aile ocakları evler idi. Beşincisi hanegî sistemi vardı, yâni birtakım istidatlı gençler büyük zatların evlerine, konaklarına devam eder ve oralarda yetişirlerdi. Altıncısı asker ocağıydı. Asker ocağında dindarlık, ahlak, vatan ve devlet sevgisi aşılanırdı.

    (7) Eğitimde önemli olan sayı çokluğu değil, kalite ve keyfiyettir. Madde âleminde yarımlar birleşip bütün olur ama insanlar için böyle bir şey düşünülemez. Bin adet yarım kiloluk pirinç paketlerini bir araya getirirseniz beş yüz kilo pirincimiz olur. Bin adet yarım adamı bir araya getirirseniz onlar bir tek adam etmezler.

    (8) Bir eğitim sistemi genç nesillere yazılı-edebî anadillerini, millî tarihlerini, millî kimliklerini, millî sanatlarını öğretemiyorsa o eğitim fayda değil, zarar vermektedir; boş bir eğitimdir.

    (9) Milletlerin, ülkelerin yücelmesi, güçlenmesi, ayakta durması iyi ve vasıflı eğitimle olur. Sadece politika ile, iktisadî kalkınma ile, maddî zenginlikle olmaz.

    (10) Türkiye’nin bugünkü sıkıntıları, dertleri, meseleleri, krizleri hep birer neticedir. Bu neticelerin sebebi ise kalitesiz, yanlış, bozuk, yetersiz eğitimdir.

    (11) Son yıllarda ülkemizde pıtırak gibi üniversite açıldı. Mevcut yetmiş yedi üniversiteyi bir araya getirirseniz, bir Amerikan, Japon, İngiliz veya Fransız üniversitesi etmez. Harvard Üniversitesi’nin on beş milyon kitaplık büyük bir kütüphanesi vardır. Sadece bu üniversite ülkesine otuzdan fazla Nobel ödülü kazandırmıştır. Türkiye ise yüz yıldan beri bir tek Nobel kazanamadı.

    (12) 1944’ten beri İngiliz kolejlerinde, sabah derslere başlamadan önce okulun kilisesinde bütün öğrencilerin topluca ibadet ve dua etme mecburiyeti vardır. Bundan muaf tutulabilmek için öğrencinin velisinin yazılı müracaatı gereklidir.

    (13) İngiltere’de yaşayan milyonlarca Müslümanın kız çocukları, eğer aileleri isterse, ilkokula bile başörtülü gidebilmektedir. Evrensel İnsan Hakları Beyannamesinde, her ana-babanın çocuklarına istediği gibi dinî eğitim verme hakkını temel bir hak ve hürriyet olarak resmen ilan etmiştir.

    (14) Türk eğitimi altın çağını Sultan Abdülhamid devrinde yaşamıştır. 1960’lara, 70’lere kadar yaşayan ve ülkeyi idare eden kadrolar, büyük veya önemli adamlar hep devr-i Hamidî eğitimiyle yetişmiştir.

    (15) Türkiye’nin millî eğitimini kimler dejenere edip yozlaştırmıştır? Bu soruya kısaca şu cevabı verebiliriz: (a) Türkiye’de bir Tekelistan kurmak, gizli bir hakimiyet ve saltanat tesis etmek isteyen iki kimlikli bir azınlık. (b) Türk halkının kimliğini, kan gurubunu, parmak izini, bio-jenetik yapısını değiştirmek için akıl almaz manipülasyonlara başvuran ütopistler. (c) Dış düşmanlarımızın içerideki işbirlikçileri. (ç) Militan, fanatik, saldırgan din ve dindar düşmanları. (d) Yetersiz, popülist, şartlanmış, demagog, bâtıl ideolojilerin zebunu ve meftunu kısır kafalı, dar ufuklu adamlar.

    (16) Türkiye bir çeşitlilikler ülkesidir. Çeşit çeşit alt kimlikler bulunmaktadır. Sağcılar solcular, muhafazakârlar, terakkiperverler, dinciler, laikçiler, şucular, bucular… Bu grup ve kesimlerin yüksek tabakalarının, temsilcilerinin hepsinin kaliteli insan, kaliteli Türkiyeli olması gerekir. Bir kesimin kaliteli olmasıyla iş bitmez, bir yere varılmaz. Aralarında görüş ayrılığı olsa da hepsi vasıflı, kültürlü, ahlaklı olacak ki, ülke, halk, devlet yücelsin, ilerlesin, kurtulsun.

    (17) Halkın bir kısmının cahil olmasının büyük bir zararı yoktur. Asıl korkulacak şey okumuşların, yüksek tabakanın cahil olması, cahil kalmasıdır. Kişi lise ve üniversite diploması sahibi olmakla cahillikten kurtulmaz. Gerçek aydın olabilmek için bilgi nurlarıyla aydınlanmış, yüksek ahlak ve karakter sahibi olmak gerekir. Organize kokuşma şebekelerine mensup hırsız, soyguncu, hortumlayıcı, yiyici, talancı, namussuz, şerefsiz adamlar parlak diplomalara sahip olsalar da beş para etmezler. Türkiye’yi cahil halk tabakaları değil; cahil politikacılar, cahil aydınlar, cahil büyük bürokratlar, cahil kodamanlar, cahil medyacılar, cahil kof şöhretler, cahil sahte kahramanlar bugünkü hale getirmiştir.

    (18) Bugünkü yetersiz, çağdışı, bozuk, yozlaşmış, gayr-i millî eğitim sistemi (veya sistemsizliği) ile Türkiye bir felakete gitmektedir. Bu vatanı, bu milleti, bu devleti seven her kesime mensup vatanseverlerin vasıflı, güçlü, üstün Türkiyeliler yetiştirmek için çalışması gerekir. Bu işi tabiî herkes kendi kafasına göre yapamaz. Hakikî aydınlar hakikî vatanseverler, ehliyetli uzmanlar bu konuda harekete geçmelidir.

    – Son-

    (Eğitimle ilgili yazım burada son buldu. Küçük bir broşür halinde basıldığı zaman bu sütunlarda haber vereceğim.) 02 Mart 2002 Cumartesi

    Kitapsızlık

    Otuz kırk yıl önce ülkemizin nüfusu 30 milyon civarındayken yayınladığım kitaplar 10’ar bin adet basılıyor ve kısa zamanda satılıyordu. Zamanla tirajlar düştü, şimdi bin adet basıyoruz. Nüfus ise iki mislinden fazla oldu.

    Ülkede üç üniversite vardı eskiden, şimdi sayıları 77 oldu. Her taraf okulla, liseyle doldu. Fakat halk okumuyor, gençlik okumuyor.

    Evlerde buzdolabı, çamaşır makinası, ocak, fırın, müzik seti, televizyon var ama çoğunda kütüphane yok. Ev kadınlarının binde 999’u, toz olur, dekorasyonu bozar diye kitap ve kütüphane istemiyor.

    İstanbul’un nüfusu bir milyonun altında iken, perakende cilt yapan bir sürü ciltçi vardı. Onların hemen hepsi kapandı. Kimse kitap ciltletmiyor ki.

    Bundan yirmi beş yıl önce kitaplarını Paris’te ciltleten bir profesörümüz olduğunu duymuştum. Sanırım artık Paris’te kitap ciltleten bir Türk kalmamıştır.

    Evinde kütüphanen var mı, varsa kitaplarını göreyim, senin kim olduğunu, ne mal olduğunu söylerim.

    Kitapsız bir toplum olduk. Bir tek küp şekerle bir bardak çayı tatlandırabilirsiniz ama bir kazanı tatlandıramazsınız. Bugünkü kitap çeşitleriyle, sayılarıyla Türkiye’yi kültür bakımından tatlandırmanın imkanı yoktur. Kitapsız bir ülke tatsız tuzsuz bir ülkedir.

    Okumaya meraklı, istidatlı, zeki çocuklarımıza kitap toplamayı, kütüphane kurmayı öğretelim ve sevdirelim. Her ay, fiyatı ucuz da olsa kaliteli üç beş kitap almalarını sağlayalım. Teşvik için onların adına birer mühür yaptıralım. “Mehmet Çalışkan -Özel kütüphanesi…………” gibi.

    Türkiye kitaba, kültüre, ilme, irfana, yapıcı ve faydalı düşünceye muhtaçtır.

    Bizde niçin kuşe kağıdına renkli olarak basılmış güzel sanat kitapları yayınlanmıyor?

    Birtakım holdinglerin, bankaların yayınladıkları lüks prestij kitapları ile boşluk doldurulamaz. Halk okumalı, bütün yurtta yeterli miktarda satılmalı, evlere girmeli.

    Hali vakti yerinde, yüksek tahsil yapmış bir adamın evine gitmişler; şahane mobilyaları varmış, vitrin ve büfelerin içi kristal, porselen, gümüş eşya ile doluymuş.Mutfağı ve banyosu mücevher dükkanı gibi göz kamaştırıcıymış. Lakin evde kitap yokmuş, kütüphane yokmuş… Tabiî bir lügat da yokmuş. Peki bu muhterem, bilmediği bir kelimenin mânasını öğrenmek istese neye bakacak? Aynaya mı?

    Hiçbir şeye yanmam da, birtakım varlıklı Müslümanların şahsi kütüphane kurmamalarına yanarım. Pahalı bir mesken, bir otomobil, bir sürü şatafat, kılık kıyafet, yazlık, masraflı tıkınmalar, cart curt ve hazretin doğru dürüst kütüphanesi yok. Bu ne korkunç bir yoksulluk ve sefalettir.

    Eski büyüklerin zengin, güzel, geniş kütüphaneleri vardı. Merhum Profesör Ali Başgil hocanın Feneryolu’ndaki evinin büyük bir salonu kütüphane olarak kullanılıyordu. Tavanlara kadar dolaplar ve binlerce kitap. Merhum Üstad Ziyad Ebüzziya beyin Kadıköy Yoğurtçu parkı karşısındaki evi de kitap doluydu. Nefis bir terası vardı, müzeye kayıtlı tarihî eserlerle doluydu.

    Merhum Mahir İz Hoca

    beni bir gün Emirgân tepesinde merhum

    Fuat Şemsi

    beyin evine götürmüştü. Ev müze gibiydi.

    Kitaplar, hüsn-i hat levhaları, sanat eserleri; kendi millî kimliğimizin renkleri, çizgileri, şekilleri, havası.

    Bundan yüz yıl önce memurlar, subaylar, okumuşlar devamlı kitap alır, bunları ciltlettirir, evlerindeki kütüphanelerde saklarmış. Kitapsız kültür olmaz, hayat olmaz. Kitapsız geçmiş olmaz, gelecek olmaz.

    Ülkemizin tepesinde sam yelleri esiyor. Basitlik, bayağılık, ucuzculuk bizi bitiriyor. Gazetelerin birinci sayfaları olumsuz, faydasız kötü ve iç karartıcı haber ve yorumlarla dolu. Yahu, senede bir kere olsun, bir büyük gazete manşetine önemli bir kitabın haberini koysa kıyamet mi kopar?

    Bence şu anda en iyi çalışan bakanlık Kültür Bakanlığı’dır. Bazılarını beğenmesem de

    (Onların beğendirmeye, benim beğenmeye mecburiyetimiz yok)

    hayli kitap çıkartıyor ve bunları çok ucuza satıyor.Birkaç hafta önce Bakanlığın, vilayetin altındaki satış yerine gittim. Kimisi ciltli, hepsi iyi kağıda basılmış, çoğu renkli resimli yirmi kadar tarih, sanat, edebiyat, kültür kitabı aldım. Fiyatları ucuzdu, ayrıca yüzde elli tenzilat yaptılar. İki ağır torbayı zor taşıdım. Sayın İstemihan Talay beyi ve yardımcılarını tebrik ediyorum. Keşke gayret ve himmet buyursalar da, Fransızların Petit Larousse’u gibi, yetmiş seksen bin kelimeli zengin bir Türkçeden Türkçeye lügat kitabı hazırlatıp yayınlasa.

    Bu arada, zaman zaman bakanlığın hediyesi nâçiz şahsıma gönderdiği kitaplar için teşekkür ediyorum.

    Hep olumsuz şeylerden bahsetmek olmaz. Son birkaç yıldan beri kitapçılığımızda bir gelişme var. Avrupa’dan güzel kağıtlar geliyor, kitaplar artık gazete kağıdına değil, kaliteli kağıda basılıyor. Baskı, dizayn, kapak; onlar da güzelleşti. Tarihe, edebiyata, eski kültürümüze dair hayli kitap çıktı. Fiyatları pahalı, bunları fakirler, öğrenciler alamaz. Bir de, genellikle kitap Türkçesi çok bozuldu. Okumak için elime alıyorum, evet Türkçe ama nasıl bir Türkçe? Berbat, uyduruk, zevksiz, sade suya tirit, sanki geri zekalılara mahsus; ahenkten, musikiden, sanattan arındırılmış fakir ve zavallı bir Türkçe. Yakup Kadri’lerin, ReşadNuri’lerin,Refik Halid’lerin, Refi’ Cevad’ların güzel Türkçesi yok artık.

    Olanak, olasılık, koşul, sorun, morun, irdelemek, imgelemek, simgelemek, dürtü…Bunlar Türkçe mi?

    Tevekkeli bir İngiliz Türkoloğu bizim şu mahut ve malum dil devrimi hakkında “Başarılı bir iflâs” adıyla kitap yazmış.

    Kalitesiz büyük ve hacimli bir kitaba sahip olmaktansa, küçük fakat kaliteli bir kitabımın olmasını tercih ederim. Avrupa’da el yapımı kağıda basılmış kitap bile yayınlanıyor. Lüks, nümerote (Her kitaba numara verilmiş) eserler bile çıkıyor. Meraklılar, kolleksiyon yapanlar bunlara rağbet ediyor. Fransa’da, bütün yayınlarını maroken deri ile ciltleten yayınevleri bulunuyor. İtalya’da, İspanya’da, Hollanda da hâlâ el yapımı kağıt üreten firmalar var. Hindistan yüzlerce çeşit kağıdı eski metodlarla el tezgahlarında üretip dünyaya satıyor. Bizde niçin böyle faaliyetler yok? Dine sırt çevirmek, dinden uzaklaşmak bizi çok yozlaştırdı. İslâm bir kitap dini ve medeniyetidir.

    Bir ülkenin, bir halkın medenîliği, seviyesi, zenginliği asfalt yollarla, otomobillerle, elektronik cihazlarla, uçaklarla, süslü meskenlerle, aşırı bir tüketimle değil; ilimle, irfanla, araştırmayla, kültürle, sanatla, edebiyatla, tarihî, mimarî değeri olan yapılarla, zevk-i selimle ölçülür ve değerlendirilir.

    Bitirmeden sorayım: Siz kitaplı mısınız, kitapsız mısınız? 07 Nisan 2002 Pazar

    Kelimeler, Kavramlar

    Türkçenin sadeleştirilip,

    arı duru, tavşan suyunun suyu fakir bir dil

    haline getirilmesi neticesinde birtakım kelime ve kavramlar unutuldu.

    Eskiden iki Türkçe vardı. Biri günlük konuşma ve iletişim Türkçesiydi. Onun yanında konuşulmayan, yazılı-edebî Türkçe vardı.

    Bu ikinci dil zengin ve engin bir lisandı; bir kültür, medeniyet, sanat hazinesiydi.

    Bir insan lisanıyla ölçülür, değerlendirilir. Birkaç yüz kelimelik bir sokak diline sahip kimse yoksul bir insandır. İnsanın ilmi, irfanı değeri, kültürü bildiği, kullandığı zengin yazılı-edebî lisanıyla orantılıdır.

    Gazetelere bakınız. Onlarda bazı zarurî ve önemli kelime ve kavramların kullanıldığını hiç göremezsiniz.

    Bazı misaller vereyim:

    FAZİLET: Faziletli insan, faziletsiz insan… artık böyle değerlendirmeler yapılmıyor. Zamanımızda faziletin pabucu dama atılmıştır. Fazilet nedir? Kelime ve istilah olarak mânasını hakkıyla bilen kaç kişi çıkar?

    MÜRÜVVET: Bu da unutulan kelime ve kavramlardandır. Belki bu devirde hâlâ mürüvvetli birkaç kişi kalmıştır ama onların onda dokuzu mürüvvet kelimesini bilmeden mürüvvet sergileyen kişilerdir. Molière’nin

    “Kırk senedir nesir yapıyormuşum da haberim yokmuş!”

    diyen kibarlık budalası gibi.

    TAKVA: Kur’ân’da

    “Allah katında en üstününüz en takvalı olanınızdır”

    mealinde bir âyet bulunuyor. Peki, Müslümanlardan yüz kişiyi toplasak, bir salona koyup, “Takva hakkında iki mektup kağıdını dolduracak kadar bir kompozisyon yazınız” desek, geçer not alacak kaç kişi çıkar içlerinden?

    HİKMET: Bu da hayattan kovulan kelime ve kavramlardandır.

    İslâm’da

    hurmet-i musahere

    denilen bir kavram ve fıkıh terimi var. Bilen kaç kişi çıkar? Eskiden her fenne ve ilme ait kitabın başında, o fen veya ilme verilen ismin lügat mânası, istılah mânası güzelce açıklanırdı. Şimdi bunlar tarihe karıştı.

    Gıybet büyük günahlardandır.

    Gıybet nedir?

    Bir kimsenin gıyabında

    (olmadığı bir yerde)

    onun hakkında, duysa hoşlanmayacağı ve üzüleceği bir şey söylemektir. Bu söylenen söz yalan ise gıybet değil,

    iftira

    olur.

    Söylenen doğrudur, fakat hakkında konuşulan kişi üzülecekse işte gıybet budur.

    Şimdi nice zamane sofusu bol bol gıybet yapıp duruyor. Yapma denildiği zaman da

    “Ben doğru söylüyorum”

    diye karşılık veriyor.

    İhlas kelimesi hâlâ sık sık kullanılıyor ama mânasını hakkıyla bilen kaç kişi kaldı. İhlâs

    katışıksızlık

    demektir.

    Hâlis zeytinyağı denildi mi, onun yüzde yüz, katışıksız zeytinyağı olması gerekir.

    Yüzde doksan dokuz zeytinyağı olsa, içinde yüzde bir miktarı başka yağ bulunsa o yağa hâlis zeytinyağı denilemez. Şimdi adam yüzde 99 Allah için namaz kılıyor, yüzde bir de, insanlar kendisi için ne dindar, ne sofu adam desinler için kılıyor. Böyle bir musalli

    (namaz kılan)

    ihlâslı değildir, münafığın tekidir.

    Kur’ân ribayı kesin olarak yasaklamıştır. Peki

    riba nedir?

    İktisatçı, işletmeci, hukukçu, doktor, mühendis, gazeteci Müslümanlar riba konusunda imtihan edilseler, geçer not alabilirler mi?

    Allah Peygambere Kur’ân’ı vahyetmiştir.

    Vahiy nedir?


    Vahiyle ilham arasında ne fark vardır?

    Bir âyette

    “Rabbin balarısına vahyetti…”

    buyuruluyor. Arıya vahy edilmesi ne demektir? Okumuş, yüksek tahsilli, dindar Müslümanlar vahiy kelimesi ve kavramı konusunda yeterli bilgiye sahip midir?

    Zamanımızda

    tesettür

    denilince kadın ve kızların başlarını örtmeleri anlaşılıyor. Halbuki

    tesettürde iki unsur vardır.

    Birisi

    örtünmek

    , ikincisi

    nâmahrem erkeklerle ihtilat etmemektir.

    Biz cehaletimiz yüzünden bu ikinci tesettürü unutmuşuz, defterden silmişiz.

    İmam-ı Kebir nedir?

    Peygamber,

    “Yaşadığı zamandaki İmam’a biat etmeyen ve onu bilmeyen kimsenin ölümü cahiliyet ölümü gibi olur”

    buyuruyor. Ne büyük bir tehdit. Peki bu incelikleri bilen kaç kişi kaldı.

    Zengin Osmanlı Türkçesinde

    fevz ile feyz

    kelimeleri var. Ne mânaya geliyorlar?

    Hıyanet

    ne demektir,

    ihanet

    ne demek?..

    Birkaç sene önce bir yere gitmiştim. Oradaki zat,

    “Efendim size kahve mi, yoksa çay mı lütfedeyim?”

    diye sorunca gülmemek için kendimi zorlamıştım.

    Bir başkası,

    “İnşaallah yakında size teşrif edeceğim”

    şeklinde konuştu. Bir üçüncüsü, kendinden büyük bir zata

    “Demin arz ettiğiniz gibi”

    dedi. Ya Rabbi ne kadar çok çam deviriyoruz…

    Tahsilsiz halktan geçtim, şimdi okumuşlar da anadillerini doğru dürüst konuşup yazamıyor.

    Üniversiteyi bitirmiş, bir şey söyleyecek, şizofren hastalar gibi kopuk kopuk, acayip, bir telgraf diliyle zar zor birkaç laf edebiliyor.

    Be adam cümleyi tamamlasana! İki kelime söylüyor, biraz duruyor,

    “ıııı”

    diye bir ses çıkartıyor, tekrar bir kelime, ne dediğini anlamak için zorlanıyorsunuz. Hiçbir cümlesi tamam değil, yarım yamalak. Vah vah.

    Televizyonlardaki açık oturumlarda zaman zaman Türkçenin ve edebiyatın ırzına nasıl geçildiğine dikkat ediyor musunuz?

    Benim çok şükür televizyonum yok da azap verici programları dinleyip seyretmekten kurtuluyorum.

    Son günlerde Hazret-i Mevlânâ aleyhinde ne hezeyanlar savrulmuş.

    Cahiller cesur olurmuş. Kuş beyni kadar beyni olmayan bir takım süfehanın ve humekanın ulu bir veli hakkında ulu orta konuşmaları ne büyük bir edebsizliktir.

    Türkçeyi çok iyi bilen üstadlarımızdan biri Mahir İz beyefendi idi. Allah ona rahmetiyle muamele buyursun. Talebelik yıllarımda bir gün kendisine Ankara’dan gönderdiğim mektubun sonuna

    “İhtiramat-ı meveddetkârânemi arz ederim efendim”

    diye yazmıştım. Cevabında beni şefkatle azarlamış ve uyarmıştı.

    Meveddet akran arasında olur, mâdun mâ fevkine bu kelimeyi kullanmaz

    demişti.

    Şimdi ne meveddet kaldı, ne mürüvvet, ne necabet, ne kerem.

    Kuşlar gibi göç ettiler hepsi.

    Olanak, olasılık, koşul, sorun, simge, imge, irdelemek, imgelemek.

    Lisan ve edebiyat yozlaşınca memleket battı. 08 Mayıs 2002

    Sigara Öldürür

    Birkaç damla saf nikotin bir insanın dilinin üzerine konulsa adamcağız anında can verir.

    Meret öylesine kuvvetli bir zehirdir.

    Sigara ile alınan nikotin öyle değildir.

    Anında öldürmez.

    Vücudu yavaş yavaş, aheste aheste tahrip eder

    , başta akciğer ve kalp olmak üzere nice hayatî iç organı bozar; sonunda

    mübtelâsını süründüre süründüre, inlete inlete öldürür.

    Çifte standartlı

    Amerika, kendi vatandaşlarının sigara tüketimini son yirmi sene içinde yarı yarıya azaltmıştır.

    Peki Amerikan sigara sanayii ve dev sigara şirketlerinin kârları ne olacak? Onun da çaresini bulmuşlardır.

    Üçüncü dünya ülkelerinde sigara tüketimini teşvik etmişler,

    birkaç misline katlamışlar ve milyar dolarlarına milyarlar katmışlardır.

    Bizde sigara çok yaygınlaştı.

    Bundan elli altmış sene önce fakir tabaka köylü, birinci sigarası içerdi. Şimdi öyle ucuz sigaralar yok.

    İçmeye ayranı olmayanlar en pahalı, en lüks Amerikan sigaraları tüttürüyor.

    Köy bakkallarında bile lüks ve pahalı sigara satılıyor.

    Eskiden sigaranın zararları iyi bilinmiyordu. İlimler fenler ilerledi, laboratuvarlarda araştırmalar yapıldı ve ciğerlere çekilen

    tütün dumanındaki katranın

    ve öteki kimyevi maddelerin,

    kanser dahil bir yığın vahim hastalığa sebebiyet verdiği kesinlikle anlaşıldı.

    Kanunlar çıkartıldı, sigara paketlerinin üzerine

    “Sağlığa zararlıdır”

    gibi ibareler yazılmaya başlandı.

    Amerika’da tüketim azaldı ama bizde ve bizim gibi Asya ve Afrika ülkelerinde arttı.

    Tütün Eski Dünya’ya Amerika’nın 1492’de keşfinden sonra gelmiştir.

    Bu bitkide kimbilir ne şifalı hassalar vardır.

    Çocukken bir yerimizi kestiğimizde kanı durdurmak için, kesik yere tütün basarlar, yahut sigara külü koyarlardı, kan hemen dururdu.

    Allah hiçbir bitkiyi sebepsiz ve hikmetsiz yaratmamıştır.

    Ölüm dışında herşeyin şu tabiat âleminde bir ilacı vardır. Arayıp bulmak gerekir.

    Mutlaka tıbbî bir hassası olan tütün maalesef keyif verici bir madde olarak tüttürülüyor.

    Sağlığa olan zararı dışında

    israf bakımından da büyük kayıplara yol açıyor sigara.

    Her yıl milyarlarca dolar, çoğu yabancı şirketlere ve sermayeye olmak üzere kaptırılıyor, havaya savruluyor.

    Eskiden her yerde, şehirlerarası otobüslerde, kapalı mekânlarda fosur fosur sigara içiliyordu.

    Hiç unutmam, 1986’da, bir Mevlevî zikir meclisinde bulunmak üzere Kütahya’ya gitmiştim.

    Dönüşte otobüste şoförün arkasında orta yaşlı iki bey hiç aralık vermeden sigara içiyorlardı. Sigaranın biri bitmeye yüz tutunca, diğerini yakıp öbür elinde bekletiyor, ortalığı dumana boğuyorlardı.

    Karşılarındaki koltukta kundaklı yavrusunu sakinleştirmeye çalışan bir anne vardı.

    Çocuk duman altında kalmıştı. Yürek parçalayacak, beyinleri sarsacak şekilde ağlıyor, fakat bizim iki dumancı merhamet edip de tüttürmeye ara vermiyordu.

    Bazen açık havada yürürken birden iğrenç ve berbat bir koku burnumu rahatsız eder.

    Bakarım önümde giden bir vatandaş sigara içiyor, rüzgar dumanını bana getiriyor,

    ömrümde hiç sigara içmedim ama içenlerin dumanları beni de zaman zaman vurdu.

    İki yıl kadar önce, Amerikalı bir Şâzelî şeyhi gelmiş dediler

    , ben de o zatı görmeye ve dinlemeye gittim. Kızıl sakallı, İslâm kıyafetli, başında tarikat tacı

    (sarığı)

    olduğu halde oturduğumuz odaya geldi.

    Âlim ve fâdıl bir zat olduğu anlaşılıyordu.

    Arapça’dan,

    Şâfiî fıkhına ait bir kitabı İngilizceye çevirmiş.

    Oradakilerden biri sohbet esnasında

    “Sigara hakkında fetvanız nedir?”

    diye sorunca,

    “Eskiden zararları iyi bilinmiyordu, şimdi çok zararlı olduğu anlaşılmıştır. Binaenaleyh bana göre haramdır”

    cevabını verdi.

    Sigara içen Müslümanları ve muhteremleri üzmek ve kırmak istemem. Ancak bu satırları da yazmama izin vermelerini istirham ederim.

    Sigara öyle kanunla yasak edilebilecek bir şey değildir.

    Bu konuda

    bilhassa gençliği,

    uyararak, ikrah ettirerek, tiksindirerek, zararlarını açıklayarak

    vaz geçirmek gerekir.

    Zararlı alışkanlıklardan vaz geçmenin kolay olmadığını biliyorum. Ancak,

    Amerika’da sigara tüketimi yarıya düştüyse, bizde niçin olmasın.

    Sigara niçin içiliyor?

    Gençler

    sigara içmeyi

    bir erkeklik ve olgunluk

    olarak görüyor.

    Kadınlar bağımsızlık kazandırdığını sanıyor.

    On beş yaşındaki lise çocuklarına yapma etme demekle onları vazgeçirmek mümkün değildir. Otuz sene önce Almanya’da, sigaradan vaz geçirmek için

    bir akciğer kanseri ameliyatının renkli olarak filmini gösteriyorlarmış.

    Balmumu gibi sararmış zayıf bir adam ameliyat masasında perişan ve baygın şekilde yatıyor. Etrafındaki cerrah ve yardımcıları kemiklerini tıbbî testerelerle keserek göğüs kafesini açıyorlar; akciğerdeki tümörü ve çürümüş kısımları çıkartıp temizliyorlar, kesilen yerler dikiliyor ve hasta yoğun bakıma alınıyor…

    Görenler allak bullak oluyor, renkleri sapsarı, bembeyaz kesiliyor, bir ikisi istifra etmek için dışarı çıkıyor…

    İşte tesirli bir vaz geçirme metodu.

    Ülkemizde son asırda maalesef içki, sigara, uyuşturucu madde tüketimi çok arttı. Sanıyorum teşvik de edildi. Bu üçüne, ilacı da eklemek gerekir.

    Uluslararası dev şirketler

    (ki çoğu Amerikalılarındır)

    Üçüncü Dünya’yı iliklerine kadar soyuyor.

    Soya fasulyası

    Türkiye’nin gıda eksiğini dolduracak harika bir yiyecek maddesidir.

    Soyadan üç yüzden fazla madde çıkartılır.

    Soyada, eti aratmayacak kadar protein vardır.

    Lakin uluslararası şer güçleri Türkiye’de soya ekimini âdeta yasak ettirmişlerdir.

    Toprakları üzerinde soya ziraati yapamayan bir ülkeye bağımsız denilebilir mi?

    İşte bu çok güçlü, çok acımasız,

    çok şerli uluslararası şirketler ürettikleri sigaralarla Türk halkını ve gençliğini zehirliyor, geleceğimizi çürütüyor, biz ise eli kolu bağlı vaziyette kurbanlık koyun gibi bakıyoruz.

    Bendeniz vebálden kurtulmak için şu yazıyı kaleme almış bulunuyorum.

    Sigarayı bırakmak için

    kurslar açıldığını, ilaçlar çıkartıldığını, psikolojik telkinler yapıldığını duydum.

    Kurtulmak isteyenlere bunlara başvurmalarını tavsiye ederim. Sigara tüketimi yüzde yüz kalkmasa bile, Amerika’da olduğu gibi niçin yüzde elliye inmesin? 15 Mayıs 2002

    Ah Edeb, Ah Görgü

    Bir öğle namazı öncesi

    Fatih Camii avlusu.

    Musallada bir tabut var. Hürmet ettiğimiz bir zat vefat etmiş, cenaze namazı kılınacak. Akın akın cemaat geliyor, insanlar öbek öbek konuşuyor. İki tanıdık karşılaşıyor. Biri, otuz iki dişi görünecek şekilde gülerek

    “Ooo Efrûz beyciğim, sizi görmek ne bahtiyarlık, epeydir görüşememiştik”

    diyor. Diğeri de güleç bir çehre ile karşılık veriyor, sarılıyorlar.

    Yahu neler yapıyorsun? Gençleşmişsin be… Daha ne var ne yok?.. Hah hah hihi hih keh keh…

    Cenazelerde böyle sahneler gördükçe çok öfkeleniyor ve üzülüyorum.

    Musalla taşında tabut,

    bizimkiler sanki bayramda veya düğünde karşılaşmışlar

    gibi şen şakrak.

    Biraz edeb yahu!

    Cenazelerde kahkaha ile gülünmez, şamata yapılmaz; tebessüm edilecekse sadece hüzünlü bir tebessüm caizdir. Ağır, durgun, vakarlı bir şekilde hal hatır sorulur. Bir dostumuz, bir büyüğümüz, bir âşinamız büyük yolculuğa çıkmaktadır. Böyle bir zaman ve mekanda kahkahaya, soytarılığa yer yoktur.

    Bir grup ziyaretçi, muhterem bir zattan randevu alıyor ve evine gidiyor. Bu onların, bu zat ile ilk görüşmeleridir. Yaşlı başlı, mânevî seviyesi yüksek, saygıya layık bir kimsenin salonunda oturuyorlar, hal hatır soruyorlar, sohbet başlıyor. Bizim ziyaretçilerden biri ansızın musahabeyi kesiyor ve “Tuvalete gitmek istiyorum” diyor. Ev sahibi müeddeb efendi, renk vermiyor, “Buyurun” diyor ve misafiri helaya götürüyor.

    Bu da olmaz. Kendisi ile ilk defa yüz yüze gelinen muhterem bir zatın evinde helaya gidilmez. İhtiyacı olan, bunu daha önce halleder.

    Yine bir ziyarette, cep telefonları zır zır çalıyor, misafirler üç beş dakikada bir telefonları çıkartıp arsız arsız, densiz densiz konuşuyorlar. “Kusura bakmayın” diyen, izin isteyen bile yok. Beş dakika geçiyor, menhus telefon yine çalıyor, adam yine arsızca konuşuyor. Ne büyük görgüsüzlük, ne ayıp, ne saygısızlık.

    Ziyaretlerde cep telefonlarının mutlaka kapalı bulunması gerekir. Çok zarurî bir hâceti olursa, meselâ hastahanede yatan ve durumu ağır bir hastası varsa, ev sahibinden mâzeret bildirilerek izin istenir.

    Samimiyetiniz olmayan biri randevu istiyor ve ziyarete geliyor. Söz arasında soruyor:

    Bu daire sizin mi? Evet benim.Kaç metrekaredir? Ne zaman aldınız? Kaça aldınız? Şimdi satsanız kaç lira eder? Dairenin üstü çatı mı, teras mı?..

    Saçma sapan soruların ardı arası kesilmiyor. Be adam sen emlak komisyoncusu musun?

    Posta ile mektup veya kart atmış,

    adres olarak, başına sayın, muhterem demeden sadece muhatabın ismini ve soyadını yazmış.

    Bu da ayıptır, görgüsüzlüktür. Mektuplarda mutlaka selam ve ihtiram ifade eden tâbirler olmalıdır.

    Kabak gibi adres yazılmaz, mektup yazılmaz.

    Biraz hava almak, dinlenmek için bir parkta oturuyoruz. Bitişik sırada dört liseli genç var, ikisi kız, ikisi delikanlı. Yüksek sesle konuşuyorlar, şakalaşıyorlar. He he he, hi hi hi, keh keh, ha ha ho. Kıkır kıkır gülmeler.

    Bunlar isterik mi nedir?

    Bir kız deli gibi gülüyor, fingirdiyor.

    Geçen sene Ada’ya pikniğe gitmişler, bir çalının yanından geçerken bir kaplumbağa görmüşler. Kızın gülmeleri artıyor, yerinde duramıyor, neredeyse katılacak. Bu kız incir çekirdeğini doldurmaz bir şey için niçin böyle terbiyesiz terbiyesiz gülüyor.

    Bir zoru mu var?

    Liseli, üniversiteli gençler edeb, terbiye, vekar timsali olmalı.

    Gençliğe yılışıklık, hafif meşreblik, arsızlık yakışmaz.

    Gece saat on, dört genç spor bir araba ile geçiyor. Teybi sonuna kadar açmışlar, kulakları zorlayan bir cayırtı, korkunç bir ses kirliliği. Gençlerin dördü de anırır gibi kahkahalar atıyor. Şımarık mı şımarıklar. Otomobil yanımızdan bir buhran gibi geçiyor. Bu şımarık gençlerin paraları var ama edebleri yok. Ne fena!

    Tesettürlü iki genç kız.

    Makyaj yapmışlar ama o kadar belirgin değil. Kırıta kırıta yürüyorlar, gözleri fıldır fıldır.

    Halleri tesettüre hiç mi hiç yakışmıyor.

    Aman ne havalı şeyler.

    Bir İslâm hanımının ve kızının en büyük ziyneti iffet ve hicabıdır.

    Başını örtmekle iş bitmiyor. Başörtüsünün yanında edeb de gerek.

    Eski ve kıdemli bir radikal lüks bir kebap salonuna tıkınmaya gelmiş. Semiz mi, semiz, besili mi besili. Garson geliyor, önce çeşit çeşit ordövr ısmarlıyor. Sonra bir buçuk porsiyon iskender kebabı, ayran, salata, tatlı, üzerine çay ve kahve. Radikalin midesi sanki geniş bir harardır. Bunca şeyi nasıl tıkınabiliyor.

    Bir insanın tıyneti, görgüsü, asaleti veya asaletsizliği sofrasından belli olur.

    Benim param var, istediğim şeyi istediğim miktarda yerim… Yok canım!

    Adamın Mercedes’i en pahalısından, en lüksünden. 150 milyar mı, 200 milyar mı ne ediyormuş. Otomobiline kurulunca kendisini Nemrud veya Firavun sanıyor bizimki. Zerduz palan ursan eşek yine eşekmiş. Herifin bundan haberi yok. Ölüp gidecek, iki metrelik bir çukur cesedinin mekanı olacak, lüks otomobiliyle küçük dağları ben yarattım sanıyor. Ne cahil, ne dangalak adam bu.

    Şimdi gurur, kibir ve tafrasından yanına yaklaşılamayan o adamı, tanırım. Züğürt sürüngenin biriydi.

    Zenginlik başını döndürdü.

    Görmemişin oğlu olmuş, çekmiş bilmem neresini kopartmış.

    Herkese tepeden bakıyor. Tevazu, kanaat ve iktisada savaş açmıştır sanki. Rüzgâr kravatını sık sık ters çevirir ve ünlü bir marka görünür. Kravatları gökkuşağı gibi renklidir.

    Cırtlak, parlak, frapan renkler. Ne oldum delisi…

    Bu adam kadın olaydı Madam’ın evine düşerdi.

    Nâdan herif konsere gidiyor

    ve musiki icra edilirken yanındaki ile vır vır konuşuyor.

    Eşek hoşaftan ne anlar.

    Bir müzik gösterisi esnasında konuşmak çok büyük bir ayıp ve terbiyesizliktir.

    Avrupa’da bir konserde iki öküz konuşsa yüzlerce kızgın göz onlara dikilir.

    Bizim gevezeler ertesi günü

    “Dün falanca konserdeydik”

    diye hava atacaklardır.

    A görgüsüz, madem doğru dürüst dinlemeyecektin niçin konsere gittin?

    Ah edeb, vah edeb, efsus ki efsus… 19 Mayıs 2002

    Gençlik İyi Yetiştirilmiyor

    Elli yılı geçen uzun bir zamandan beri gençliği iyi yetiştiremiyoruz. Bu bir hüküm cümlesidir ve hükmümde ısrarlıyım. Gerekçelerini de madde madde sayabilirim.

    (1) Bir eğitim sisteminin vazifesi biraz bilgi ve kültür vermekten ibaret değildir. Millî eğitimin üç ana gayesi vardır: Birincisi bilgi; ikincisi ahlâk ve karakter terbiyesi; üçüncüsü estetik ve güzellik boyutu kazandırmak. Bizde birinci madde son derece güdük ve yetersizdir. İkinci ve üçüncü gayeler ise hiç yoktur. Böyle bir eğitim sistemi bir ülkeyi batırır, geleceğini karartır. Nitekim manzaraya bakınız. Türkiye’yi bu hale getirenler bu eğitim sisteminin yetiştirdiği nesillerdir.

    (2) Eğitimde eşitlik olmaz. Otuz beş kişilik bir lise sınıfında üç beş süper ve parlak öğrenci, on kadar iyi öğrenci, on beş kadar zayıf öğrenci, beş kadar da dökülen öğrenci olur. Bizdeki seviye, zayıf ve dökülen öğrencilere göredir. Halbuki asıl yatırımın parlak, iyi, çalışkan, istidatlı öğrencilere yapılması gerekir. Çünkü ileride Türkiye’yi yükseltecek, hizmet edecek kadrolar onlardan müteşekkil olacaktır.

    (3) Ondokuzuncu asırda ve yirminci asrın ilk yarısında İngiltere’yi bir cihan imparatorluğu yapan faktörlerden biri, İngiliz okullarında ahlâk ve karakter terbiyesi verilmesidir. Genç nesillere ahlâk ve karakter terbiyesi veremeyen bir eğitim sistemi kendi ülkesini, kendi halkını, kendi devletini yiyen, bitiren canavarlar ve asalaklar yetiştirir.

    (4) Atalarımız ondördüncü, onbeşinci, onaltıcı asırlarda Roma İmparatorluğu çapında Osmanlı devlet-i edeb-müddetini yüksek ahlâkla, yüksek karakterle, tasavvufla, faziletle, üstün hasletlerle kurmuşlardır. Osmanlı devleti, en kötü zamanında, batışından önceki yıllarda bu ahlâk ve faziletle yedi düvelle, yedi cephede tam dört yıl savaşabilmiştir. Osmanlı devletini yücelten, güçlendiren, ayakta tutan mânevî, sosyal, kültürel değerler listesinin başında fütüvvet ahlâkı, ahîlik, lonca teşkilâtı vardır. Paul Wittek’in Osmanlı devletinin kuruluşu ile ilgili küçük kitabını okursanız, devletimizin ve gücümüzün ana temelinin ahlâk, tasavvuf ve fazilet olduğunu anlarsınız.

    (4) Türkiye’nin, Türkiyelilerin bir müşterek ve temel kimliği vardır. Bu ülke, bu halk, bu devlet bu kimliği benimseyerek, buna sarılarak, bunu koruyarak, bunu yücelterek, bunu yaşatarak selamet bulur, yükselir ancak. Bu kimlik baltalanırsa, darbelenirse batış ve bitiş muhakkaktır. Hiçbir ideoloji, hiçbir yabancı sistem bu kimliğin yerini tutamaz. Japonları Japon yapan, onları ayakta tutan Japonluklarıdır, kendi kimlikleridir. Lisanlarıdır, yazılarıdır, millî tarihleridir, kendilerine mahsus sanatlarıdır, kendi kültürleridir, kendi zihniyetleridir. Yabancılaşan bir toplum dejenere olur ve sonunda istiklalini (bağımsızlığını) yitirir. Biz yıllardan beri genç nesillerimize millî kimliğimizle ilgili kültürü veremedik, vermedik.

    (5) Bugünkü okullarımıza, üniversitelerimize bakalım, kopya çekmek maalesef yaygındır. Halbuki kopya çekmek ahlâksızlıktır, hırsızlıktır, faziletsizliktir. Çocuk ve delikanlı iken kopya çekmeye alışanlar, kopya çekmeyi ahlâksızlık olarak görmeyenler, ileride hayata atıldıkları vakit başka hırsızlıklar, büyük yolsuzluklar da yapabilirler.

    (6) Gençliğin hiç olmazsa bir kısmına fütüvvet ahlâkı aşılanmalıdır. Fütüvvet, Arapça’daki feta, yani yiğit, delikanlı kelimesinden türeyen bir kavramdır. Gençlerimizin mânevî bakımdan ruh soyluluğuna, bir nevi şövalyeliğe, asalet ve necabete, mürüvvet ve hamiyete sahip olmaları gerekir. İnsanı insan, Müslümanı Müslüman, Türkü Türk yapan bu gibi hasletlerdir. Fütüvvet ahlâkına sahip genç kopya çekmez, terbiyesizlik ve edebsizlik yapmaz, itlik uğursuzluk ondan sadır olmaz. Böyle bir genç acından öleceğini bilse hırsızlık yapmaz, sınıfta kalacağını bilse kopya çekmez.

    (7) Türkiye’yi batırmak, esarete düşürmek isteyen sinsi düşmanlarımız ve onların yardımcı ve yardakçıları genç nesillerimizi şehvet ve seks bataklığına düşürmüşlerdir. Okullarda uyuşturucu kullanma yaşı 13’e kadar inmiştir. Zaman zaman gazetelere akseden, televizyonlarda teşhir edilen iğrenç skandallar durumun vehametini gözler önüne sermektedir. Sadece kuru bilgiyle, kuru uzmanlıkla, adına diploma denilen bir kâğıt parçasıyla iş bitmiyor. Son yıllarda öyle itler yetişti ki, en parlak Amerikan üniversitelerinden diploma almışlar ama büyük hırsızlık ve yolsuzluk yapıyorlar, yüz milyonlarca dolar çalıyorlar. Bunların diplomalarını o utanmaz yüzlerine tükürükle yapıştırmak gerekir.

    (8) Bizde, bütün okullarda din ve ahlâk dersi var ama bunlar bir aldatmacadan ibarettir, son derece yetersizdir. Zaten din dersi kitaplarının müfredat listesine bakarsanız gerçeği anlarsınız. Türkiye bu topraklarda din ve ahlâkla kurulmuş, din ve ahlâkla yücelmiş ve bugüne kadar gelmiştir. Aradan din ve ahlâk çıkarsa Türkiye de yok olur. Hikmet-i vücudunun (varoluşunun) ana sebebi din olan bir ülkede dinle savaşmak, dini yıkmaya kalkışmak o ülkenin ve orada yaşayan halkın yok olmasına çalışmak demektir.

    (9) Eğitimin, kültürün, millî kimliğin temeli yazılı-edebî lisandır. Türk lisanı uzun yıllardan beri sinsi bir sabotaja mâruz kalmıştır. Bugünkü genç nesiller artık zengin ve geniş ufuklu edebî-yazılı Türkçeyi bilmiyor, birkaç yüz kelimelik bir konuşma ve iletişim dili ile meramlarını anlatmaya çalışıyor. Bu zayıf, fakir, arı duru, kuşa dönmüş, kolu ve kanadı kırılmış öz Türkçe ile ayakta kalmak mümkün değildir. 1920’lerin zengin ve gelişmiş Türkçesine dönülmedikçe kurtulamayacağız. Kurtuluş anayasa değiştirmekle, yeni seçimlere gitmekle, birkaç kanunda rötuş yapmakla olmaz. Bir ülke yazılı-edebî lisanını kaybederse geriler, çöker, dejenere olur.

    (10) Eğitim, lisan, kültür, sanat, mimarlık, şehircilik meseleleri Türkiye’nin ana meseleleridir. Halbuki bizim aydınlarımız ve halkımız bunlarla meşgul olmuyor, gündemimizde bu maddeler ve konular yer almıyor. Yapıcı olarak bu konular tartışılmalı, müzakere edilmeli, çare ve çözüm üretilmelidir. Bu eğitimle, bu üniversitelerle halkın yüzde doksanını üniversite mezunu yapsak yine selamete çıkamayız. 21 Mayıs 2002

    Önce Okullar ve Eğitim

    Bir toplumu yükselten veya batıran müesseselerin başında eğitim sistemi ve okullar gelir. Yanlış anlaşılmasın; yükseltmek veya batırmak konusunda tek faktör eğitim değildir, ancak listenin başında o yer alır. Eğitimin en büyük âleti ve vasıtası ise edebî-yazılı lisandır

    Çok açık göründüğü üzere Türkiye’de ikisi de acınacak vaziyettedir. Son olarak Millî Eğitim Bakanlığı’nın iki yeni karar aldığını öğrendik:

    1. Bundan böyle sınıfta kalmak olmayacak, herkes sınıfı geçecek, sonunda da diploma alacakmış. Dünyanın hangi ileri, medenî, akıllı, kendi geleceğini düşünen siyasî ve idarî sistemi böyle saçma bir karar alabilir? Böyle bir karar ancak bize mahus acayipliklerdendir.

    Okullarda okuyamayanlara diploma vermek hem onların, hem de bu ülkenin istikbali ile oynamaktır. Almanlar ne yapıyor? Okumaya istidadı olmayanları, temel öğretimden sonra çıraklık sistemine yöneltiyor ve amelî bir eğitim veriyor. Çıraklık eğitimiyle işe başlayan nice Alman küçük, orta, büyük, hattâ dev müesseseler kurmuşlardır.

    Herkese diploma vermek, ileride bir işsizler ordusu meydana gelmesine, işlerin ehliyetsizler eline geçmesine yol açar.

    Fransa’nın aklı yok mu ki, liselerin sonunda hem lise bitirme imtihanları, ondan sonra da bakalorya (olgunluk) imtihanları yapılıyor. Başaramayanlara diploma verilmiyor.

    Eğitimde önemli olan kelle sayısı değil, keyfiyet üstünlüğüdür.

    2. Bundan böyle, mecburî din eğitimini ilahiyat mezunu öğretmenler vermeyecekmiş. Peki kimler verecekmiş. Veterinerler veya fizikçiler mi? Bu ne acayip, ne çarpık zihniyettir!

    İslâm dini büyük bir medeniyettir, büyük bir kültürdür, bizim kimliğimizin birinci fakötörüdür ve içimizden bazıları onunla uzun yıllardan beri savaşıp duruyor.

    Dünyanın hangi ileri, medenî, kalkınmış, hukuklu, oturmuş, dengeli, sağlıklı ülkesinde bizde olduğu gibi din-siyasî sistem çatışması vardır? Dünyanın bütün medenî ve ileri ülkelerinde İslâm dini saygı görmekte, desteklenmekte; Müslümanların temel haklarına riayet edilmektedir. Don Kişot yeldeğirmenlerine karşı savaş ilan etmişti. Bizdeki bazı Don Kişot’lar da öğrenci kızların başörtülerine ilan-ı harp eylediler.

    Millî eğitimimizin gerçekten millî olması için aşağıdaki şartların yerine getirilmesi gereklidir.

    1. Güçlü, vasıflı, üstün bir eğitim ancak güçlü ve zengin bir edebî-yazılı lisan ile olur. Günlük konuşma ve iletişim dili ile eğitim ve kültür olmaz. 1920’lerin zengin, engin, geniş ufuklu emperyal Türkçesi’ne dönülmelidir. Aksi takdirde Türkçe ile birlikte Türkiye de batacaktır. Lisan ve yazı konusundaki tarihî arızalar artık esaslı bir şekilde tâmir edilmelidir. 1920’lerin Türkçesi’ne dönülebilir mi? Pekâlâ dönülebilir. 1950’de Demokrat Parti iktidara geçince böyle bir hareket başlatmış, maalesef 27 Mayıs darbesinden sonra tekrar arı, duru, sade suya tirit, uyduruk, fakir, kapalı, zayıf Türkçe’ye dönülmüştü.

    2. Dünyanın birçok ülkesinde güçlü, vasıflı, üstün eğitim sistemleri ve uygulamaları bulunmaktadır. Singapur’unki bunlardan biridir. Fransa’da, Almanya’da, İngiltere’de, Amerika ve Kanada’da ve daha başka nice ülkede örnek liseler vardır; bunlar son derece kaliteli öğrenci, aydın adayı yetiştirmektedir. Bizim liselerimiz de böyle olmalıdır. Kendi ana dilinin edebiyatını, kendi tarihini, dünyayı, felsefe derslerini (Psikoloji, mantık, ahlâk, metafizik, estetik), sosyoloji, beşerî ve iktisadî coğrafya, sanat tarihi ve kültürü bilmeyen gençlere birer kuru diploma vermekle onlar gerçekten lise mezunu olmazlar.

    3. Liselerimiz, resmî ideoloji fidelikleri olmaktan çıkartılmalı, eğitimimizde Türkiyelilik kimliği aşılanmalıdır.

    4. Liselerde sadece bilgi verilmekle kalınmamalıdır. Bilginin yanında ahlâk ve karakter terbiyesi eğitimi de yapılmalıdır. Bu ülke asırlarca fütüvvet ahlâkı, ahîlik ve lonca teşkilâtı ile ayakta durmuş ve yücelmiştir. Bunları kaldırdık da yerlerine bir şey koyabildik mi?

    Gençlik çok kötü yetiştiriliyor. Sigara, uyuşturucu, seks kompleksleri, serserilik yaygın hale gelmiştir. Gençlik çürütülmek isteniyor.

    Ülkemizde eğitim konusunda bir tekel vardır. Lozan Andlaşması’nın garantisi altında bulunan azınlık okulları dışında, Türk okullarında tevhid-i tedrisat zihniyeti iyi, güçlü, vasıflı eğitim veremiyor.

    Yapılan anketler gençliğin yarısına yakın bir kısmının sadece parayı ve maddî menfaati düşündüğü ve hedeflediğini göstermektedir. Gençliğin yüzde yirmi küsuru intihar etmeyi düşünmüş, tasarlamış. Okullarımızda uyuşturucu tecrübesi on üç yaş seviyesine inmiştir.

    Para put haline gelmiştir. Kopya çekmek yaygınlaşmıştır.

    Okulların boşalma saatinde kendinizi farkettirmeden akın akın çıkan, grup grup yürüyen öğrencileri gözlemleyiniz. Kızlar mini etekli, erkek talebelerin bazısının gömlekleri pantolon üzerine çıkmış, gülüşmeler, yüksek sesle konuşmalar, incir çekirdeğini doldurmayan kopuk kopuk lâflar…

    Ben senin yürüyüşünü, konuşmanı, davranışlarını göreyim, senin ne mal olduğunu söylerim.

    Gençlerimize görgü verilemiyor. İnsanı insan yapan birtakım değerler, ölçüler vardır. Biz gençlerimize bu değer ve ölçüleri verebiliyor muyuz?

    Geçenlerde çok önemli bir politika ve iktidar adamının genç oğlu Boğazdaki lüks ve havalı bir gece klübünden çıkarken bir gazeteci dövdü, “Ulan seni şimdi öldürsem kim bana ne yapabilir?” diye bağırdı, rezalet çıkardı. Bu genç içkiliydi. Devletin bir sürü koruması tarafından korunuyordu. Babası forslu olduğu için polis ona bir şey yapmadı, Star gazetesi dışındaki büyük gazeteler bu rezaleti haber olarak vermedi.

    Rezalet çıkartan bu gence hem okuduğu okullar ve hem de ailesi terbiye ve ahlâk vermemiş, Yazık!

    Anayasa, seçim kanunu değişirse Türkiye düze çıkar diyenler var. Bu kadar ucuza kurtuluş olmaz. Önce eğitimi, okulları, lisanı düzelteceksiniz…

    Buna akılları erer mi, güçleri yeter mi? 31 Mayıs 2002 Cuma

    Edeb ve Görgü Eksikliği

    ON sene kadar oluyor, üniversiteli bir genç defalarca telefon ederek görüşmek için randevu istedi. Durumum ziyaretçi kabulüne müsait değildi ama ısrarı karşısında filan gün filan saatte geliniz dedim. Randevusuna onbeş dakika geç geldi. Sırıtarak

    “Mâlum, trafik…”

    dedi. İçimden lâ havle çektim, yüzüne bir şey demedim. İstanbul’da yaşayan, İstanbul’u bilen bir kimse için trafik sıkışıklığı bir mâzeret olabilir mi?

    Bana bazı sorular yöneltmek istediğini söyledi. Buyurunuz dedim. Soru yerine küçük bir konferans vermeye başladı. Kendi fikirlerini, re’ylerini, görüşlerini bana anlatmaya çalışıyordu. Beş dakika kadar bu minval üzere görüştükten sonra cevabımı bekledi. Elimden geldiği kadar onu aydınlatmaya çalıştım. Sonunda “Fikirleriniz bana fantezi ve gerçek dışı geldi” karşılığını verdi. Yaşı yirmi birmiş. Ben ondan kırk yaş büyüktüm ama o kendi fikirlerini beğeniyordu.

    Misafir olduğu için hürmette kusur etmedim. Çay ve kurabiye ikram ettim. Terbiyeli ve görgülü bir genç olsaydı, ben çay tepsisi ile salon kapısına geldiğimde hemen yerinden kalkması ve tepsiyi elimden alması gerekirdi. O ise hiç tınmadı, lök gibi oturdu, benim çayını ayağına kadar getirmemi bekledi; tepsiden bardağı ayağa kalkmadan aldı, teşekkür de etmedi. Çayına dört şeker attı, gürültülü bir şekilde karıştırdı ve höpürdeterek içti.

    Görüşmemiz devam ederken birden durdu, telefon etmek istiyorum dedi. Telefonu kullandı. Sohbete devam ettik. Tekrar ayağa kalktı, tuvalete gitmek istiyorum, tuvalet nerede dedi. O ihtiyacını da gördü. Tekrar soru şeklinde küçük konferanslar verdi.

    Onu yolcu ettiğimde üzerimden ağır bir yük kalkmış gibiydi. Bir çürük incir bir çuval inciri berbat edermiş… O günden beri fazla ziyaretçi kabul etmiyorum.

    Gençler başımın tacı olsunlar.

    Kimseyi hor görmem, lakin toplumumuzda büyük bir görgü, nezaket, terbiye boşluğu olduğunu da gözardı etmem.

    İnsanlar bazı şeyleri eğitimle, talim ve terbiye görerek elde edebilir. Arının petek yapmak, içine çiçek üsarelerini koyup bal üretmek için ders alması, kurs görmesi gerekmez. Kedi, tabiî ihtiyacını görmek için toprakta veya kumda bir çukur açar ve işi bitince üzerini kapatır. Onun da, bu iş için öğretmene, derse ihtiyacı yoktur. İnsanların ise ilim, irfan, edeb, terbiye, ahlâk, fazilet, âdab-ı muaşeret (görgü) hususunda mutlaka ders almaları, tâlim ve terbiye görmeleri, rahle-i tedris önüne diz çökmeleri gerekir.

    Otobüs, tramvay, vapur, banliyö treni gibi toplu taşıma vasıtalarına ihtiyar, çocuklu, özürlü biri bindi mi, oradaki gençlerin ayağa kalkarak yer vermeleri gerekir. Eğer bir ülkede, gençler oturuyor, yaşlılar ve çocuklular ayakta seyahat ediyorsa o ülke hasta demektir.

    Eskiden mektepler, medreseler, camiler, tekkeler, aile ocakları, lonca teşkilatı, ahîlik ve fütüvvet kurumu, sokaklar genç nesillere ve çocuklara görgü ve terbiye veriyordu. Şimdi çivisi çıkmış bir toplumda yaşıyoruz.

    Geçen gün Sultanahmet parkından geçiyordum. Güpe gündüz iki genç tahta sırada birbirlerine sarılmışlar,

    onca insanın içinde sevişiyordu.

    Terbiyesizliğin ve ahlâksızlığın da bir raconu, bir sınırı vardır. İnsan günah işleyebilir, itlik yapabilir, terbiyesizlik edebilir ama güpegündüz, kalabalık içinde böylesine azgın ve arsız olamaz. Eskiden bu memlekette eşkıyanın, külhanbeylerinin, yaramaz insanların da ölçüleri, sınırları vardı. Şimdi bunlar bitti.

    Atalarımız ibadet de gizli, kabahat da gizli demişler. Bu atasözündeki ibadetten maksat nafile ibadettir. Yoksa farz namazlar gizli olmaz. Kabahatın gizliliği ise genel ve mutlaktır.Herkesin arasında utanmadan çiftleşmek, sevişmek insanlara değil, itlere mahsustur.

    Bizim geleneksel ahlâkımızda ev sahibinin ve misafirin birbirlerine karşı vazifeleri ve hakları vardır. Misafir genç de olsa ona itibar edilmeli, saygı göstermeli, ikramda bulunulmalıdır. Misafir de ev sahibine hürmetkâr davranmalı, terbiye ve görgü kurallarına aykırı bir şey yapmamalıdır.

    Senden yaşça ve derece itibarıyla büyük bir zatın evine ilk defa gidiyorsun. Böyle bir ziyaret esnasında

    “Efendim helaya gitmek istiyorum, helâ nerededir?”

    diye bir istekte bulunmak görgülü, terbiyeli, efendi bir gence yakışmaz.

    Ya cep telefonları…

    İçeriye girerken mereti kapatmamış, zart zurt çalıyor ve bizimki pişmiş kelle gibi sırıtarak konuşup duruyor. Bu da büyük terbiyesizliktir. Ne kadar ağır yazsam yeridir.

    Müslüman kesimdeki cemaatlerin, tarikatların, grupların kendilerine bağlı ve mensup gençler için

    “Görgü kuralları kursları”

    açmaları gerekir. Bu kurslarda başarılı olamayanlar cemaatten veya tarikattan atılmalıdır.

    Bazı Müslümanlar kendilerini hem savcı, hem hakim, hem de cellat sanıyor. Bu da çok yanlış, çok vahim bir tutumdur. Terbiyeli ve efendi insanlar başkalarının ayıplarıyla uğraşmaya vakit bulamazlar. Çünkü onlar hep kendi ayıp, günah ve kusurlarını görürler ve onlara üzülüp dururlar.

    İslâm dini gıybeti büyük günah saymış, haram kılmıştır. Sadece açıkça, küstahça, utanmazca, dine ve ahlâka meydan okurcasına kötülük yapan mütecâhir fasık ve facirlerin gıybeti caizdir. Onun da kuralları vardır.

    Bir Müslüman gencin

    “Bu konuda benim fikrim şöyledir… Filan mesele hakkında benim görüşüm böyledir… Bence…”

    şeklinde konuşması ayıp ve terbiyesizlik olarak ona yeter de artar.

    Müslümanlık namaz kılmakla, sakal bırakmakla, kadınların başlarını örtmeleriyle bitmiyor. İlle de edeb, terbiye, ahlâk da gereklidir.

    Kur’ân baştan başa edebtir. Resûl-i Kibriya Efendimizin siyreti ve sünneti baştan başa edebtir.

    Başlangıçta edeb bilmemek büyük bir suç değildir ama

    edeb öğrenmemek büyük ayıptır.

    Herif tarikata girmiş, onbeş senedir girdiği zamandaki gibi odun, kereste, kütük olarak kalmış. Böyle tarikat olur mu? Böyleleri tarikatli değil, tarikatçidir.

    Büyüklerden birine sormuşlar: Bunca edebi ve erkanı nasıl, nereden öğrendiniz?

    “Kendi edebsizliklerimi görerek, onlara bakarak”

    öğrendim demiş. 09 Haziran 2002

    Önce Eğitim

    Türkiye’nin içinde bulunduğu vahim krizin ana sebeplerinden biri, belki de birincisi eğitim krizidir. Anlatılması ve anlaşılması kolay olsun diye bu konudaki fikir, görüş, çare, çözüm ve tekliflerimi kısa ve açık ifadeli maddeler halinde yazıyorum.

    Madde 1.

    “Psikolojide yapılan araştırmalara ve tatbikattan elde edilen tecrübe neticelerine göre

    ilkokulu bitiren aynı yaştaki 100 talebeden ancak 30 ilâ 40’ı liseye devam edebilecek bir kabiliyette yaratılmıştır.

    Bunların da mühim bir kısmı üniversiteye gelinceye kadar gene psikolojik, ictimaî, iktisadî sebeplerden dolayı fire vermektedir. Böylece ilkokulu aynı yaşta bitiren her 100 talebeden ancak 15’i-20’si üniversite kapısından içeri girebilecek bir yaratılış ve kabiliyettedir. Binaenaleyh bir seçim veya eleme sistemi bu nisbetlerden, yâni yüzde 20 ilâ 30’dan fazlasının liseye; üniversiteye de yüzde 15 ilâ 20’den fazlasının gelmesine müsaade ediyorsa vazifesini yapmıyor demektir.”

    (Prof. Mümtaz Turhan, ÜNİVERSİTE PROBLEMİ, İst. 1967. s. 30).

    Bizdeki eğitim karmaşasının ve tıkanıklığın ana sebebi, herkesin lisede ve üniversitede okumasına imkân vermek arzusundan doğuyor.

    Bu konuda ilme, ülke yararlarına, akla, sağduyuya dayanan bir eleme ve seçme sistemi yoktur. İlköğretim ve lise bitirmek için imtihan şartı kaldırılmıştır. Zekaları, kabiliyetleri, istidatları, çalışkanlıkları, sebatları okumaya elverişsiz olanların da mutlaka okuması ve diploma alması istenmekte; bunun için eğitim kalitesinden vahim fedakârlıklar yapılmaktadır.

    Madde 2.

    İleri, medenî, akıllı, iyi idare edilen, kendi menfaatlerini düşünen, başarılı, dengeli ve sağlıklı ülkelerde ilkokul veya ilköğretim okulundan sonra, liseye devam etmeleri faydalı olmayacak çocuklar ve gençler

    “Çıraklık Eğitimi”

    veren okullara sevk edilmekte ve nazarî bilgiler yerine onlara yüzlerce konuda pratik eğitim verilerek diplomalarını alır almaz iş ve çalışma hayatına atılmaları sağlanmaktadır. Bu sistem bizdeki eski lonca, çıraklık sistemine benzer. Almanya böyle bir sistemle; lisede ve üniversitede boşuna okuyacak, zorlanacak, hattâ harcanacak milyonlarca çocuğunu ve gencini, başarılı olabilecekleri pratik iş hayatına yöneltmiştir. Çıraklık eğitimi gören bazı kimseler iş hayatında çok başarılı olmuşlar, büyük tesisler kurarak topluma hizmet etmişlerdir. Bizde bundan on sene kadar önce çıraklık eğitimi sistemi denenmek istendi, fakat başarılı olamadı. Çünkü iş ciddî tutulmamış, güçlü ve vasıflı bir eğitim verilememişti.

    Madde 3.

    Bir ülkenin aydınları, vasıflı insanları, seçkinleri liselerde yetişir. Bu gibi kimseler genel kültürlerini, millî kültür ve kimliklerini liselerde öğrenir ve edinir. Üniversiteler genel kültür edinme yerleri değil, ihtisas (uzmanlık) kazanma yerleridir. Liseler sadece bilgi ve kültür vermekle kalmaz, aynı zamanda ahlâk ve karakter terbiyesi de verirler. Bu da yetişmez, lise tahsilinin bir üçüncü boyutu daha vardır ki, o da estetik-sanat-güzellik boyutudur. Bizim liselerimiz genç nesillere bu üç boyutu veremiyor. Çünkü bunların âlet ilmi edebî-yazılı lisandır. Bizde bu yoktur.

    Madde 4.

    Eğitim konusunda en büyük gaflet ve cehâlet, öğrencilere cebir, geometri, fizik, kimya öğretmekle, fen derslerine ağırlık vermekle parlak nesiller yetiştirileceğini sanmaktır. Eğitimin temeli fen ilimleri değil, sosyal ilimler ve sosyal kültürdür. Eğer bir genç, aydın olmak için ne kadar gerekliyse o kadar edebî-yazılı Türkçe bilmiyorsa, tarih bilmiyorsa, beşerî ve iktisadî coğrafya bilmiyorsa; psikoloji, mantık, ahlâk, estetik, metafizik okumamışsa, sosyoloji bilmiyorsa; matematik ve fen konusunda ağzıyla kuş tutsa yine vasıflı ve güçlü bir aydın olamaz. Bizim liselerimiz genç nesillere dünya standartları seviyesinde sosyal ve edebî kültür verememektedir. Bizdeki sistemle vasıflı teknokrat bile yetişmez. Okullarda ahlâk ve karakter terbiyesi almamış bir genç ne kadar fazla fen bilgisine sahip olursa olsun eksiktir.

    Madde 5.

    Türkiye’yi yüceltmek ve kalkındırmak istiyorsak, ilk konumuz eğitim konusu olmalıdır. Üzülerek, kahr olarak söylüyorum ki, şu anda Türkiye’de uluslararası parlak liseler ayarında ve seviyesinde bir tek lise bile yoktur. Meselâ İngiltere’deki Eton Koleji gibi bir okulumuz yoktur. Binaenaleyh mutlaka ve mutlaka böyle bir okul açılması gerekir. Türkiye’yi yöneten zihniyet böyle bir okul açmaz, açamaz. Eğitimi bugünkü çıkmaza o zihniyet sokmuştur. Böyle vasıflı, güçlü, parlak bir okulu ancak özel teşebbüs açabilir. Bu hizmet Türkiye sınırları içinde yapılamazsa, aşılması imkansız güçlükler çıkartılırsa Romanya gibi yakın dost ülkelerden birinde açılır; öğretim kadrosu ve öğrenciler buradan oraya gönderilir. Globalleşmiş bir dünyada yaşıyoruz. Yakın zamana kadar olmayacak sanılan nice iş artık kolaylıkla olabiliyor. Yeter ki, gerekli niyet, bilgi, irade, aksiyon, teşebbüs bulunsun.

    Madde 6.

    Örnek, vasıflı, güçlü, üstün Türk lisesinde zengin edebî Türkçe mutlaka öğretilmelidir. Bu liseden mezun olmuş bir genç Fuzulî divanını anlayarak, zevk ve haz alarak Osmanlı yazısıyla basılmış nüshasından okuyabilmelidir. Türkler bin yıl boyunca lisanlarını, edebiyatlarını, tarihlerini, arşiv evrakını, atalarının mezar taşlarını, binalarının kitabelerini İslâm yazısı ile yazmışlardır. Bu yazı ile yazılmış kitapları ve belgeleri okuyamayan bir Türk kesinlikle bilgili, kültürlü, aydın sayılamaz.

    Örnek Türk lisesinde bin yıllık yazımız mecburî ders olarak okutulacak

    ve öğretilecektir.

    Madde 7.

    Son bin küsur yıl içinde milletimize, halkımıza, kavmimize en büyük şerefi, itibarı, gücü yüce İslâm dini vermiştir.

    Türkler nice asırlar İslâm’a hizmet etmişler, bu hizmetle şereflenmişler ve izzet bulmuşlardır. Örnek Türk lisesinde çok güçlü bir İslâmî kültür verilecek, bilhassa Osmanlı İslâm uygulaması anlatılacaktır. Maalesef İslâm tarihinde bazı başarısız, karikatür, kışırda (yüzeyde) kalmış İslâmî uygulamalar da görülmüştür.

    Osmanlı’nın 1300 yılları ile 1600 yılları arasındaki kuruluş ve yücelme devrindeki İslâmî uygulama tarihte, Asr-ı Saadet’ten sonra görülmüş en başarılı ve parlak uygulamadır.

    Bu uygulama sadece biz Müslümanlar için değil, bütün insanlık için bir model ve örnek olarak görülmelidir. Tabiî, bundan yüzlerce yıl önceki bazı tatbikatı, o günün sosyal, hukukî, kültürel, siyasî, iktisadî konteksti içinde mütalaa etmek gerekir. 25 Haziran 2002

    Mısır’da Basılmış Türkçe Bir Kitap

    Özel kütüphanem benim hazinemdir.

    İçinde altın, gümüş, dolar, Euro, inci, mücevher yoktur; kitap vardır. Binlerce, onbinlerce kitap… Bunlar kaç para eder diye sorana tenezzül edip de cevap vermem. Kitap zaruret olmadıkça satılmaz, kitap para ile ölçülmez. Tahsili, imkânı olup da şahsî kütüphanesi olmayanlara

    (meşru bir mazeretleri olmadığı taktirde)

    acırım. Düşünün: Tahsili var, parası var, imkanı var, güzel bir evi var, mobilyaları var, yazlığı var, otomobili var, elektrikli ve elektronik eşyası var, vitrin ve büfelerinde porselen, gümüş, kristal ıvır zıvırları var, gardroplar dolusu kostümü, pardesüsü, paltosu var ve kitabı yok. O ne fakir, ne yoksul, ne zavallı, ne acınacak adamdır. Fakirler fakiri…

    Kitap alır, kitap seçerken çok geniş hareket ederim. Osmanlı devleti zamanında Musul’da basılmış tavukçuluk ile ilgili bir kitap mı gördüm, hemen alırım. Tavukçuluk fenni beni alakadar etmez ama o kitap şimdi sınırlarımız dışında kalmış bir yerde benim dilimle yazılıp basılmıştır. Birtakım eski kanun, nizamname, askerlik kitaplarını bile genellikle alırım, bir kenara koyarım. Bugün yazıma konu olacak kitabı kimbilir ne zaman, nereden almışımdır. Vakt-i merhunu geldi ve bir yazı kaleme almama vesile oldu. İsmi

    KİTAB-I SİYASETNÂME-İ BAHRİYE.

    Müellifi: Mısır Hidivliği

    “Reis-i Ricâl-i Cihâdiye”

    si

    OSMAN NUREDDİN.

    Mısır’da

    BULAK MATBAASI’

    nda hicrî 1282’de basılmış.

    93 sayfa.

    Müellif kitabı

    “… Vâli-i vâlâşân-ı memleket-i Mısr, dâver-i bi-hemta-yi asr devletli, himmetli, übbühetli el-hac el-gazi Mehmed Ali Paşa”

    nın emriyle yazdığını beyan ediyor. İçinde Mısır vilayetinin deniz kuvvetleriyle ilgili bilgiler, nizamlar yer alıyor. Müellif kitabına besmele, hamdele, salvele, Ashaba hayır dua ile başlamış. Kavalalı Mehmed Ali Paşa Mısır’da istiklâlini ilân ettikten sonra o ülkenin resmî dili Türkçe olarak kaldı, nice yıllar böyle sürdü, daha sonra Arapça’ya dönüldü.

    Beşinci sayfada

    Şûra

    (Meşveret Meclisi)

    üyelerinde bulunmaması gereken sekiz kötü huyu anlatıyor. Bunlar:

    1. ENANİYETtir ki, sahibi

    “Menem diger nist”

    diyerek başkalarının liyakat derecesini ve siyaset mertebesini fehm ve idrak etmez.

    2. UCB: Kendini beğenmek.

    3. GURUR: Böbürlenme.

    4. RİYA: İkiyüzlülük.

    5. HIKD: Kindarlık, öç alma.

    6. HASED: Çekememezlik, kıskanma.

    7. TAMA’: Aç gözlülük, doymazlık.

    8. İNAD: Ayak direme, dediğim dedik zihniyeti.

    Şûra üyelerinin, yukarıda zikredilen

    bu sekiz kötü mezmum huydan arınmış olmaları

    gerektiği gibi şu sekiz fazilete

    (üstünlüğe)

    de sahip olmaları icab eder.

    (1) ŞECAAT:

    Hikmetli ve itidalli cesaret, kahramanlık, yiğitlik.

    (2) SEBAT:

    Dönmezlik, azimli, kararlı olmak.

    (3) TALÂKAT:

    Düzgün konuşma.

    (4) VUKUF:

    Bilgili, haberli olma.

    (5) FENN-İ KİTABET:

    Yazmayı, yazışmayı iyi bilmek.

    (6) EMANET:

    Güvenilir olmak.

    (7) TEARRÜF:

    Araştırıp öğrenmek, incelemek.

    (8) MUHADENE:

    Dostluk, iyi geçinme, yakın ahbablık, çevresiyle iyi ilişkiler içinde bulunmak; dost, yakın ve iş arkadaşları ile iyi ve güzel münasebetler içinde bulunmak.

    Anlaşılacağı üzere bu

    Siyasetnâme-i Bahriye

    basit bir askerî tüzük kitabı değil

    , aynı zamanda

    İslâmî bir ahlâk ve hikmet eseridir.

    Merhum Seyfeddin Özege’nin hazırlayıp yayınlamış olduğu

    İslâm harfleriyle Osmanlıca kitaplar kataloğuna baktım, bu eserin kaydını bulamadım. Bugün Türkiye’de eksiksiz bir Osmanlıca matbu kitaplar koleksiyonu bile bulunmamaktadır. Edebiyatımız, lisanımız, tarihimiz, mimarîmiz, geleneksel sanatlarımız layıkıyla ve gereği gibi incelenmemiş bulunuyor. Aydınlarımız, okumuşlarımız kalkınmanın parayla, zenginlikle, iktisatla, endüstri ile, üretimle, ihracatla olacağını sanıyor. İlimsiz, irfansız, kültürsüz, kitapsız, kütüphanesiz, sanatsız, lisansız, edebiyatsız, tarihsiz, beyinsiz ilerleme de olmaz, kalkınma da.

    Türkiye’deki en büyük kriz iktisat ve finans sahasında değil, sosyal kültür sahasındadır. Bunu anlamamak, bunu idrak etmemek ne büyük bir cehalet ve felakettir.

    Osmanlı İmparatorluğu’nun eski vilayet ve topraklarında bugün otuzdan fazla devlet kurulmuş bulunuyor. Biz Türklerin, Türkiyelilerin bu devletler, ülkeler, oralarda yaşayan halklar hakkında ciddî ve ilmî araştırma kitapları yayınlamamız gerekir. Bu da yapılmıyor. Yapılanlar, yapılması gerekenlerin yanında yüzde bir, binde bir bile değildir.

    Futbola verdiğimiz önemi ilme, araştırmaya, kültüre, sanata vermiyoruz. Futbol yarışmasında bakır bir üçüncülük madalyası aldık diye sevincimizden göklere uçtuk. Halimize bakmıyoruz. Siyaset, iktisat, finans, endüstri, ihracat, ilmî araştırma, sanat, mimarlık, kültür sahalarında nal topluyoruz. Türkiye yüz senedir bir tek Nobel alamadı. En zeki, en değerli, en parlak, en ehliyetli beyinlerimiz memlekette tutunamadıkları, değerlendirilemedikleri için başta ABD olmak üzere Batı ülkelerine kaçıyor.

    Mısır, İskenderiye’de beş milyon kitaplık bir “İskenderiye Kütüphânesi” kurdu. Bizim İstanbul’da en büyük kütüphanemiz 450 bin kitap ve saire ihtiva ediyor. Personeli yetersiz, bütçesi yetersiz, imkanları yok… Sonra da futbolda bakır madalya aldık diye zil takıp oynuyoruz. Haydi halkı ve gençliği mâzur görelim, peki aydınlarımız utanmıyorlar mı?

    Kendi nüfusu çoğalmayan Almanya, en parlak ve zeki Türkleri ülkesine dâvet ediyor, onlara vatandaşlık veriyor. Biz ise, şu güzelim ülkeyi batırmak için elbirliği ile çalışıyoruz.

    Dünyanın hangi medenî ülkesinde başı örtülü diye yetmiş bir yaşındaki hasta bir kadın hastahane kapısından koğulur ve ölüme terk edilir. Bu rezalet, bu cinayet, bu fecaat bizde olmuştur.

    Mısır’da ünü dünyayı tutmuş bir Ezher Üniversitesi var. Ezher bizdeki bütün İlahiyat Fakültelerinden daha güçlü, daha kaliteli bir üniversitedir. Yazık ki, Ezher’de okuyan Türk çocuklarının diplomaları bizde geçerli değildir. Binlerce Ezher mezunu işsizdir.

    Dindar aileler çocuklarını Mısır’a göndermeli, oranın dinî ve dünyevî tahsil veren üniversitelerinde okutmalıdır. Böylece Mısır ile Türkiye arasında bir köprü kurulmuş olacaktır. Benim çocukluğumda Mısır’da Türkçe bilen hayli aydın, seçkin, yüksek şahsiyet vardı. Şimdi hemen hemen kalmamıştır. Hükümetimiz açmayacağına göre, özel sivil İslâmî grup ve kuruluşların bu kardeş ülkede Türk kültür merkezleri açmaları ve arzu edenlere Türkçe öğretmeleri gerekmez mi? Bu gibi hizmetler niçin yapılmıyor?

    Ilme, irfana, kültüre, ilmî araştırmaya, sanata, edebiyata, lisana, tarihe, kitaba, kütüphaneye önem vermezsek; bu sahada vasıflı, güçlü ve üstün olmazsak gerilemeye devam edeceğiz. 02 Eylül 2002

    Kültür

    Oğlunuz veya kızınız bu sene sınıfını birincilikle bitirdi, çok sevindiniz. Çocuğunuz coğrafyaya, seyahate, ülkeyi tanımaya pek meraklı. Ona beş veya on ciltlik, binlerce renkli resimle süslü; hem coğrafî, hem tarihî, hem de iktisadî bilgiler veren bir

    “Türkiye Coğrafyası”

    külliyatı hediye etmek istiyorsunuz, bu maksatla büyük kitapçıları dolaşıyorsunuz ve -ne acı!- böyle bir kitap bulamıyorsunuz.

    Kendi ülkesinin, kendi vatanının coğrafyasını yazamayan bir milletin akıbetinden korkulur.

    Böyle resimli, haritalı, mufassal, belgelerle zenginleştirilmiş büyük ve mükemmel bir Türkiye tarihi de bulamazsınız.

    Yine beş veya on ciltlik bir

    Türkiye Mimarlık Külliyatı


    da yoktur. Büyük boy, resim ve çizimlerle dolu; Selçuklu, Beylikler, Osmanlı camilerini, medreselerini, kervansaraylarını köprülerini, saraylarını anlatan dört başı mâmur bir külliyat. Öyle ki, Albert Gabriel’in bu konudaki kitapları, bizim çıkardığımız külliyat karşısında sönük kalsın.

    Diyelim ki, çocuğunuz lisana, edebiyata çok düşkün. Ona beş on ciltlik mükemmel bir

    Türk Edebiyatı Tarihi

    almak için kitapçılara gittiniz, yine eliniz böğrünüzde kalacaktır. Merhum

    Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi’ni bundan yarım asır önce kaleme almıştı.

    Hem mufassal değildir, hem de artık eskimiştir. Yenisini, mükemmelini, âbidevî mahiyette bir edebiyat tarihimizi yazmış ve yayınlamış olmamız gerekmez miydi?

    On ciltlik bir

    Türkiye Florası

    (bitkileri)

    kitabımız var mıdır? Yoktur.

    Bizim

    (benim hesabıma göre)

    yüz elli kadar geleneksel sanatımız vardır:

    Hat, ebrû, tezhib, klasik cilt, İznik çinisi, Kütahya çinisi, kırmızı topraktan pişirilmiş eşya, halıcılık, kilimcilik, keçecilik, el dokuması kumaşlarımız, Bayburt ve civarındaki ihramlarımız, el yapımı eski elvan

    (boyalı)

    kağıtlarımız, tahta işlerimiz, kündekâriler ve daha neler neler; Beykoz camcılığı, bakır eşyalar, elde örs üzerinde döğülerek teker teker yapılan demir eşya, eski kapı kilitleri… ve saire…

    ve saire… Bütün bunları anlatan beş on ciltlik bir külliyatı niçin yoktur?

    Niçin, Türk Hat Sanatı ve Hattatları konusunda büyük ve eksiksiz bir ansiklopedi ortaya koymamışızdır?

    28 Şubat’tan sonra

    Bağlarbaşı’ndaki Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’

    ne bâlâdan

    (yukarılardan)

    bir telefon gelmiş. Öfkeli bir ses

    “Nedir bu ansiklopedi? Siz ne yapmak istiyorsunuz? Çabuk bitirin bu işi!”

    diye bağırıp azarlamış…

    Maalesef kültür, edebiyat, lisaniyat, tarih, sanat bakımından durumumuz hiç de parlak değildir. Benim yukarıda saydığım cinsten kitaplar, bir ülkenin tapu senetleri, bir milletin toplumsal hafızası mahiyetindedir. Bunlar olmazsa bizim bu coğrafya üzerindeki durumumuz kötüdür, tutunmamız zordur.

    İslâmî kesim elli seneden beri beton cami binaları, Kur’ân kursu binaları, şadırvanlar, meşrutalar (Ah o meşrutalar!), cami helâları, çok uzun ve bol şerefeli minareler, hoparlörler, cami kaloriferleri, cami soğutma cihazları, cami halıları ile uğraşıp duruyor. Elli sene içinde bu işler için mültimilyar dolarlar harcandı. Ama bahsettiğim kitapları yazamadık, yayınlayamadık.

    Zannettik ki, hâfız yetiştirmekle, cami hocası yetiştirmekle, İmam-Hatip mezunu, İlâhiyatçı yetiştirmekle meselelerimizi çözer, selamete çıkar, kurtuluruz. Hayır kurtuluş ve selamet o kadar basit ve ucuz değildir.

    Sanat, kültür, lisan, edebiyat, tarih, mimarlık, araştırma sahasında önde koşmadıkça kurtulmamız mümkün değildir. Birtakım din baronlarının uyduruk kurtuluş reçeteleri bizi sahil-i selamete çıkartmak şöyle dursun, daha da batırmaktan başka bir işe yaramadı. Arada birtakım arivistler, din sömürücüleri, mukaddesat bezirgânları dolar milyarderi oldu, kâzib (yalancı) ünler kazandı. Nemrud’u ve Firavun’u şaşırtacak lüks ve debdebeli hayatlar sürdü.

    Bundan bin yıl önce yaşamış eski büyük Müslümanlara bakınız. Sadece dinî konularda değil, dünyevî ilimlerde de ne güzel kitaplar telif etmişler. Avrupa, eski Yunan kültürünü ve ilmini Müslümanlardan öğrenmiştir.

    Türkiyeliler kendi anadillerinin mufassal ve mükemmel bir gramer kitabını bile hâlâ yazamamışlardır.

    Şu anda elimizdeki en üstün Batı Türkçesi grameri Fransız Jean Deny’ninkidir.

    Biz,

    Hammer’in Osmanlı tarihi ayarında bir tarih kitabı da yazamadık.

    Beş on ciltlik nefis bir

    Batı Türkçesinin şiir ansiklopedisi

    hazırlanmış mıdır? Maalesef… Büyük boy, en az beş ciltlik, yüz binden fazla kelime, kavram ve terimi, edebiyattan seçilmiş örneklerle anlatan büyük bir

    Türk lügatimiz

    var mıdır? Yoktur…

    O halde tekrar ediyorum:

    Kendi lisanını, edebiyatını, tarihini, lügatini, gramerini; kendi millî tarihini, kendi coğrafyasını, kendi sanatını, kendi mimarlığını kitaplaştıramayan bir millet kötü sonundan korksun, titresin…

    İslâmcılar ucuz bir edebiyat yapıyor:

    Her şey İslâm için… Zafer inananlarındır…

    Türkçüler de öyle:

    Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslümanız…Tanrı Türkü korusun!.. Bu edebiyatla, bu sloganlarla bir yere varmamız mümkün değildir. İşin başı ilimdir, irfandır, kültürdür, âbidevî külliyatlardır. Dünya çapında birinci sınıf araştırıcılar yetiştirmektir.

    İki sene öncesine kadar, Sabataycılardan binde dokuzyüzdoksandokuzumuzun haberi yoktu. Halbuki bizim şimdiye kadar Sabataycılar hakkında yüzlerce ilmî araştırma, binlerce popüler kitap yayınlamamız gerekirdi.

    Kaç kere yazdım:

    -Millî Mücadele ve Mustafa Kemal Tedkikleri Enstitüsü kurulsun ve ilmî araştırma yapılsın.

    -Türkiye Yahudilerini ve Sabataycıları Araştırma Enstitüsü kurulsun,

    – Müslümanlar büyük bir bilgi bankası kursunlar,

    -Stratejik Araştırmalar yapsınlar… dedim. Bu konularda bir tek telefon veya mektup gelmedi.

    Din baronları böyle sıkıcı konularla ilgilenmez.

    Onlara para, daha çok para, en çok para gereklidir… Sonra alkış isterler, yaşa varol diye bağırılmasını isterler, riyaset isterler. Para onların dini imanıdır, nefsi emmâreleri de putlarıdır. Edebiyatmış, lisanmış, mimarlıkmış, tarihmiş, kültürmüş, sanatmış, coğrafyaymış böyle şeylerden hoşlanmazlar. Bunlarda rant yoktur.

    Müslümanlar, son elli senede cami helâlarına harcadıkları muazzam miktardaki parayla ilim, sanat ve araştırma yapmış olsalardı, bugünkü kadar kötü ve perişan durumda olmazlardı.

    Bu yazıyı kaleme aldım da bir faydası olacak mı? Sanmam.Belki bir iki genç ibret alır, ileride bu gibi hizmetlere teşebbüs ederler.

    Kaşarlanmış İslâmcıların kafalarını değiştirmek mümkün değildir. Onlar bugünkü halleriyle küfrün ekmeklerine kalın bir yağ tabakası sürüyor.

    17 Ekim 2002

    Yiğitlik Ahlâkı

    1. Sana kötülük eden Müslüman kardeşine iyilik et; kötülüğü iyilikle uzaklaştır.

    2. Kendi ayıp, kusur ve noksanlarına bakıp üzülmekten başkalarınınkini göremez ol. Şayet başkalarının ayıplarına muttali olursan onları sakın teşhir ve terzil etme; gizle, setr et. Unutma ki, Cenab-ı Hak Settarüluyup’tur.

    3. Hayırlı, lüzumlu, faydalı konuş, yahut sus.

    4. Söylediğin her söz doğru olmalı; lâkin her doğruyu söylemek doğru değildir.

    5. Ömür, yaşadığın zaman demektir. Zamanını boşa geçirirsen ömrünü ziyan etmiş olursun.

    6. Allah’a ibadette, Peygamber’in Sünnetine uymakta öyle ol ki, ehl-i dünya ve ehl-i gaflet sana deli desinler.

    7. Sofra başında çok oturma, tıkınma; sofrada ne kadar oturursan ve tıkınırsan, helada o kadar ıkınırsın.

    8. Hayırlı insanların çok uyuması doğru değildir. Hayırsız insanlar ise ne kadar fazla uyursa o kadar iyidir onlar için; çünkü uyurken kötülük yapamaz, günah işleyemezler.

    9. Senin en büyük düşmanın nefsindir. Onunla cihad et. Onu ez, dizginle, kontrol altına al.

    10. Şükrünü eda edebileceğin az mal, şükrünü eda edemeyeceğin çok maldan hayırlıdır. Mal ve zenginlik hırsına kapılma.

    11. Günlük dedikoduların, haberlerin, havadislerin bir tonunun iki rekatlık bir namaz kadar kıymeti yoktur.

    12. Evindeki salonun, misafir odasının döşemesini, dekorasyonunu göreyim, senin kim olduğunu, ne mal olduğunu anlarım. Evini, salonunu kendi kimliğine, dünya görüşüne, hayat felsefene göre döşe. Bunun için çok para sahibi olman gerekmez. Az parayla da çok kaliteli, çok zevkli, çok millî bir döşeme ve dekorasyona sahip olabilirsin. Yeter ki, sende o kültür bulunsun.

    13. Yalanın her türlüsünden kaç. Telefonla seni arayan bir kimseye, orada olduğun halde,

    “Burada yok… Toplantıdadır, görüşemez…”


    gibi yalanlar söyletme. Hele çocuklarına hiç yalan söyleme. Unutma ki, yalan ile büyüyen çocuk ileride yalancı ve yamuk olur.

    14. İnzivayı sev, yalnızlık en iyi arkadaştır.

    15. Dil âfetlerinden korun. İmamı Birgivî’nin Tarikat-i Muhammediye adlı kitabını oku. Onun en büyük kısmı lisan âfetlerine aittir.

    16. Emanetlere tâlip olma. Matlub (istenen) olursan, ehil değilsen yine kabul etme.

    17. Dünyanın cennet olmadığı gerçeğini kafana iyice yerleştir. Dünyayı sahte ve yalancı bir cennet yapmak için çırpınıp durma. Soluğu cehennemde alırsın.

    18. Okuma-yazma öğren. İlmin başı okumak-yazmaktır. Mensubu bulunduğun toplum hangi yazı, alfabe ile bin yıl okumuş-yazmışsa onu öğren.

    19. Derecene ve rütbene göre fiilen, lisanen, kalben emr-i mâruf ve nehy-i münker yap. Bizzat yapamıyorsan yapanları destekle. Ancak din sömürücüsü eşkıyaya asla yardımcı olma, para verme.

    20. Yediğin önemli değildir, yedirdiğin önemlidir. Kendin yediğin için sevap kazanamazsın ama başkalarına yedirdiğin zaman ilahî rızayı kazanırsın Cömert ol, mükrim ol, muhsin ol.

    21. Aptalca dualara âmin deme. Yaşadığımız devir âhir zamandır. Küçük alametlerin hepsi, büyük alametlerin bir kısmı zuhur etmiştir. İstikbal dehşetli hadiselere gebedir. Görmüyor musun ki, her geçen gün fitne fesat, nifak şikak, azgınlık günah, kıtal cidal artıyor. Uyanık ol, hazırlıklı ol.

    22. Devletine bağlı ol, onu koru. Ancak devlet başka şey, kötü yönetim, kötü sistem, kötü düzen başka şeydir. Kokuşmaya, kötülüklere, pisliklere kızıp da devlet yıkmaya kalkışma. Enkazın altında sen de kalırsın.

    23. Yaratan’a karşı ihlaslı, yaratıklara karşı adaletli ol.

    24. Kendi malından, haklarından, menfaatlerinden feragat edebilir, ödün verebilirsin ama din, fıkıh, Şeriat konusunda ödün vermek hakkına sahip değilsin. Reformculardan, yenilikçilerden, zındıklardan uzak dur.

    25. Mezhebli ol, mezhepçi olma; tarikatlı olabilirsin, tarikatçı olamazsın. Bir cemaat, zümre, grup içinde çalışabilirsin ama tarikat, hizip, fırka, cemaat, zümre militanlığı yapmak, onları futbol kulübü tutar gibi tutmak Müslümana yakışmaz.

    26. Mezhepler, tarikatler, cemaatler dine, imana, Kur’ân’a, Sünnet’e, Şeriata, fıkha, Ümmet’e hizmet içindir. Nakşîler Nakşî tarikatı, Kadirîler Kadirî tarikatı, şu cemaat şuculuk, bu cemaat buculuk için çalışmaz; iman, İslâm, Kur’ân, Sünnet, Şeriat, Ümmet için çalışır. Gaye ile âlet ve vasıtaları birbirleriyle karıştırma.

    27. Müslümanın Kanun-i Esasîsi, Teşkilât-ı Esasiyesi, hayat talimatnamesi ilmihal kitabıdır. İtikad, temizlik, ibadetler, ahlâk, muamelat gibi bilgileri ihtiva eden (İçeren) muteber ve güvenilir bir ilmihal kitabı başucunda bulunsun. Sakın reformcuların ve zındıkların yazdığı ilmihalleri okuma. Farkında olmadan dinden çıkabilirsin.

    28. Allah’ı unutma, O seni unutmaz. Sen Allah’ı görmüyorsun ama O seni görüyor; her işini Allah’ın gördüğünü bilerek ve sen de O’nu görüyormuş gibi yap.

    29. Cehennem ateşine ne kadar dayanabileceksen o kadar haram mal edin, o kadar haram ye. Dayanamayacaksan haramdan uzak dur.

    30. Zevk için hayvanları öldürme, bilerek bir karıncayı bile ezme; keyif almak için avcılık yapma, balık tutma. Lüzumsuz ve zaruretsiz olarak bir dal bile kırma, bir ot bile koparma.

    31. Zaman zaman kabristana git, mezarlara bak, ölülere bir Fatiha sevabı bağışla. Yarın sen de onlara katılacaksın.

    32. Belalara, musibetlere, âfetlere karşı kendini sadaka sigortası ile sigortala. Evinde kapının yanında bir sadaka kutusu bulunsun, içine her gün az çok deme bir şeyler koy, muhtaç olanı bulunca verirsin. Yolculuğa çıkmadan önce sadaka ver. Az sadaka çok belayı defeder. Resûl böyle haber vermiş, gafil olma.

    33. Ehil, mutemen olan danışmanlara sormadan, istişare yapmadan iş yapma. Danışmayan sonra pişman olur. 01 Kasım 2002 Cuma

    Aydın Kimdir? -1 –

    Eskiden münevver deniliyordu, şimdi aydın. Her okumuşun, tahsillinin, kültürlünün aydın olduğu sanılıyor, yanlıştır. İyi bir üniversitede okumuştur, kültürlü bir insandır, parlak bir diploması vardır ama yine de aydın değildir. Hele uzmanlıkla aydınlığı birbirine hiç karıştırmamak gerekir. Büyük mühendistir, büyük doktordur, büyük işletmecidir, lakin aydın değildir. Niçin? Çünkü aydın olabilmek için birtakım şartlar, vasıflar gereklidir, onlar da onda yoktur.

    Efendim, Amerika’nın parlak bir üniversitesinde okumuş, sonra bir prens olarak Türkiye’ye gelmiş, çok parlak bir aydınımızmış… Amerika’da iyi bir tahsil yapmış olmak kişiye hemen aydın unvan ve rütbesini kazandırmaz. Biz nice parlak Amerikan diplomalı prensin yolsuzluk yaptığını da görmüşüz. Yolsuzdan, hırsızdan, hortumcudan, soyguncudan, talancıdan, saçı bitmedik yetim hakkı yiyenden, devlet ve belediye bütçelerini soyandan aydın olmaz.

    Aydın olabilmek için birtakım şartlara, boyutlara, vasıflara sahip olması gerekir kişinin.

    Birincisi:Fikir namusudur. Târifi ve izahı güç yuvarlak bir lâf… Sağcı veya solcu, dinci veya laik, şucu veya bucu, her ne renkten olursa olsun aydın fikir namusuna sahip olacaktır. 1960’lı yıllardan 90’lara kadar solcu, Marksist geçinenler, sonra Sovyetler Birliği yıkılınca eski doktrinlerini ve inançlarını bırakıp demokrat, laik, çağdaş kesilenler aydın mıdır?Asla. Gerçek aydın olsaydılar, ya ideolojilerinden kolay dönmezlerdi, yahut da erkekçe, mutantan bir şekilde hatâlarını kabul ederlerdi. Bukalemun tabiatlılar aydın değil, bukalemundur. Ayda binlerce dolar maaş ve avanta alacaklar, şahsî menfaat ve prestijleri için her haltı yiyecekler, elbise değiştirir gibi fikir, doktrin değiştirecekler, sonra da kolayca ucuzca aydın olacaklar. Aydınlıkta ısrar mı ediyorlar? O halde işporta aydınıdırlar!

    Merhum Necip Fazıl gerçek bir aydındı. Şair tabiatlıydı, bazen deli dolu işler yapardı ama fikirlerinden, inançlarından, ideallerinden en ufak bir tâviz vermezdi. Zindanda geçirdiği günleri toplasak kimbilir kaç yıl çıkar.

    Eski solculardan, marksistlerden de gerçek aydın olanları vardı. Fikirlerini, inançlarını beğenmem ama haklarını da teslim ederim.

    Merhum Prof. Dr. Ali Fuat Başgil gerçek bir aydındı. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra cesaretli yazılar yayınlamış, bir ara ilerlemiş yaşına rağmen sıkıyönetim zindanlarına atılmış, çok sıkıntılar çekmişti. Engel olunmasa, ölümle tehdit edilmeseydi cumhuriyetin dördüncü cumhurbaşkanı olacaktı. İsviçre’ye sürülmüş, orada şerefiyle yaşamıştır.

    Nurettin Topçu da aydındı. Sorbonne’da felsefe doktoru olmuş, doçentlik pâyesi almış, öğretmenlik yapmış, gençliğe faydalı olmuş, menfaati için asla şaklabanlık ve hokkabazlık yapmamış, kendi kıt imkanlarıyla namuslu bir hayat sürmüş, yüzü ak, alnı açık bir şekilde şerefiyle, haysiyetiyle ömür sürmüştür.

    İkincisi: Şerefli, haysiyetli olmaktır. Leş kargası, çakal, sırtlan gibi çöplenecek ganimet arayan tıynetsizlerin bilgisi, kültürü, zekası olsa da onlar aydın olamaz. Şerefsizden, haysiyetsizden aydın olmaz. Haram yiyen adam aydın değildir. Kendi meşru geliri ve serveti varsa rahat bir hayat sürer, yoksa yağıyla kavrulur, kimseye el açmaz, menfaat peşinde koşmaz aydın dediğin. Aydın, yanılınca çekinmeden yanlışını itiraf eder ve ondan döner. Kişi noksanını ve hatâsını bilmek en büyük irfandır. Bu irfana sahip olmayan inatçı, dediğim dedik adamlar nerede, aydın olmak nerede. Aydın, bir menfaat kapmak için politikacıların devlet ve idare adamlarının huzurlarına gitmez, onlara yaltaklık yapmaz.

    Üçüncüsü: Aydın; yapıcı, faydalı, gerekli muhafeleti yapan kişidir. Muvafıktan aydın olmaz, yağcı olur. Aydın bir fikir savcısıdır, fahrî bir müfettiştir; idareyi, sistemi denetler ve kötülüklerle hikmetli bir şekilde mücadele eder. Onun bu hasleti kendisine pahalıya mal olur, başına bir sürü dert ve sıkıntı getirir ama o bundan vazgeçmez. Türkiye’nin bugünkü haline bakınız. Pislik tufan gibi, kokuşma korkunç boyutlara varmış, şu coğrafya üzerindeki bin yıllık varlığımız tehlikeye girmiş. Hıyanetin, kötülüğün, zulmün bini bir paraya. Böyle bir ülkede, böyle bir ortamda aydın kişi muhalefet yapmaz da ne yapar? Muhalefet deyince siyasî muhalefet anlaşılmasın. En geniş mânasıyla topyekûn bir muhalefeti kasdediyorum. Siyasî muhalefet bir aldatmacadır. Düzen partileri iktidar olamayınca muhalefet yaparlar, iktidara geçince de tenkit ettikleri, kötüledikleri şeyleri utanmadan işlerler. Böylelerinin yaptığına muhalefet denilebilir mi? Aydın olabilmek için, karşıt fikirliye yapılan haksızlık ve zulmü de kınamak gerekir. Bir solcu fikirlerinden dolayı tutuklanınca kıyamet kopartıyor, “Fiir suçu olmaz, düşünce suçu olmaz, bu bir zulümdür!..” diye yaygara kopartıyor ama bir Müslüman fikir ve inançlarından dolayı tutuklanınca “Aşırı dinci biri tutuklandı” diye bayram yapıyor, def çalıp oynuyor. Böylesinin aydınlığı başında paralansın. Hangi fikirden, hangi inançtan, hangi ideolojiden olursa olsun (terörist olmamak şartıyla) mazlumu, haksızlığa uğrayanı müdafaa edeceksin, ondan yana çıkacaksın. Aydın olmanın yüz şartından biri işte budur. Bizde bu şarta uyan kaç aydın çıkar yetmiş milyonluk kütle içinden? Zalimlere, hırsızlara, kokuşmuşlara, makyavelistlere, Türkiye’nin kanını iliğini emip sömürenlere karşı muhalefet yapmayan kişi ağzıyla kuş tutsa aydın olamaz.

    Dördüncüsü: Türkiye’de aydın olabilmek için edebî-yazılı zengin Türkçeyi bilmek gerekir. Üç yüz kelimelik günlük konuşma ve iletişim Türkçesiyle aydın olunmaz, vatandaş olunur. Şimdi sıkı durun: Bu milletin, bu ülkenin, bu devletin, bu toplumun bin yıldan fazla kullanmış olduğu ve 1928’de yasaklanan yazıyı okuyamayan, o yazıyla yazılmış, basılmış kitaplardaki güzel ve yüksek Türkçeyi anlayamayan kişilere aydın diyebilir miyiz? Sizin vicdanınız elveriyorsa deyin, ben diyemiyorum. Bir İngiliz 1928’den önce İngiltere’de basılmış bir Hamlet kitabını okuyamıyor, okusa bile anlayamıyor, o adam İngiliz aydını olabilir mi?Molière’in, Corneille’in, Racine’nin 1928’ten önce basılmış kitaplarını okuyamayan, Balzac’ın veya Zola’nın Fransızcasını anlayamayan bir Fransız aydın olabilir mi? Olamaz. O halde Fuzulî’yi, Nedim’i, Şeyh Galib’i; onlardan geçtim. Ahmed Midhat efendiyi, Hüseyin Rahmi’yi, Halid Ziya’yı okuyup anlayamayan Türkler de maalesef aydın değildir. Buna çok mu üzüldünüz? Hiç vakit geçirmeden bir elifbe kitabı alıp, bir hoca bulup “Türkçe okuyup yazma öğrenmeye başlayınız…” Yazılı ve edebî anadilini bilmeden kişi aydın değil, okur-yazar bile olamaz. Yetmiş seksen sene önce yazılmış romanlar bile şimdiye kadar kaç kere bugünkü Türkçeye çevrildi, sadeleştirildi, ırzlarına geçildi. Böyle bir ülkede, böyle bir maarifle aydın değil, aydın karikatürü ve müsveddesi yetişir. Bu konuya devam edeceğim. 15 Kasım 2002 Cuma

    Aydın Kimdir? -2-

    Beşincisi: Türkiye’de aydın olmanın temel şartlarından biri de Türkiyeli yerli olmaktır. Öyle nüfus kağıdıyla değil, kimliğiyle Türkiyeli ve yerli olmak. Birtakım adamlar yırtınıyorlar, biz doğulu değil, Batılıyız. Biz Asyalı değiliz diye. Bu adamlar yabancılaşmış şaşkınlardır. Türkiye bir Asya ve doğu ülkesidir. Elbette ki, bir ayağı da batıdadır; lâkin doğulu, Ortadoğulu, Asyalı olduğunu inkâr ederek bir yere varılamaz.Millî kimliğini, tarihini, ecdadını, millî kültürünü, kişiliğini inkâr ederek aydın olunmaz. Batı kültürünü, Batı medeniyetini inkâr etmiyorum, yok farz etmiyorum ama önce benim kültürüm, benim medeniyetim, benim kimlik ve kişiliğim gereklidir. Türkiyeli bir aydın Türk lisan ve edebiyatını bilecek ve sevecek, Türk tarihini bilecek ve ona sahip çıkacak, Türk sanat ve mimarîsini benimseyecek ve hayatından bunlardan renkler, çizgiler, üsluplar olacaktır. Nasıl ki, Japonya’da, ikebana, bonsai, kimono, Japon yazısı ve kaligrafisi, Japon çay serenomisi, Japon okçuluk sanatı varsa bizde de alaturkalık olmalıdır yeteri ve gereği kadar. Japonlar çok zor, çok çetrefil, öğrenilmesi çok meşakkatli, çok girift, eğitimi çok zahmetli millî yazılarını terk etmiş olsaydılar, bugünkü gibi ileri ve kalkınmış olabilirler miydi? Bir Japon çocuğu o zor ve zahmetli yazıyı bin türlü gayret ve çile ile öğrenerek azim, sabır, gayret imtihanını kazanıyor ve hayatın ilerideki güçlük ve zorluklarını yenecek hale geliyor. Kolay bir yazı ilerletmez, geriletir. Bizde aydın geçinen zat-ı muhteremin evinin salonuna giriyorsunuz; üslupsuz, şahsiyetsiz, kimliksiz bir hava ile karşılaşıyorsunuz. Adam Türkçe konuşmasa, onun Türkiyeli olduğunu anlayamazsınız. Kabak gibi bir dekorasyon, parası var ama yere fabrikada makine ile dokunmuş berbat halılar sermiş, duvarlarda bir tek hüsn-i hat, tezhib, ebru, millî ve geleneksel sanat eseri yok. Köşede yirmi türlü içki ihtiva eden bir bar. En pahalısından bir televizyon, bin kadar video ve CD filim koleksiyonu, vitrin ve büfelerde Bohemya kristalleri (veya taklitleri), porselenler…Yahu be adam, bari bir tane de Avanos çömleği bulup da vitrinine veya sehpanın üzerine koysaydın ya. Bizim aydın taslağı ile konuşuyorsunuz. Sartre, Heidegger, Kierkegard, Elliot, Aron, Camus, Dante…Yahu bir tane de Türkiyeli, doğulu, Asyalı yazardan, düşünürden, filozoftan, bilge kişiden bahs etsene. Dayımız bunları bilmez ve tanımaz. Bilmediği ve tanımadığı değerler, onun katında yoktur. Böyle Türk aydını, böyle Türkiye aydını olur mu? Dehri arasan binde bir âdem bulamazsın/ Âdem görünen harları âdem mi sanırsın… Bizim batıcı aydın karikatürümüz sözlerinin arasına zaman zaman “To be or not to be” gibi cümleler sıkıştırır. Fuzulî’den bir beyit oku deseniz bakar gibi bakakalır. Ziya Paşa’yı bilmez, Bakî’yi bilmez. Vasıf-ı Enderunî’yi bilmez. Böyle aydın karikatürleriyle muasır medeniyet zirvelerine değil, muasır gayya kuyularına düşeriz. Nitekim düştük.

    Altıncısı: Aydın nasıl yetişir, nerede yetişir? İngiltere’deki Eton, Fransa’daki Dördüncü Henri liseleri gibi liseler, Paris’teki Ecole Normale Supérieure gibi yüksek okullar açarsın, oralardan binlerce, onbinlerce kültürlü genç yetiştirirsin; bunlardan yirmi beşi, ellisi gerçek aydın olur, ülkesini aydınlatır. Böyle okulların yoksa, aydın yetişmesinden ümidi keseceksin.Öyle bitirme imtihansız, bakaloryasız, ön kapıdan girip arka kapıdan elinde paçavra gibi bir diploma ile çıkılan, edebî ve sosyal kültür verilmeyen çağ dışı liselerden aydın yetişmez. Bazen milyonda bir otodidakt yetişir, her otodidakt da aydın değildir. İsviçre’nin nüfusu kırk binden az, Friburg şehrinde bir buçuk milyon kitaplı bir kütüphane var. ABD’nin Hakkarîsi Salt Lake City’deki Utah Üniversitesi’nde iki milyon kitap var, Chicago Üniversitesi’nde on üç milyon, Harvard Üniversitesi’nde on beş milyon kitap var. Mısırlılar İskenderiye’de yeni bir kütüphane yaptılar, dolunca beş milyon kitap olacak. Bizim İstanbulumuz’da en büyük kütüphanede sadece 450 bin kitap bulunuyor. Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nin durumu içler acısıdır. Tahsisat yok, kadro yok, imkan yok. Memleket son yıllarda lüks otellerle, lüks restoranlarla, lüks batakhanelerle, lüks fuhuşhanelerle, lüks kumarhanelerle, lüks plajlarla, lüks köşkler ve sitelerle doldu ama İstanbul’a beş on milyon kitaplık muhteşem ve güzel bir kütüphane kuramadık. Böyle kafa ile idare edilen bir ülkede elbette aydın yetişmez. Okur-yazar mı yetiştiriyoruz? 1928’den önce basılmış Türkçe bir kitap vereyim eline, okuyabilirse okur-yazardır, okuyamıyorsa kör câhildir o adam!

    Yedincisi: Tarihî ârızalar ve kazalar, aydın yetişmesini engeller ve köstekler. Hitler zamanında Almanya âlim, fenci, mühendis, tabip, profesör, kâşif, mucit yetiştirmiştir ama Nazi sisteminin ve rejiminin aydını olmamıştır. Aydın hür fikirli, geniş ufuklu, toleranslı olur. Fikret ve Nâzım’ı göklere çıkartıyor ama Âkif’i, Yahya Kemâl’i,Necip Fazıl’ı diline almıyor, onlara değer vermiyor. Böyle mutaassıp adamlar aydın değil karanlıktır. Aydın, fikirlerini beğenmediği, inançlarını paylaşmadığı değerli kişileri de takdir etmelidir. Bir ülkede aydın, tarihî devamlılık olduğu vakit yetişir. İstisnaları yok mudur? Elbette vardır ama istisnalar kuralı değiştirmez. Türkiye tarihî ârıza ve kazaları bırakıp da tarihî devamlılık çizgisine oturmadıkça gerçek ve büyük aydın yetiştiremeyecektir.

    Sekizincisi: Netameli bir soru… Dönmeden aydın olur mu? Türkiye aydını olmaz, Dönme aydını olur… Ne zaman Dönmeliğini açıkça itiraf eder, İslâm’a ve Müslümanlara militanca saldırmaz, Türkiye’nin millî kimliğine saygı gösterirse, şartlarına sahipse o zaman aydın olabilir. Profesör Avram Galanti Musevî idi, lakin Müslümanlığa saygı besliyordu, Müslümanları müdafaa ediyordu. “1492’de atalarımız İspanya’dan kovuldukları zaman Müslüman Türkler bize ülkelerinin kapılarını açtılar, varlığımızı ve kimliğimizi bu ülkede, Müslüman Türklerin himayesinde muhafaza ettik, onlara minnet borcumuz vardır” diyordu. İşte Galanti bu yüzden aydındı. Türk tarihine, Türklere, Müslümanlara, millî kimliğe düşmanlık edeceksin, onları yok etmek için çalışacaksın ve sonra o ülkenin aydını olacaksın. Yağma yok!

    Dokuzuncusu: Aydının bilgi, aksiyon ve estetik boyutları son derece gelişmiş ve güçlü olmalıdır. Hele estetik ve sanat boyutu çok önemlidir. Rant için, maddî çıkar için, zenginleşmek için İstanbul’u mahvedenlerden ve onların tahribatına ses çıkartmayanlardan aydın olmaz. İstanbul’daki, Boğaziçi’ndeki çirkin, iğrenç, rezil yapılaşmaya kültürlü yabancılar bile isyan ediyor. İngiliz Veliahdı Prens Charles İstanbul’a geldiğinde, bu canım şehrin haince betonlaşmasına karşı ne ağır tenkitler yapmıştı. Kâfir ağlar bizim ahval-i perişanımıza… Türkiyeli isen sen de ağlayacaksın. Mimarlık ve şehircilik hem bir ihtisas işidir, hem de genel kültürün bir parçasıdır. Çirkin binalar, çirkin yapılaşma, taşlaşma, betonlaşma bir nevi terör hareketidir. Aydın olan bu teröre, bu çirkinliğe muhalefet edecek, elinden geldiği, gücünün yettiği kadar protesto edecektir. 16 Kasım 2002 Cumartesi

    Cümleler

    Allah rızası için yaptığın bir iyilikten dolayı kullardan teşekkür bekleme ve isteme. Böyle bir istek ve bekleyiş ihlasa aykırıdır.

    “İyiliği yap, denize at. Balık bilmezse Hâliq

    (Yaratan)

    bilir”

    atasözü düsturun olsun.

    Soğuk bir kış mevsimindeyiz. Halk pazarlarında kilosu beş yüz bin liraya kırık pirinç satılıyor. Maddî gücün varsa ondan bir miktar satın al, zaman zaman evinin pencerelerine bir miktar koy, aç kuşlar gelip yesinler. Böyle bir iyiliğin senin için ne büyük bir ticaret olduğunu bilsen hiç durmaz, koşar ve bu hayrı edersin. Unutma, seninle vazifeli bir melek, yaptığın iyi şeyleri, hayırları yazıyor. Büyük Hesap Günü’nde onların mükafatını kat kat göreceksin. Bunlara o kadar ihtiyacımız var ki…

    Doğrusu çok katı kalpli, taş yüreklisin. Milyonlarca vatandaşımız açlık, işsizlik, ekmeksizlik, sefalet, fakirlik, ihtiyaç içinde kıvranırken sen lüks lokantalarda nasıl oburca tıkınıyorsun, haddinden fazla yiyorsun, şişip duruyorsun, semirdikçe semiriyorsun. Biraz vicdanın olsaydı o yağlı ballı lokmalar boğazına dizilirdi. Sana, âfiyet olsun diyemiyorum!

    Peygamber Efendimize (Salat ve selam olsun O’na) zenginlikle fakrdan birini seçmesini söylemişler. Kendisi gönüllü olarak fakrı seçmiş ve

    “Bir gün tok, bir güç aç olmayı seçtim”

    buyurmuş. Böyle bir Peygambere iman etmiş ve onu hayatta rehber kabul etmiş bir Müslüman, zengin de olsa azgınlık ve israf yapmaz; alçakgönüllü, mütevazı yaşar.

    Görmemiş, türedi, maganda, zonta herif çok lüks, çok pahalı, çok cafcaflı bir kravat satın alıp boynuna asmıştı. Rüzgar kravatı ters çevirdikçe çocuk gibi seviniyordu… Bu herif için

    “Böcek kadar aklı yok”

    demiş olsam böceklere hakaret etmiş olurum.

    Zamandan ve mekândan münezzeh olup Kâinata sığmayan Yüce Allah, kulunun kalbine sığmış…

    Sakın kalp kırma! Kıblegâh-i Kibriya’dır yıkma kalbin kimsenin…

    Dâvetlileri içinde bir iki fakirin de bulunmadığı bir ziyafet ne kötü ziyafettir…

    Nefsleriyle büyük cihad yapamayanlar, kefere-i fecere ile küçük cihad yapamazlar.

    Sen epey ilim öğrenmişsin ama irfan sahibi olmamışsın. İrfanın olsaydı ilmini hayatına tatbik eder ve salavat-ı hamseyi eda ederdin.

    Zamanının kutbu büyük veli pazara çıkmış, kalabalığa doğru bağırmış: Sizin taptığınız benim ayaklarımın altındadır… Ahali şaşırmış, homurdanmış, artık bu adam fazla oluyor demiş. Sonra veli ayağını kaldırmış, altındaki para görünmüş…

    Peygamber, ashabından birine:

    “Yâ filan! Evine kapan ve ağla…”

    demiş. Aradan bin dört yüz yıldan fazla zaman geçti. Asıl ağlanacak zaman bu zamandır.

    Adamcağız sersemlemiş, afyonlanmış, şaşırmış vaziyette. Nasıl böyle olmasın ki, günde bir iki saat ajans haberleri dinlemektedir.

    İlkokul tahsilli, elifi görse mertek sanan bir adamcağız bana o kadar kızdı ki, neredeyse üzerime atılıp dövecekti. Suçum mu? Onun tercihlerini paylaşmıyor, görüşlerine katılmıyordum. Kabahat bendeydi.

    Cahillerle sohbet edenin âkıbeti iyi olmaz.

    O baron kendine iman etmiş bir kişidir. Etrafındakiler de ona iman etmişler. İslâm dininde esas olan Allah’a ve Resûlüne imandır. Hak dinde kendine iman, barona iman yoktur.

    Aktüel bir cinayet haberinin tafsilatını öğrenmektense, bundan iki bin küsur yıl önce işlenmiş bir cinayetin hikayesini okumayı yeğlerim. Sokrates’in baldıran zehiri içerek idamına karar veren zalim mahkeme, büyük bir bilgenin katili olmuştu. Sokrates kaliteli bir insan olduğu için iki bin küsur yıl önceki o cinayet haberi bence bugünkü basit ve kalitesiz bir cinayetten daha önemlidir.

    Önceki asırlarda haber almak, olup bitenleri öğrenmek çok zormuş. Bugün ise tam tersine, yirmi dört saat süren bir haber yağmuru altında iliklerimize kadar ıslanmış vaziyetteyiz. Haber bolluğu, hadiselerin içyüzünü öğrenmek konusunda haber yokluğundan fenadır.

    Bunca haber, havadis, yorum, dedikodu, rivayet içinde gerçekleri bulup öğrenmek, okyanusta inci bulmaktan daha güçtür.

    Din sömürücüsü herife sordum: Bunca faaliyeti, koşuşturmayı ne için yapıyorsun?

    “Allah için yapıyorum…”

    dedi.

    “Allah için yapma”

    dedim.

    Herifin canlı heykelinin on milyar liralık değeri vardı. Palto iki milyar, elbise iki milyar, ayakkabı üç yüz milyon, gömlek yüz elli, kravat seksen milyon, kol saati beş milyar…

    Peki kendisi?

    Kocaman bir sıfır!

    İlmi yok, irfanı yok, kültürü yok, edebi yok, fazileti yok… Evet kocaman bir sıfır!

    Bir insan bana

    “Kediler nankördür”

    dedi. Kahkahayla güldüm, cevap vermedim… 21 Aralık 2002

    Okuyan Gençlere Faydalı Broşürler

    Liselerimizde felsefe yâni psikoloji, mantık, ahlak, metafizik, estetik dersleri okutulmaması genç nesillerde büyük bir cehalete sebep olmuştur. Bazı dindar kişiler felsefe denilince dinsizlik anlıyorlar. Değildir. Fransa’da Katolik liseleri vardır, oralarda papazlar felsefe okutur. Yukarıda bölümlerini saydığım felsefe ile herhangi bozuk bir filozofun yanlış felsefesini birbirine karıştırmamak gerekir.

    Biz liselerimizde sadece felsefeyi değil, bütün kültürümüzün ve medeniyetimizin temel vasıtası ve âleti olan yazılı-edebî zengin Türkçeyi de okutamıyoruz. Peki bundan sonra liselerimiz, eğitim sistemimiz düzelebilir mi, düzeltilebilir mi? Böyle bir islah ve düzeltme mümkündür, lakin gerçekleşme ihtimali çok küçüktür. Yine de Allah’tan ümit kesilmez.

    Geçenlerde üniversite hocalarının çoğunlukta olduğu bir sohbette, bir profesör dostumuz “öğrencilerimiz genel kültür ve mâlumat bakımından çok zayıf durumdalar. Liseden üniversiteye hemen hemen boş gelmişler. Onları biraz olsun aydınlatmak, bilgilendirmek için küçük, açık,

    müfid


    (faydalı),

    kolay ve çabuk anlaşılır broşürler, kitapçıklar yayınlanması gerekir…” şeklinde önemli bir teklifte bulundu.

    Edebî, tarihî, felsefî, sosyal kültür edinmeden liselerden mezun olan bir genci, daha sonra paralel ve alternatif bir eğitimle yetiştirmek çok zor bir şeydir. Fakat, fazla bir şey yapılamasa bile, bir takım faydalı broşürlerle, bir dereceye kadar bazı eksiklikler giderilebilir. Binde bir, yüzde bir de olsa bazı isteklilere yardımcı olunabilir.

    Bu broşürler ne gibi konularda olmalıdır?

    Hatırıma gelen birkaç konuyu yazıyorum:

    1. Lisan meselesi: Kültürde, medeniyette, ilerlemekte, eğitimde lisanın önemi. Konuşulan günlük dil ile yazılı-edebî lisan arasındaki fark. Konuşulan birkaç yüz kelimelik şifahî lisanla kültür, eğitim, medeniyet olamayacağı. Zengin Türkçe ne demektir? Yazı meselesi. Japonlar, son derece zor ve çetrefil yazılarıyla nasıl oldu da bu kadar yükselebildiler, medeniyet ve kültür yarışında ön sırada koşabildiler. Türk lisanı niçin yozlaştı, fakirleşti, kültüre elverişsiz hale geldi. Dil devriminin perde arkası mimarı olup, imzasını ölünceye kadar “A. Dilaçar” şeklinde atan, asıl ismi ise Agop Martayan olan zat kimdir? Batı Türklerinin bin yıl boyunca kullanmış oldukları yazıyı bilmeden, eski kitapları okuyup anlamadan kültürlü ve eğitimli bir Türkiyeli olmak mümkün müdür? Fuzulî divanını zevk ve haz alarak okuyamayan bir kişi okumuş sayılır mı?

    2. Tarih meselesi: Kaç türlü tarih vardır? Gerçek tarih ile resmî ve ideolojik tarih arasındaki farklar nelerdir? Bizde lisan ve tarihe yapılmış olan müdahaleler. Tarih felsefesi nedir? İbn Haldun, Arnold Toynbee. Vak’anüvislik ile tarihçilik arasındaki fark. Bizde niçin büyük tarihçi yetişmiyor? Büyük tarihçi olmak için aynı zamanda büyük fikir adamı olmak gerekir.

    3. Zihniyet meselesi: Zihniyet ne demektir? Kaç türlü zihniyet vardır? Şehirli zihniyeti ile köylü zihniyeti arasındaki farklar nelerdir? Şifahî (sözlü) zihniyet ile tahrirî ve medenî (yazılı ve şehirli) zihniyet özellikleri nelerdir? Türkiye, iddia edildiği gibi gerçekten bir şifahî kültür zihniyeti bataklığına mı batmıştır? Bundan kurtulmanın yolu nedir?

    4. Sanat kültürü ve tarihi: İnsanın üç boyutu vardır: Bilgi, aksiyon ve estetik. Estetik, sanat, güzellik olmadan insan hem fert olarak, hem de toplum olarak eksiktir. Bizim kendi sanatımız, estetiğimiz nasıldır? Yakın tarihimizde Türkiye sanatına ve estetiğine ne gibi suikastlar yapılmış, ne gibi darbeler vurulmuştur? Niçin sanat ve estetik fukarası olmuşuzdur? Mimarlık ve şehircilikte yozlaşma ve çirkinlik. Ev dekorasyonu, giyim ve kuşamda yozlaşma. Nasıl güzel olabiliriz? Türkiye nasıl güzelleşebilir? Güzellik nedir?

    5. Siyaset kültürü: Devlet ne demektir? Demokrasi ne demektir? Demokrasi bir gaye midir, vasıta mıdır? Evrensel insan hakları ve hürriyetleri nelerdir? Din, inanç, düşünce hürriyeti nedir? İnsan hakları bakımından bizdeki durum ile ileri, medenî, demokratik, dengeli ülkelerdeki durum arasında ne gibi farklar vardır? Medenî ülkelerde başörtüsü niçin serbesttir? Medyanın birinci kuvvet olması, tekelleşmesi, kartelleşmesi, mafyalaşması ne demektir? Çeşitli siyasî partiler olması, serbest seçimlerin yapılması demokrasinin oluşması için yeterli midir? Oligarşi, gizli sömürge ne demektir? Baskı gücü, lobi ne demektir? Adil yargılanma hakkı ne demektir? Yeterli siyaset kültürü olmayan herkes uluorta politika hakkında konuşup ahkam kesebilir mi?

    6. Karakter meselesi: Kaç çeşit karakter vardır? İnsanın, kan gurubu gibi bir karakteri olduğuna göre karakter terbiyesi mümkün müdür? Hangi karakterler daha fazla işe yarar ve tesirlidir? Gençler, karakterlerine göre niçin yönlendirilmiyor? Bazı karakterler bazı işlere uygun değildir. Bizde niçin karakter testleri ve analizleri yapılmıyor? Kan grubumuzu biliyoruz da karakterimizi niçin bilmiyoruz?

    7. Bazı temel kavramlar: Merak, dikkat, idrak, hâfıza ne demektir? Bunları güçlendirmek için neler yapılabilir, nasıl bir eğitim verilebilir. Meraksız, dikkatsiz, idraksiz, hâfızasız bir kimse kültürlü olabilir mi? Nice kelimenin lügat manasını biliyoruz ama ıstılah manasını bilmiyoruz. Bunları nasıl öğrenebiliriz?

    8. Medeniyet: Dünya üzerinde bir tek medeniyet mi vardır, birden fazla medeniyet mi? Arnold Toynbee’ye göre kaç medeniyet vardır. S. Huntington’a göre kaç medeniyet vardır. Biz Türkiyeliler Batı medeniyetinden miyiz. Yoksa İslâm medeniyetinden mi? Acaba ikisinin arasında medeniyetsiz mi kaldık? Medeniyetler çatışması ne demektir? Batı medeniyeti dünyaya nasıl hakim oldu? Batı medeniyetinin son büyük günahı. Batı medeniyeti dünyayı ve insanlığı felakete mi sürüklüyor? Zamanımızda İslâm medeniyeti niçin güçlü ve tesirli değil? İslâm dünyası ve medeniyeti niçin durakladı, geriledi?

    9. Televizyon: Televizyon, sıradan bir iletişim ve vakit geçirme vasıtası mıdır, yoksa insanlığı pençesine almış dehşetli bir canavar mıdır? Televizyon hakkında bazı Batılı düşünürlerin fikir ve görüşleri nelerdir? Devamlı televizyon seyreden bir kimse ruh ve akıl sağlığını koruyabilir mi? Televizyonun siyaset, hayat, insanlar, toplumlar üzerindeki tesirleri nelerdir?

    10. Kitap: Kitap alıp okumayan, evinde özel kütüphanesi olmayan, hergün kitap okumaya en az bir saat ayırmayan kimse medenî, kültürlü, vasıflı okumuş bir insan olabilir mi? Kitap mı önemli, otomobil mi? Dünyada ve Türkiye’de kitap, kütüphaneler. Bizde niçin kitap okunmuyor? Bizde niçin büyük kütüphaneler yok? 08 Ocak 2003

    Bazı Zengin Çocuklarına Mektup

    Zaman zaman gazetelerde isimlerinizi ve resimlerinizi görüyorum. Televizyonum olmadığı için, ekranlarda arz-ı endam ediyor musunuz bilmiyorum. Pahalı ve güzel kılık kıyafetleriniz olduğu söyleniyor. Pahalı olup olmadıkları hususunda bir şey demem ama güzel olmadıklarını söyleyebilirim. Lüks, refah, konfor içinde yaşıyormuşsunuz; su gibi para harcıyormuşsunuz. Çoğunuz gece kulüplerinde sık sık felekten kâm alıyormuş. Bazınız pahalı mankenlerle arkadaşlık yapıyormuş. Hayatlarınız doların milyonları ile ölçülüyormuş…

    Bazılarınızın pederleri ünlü münlü, anlı şanlı, pek medyatik babalarmış…

    Birkaç yıldan beri, hiç olmazsa bir kısmınıza hitaben bir açık mektup yazmayı düşünüyordum, bugüne kısmetmiş. Genç olmanız, hepiniz olmasa da bir kısmınızın şımarık olması hasebiyle mektubum ağır gelebilir, nefsinizi incitebilir. Sâkin ve mâkul olursanız yazdıklarımın aleyhinize değil, lehinize olduğunu anlayacaksınız.

    Bu girizgâhtan sonra sadede gelelim:

    Öncelikle su gibi para harcamanız, son derece masraflı, israflı, lüks, şatafatlı bir hayat sürmeniz hususu üzerinde duralım. Gençsiniz ama aqil, bâliğ, mükellef bir insansınız. İçinde yüzdüğünüz bu servet denizinin, bu para okyanusunun kaynağı nedir? Helâl paralar ve servetler midir bunlar, yoksa haram ve şâibeli midir?

    Mü’min ve müslim iseniz, inancınız varsa, haram ve şâibeli para ve servetin hayırlı olmadığını, son derece uğursuz, hayırsız, yakıcı, felaket ve âfet getirici olduğunu bilirsiniz elbet.

    Helâl ticaret, sanayi, işletme, hizmet yollarıyla kazanılmış temiz paralara ve servetlere bir şey dediğim yoktur.

    Para ve servet konusunda şu kategoriler vardır:

    1. Para ve servet helâldir; helâl, meşru şekil ve sahalarda harcanır.

    2. Para helâldir; kötü, haram, çirkin, yasak işlerde ve yollarda harcanır.

    3. Para haramdır; iyi ve meşru yolda harcanır.

    4. Para haramdır, harcaması da haram ve gayr-i meşru şekilde olur.

    Para haram ama iyi işler için meşru sahalarda harcanıyor… Bu harcayış sahibini, harcayanı, kendisi için harcananı kurtarır mı? Kurtarmaz. Çünkü kaynağı pistir, necistir, haramdır.

    Şu husus çok iyi bilinmelidir ki, Yüce İslâm dini ve şeriatı haram kazanca, haram servete, haram paraya asla yeşil ışık yakmaz, onu asla meşru görmez.

    Kırk küsur yıl önce Diyanet’te iki sene kadar mütercim olarak memuriyet yapmıştım. O tarihte orada Osmanlı zamanından kalma büyük ve güvenilir hocalar, ulema vardı. Bir gün Müşâvere (Danışma) Heyetine şu meâlde bir dilekçe gelmişti: Filanca vatandaş piyango bileti satarak büyük bir servet edinmiş, şimdi yaşlanmış, pişman olmuş, servetinin bir kısmı ile cami yaptırtmak istiyormuş. Onun parası ile cami yaptırılabilir mi?.. diye soruluyordu. Cevap kısaydı: Haram para ile hayır olmaz.

    Kimisi meyhane çalıştırmış zengin olmuş…Kimisi kadın satarak büyük paralar edinmiş… Kimisi beyaz zehir, uyuşturucu trafik ve ticareti ile yüz milyonlarca dolar vurmuş… Bu gibi haram paralarla hayır işleri yapılmaz. Bir genelev işletmecisinin, âhir ömründe pişman olduktan sonra yaptırttığı camiye gidip de namaz kılmam.

    Güzel, iyi, temiz, hayırlı işler helâl ve tayyib paralar ve servetler ile yapılmalıdır.

    1960’lı yıllarda İstanbul’un o zaman yeni sayılan semtlerinden birine haram para ile oldukça büyük bir cami yaptırılmış ve bu yeni ibâdethâneye, pek konvansiyonel inanç ve fikirlere sahip olmayan bir cuma hatibi tayin edilmişti. Haram para ile yapılan o camide hır gür, kavga gürültü, tartışma, çekişme hiç eksik olmamıştı. Yaşı müsait olanlar hangi cami olduğunu bilecekler, hatırlayacaklardır.

    Zamanımızda birtakım ünlü münlü, anlı şanlı, pek tanınmış, pek medyatik birtakım kodamanlar haram ve şaibeli büyük servetler edinmiştir. Kimisi devleti soymuş, kimisi banka hortumlamış, kimisi halkı tokatlamış, kimisi hayalî ihracatla vurmuş, kimisi vatan millet, kimisi din iman, kimisi laiklik çağdaşlık diye götürmüştür.Bu gibi babaların zâdeleri bu büyük servetler içinde prensler gibi yaşamakta, gezip tozmakta, har vurup harman savurmaktadır.

    Bazen, bazılarının hayırlı, faydalı işler için de para harcadığını görüp duruyoruz. Ancak, harcanan paranın helâl veya haram olması çok önemlidir. Haram ve şâibeli para ile köy olmaz, kasaba olmaz.

    Haram paralar, servetler dünyada uğursuzluk, felaket, rezillik, rüsvaylık sebebidir. Âhirette ise azap…

    “Efendim ben yiyor içiyor, eski Hint mihraceleri gibi lüks bir hayat sürüyorum ve senin tehdit ettiğin gibi bir sıkıntı, felaket, rezillik ile de karşılaşmış değilim…” Yavrum, o kadar kendine güvenme, kasılma… Her şeyin bir vakt-i merhunu vardır. Hakk’ın sillesi ansızın gelir, bir gelir, pîr gelir. Bir vurdu mu hiç devası olmaz. Bilmiyor musun, şâir ne demiş?

    “Hak sillesinin sadası yoktur/ Bir vurdu mu hiç devası yoktur.”

    Yüce Allah ihmal etmez, imhal eder, yâni mühlet verir. Tevbe etmek, pişman olmak, doğru yola dönmek için zaman verir. Kullar bu mühletten ve zamandan yararlanmaz, tevbe edip iyi yola girmezlerse o zaman sille gelir. Bazen azabın tamamı öteki dünyaya kalır. Genelde imanı olanlara ceza bu dünyada gelir. Dünyada cezasını görmekle iş bitmez. Asıl hesap âhirettedir.

    Kodaman adam ya ism ve resm Müslümanıdır, yahut hiç inancı yoktur. Böylesinin haram para edinmesini anlamak kolaydır. Lakin hem Müslüman geçinip hem haram servet edinene şaşmak, acımak, öfkelenmek gerekmez mi?

    Adam dindar geçiniyor, helal haram nedir biliyor ve bunları hiç dikkate almadan çalıyor, tokatlıyor, vuruyor, hortumluyor… Böylesi, haydutun en azılısıdır.

    Lâf uzadı… Kesmek zorundayım. Ancak delikanlım, kızım beni iyi dinleyin; gururlanmayın, kibirlenmeyin, tepeden bakmayın. Durumunuz hiç de parlak değildir. Sizler o haram paralarla âbad değil berbad olursunuz. “Bizim kabahatimiz yok, beybabalarımız kazanmış, biz ne yapalım?” demekle de kurtulamazsınız…

    Acı yazdım, acı konuştum ama birinin yazması ve sizin de bilmeniz gerekiyordu. İnananlarınız için, “Tanrı yardımcınız olsun, sizi kurtarsın…” duasını ederim.

    Servet içinde değil, ateş içinde yüzüyorsunuz da haberiniz yok.

    “Yedimse mirî malı yedim, sana ne!.. ” diyen çıkabilir. Mirî malı dediğin nedir senin? Saçı bitmedik yetimin, perişan dul karının, kimsesiz ihtiyarın, sefalet çeken işsizin malı ve parası değil midir?

    Yedimse mirî malı yedim demekle hiç kimse kendisini ateşten ve azaptan kurtaramaz. Devleti, halkı, toplumu, mahallî idareleri soymak; rüşvet, komisyon almak, bin türlü dalavere ve spekülasyon yapmak da hırsızlıktır, haydutluktur, eşkiyalıktır… Çok götüren “kibar ve saygın” hırsız ve haydut oluyormuş… Olabilir. Ancak or….nun kibarı ve yükseği de nihayetinde bir or….dur. 19 Ocak 2003

    Şifahiler

    (1)

    Şifahî kültürlü kişi, isterse ülkenin en parlak üniversitesinden diplomalı olsun, soyut


    (mücerret)


    kavramları anlamaz.

    Birtakım kavramları bilir görünür, onları cümleleri arasında kullanır, fakat bilmez. Meselâ siyaset, devlet, hukuk, insan hakları terim ve kavramlarını sık sık kullanır. Ona, “şuraya otur, şu kağıdın üzerine bunların beş on satırlık anlamlarını, târiflerini, açıklamalarını yaz”
    deseniz, çuvallar, saçma sapan, geri zekâlıca, kırık dökük bir iki laf yazar, rezil olur.

    (2) Şifahî kültürlü adam

    kitap ve ciddî makale okuyamaz.

    Okumaya kalksa sonunu getiremez. Zaten bunlardan birşey de anlamaz. Şifahî kültürlü kişi, nâdiren kitap satın alır ama kitap okuyamaz. O, yazılı metin olarak; uyduruk, fasafiso bulvar gazetesi yazılarını anlayacak bir kültür seviyesindedir.

    (3)

    Şifahî kültürlü kişi televizyon seyretmeyi çok sever.

    Hattâ bazen gürültülü patırtılı bir açık oturumu dört beş saat seyretmekten usanıp bıkmaz. Lâkin bir şey anlaması mümkün değildir.

    Zaten böyle programların fazla ilmî, ciddî, kültürel tarafı yoktur.

    İstisnaî olarak olsa bile bizim şifahî, anlamadığı için bir hisse kapamaz. Oturum ne kadar tartışmalı, kavgalı, gürültülü olursa o kadar zevklenir. Hele kavga çıkarsa çok hoşlanır, bayılır.

    (4)

    Şifahî kültürlü kişi

    anadilini yazılı–edebî seviyede bilmez ve kullanamaz. Üç yüz kelimelik sokak, pazar, günlük iletişim Türkçesiyle konuşmaya, meram anlatmaya mecbur ve mahkumdur. Lisan ve kelime hazinesi çok dar olduğu için ufku, kafası, aklı da dardır.

    (5)

    Şifahî kültürlü kişi

    konuşurken ve nâdiren yazarken

    çok kısa cümleler

    yapar, âdeta şizofrenik, yani kopuk kopuk fikirler ileri sürer. Aslında zeki de olsa kötü eğitim, kötü çevre yüzünden zekâsı körleşmiş olduğu için zekâ özürlü seviyesine düşmüştür.

    (6) Şifahî insanın

    edebiyat, tarih, mantık, psikoloji, ahlâk, metafizik, estetik, sanat tarihi, sosyoloji kültürü ve birikimi yoktur.

    Bu ilimlerin üç satırlık tariflerini bile yapamaz. Mesela mantığın, en basit mânasıyla “Doğru düşünmek; doğru ile yanlışı birbirinden ayırt etmek ilmi ve tekniği olduğunu” bilmez. Bilmez ama konuşurken “mantıklı… mantıksız…” gibi laflar etmekten de vaz geçmez.

    (7) Şifahî kültürlü adamın evinde büfe, vitrin, buzdolabı, bazen bar, bulaşık ve çamaşır makinası, televizyon, bilgisayar ve daha bir sürü elektrikli veya elektronik âlet ve eşya bulunur ama kütüphane yoktur. Bazı çok zengin şifahîlerin lüks ve şahane evlerinde büyük bir salonun duvarlarını tavanlara kadar kaplayan, kıymetli ağaçtan yapılmış vitrinli kütüphâneler vardır ve bunlara antikacılardan alınmış altın yaldızlı, maroken ciltli, ebru yan kağıtlı lüks ve eski kitaplar konulmuştur. Okumak için değil, dekor için…

    (8) Şifahî’nin aylık bütçesinde yemek, yakıt, giyim kuşam, içki, fuhuş, gezip tozma, zevk ü sefa için bölümler, tahsisat vardır ama kitap, kültür, sanat, kaliteli tüketim bölümü yoktur.

    (9) Şifahî’nin düşünceleri buz veya kum üzerine yazılmış yazılar gibidir, sebatı yoktur.

    (10) Şifahî bir defada otomobiline yüz- yüz elli milyon liralık benzin koydurur ama ayda bir kitapçıya gidip elli milyonluk kitap almayı lüzumsuz görür.

    (11)

    Şifahî kültürlü kişi zengin olursa hedonist bir ahlâk sistemine batar ve zevk ü sefaya dalar.

    Onun en büyük değerleri para, iyi yemek, iyi giyinmek, lüks yaşamak, seks, gösteriş ve tantanadır.

    (12)

    Şifahî kültürlü politikacı

    ve büyük bürokrat genellikle arivisttir. Ülkesinin, halkının, devletinin menfaatinden önce kendi şahsî çıkar ve nüfuzunu düşünür.

    (13) Bir insanın

    hem, lise veya üniversite tahsili yapmış olması

    , hem de şifahî kültür kısır döngüsü içinde kalması hem kendisi, hem ülkesi için büyük bir talihsizliktir.

    (14) Zengin şifahî adam kanaatli, mütevâzı, alçakgönüllü olamaz. Para onu azdırır. Nice yıllık emektar eşini, çocuklarının annesini bile suyu sıkılmış bir limon gibi atar ve onun yerine güzel ve fingirdek bir karı edinmeye bakar.

    (15) Zengin, kodaman, tanınmış Şifahî’nin kendisine faydası yoktur. Nerede kaldı ki, memleketine, topluma, halka, devlete, insanlığa yararı olsun.

    (16) Fazla okumamış tabakaların şifahî kültürlü olması tabiîdir, bir sakıncası yoktur ama hem okumuş, hem yükseklere çıkmış, hem de şifahî kalmış. İşte bundan korkulur.

    (17)

    Şifahî kişi bilmediği, uzman olmadığı konularda işkembe-i kübrasından konuşup durur, kesin hükümler verir, cart curt eder.

    En fazla futbol ve siyaseti sever. Futbolda ne kadar ciddî ve tutarlıysa siyasette de o kadardır. Bazıları da, Diyanet’e Dinayet diyecek kadar kör câhil olmalarına rağmen din konusunda mutlak müctehid gibi hüküm verir, eser savurur.

    (18) Okumuş şifahî bazen

    zeki olabilir ama asla akıllı olamaz.

    (19) Şifahî kültürlü yığınlar serbest seçimlerde gizli oy kullanırlar. Seçimden bir müddet sonra dizlerini döğer, keşke elim kırılsaydı da oyumu onlara vermeyeydim derler.

    (20) Kültürlü, edebî, medenî, yazılı toplumlarda, ülkelerde bazı ilmî, edebî ve ciddî kitaplar on binlerce, yüz binlerce, hattâ milyonlarca satabilir ama aynı miktarda nüfusa sahip şifahî toplumlarda faydalı bir kitap bin adet bile satılamaz.

    (21) Şifahî bir toplum içinden

    Nobel

    kazanan biri çıkmaz.

    (22) Bir ülkeyi, bir milleti, bir devleti batırmak mı istiyorsunuz, onu şifahîleştirmeniz yeterlidir, başka bir kötülüğe hâcet kalmaz.

    (23) Şifahî toplumlarda kötüler ve şerirler çok cesur, çok gözükara, çok amansız olur; iyiler ise pısırık, mıymıntı, âciz vaziyette kıvranır.

    (24) Şifahî toplumun fakirliği bir belâ, zenginliği birkaç kat şiddetli başka bir belâdır.

    (25) Medeniyetin temeli, ana vasıta ve âleti yazılı-edebî lisandır. Şifahî toplum medenî değil, bedevî ve vahşidir.

    (26)

    Gerçek ve vasıflı bir eğitimin ana gayesi şifahî okur yazarlar yetiştirmek değil; yazılı, medenî, kültürlü bir toplum oluşturmaktır.

    Cahil ve şifahî yığınlara sadece okuma-yazma öğretirseniz, okuma-yazması olmayan cahil bir toplumu, okur-yazar cahil bir toplum haline getirmiş olursunuz.

    (27) Zenginleşen, kodamanlaşan bir Şifahî’yi azmaktan ve kudurmaktan koruyacak tek güç samimî dindarlıktır. Dindar değilse, yahut samimî dindar değilse o artık bir canavar olur.

    (28) Bir ülkenin halkının yüzde biri (bugünkü nüfusuyla Türkiye’de 700 bin kişi) yazılı-edebî kültüre sahip olur, dünya standartları seviyesinde lise bilgileriyle mücehhez bulunursa, ülkenin yüzde ellisi okuma-yazma bilmese bile yine de sağlıklı ve dengeli bir yapıya sahip olur, ilerler, yükselir. Binde, hattâ on binde bir yazılı kültür ile bir ülke ayakta duramaz.

    (29)

    Türkiye için yazılı kültürün kıstaslarından biri şudur:

    Batı Türkçesinin en büyük ve klasik şairi olan

    Fuzulî divanını, anlayarak, zevk ve haz alarak okuyabiliyorsa

    o adam edebî-yazılı kültür sahibidir.

    Okuyamıyorsa derdine yansın.

    Ömer Seyfettin’in basit Türkçe ile yazılmış hikâyelerini, sadeleştirilmiş ve değiştirilmiş Türkçe ile okuyabilen kişiye ben okumuş da demem, yazılı kültürlü de demem! 21 Mart 2003

    Alternatif

    Halk yığınlarına,

    genç nesillere en büyük gaye ve emel olarak ne gösteriliyor?

    Önce çok para kazanacak, sonra bu para ile lüks ve süslü meskenlere, yazlıklara, otomobillere sahip olacak; şatafatlı ve israflı bir hayat sürecek; iyi yiyecek, çok yiyecek, pahalı elbiseler ve ayakkabılar alacak; evindeki mobilyalar pahalı ve gösterişli olacak; banyo ve mutfağı çok temiz, çok lüks, çok güzel olacak… Az çalışacak, çok kazanacak; az üretecek, çok tüketecek… Gezecek, tozacak, dünyadan kâm alacak…

    Bunlar ne kadar mânasız gaye ve emellerdir. Dünyada haysiyetli bir hayat sürebilmek için insanın elbette evi olması, geliri olması, kimseye muhtaç kalmaması gereklidir ama hayatın gayesi, insanın emeli bunlar mı olmalıdır?

    Paranın, maddenin, zenginliğin en büyük değer olması ne korkunç bir felakettir. İnsanın varoluşunun sebep ve hikmeti bunlar mıdır?

    Yakın tarihimizde vaktiyle bir başbakan şöyle konuşmuştur: “Size iki anahtar vaad ediyorum: Biri bir meskenin, biri de bir otomobilin…” Ne kadar maddeci, sığ, mânasız bir vaaddi bu.

    İnsanı insan yapan birtakım evrensel ve temel değerler vardır.

    İşin başı varoluş felsefesidir.

    Varlık nedir, hayat nedir, dünya nedir?

    Kişinin, toplumun öncelikle bu konuda sağlam ve tutarlı bir inancı ve felsefesi olmalıdır.Türk toplumu bu ülkede bin yıldan beri İslâm’ın görüşüne, inancına, sistemine bağlı olarak yaşamıştır. Bugün dünya haritası üzerinde bir Türkiye varsa, bir Türk milleti varsa, Türkiyeliler varsa, Türk devleti varsa bunun temeli İslâm’dır. İslâm’ı kaldırınız, hiçbir şey kalmaz.

    Yıllardan beri bizi var kılan, bizi biz yapan bu inanç, bu nizam, bu görüş, bu hayata bakış ortadan kaldırılmak isteniyor. Bu millete neler vaad edilmemişti ki.. Kısa zamanda çok ilerleyecek, çok yükselecek, medeniyet yarışında önde koşacaktık. Netice böyle mi oldu? Türkiye battı, bitti, iflas etti.

    – Siyaset kirlendi, demokrasi dejenere oldu; cumhuriyet yara aldı.

    – İktisat, finans, ticaret çöktü. Üretim ve meşru ticaret yerine faiz, repo, rant, spekülasyon, alavere dalavere, voli vurma, hortumlama, soygun, hırsızlık ile 200 milyar dolardan fazla kara, pis, kirli, necis para topladılar; ülkeyi, halkı, devleti soydular. Kimler yaptı bu işi? Kimlerse kimler.. Kahrolsunlar!

    – Eğitimi, üniversiteleri, kültürü, lisanı, sanatı yozlaştırdılar.

    – Güney Kore, Taiwan, Singapur gibi Asya ülkeleri hızla ilerledi, sanayileşti, ilim ve teknikte harikalar meydana getirdi. Biz onların tersine bir yol tuttuk, battıkça battık. Demagog ve şarlatanlar şu soruya cevap verebilir mi: Güney Kore kendi yüzde yüz millî-yerli oto sanayiini kurdu ve bütün zengin ülkelere otomobil ihraç etti de biz aynı işi niçin yapamadık?

    – Ülkemizde o kadar büyük bir uğursuzluk var ki, bozuk zihniyetin bastığı yerde ot bile bitmiyor. Şu koskoca ülkede ziraat çökertildi, hayvancılık çökertildi, ülke adeta çölleştirildi.

    – Sömürgeciler, sömürücüler toplumumuzu yabancılaştırdılar, beyinsizleştirdiler, mânen ve maddeten fakirleştirdiler. O kadar âciz ve zavallı bir hale geldik ki, hastalıklarımıza, dert ve problemlerimize çare, çözüm, deva, reçete bile üretemiyoruz.

    – Nice küçük ülke, devlet, halk Nobel kazandı: Türkiye hâlâ bir tek nobel kazanamadı. Çünkü beyinler dumura uğradı.

    Manzaranın tamamını çizmeye kalksam bir kitap olur. Bu kadar yeter…

    Şimdi ortaya bir alternatif koymak gerek.

    Evet yeni bir hayat felsefesi, yeni bir gaye ve emel, yeni bir Türkiye istiyoruz. Yeni bir sistem istiyoruz. Bu da lafla, edebiyatla, sloganla, demagoji ile, şarlatanlıkla, soytarılıkla olmaz. İşle, emelle, aksiyonla, hareketle olur.Neler yapılmalı?

    – Önce alternatif gazeteler, dergiler, kitaplar, broşürler çıkartılmalı.

    Bunlarda maddeciliğe, beyinsizliğe, yabancılaşmaya, yozlaşmaya, bozukluğa karşı yayın yapılmalı; kötü ve faydasız şeylerin yerine iyi, faydalı, doğru, güzel, isabetli teklifler getirilmeli. Her şey lafa ve teoriye değil, işe ve aksiyona dönük olmalı.

    – Bozuk olan her şeye cephe alınmalı.

    – Her vasıtaya başvurarak

    alternatif ve paralel bir eğitim sistemi kurulmalı

    ; tevhid-i tedrisat kanunu menettiği için bu iş okul açarak değil;

    yayınlarla, sohbetlerle, kurslarla yapılmaya çalışılmalı.

    – Dini imanı para olan, kendi benliklerini putlaştıran bir takım bayağı, düşük, üçkağıtçı, soytarı, şarlatan, hırsız heriflerin ve zümrelerin alternatif hareketi dejenere etmelerine engel olmak için bu gibi işlerde para yeme, ün kazanma, prestij edinme kapıları sımsıkı kapatılmalıdır.

    – Alternatifçiler

    teşebbüs-i şahsî

    (Kişisel girişim)

    zihniyetiyle hareket etmeli

    ; kendi işini kurma hususunda halk ve gençlik teşvik edilmelidir. İleride bu iş için faizsiz

    (Dolar veya Euro üzerinden)

    kredi verecek

    sandıklar

    kurulmalıdır.

    Ancak, ipotek göstermeyen kimseye bir kuruş bile verilmemeli; vaadesi geldiğinde borcunu ödemeyenlerin ipotekli evleri, malları gözünün yaşına bakılmadan derhal satılıp para kurtarılmalıdır.

    – Eski asırlarda olduğu gibi ülke çapında bir

    fütüvvet

    (yiğitlik)

    teşkilatı

    kurulmalı ve iş, ticaret, sanayi hayatına, insanların birbirleriyle münasebetlerine düzen getirilmeli; ahlâk ve fazilet ilkeleri hayata hakim kılınmalıdır.

    – Millî kimlik, kişilik, kültür hassasiyetle korunmalıdır.

    – Türkiye devlet, halk ve ülke olarak ancak ve ancak yazılı-edebî zengin Türk dilinin ayakta tutulmasıyla korunabilir.

    Yazılı-edebî Türkçe çökerse, çökertilirse, suikasta ve sabotaja uğrarsa, fakir ve arı zavallı bir dil haline getirilirse Türkiye çöker.

    En az 100 bin kelimelik bir Türkçe için faaliyete geçilmeli, kampanya açılmalı, ne yapmak gerekiyorsa yapılmalıdır.

    – Yakın tarihimizde on bin

    Selçuklu, Beylikler, Osmanlı mimarî eseri tahrip edilmiştir. Geri kalan eserlerin korunması için alternatifçiler harekete geçmeli

    , daha önce tahrip edilmiş eserlerin yeniden yapılması, ihyası için çalışmalıdır.

    – Hayatın gayesinin para, madde, zenginlik olmadığı; asıl değerlerin ilim, irfan, fazilet, kültür, ahlâk olduğu konusunda yurt çapında propaganda faaliyeti yapılmalıdır. Bu konularda milyonlarca broşür hazırlatılıp dağıtılmalı; sadece teori ve propaganda ile yetinilmemeli aksiyon planında da bunlara paralel fiilî çalışmalar yapılmalıdır.

    Batacak demiyorum, Türkiye batmaktadır. Onu bu batıştan ancak doğru, güzel, iyi bir alternatif kurtarabilir. İyi Türkiyeliler iyi insanlar, iyi vatandaşlar, iyi Müslümanlar olmak için

    “harekete”

    geçelim. 08 Nisan 2003

    Zaman, Ömür ve Gençler

    Kendi zamanını ziyan eden ömrünü ziyan etmiş olur. Bu ziyan mecazî mânâda değildir. Çünkü ömür nedir? Bir başlangıç, doğum tarihi ile bir bitiş, ölüm tarihi arasında geçen zaman değil midir? İnsan ömrü işte bu zamandan ibarettir.

    Nice zekî insan ömrünün, varolduğu zaman parçasının değerini bilmez, onu boşa geçirir, ziyan eder. Zekidir ama akıllı değildir.

    Varoluşun, hayatın, bu dünyada geçirilen zamanın mânâsı nedir? Bu sorunun cevabını size fizik, kimya, biyoloji, cebir, geometri, coğrafya, tarih, astronomi ilimleri vermez. Rasyonalist, aydınlıkçı, pozitivist felsefe de veremez. Bu soruya en doğru cevabı Peygamber verir, din verir. Onlara kulak vermek gerek.

    Bir insanın öğrenmesi gereken en temel bilgi varoluşla ilgili bilgidir. Ben niçin varım? Üzerinde yaşadığım şu dünyanın mahiyeti nedir? Varoluşumun gayesi ve hikmeti nedir? Ben kendi kendime mi olmuşum, yoksa yaratılmış mıyım? Kendi kendime olamayağıma, kendimi yaratamayacağıma göre beni Kim yaratmıştır? Niçin yaratmıştır? Ölüm ile bu dünyadan ayrıldığım zaman yok mu olacağım, yoksa başka bir âleme mi gideceğim? Sorumlu bir varlık mıyım, yoksa sorumsuz muyum? Yaptıklarımdan dolayı hesap verecek miyim?Yaptıklarımın mükafatını veya cezasını alacak mıyım?..

    İşte bu çok önemli soruların doğru cevaplarını ancak din verir, Peygamber verir, Kitap verir.

    Yazık ki, çocuklarımıza, genç nesillere bu bilgiyi yeterli ve iyi bir şekilde veremiyoruz. Basmakalıp din dersleriyle bu bilgi hakkıyla verilmiş olmaz.

    Müslüman aileler, Müslüman toplum çocuklarına, genç nesillere bu bilgileri yeterli, vasıflı, tesirli bir şekilde vermeli, aşılamalıdır. Bilgi kuru nazariyeden (teori) ibaret değildir. Bilgilerin hayata geçirilmesi, yaşanması gerekir.

    İngiliz mekteplerinde öğrencilere bilgi ve kültür yanında karakter terbiyesi de kazandırılıyormuş. Bizdeki eğitim sisteminde hem bilgi ve kültür son derece zayıftır, hem de gerekli ahlâk ve karakter terbiyesi verilmemekte, verilememektedir.

    Türkiye halkının ezici çoğunluğu Müslümandır. Müslümanların çocuklarını, genç nesilleri Müslüman olarak yetiştirmeleri onlar için hem bir hak, hem de bir vazifedir. Yakın tarihimizde bir irade, biz Türkiyeli Müslümanları kendi kimliğimizden, kişiliğimizden, kültür ve medeniyetimizden uzaklaştırmak, kopartmak istedi. Bütün zorlamalara rağmen bu konudaki baskılar tutmamıştır. Tutmamıştır ama büyük bir erozyon, yabancılaşma, yozlaşma meydana gelmiştir.

    Şimdi milyonlarca Müslüman aile çocukları için: “Aman yavrumuz iyi yetişsin, iyi ve paralı bir meslek sahibi olsun, iyi bir hayat sürsün, iyi meskenlerde otursun, iyi ve pahalı otomobillerle gezsin, iyi yesin, iyi giyinsin; lüks, konforlu, zengin yaşasın…” emelini besliyor. Acaba böyle bir emel, böyle iyi bir hayat İslâm dininin, nebevî öğretinin hükümlerine uygun mudur? Kesinlikle uygun değildir.

    İslâm dini insan hayatı hakkında neler söylüyor?

    1. Bu dünya hayatı fanîdir. Kalıcı değildir. Buraya gelen herkes, zamanı gelince gitmek üzere gelir. Dünya iki kapılı bir handır, bir kapısından girilir, öbür kapısından çıkılır.

    2. Bu dünya bir gaye, amaç, değildir. Dünya zenginlikleri gelip geçicidir, aldatıcı ve oyalayıcıdır. İnsanın hedefi bunları elde etmek olmamalıdır.

    3. Dünya, âhiret denilen ve ebedî kalınacak yer olan bir âlimin imtihan ve bekleme salonudur. Burada ne ekersek orada onu biçeceğiz. İnsan imtihandadır. Yaptığı her şeyden dolayı hesap verecektir. Bu imtihanı başarılı bir şekilde kazanmamız ve âhirette rahat edip mutlu olmamız bizim için en büyük gaye olmalıdır. Dünya rahatı (ne kadar olabilirse) ve ebedî mutluluk; Yaratanımız olan Allah’ın, O’nun bize elçi ve haberci olarak gönderdiği Peygamberin, bize bir kanun ve nizam olarak gönderdiği İslâm dininin ve Şeriatının emir ve yasaklarına, tavsiyelerine, hükümlerine uymakla mümkün olur.

    4. İslâm dini nedir? Onun bir tarifi de, “İnsana, yararına ve zararına olan şeyleri bildiren bilgi dalı”dır. Din hükümlerini, din kültürünü bu açıdan ele almalıyız. Hayatta yaptığımız en küçük bir işi ve davranışı bile, İslâm dininin ve Şeriatının hükümlerine vurup değerlendirmeyiz. İyiliğin ve kötülüğün, güzelliğin ve çirkinliğin, doğru veya yanlış olmanın ölçüsü ve değerleri İslâm dinindedir.

    Şimdi, gırtlaklarına kadar şu aldatıcı ve oyalayıcı dünya bataklığına batmış olan bazı gafiller şu soruyu mânidar bir şekilde sorabilir?

    – Yani dünya ile uğraşmayalım mı, zengin olmayalım mı, para kazanıp iyi bir hayat sürmeyelim mi? Sürünelim mi?

    Ben böyle bir şey demedim. Bu soru mugalata ve safsatadır.

    Dediklerimin özeti şudur: Dünya zenginlikleri asla bir gâye (amaç) olamaz. Müslümanların bir kısmı elbette büyük ticaret, sanayi, dünya işleri yaparak zengin olacaktır. Elbette bütün Müslümanlar geçimlerini temin için çalışıp çabalayacaktır. Ancak bu zenginlik, bu çalışıp çabalama asla ve asla hayatın gayesi olmayacaktır.

    Çocuklarına zengin olmayı, çok kazanmayı, lüks yaşamayı bir amaç olarak gösteren anne-babalar, zâhirde ne kadar dindar görünürlerse görünseler, isterse gece gündüz namaz kılsalar, hacca gitmiş olsalar yine de bozuk fikirli ve hattâ sapık insanlardır. Çünkü, şu dünya hayatının gayesinin zenginlik, iyi kazanmak, iyi yaşamak olduğuna inanmak büyük ve vahim bir sapıklıktır.

    Çeşitli sebeplerden dolayı zamane Müslümanlarının büyük bir kısmı bozulmuştur. Onları çekip çevirecek, doğru yola kılavuzlayacak, onlara nasihat edecek kurumlar kalmamıştır. Medreseler tekkeler kapatılmıştır. Gerçek ulema ve mürşidler sınıfı kalmamıştır (istisnâlar kuralı bozmaz), İslâmî öğretilerin, İslâmî hayat tarzının zıddına cehennemî ve şeytanî bir propaganda yapılmaktadır. Müslümanları gerçek İslâm’dan uzaklaştırmak için dinde reform ve yenilikçilik cereyanları çıkartılmıştır. Fıkıhsız ve şer’î ahkamsız, suya sabuna dokunmaz yeni bir İslâm çıkartılmak istenmektedir.

    Müslümanlar kanaat, tasarruf, ölçülü yaşamak gibi temel prensiplerden uzaklaşmıştır. Para, madde, zenginlik en büyük değer haline gelmiştir. İslâm dininin sıkı bir şekilde yasaklamış olduğu riba, bâtıl alışverişler, haram kazançlar İslâmî kesimde yaygınlaşmıştır. Bir yıl bin türlü dalavere yapacak, sonra hacca gidip pîr ü pak olacak, bütün geçmiş günahlarından arınacak… Maalesef böyle Müslümanlar zuhur etmiştir. Bu hinoğlu hinlere niyetlerinin fâsid olduğunu, Allah’ın kul hakkını afvetmediğini kim anlatacaktır?

    Çocuklarımızı, gençlerimizi, yeni nesilleri iyi Müslüman, iyi vatandaş, iyi insan olarak yetiştirmek bizim birinci vazifemizdir. Resmî millî eğitimin okullardaki din dersleri bir aldatmacadan ibarettir, son derece yetersizdir. O derslerin kitaplarında dinî bilgilerin yanında dine zıt olan bilgiler de yer almaktadır. Okullardaki din dersleriyle gerçekten dindar Müslümanlar, genç nesiller yetişeceğini sanmak ahmaklıktan da öte bir beyinsizliktir. Böyle düşünenin kuş kadar aklı yoktur.

    Şu zengin Müslüman çocuğuna bakınız. Ciddiyetten, edepten, görgüden, terbiyeden, mürüvvetten, fütüvvetten nasip almamış. Güzel giyiniyor, iyi yiyor, altında çok lüks bir arabası var, cep harçlığı çok fazla… İşi gücü hoppalık, züppelik… Böyle zengin Müslüman çocuğu olmaz olsun!

    Çocuklarını, genç nesillerini iyi yetiştiremeyen bir Müslüman toplum batmaya, sürünmeye, esaret ve zillet altında yaşamaya mahkumdur 21 Nisan 2003 Pazartesi

    Çocuklarımız

    Bir ülkenin halkının tamamının kültür ve tahsil bakımından çok vasıflı, çok okumuş, çok güçlü, çok üstün olması gerekmez. Yüzde üçünün veya beşinin böyle olması o ülkenin yükselmesi, yücelmesi, güçlenmesi ve üstün hale gelmesi için yeterlidir. Eğitim sisteminin, üniversitelerin bu nisbeti tutturmaya çalışması gerekir.

    Bizde yüzde üç veya beş böyle vasıflı insanlar yetişiyor mu? Bana sorarsanız yetişmiyor. Bizim eğitim sistemimizin, maarifimizin, üniversitelerimizin böyle bir misyonu, hedefi, gayesi yoktur.Bu nisbet bizde binde bir bile değildir.

    Okullarımızı düşünelim: Çok kaliteli bir öğretim programı ve metodu olacak, çok kaliteli ve üstün bir eğitimci kadrosu olacak, yine çok kaliteli ders kitapları olacak ve otuz beş kişilik bir sınıfta en az üç beş öğrenci çok iyi bir şekilde yetişecek, yetiştirilecek. Bizde bu saydıklarımın hiçbiri yok.

    Onbeş yirmi yıl önce okulların her sınıfına bir bilgisayar konulması kampanyası açılmıştı. Bilgisayarlar konulacak ve eğitimin kalitesi yükselecek, mesele halledilecek… Ne aptalca, ne eblehçe, ne zekâ özürlüce bir çare ve tedbirdi bu.

    Türkiye’yi batırmak isteyen ve bu konuda planlı, programlı, metodlu kasıtlı bir şekilde çalışan şer kuvvetleri, habîsler vardır. Onlar ülkemizin genç nesillerinin bilgi, aksiyon, estetik boyutlarının güçlü olmasını istemezler:

    1. Bilgi boyutu güçlü olmak. Dünyadaki çağdaş eğitim standartları seviyesinde edebî- yazılı lisan, tarih, beşerî coğrafya, sanat tarihi ve kültürü, felsefe (psikoloji, mantık, ahlâk, metafizik, estetik), sosyoloji gibi sosyal grup derslerinde başarılı olmalarını, yeterli bir kültür sahibi olmalarını istemezler.

    2. Millî kimlik sahibi olmalarını istemezler. Yabancılaşmış, kendi ülkesinin kültürüne, medeniyetine, sanatına, edebî lisanına, tarihine hakkıyla ve yeteriyle vâkıf olmayan köksüz nesiller isterler.

    3. Bu memleketteki Müslümanların, kendi dinî kültür, kimlik ve kişiliklerine bağlı olmasından hoşlanmazlar. Onların iyi bir din tahsili almasını, samimî dindar olmasını arzu etmezler.

    4. Onların zengin, edebî, geniş ufuklu Türkçe’yi öğrenmesine karşıdırlar. Eski kitapları, belgeleri, kabir taşlarını, bina kitabelerini okuyamamalıdır, anlayamamalıdır onlar.

    5. Bu memleketi, bu halkı, bu devleti yüceltecek güçlü kadrolar kurulmasına karşıdırlar. Ülkenin, perde ardında sahipleri vardır, onların saltanat ve hakimiyetleri asla sarsılmamalıdır.

    Peki samimî, şuurlu, akıllı Müslümanlar bu durum karşısında ne yapıyorlar, ne gibi çare ve çözümlere başvuruyorlar?

    – Oğlum, kızım ileride çok para kazansın, çok zengin olsun, çok lüks yaşasın, ünlü olsun… Evlatları için böyle düşünen anne ve babalar acınacak mahluklardır. Bu gibi temenniler İslâm’ın hayat felsefesine, dünya telakkisine tamamen zıttır. İnsanlar elbette yeteri kadar kazanacaklardır ama zengin olmak, lüks yaşamak, çok tüketmek asla bir gaye ve amaç olamaz.

    Müslüman bir anne ve babanın evladı için birinci duası, “Yavrum adam olsun…” dur. Adam olması, iyi Müslüman olmasına bağlıdır. İyi Müslüman aynı zamanda iyi insan ve iyi vatandaş demektir. İyi insan, iyi vatandaş olmayan kimse iyi Müslüman da olamaz.

    Yaz tatili geliyor. Çocuklarımızın, öğrencilerin elbette dinlenmeye, istirahat etmeye hakları vardır. Lakin bu arada biraz da ilim, irfan, hüner, marifet öğrenmelidirler. İstekli çocuklarımızı şu konulardaki kurslara göndermeliyiz. Kurs yoksa özel hocalar bulmalıyız:

    (1) Osmanlıca zengin edebî Türkçe kursları. Yurt sathında yaz aylarında bunlardan binlercesi açılmalı ve yüz binlerce, milyonlarca gencimize zengin ve edebî Türkçe öğretilmeye çalışılmalıdır.

    (2) Din ve ahlâk dersleri. Bugünkü kanunlar böyle kurslar açılmasına izin vermiyor.Bu işi güzel ve faydalı kitaplarla, özel sohbetlerle halletmek gerekir.

    (3) Sayıları iki yüzü bulan geleneksel sanat veya zanaatlerimizden birini öğrettirmek.

    (4) Görgü, edep ve efendilik dersleri. Evlatlarımızın bu konuda ehil bir kişiden ders almaları zarurîdir.

    (5) Mantık dersleri. Mantık doğru düşünmek, doğru ile yanlışı birbirinden ayırt etmek ilmi ve tekniğidir. Bunu bilmeden okumuş, aydın, kültürlü olmak mümkün müdür?

    Yazıp duruyorum ama bu konularda ders verecek, genç yetiştirecek ehil ve güçlü kimseler de pek kalmamıştır. Mevcutların sayısı asla yeterli değildir. Elde bu konularda güzel kitaplar, ders malzemesi yoktur.

    Geçen sene “Paralel ve Alternatif Eğitim” konusunda beş yazıdan müteşekkil uzun bir makale yazmıştım. Bunları küçük bir broşür yapacaktım. Araya mâniler girdi, yayınlayamadım. İnşaallah bu yaza yetiştireyim.

    Çocuklarımızı hüda-yi nâbit otlar, bitkiler gibi kendi hallerine bırakmışız. Bakılmayan, itina gösterilmeyen, budanmayan, terbiye edilmeyen bitkiler istenilen şekilde gelişmez ve yetişmez.

    “Oğlum ileride çok para kazansın, çok harcasın, çok yesin, lüks hayat sürsün…” diyen dindar anne ve babalar gerçek dindar değil, dindar karikatürü kişilerdir. Rızkı, yemeyi içmeyi Cenab-ı Hak veriyor. Sen oğlunun veya kızının iyi Müslüman, iyi, insan, iyi vatandaş olması; ilim, irfan, ahlâk, fazilet, hikmet, kültür, görgü, edep sahibi olması için dua etmelisin; sadece dua etmekle kalmayarak, bu sahada fiilen de çalışmalısın.

    Bazı din baronları kendilerine intisab eden, kendilerine para veren, kendilerini destekleyen kimselerin Mevlâlarını bulduklarını, kemâle erdiklerini sanıyor. Ne boş hayal!

    Çocuklarımıza, gençliğe yazık oluyor… 10 Mayıs 2003 Cumartesi

    Zengin Çocukları

    Çocuklarını şımarık, asalak, serseri, terbiyesiz, tembel, it yetiştiren zenginler ve yüksek tabaka mensupları vatan hainidir.

    Böyle yetişen gençler ileride daha da azıtacaklar; bu ülkeye, bu halka, bu devlete zarar vereceklerdir.

    Beylerin parası varmış, oğulları ve kızları hayattan kâm alacaklar, dolayısıyla eğleneceklermiş… Böyle felsefe olmaz!.. Böyle felsefe olmaz olsun!..

    Zengin olmak, varlıklı olmak, babası ve ailesi imkânlı olmak hiçbir gence serserilik ve itlik yapma hakkını tanımaz.

    Paralı, zengin, imkânlı aileler oğullarını ve kızlarını, imkansız ve parasızlardan daha fazla ilimle, irfanla, edeple, kültürle, sanatla, faziletle techiz ve tezyin etmelidir (silahlandırmalı ve süslemelidir).

    Bizim bazı zengin ve varlıklı aile çocuklarımız parayla neler yapıyor?

    Çok lüks, çok pahalı, çok gösterişli, “markalı” elbiseler ve ayakkabılar alıyor… Bu bir fazilet midir? Değildir! Faziletsizlik midir? Evet, faziletsizliktir. Fakir, orta halli arkadaşları mütevazı bir şekilde giyinirken, zengin çocuğunun aşırı lükse, aşırı gösterişe kaçması, çok kaliteli giysilerle okula veya fakülteye gitmesi ayıptır, ahlâksızlıktır. Kazık kadar olmuş elbette düşünmeye mecburdur. Zar zor geçinen fakir arkadaşlarımın yanına çok pahalı, çok kaliteli elbiselerle gelmem doğru olmaz diye.

    Zenginler, çocukları için otomobil konusunda da dikkatli, insaflı, vicdanlı olmalıdır. Otuz, kırk, elli bin dolarlık arabalarla üniversiteye gitmek yanlıştır. Bir öğrenci, babası ve ailesi zengin de olsa mütevazı bir arabayla gidip gelmelidir üniversiteye. Fazilet budur, insanlık budur, vicdan ve vatanseverlik budur.

    Hasta, dengesiz, dümensiz, pusulasız bir toplum olmuşuz. Ülkemiz, devletimiz, halkımız iki yüz elli milyar dolar borca batırılmış, faiz tuzağına düşürülmüş ve böyle bir ülkede, Almanya’dakinden daha fazla lüks mercedes var.

    Zenginler, varlıklılar oğullarını ve kızlarını iffetli yetiştirmek zorundadır. İffet kelimesini kullanan bile kalmadı bu ülkede.

    İffet, seks hususunda ahlâklı olmak demektir.

    İffet kavramını yitiren bir toplum çürümeye, sarsılmaya, sonunda batmaya mahkumdur. Dindar olmayan zenginler, çocuklarını en azından ülkenin dinine karşı, dindar çoğunluğa karşı hürmetle yetiştirmek zorundadır.

    Amerikalı misyonerler tarafından işletilen, ülkemizin en büyük kolejinde müdür velilere

    “Kolejimizde hırsızlık vak’aları artmıştır. Bu hususta şikayeti olanların filan büroya müracaatları…”

    şeklinde bir yazı göndermiştir. Bundan birkaç yıl önce bu yazı ile ilgili bir makale kaleme almıştım. Başka önemli ve ünlü bir lisemizde de, yıl sonu yayınlanacak “Mezunlar Albümü” için toplanan paralar ile ilgili bir takım yolsuzluklar yapılıyormuş. Arkadaşlarının albüm paralarını zimmetine geçiren küçük itler, büyüyünce büyük itler olacak ve devleti, bu ülkeyi, bu halkı soyacaklardır.

    Oğlu, kızı faziletsiz, ahlâksız, serseri, it, asalak, şımarık olan zengin baba da muzır bir vatandaştır. Muzır olmasaydı evladını böyle yetiştiremezdi.

    İstanbul’un Ortaköy Kuruçeşme semti… Orada lüks batakhaneler var. Bilhassa cuma, cumartesi, pazar geceleri o yol lüks otomobillerle tıkanıyor. Zenginler, zengin çocukları, pervaneler gibi oradaki ateşlere koşuyor. Çılgın ve cehennemî bir müzik. İçki, şarkı, eğlence, yılışıklık… Fiyatlar yüksek mi yüksek. Bir kısım zengin çocukları buralarda eğleniyorlar.

    Faziletli ve ahlâklı bir eğlenme midir bu? Zengin çocuklarına ilk lazım olan haslet ve fazilet mütevazı olmaktır. Kodaman babası oğluna soruyor:

    – Sana en son model bir spor Porsche almak istiyorum…

    – Babacığım çok teşekkür ederim ama fakültede hayli fakir ve yoksul arkadaşım var, onların yanında böyle lüks bir arabaya binemem. Bana nisbeten ucuz bir Skoda yeter de artar…

    Zengin çocukları hayvanları koruma, fakirlere yardım gibi dernek ve inisiyatiflerde aktif vazife almalıdır.

    Zengin çocukları lisan, edebiyat, el sanatları gibi kurslara ve derslere gidip kültürlerini ve hünerlerini artırmalıdır. Ben akıllı zengin diye ona derim ki, büyük paralar harcayarak oğluna dört lisan öğrettirir; ilim, irfan, hüner, marifet tahsil ettirir.

    Hepsi öyle değil ama bazen şöyle zengin çocukları görüyorum: Çok lüks, çok pahalı, çok gösterişli bir otomobil… Pencereleri açık, içerideki teyp sonuna kadar açılmış. Öküz böğürtüsüne benzeyen bir müzik etrafa yayılıyor. İçinde üç dört genç var. Yılışık yılışık yüksek sesle gülüyorlar. Otomobil yanımdan bir buhran gibi geçiyor…

    Efendim, gençken biraz eğlensin, biraz ..sin …sın, sonra düzelir adam olur… Bu, bir hayaldir. Ağaç yaş iken eğilir. Gençliğinde, öğrenciliğinde serseri, it, asalak, şımarık olan kişi büyüyünce de öyle kalır.

    Gelelim bir takım Müslümanlara. Onlara da söylenmesi gerekli sözler var.

    1. Lisedeki, üniversitedeki oğlunu göreyim, senin ne mal olduğunu anlarım.

    2. Genç bir erkeğin, genç bir kızın en büyük ziyneti edeptir. Çocuklarına edep ve terbiye veremeyen Müslüman bir zengin beş para etmez.

    3. Türkiye Müslümanlarının feci, perişan, zillet ve esaret içinde yaşadığı bir devirde hiçbir zengin çocuğunun şımarıklık yapmaya, asalakça yaşamaya hakkı yoktur. Var güçleriyle ilme, irfana, kültüre, ahlâka, fazilete, hikmete, sanata, edebe yönelmeleri gerekir.

    4.

    “Kişinin edebi, zehebinden

    (altınından)


    hayırlıdır”

    buyurulmuştur.

    5. Çocuklarınıza edep, terbiye, görgü, hüner hocaları tutunuz.

    (Bu konularda hocalık yapacak kimse çok azdır. Yanılmamak için sorunuz, istişare ediniz.)

    6. Çocuklarınızın sizden daha dindar olması gerekir.

    Hacı bey, hacı hanım namaz kılıyor; oğulları, kızları kılmıyor. Bu bir felakettir.

    7. Yaz tatillerinde çocuklarınızı, tarihe ve kültüre yönelik gezilere çıkartınız. Başlarında güvenli büyükler olmak şartıyla.

    8. Çocuklarınızı lüksten, israftan, saçıp savurmaktan, şımarıklıktan, sorumsuzluktan uzak tutunuz. Onlara kanaati, tevazuu, alçak gönüllülüğü öğretiniz, öğrettiriniz.

    9. Çocuklarınıza, yekûn sayısı iki yüz olan geleneksel el sanat ve zenaatlerimizden birini ciddî şekilde öğrettiriniz.

    10. Çocuklarınıza, kendi şahsî kütüphanelerini kurmaları için yardımcı ve teşvikçi olunuz. 19 Temmuz 2003

    Okuryazar Cahiller

    Ülke halkının hepsi okuma-yazma biliyormuş… Okuma-yazma bilmek; bilgili, kültürlü, tahsilli olmak demek değildir. Edebî, sosyal, tarihî, felsefî, dinî, sanatla ilgili yeterli kültürü ve birikimi olmayan bir kimse cahildir.

    Bizim eğitim sistemimiz, nice yıldan beri “okur-yazar cahil” yetiştirmek için çalışmaktadır. Eğitimcilerimiz başarılı da olmuşlardır. Ülke, onların sayesinde on milyonlarca cahille dolmuştur.

    Üniversiteli gençlerle konuşurken, onlara şu suali yöneltirim:

    – Bana, milletimizin en büyük şairi Fuzulî’den, birkaç mısra, beyit okuyabilir misiniz?

    Nâdir, hattâ ender istisnalar dışında, okuyamazlar. Bu gençlerimiz nasıl olmuşlar da lise diploması almışlardır?

    Türkiye’de yaşıyor, anadili Türkçe, lisede okumuş ve Fuzulî’den bir tek mısra veya beyit okuyamıyor. Cahilliğin, kültürsüzlüğün, edebiyatsızlığın bu derecesi nerede görülmüştür? Hangi vicdansızlar bu gençleri bu kadar cahil ve bilgisiz yetiştirmiştir?

    Bundan yüz sene önce böyle bir şeyi düşünmek değil, hayal etmek bile mümkün olamazdı.

    Bir Osmanlı idadî veya sultanîsinde tahsil görüp oradan mezun olacak ve Fuzulî’den ezberinde bir satır bile bulunmayacak… Bırakın bir mısrayı veya beyti; o zamanın nice edebiyat meraklısı lise genci o büyük şairimizin Su Kasidesi’ni, birçok gazelini, rubaisini ezbere okuyabilirdi. Başka şairlerden de… Meraklı ve istidatlı nice gençler eskiden aruzla şiirler yazar, o zamanın dergilerine gönderirlerdi. Bunların, şiir ve sanat boyutları olması bile, yine de hüner ve marifet eseri olurlardı.

    İyi niyetli akıllı, vicdanlı, istidatlı, kabiliyetli gençlerimizin edebî, felsefî, sosyal kültür sahasındaki noksanlarını anlayıp, telafi çareleri ve çözümleri araştırmaları ve bulmaları gerekiyor. Meselâ beş üniversiteli genç bir araya gelir, ehliyetli bir edebiyatçı bulur ve yaz tatilinde ondan “Fuzulî dersleri” alabilir. Birkaç aylık bir eğitimden sonra Su Kasidesi’nden bazı mısra ve beyitler, birkaç gazel, birkaç rubaî ezberlemiş olurlar.

    Bir ara her yerde uzakdoğu sporları kursları ve dershaneleri açılmıştı. Jiu jitsu, karate ve saire. Bu sporlar hem bedeni, hem de ruhî melekeleri ve aklı geliştirir. Gençlere edebiyat, tarih, sanat, felsefe kültürü jiu jitsu’dan, karateden daha lüzumludur.

    Sanat kültürü ve tarihi konusunda büyük gençlik kütlesi son derece cahildir. Bir kere bu konuda merak yoktur. Merak yoksa, öteki yoklara lüzum kalmaz. Merak medeniyetin, kültürün, terakkinin (ilerlemenin), yetişmenin, keşfin, icadın temelidir.

    Süleymaniye Camii eski İstanbul’un en hâkim tepesindedir. Adam, binlerce defa Galata ve Unkapanı köprülerinden geçmiş ama “Süleymaniye Camiinin kaç minaresi vardır?” diye sorsanız öküz gibi bakakalır. Çünkü; millî sanatımızın o şaheserine kültür, medeniyet, kültür ve sanat gözüyle, gözlüğüyle bakmamıştır.

    On üniversiteli genç bir araya gelseler, sanat tarihinden anlayan bir hoca, bir ağabey bulsalar ve onunla birlikte tarihî suriçi İstanbul’unu gezseler, fotoğraflar çekseler, notlar alsalar, her biri kendisi için bir albüm hazırlasa. Gezmek derken ana caddelerde yürümeyi, herkesin bildiği mimarlık anıtlarını ziyaret etmeyi kasdetmiyorum. Ara sokaklara, kenar semtlere gidecekler. Ayvansaray’dan başlayacaklar. Balat, Fener, Cibali…. Bilinmeyen camiler, medreseler, ayazmalar, türbeler, Sahabe kabirleri… Ne kadar kaldıysa, eski evler… Biz İstanbul’da yaşıyoruz ama İstanbul’u bilmiyoruz. Çünkü merakımız yok bu büyük şehri tanımak, bilmek için.

    Bazı Müslüman cemaatler kendilerine bağlı gençleri çok kapalı, çok cahil, çok kültürsüz şekilde yetiştiriyor. Cemaat amentüsü şöyle:

    1. Bizim cemaatimiz çok büyüktür, en büyüktür.

    2. Bizim hazretimiz çok büyüktür, en büyüktür.

    3. Bizim cemaatimize kapılanan, bize intisab eden kurtulur,

    Bu zihniyetle, bu kafayla gençlerin yetişmesi, kültürlü, vasıflı, bilgili, medenî olması mümkün müdür?

    Düşmanlarımızın gizli protokolları var:

    A. Müslüman Türkiyeliler yazılı-edebî lisansız bırakılacaktır. Lisanını yitiren bir millet esarete, zillete, ezilmeye mahkumdur.

    B. Müslüman Türkiyeliler tarihsiz bırakılacaktır. Onlar asıl ve gerçek millî tarihlerini bilmeyecekler, onun yerine uyduruk ve ideolojik bir düzmece ve yapmaca tarih öğreneceklerdir.

    C. Müslüman Türkiyeliler sanat kültürü ve sanat tarihi konusunda kara cahil bırakılacaktır.

    Ç. Müslüman Türkiyeliler yoğun bir beyin yıkama eğitimi ile sersem, uyuşuk, şaşkın bırakılacaktır.

    D. Müslümanlar ahlâk ve karakter terbiyesinden mahrum bırakılacaktır.

    E. Müslümanlar çağdışı, medeniyetsiz, marjinal yığınlar haline dönüştürülecektir.

    Birtakım Müslüman cemaatler var güçleriyle teknik ve fen sahasında genç yetiştiriyor. Kültürün, medeniyetin temeli sosyal, edebî, tarihî, felsefî, sanatla ilgili dersler ve konulardır.Bunlar olmadan iyi ve vasıflı teknokrat da yetişmez.

    Birtakım gençlere eski klasik usulle Arapça dersleri okutuluyor. Anadili Türkçe olan Türkiyeli bir genç, edebî-yazılı Türkçeyi iyi bilmezse doğru dürüst Arapça da öğrenemez. Sittîn sene okusa Zeyd ile Amr’ın kavgası hikayesinden öteye geçemez.

    Biz zengin ve edebî lisanımızı yitirmişiz de haberimiz bile yok bu vahim ve hayatî kayıptan.

    Bir kanama neticesinde adamın beynindeki lisan merkezi tahrip olsa o kişi ne olur? Canlı cenazeye döner. Konuşamıyor, yazamıyor, düşünemiyor… Böyle bir adam yer, içer, uyur, mekanik bir iş yapar ama o, insan olmaktan çıkmıştır.

    İşte medenî, edebî, yazılı, zengin Türkçeyi tahrip edenler milletimizi, halkımızı, genç nesilleri bu hale getirmiştir.

    Müslüman kesim yazılı-edebî lisan meselesine, tarih meselesine, eğitim meselesine, kültür meselesine, sanat meselesine önem vermiş ve bu sahalardaki tahribatı tâmir için bir şeyler yapmış olsaydı bugünkü hallere düşmezdi.

    Şucular cemaatinin gençleri pırlantaymış…

    Bucular cemaatinin gençleri elmasmış…

    Ocular cemaatinin gençleri halis altınmış…

    Peki cesaretiniz var mı, bir imtihan heyeti teşkil edelim ve sizin gençlerinizi İslâmî kültür, millî kültür ve genel kültür sahasında imtihan edelim. İmtihan edelim de pırlanta veya elmas mı, yoksa cam kırığı mı oldukları meydana çıksın.

    Bir zevzeklik, bir gevezeliktir gidiyor. Vır vır vır, car car car, zır zır zır… Ömrümüz laf salataları içinde geçiyor.

    Bize medeniyet lazım, kültür lazım, yazılı-edebî zengin lisan lazım… 16 Temmuz 2003 Çarşamba

    Öğrenmek Hakkı, Öğretmek Vazifesi

    İnsanların temel haklarından biri de öğrenmek hakkıdır. Gerçekleri, gerçeklikleri; faydalı, önemli, zarurî bilgileri bilenlerin, bunları bilmeyenlere öğretmeleri vazifeleridir.

    Varoluşla, insanın nereden gelip nereye gittiğiyle, yaratılışının sebep ve gayesiyle, bu dünya üzerinde nasıl bir hayat sürülmesi gerektiği ile ilgili doğru bilgiler İslâm dini tarafından verilmektedir. Peygamberden sonra Müslümanlar bu bilgileri insanlara ulaştırmak için medreseler açmışlar, alimler yetiştirmişlerdir. Medreselere paralel olarak da bir müddet sonra tasavvuf dergahları açılmış, oralarda da insanları bilgilendirecek, aydınlatacak paralel bir eğitim verilmiştir.

    Şu anda Türkiye’de milyonlarca vatandaşımız, kardeşimiz önemli ve hayatî din bilgileri konusunda cahil kalmışlardır. Bunun ana sebebi bu bilgilerin hocalarının azalmış olması, kalanların da var güçleriyle bilgilerini başkalarına, kitlelere, genç nesillere aktarmak için gereği gibi çalışmamalarıdır.

    Ülkemizde zaman zaman bazı yazarlar, fikir adamları, din adamları, gazeteciler sırf düşünce ve kanaatlerinden ötürü cezalandırılmaktadır ama bunlar istisnaîdir. Memleketimizde basın, yayın hürriyeti vardır. Kitap, risale, dergi çıkartmak ruhsata, önceden izin almaya bağlı değildir. Nitekim bu serbestlikten yararlanan Hıristiyan misyonerleri, Millî Güvenlik Kurulu raporlarından öğrendiğimize göre, son bir yıl içinde sekiz milyon Türkçe İncil ve broşür bastırmışlar ve bunları halkımıza dağıtmışlardır. Şu hususu da arada arz edeyim. Matbaacı bir dostum, bu sekiz milyon rakamının çok az olduğunu, misyonerlerin gerçekte bunun birkaç misli kitapçık dağıttığını beyan etti. Sadece onun tanıdığı bir matbaacı bir tek broşürü bir milyona yakın bir adette basmış…

    Peki misyonerler böylesine çalışır, Teslis inancını yaymak için en az on milyona yakın risale dağıtırken; Hazret-i İsa’yı bir peygamber değil, -hâşâ- Allah’ın oğlu, Tanrı olarak bildirirken; Müslüman bilenler, Müslüman sorumlular, Müslüman vazifeliler ne yapıyor? Maalesef bizde böyle bir faaliyet yoktur.

    Biz Müslümanlar, tarihî ârıza ve kazalar dolayısıyla bedevî ve şifahî bir toplum haline gelmişizdir. Elimize para geçince lüks ve gösterişli bir hayat sürmesini, müzeyyen ve pahalı meskenlerde oturmayı, son derece lüks otomobillere binmeyi, caka satmayı, tafralanmayı, yer yüzünde gurur ve kibir ile gezmeyi biliriz ama ilâhî ve evrensel gerçekleri halkımıza, gençliğimize öğretmek için teşkilâtlanmayı, gayret etmeyi, para harcamayı bilmeyiz.

    “Ben çok şükür Müslümanım, kendimi kurtaracak din ilimlerini biliyorum, yapabildiğim kadarıyla da bunları hayatıma tatbik ediyorum. Gerisi beni ilgilendirmez…” Böyle düşünmek olgun, uyanık, âlim bir Müslümana yakışır mı?

    Yakın tarihimizde iman, İslâm, Kur’ân, Şeriat, fıkıh bilgilerini halka ve gençliğe öğretmek için birtakım büyük, fedakâr, örnek zatlar zuhur etmişler ve bin türlü yasak, eza, cefa, sıkıntı, işkenceye göğüs gererek bu yolda büyük fütuhata nail olmuşlardır.

    Bunlardan biri

    Bediüzzaman Said Nursi

    , diğeri Silistreli

    Süleyman Hilmi Tunahan

    hazretleridir. Kendilerini rahmet ve minnetle anıyorum. Onlar bu milletin velinimetleridir. Bir insana yapılabilecek en büyük iyilik ona Allah’ı, Peygamberi, İslâm’ı, Kur’ân’ı, Şeriatı bildirmek ve tanıtmaktır. Çünkü bu bilgiler onu ebedî saadete, sonsuz mutluluğa götürür. Başka hiçbir iyilik bu iyiliğin yerini tutamaz. Dinde zorlama yoktur. Gayr-i müslimleri zorla Müslüman yapmaya hakkımız yoktur. Lakin Müslümanlara, Müslüman çocuklara ve gençlere dinlerini öğretmek, bilenler için bir vazifedir.

    Bediüzzaman bu millete Allah’ını, Peygamberini, İslâm’ı, Kur’ân’ı, ebedî mutluluğun bilgilerini öğretmek için ne büyük sıkıntılar, işkenceler çekmiştir. Dünyaya sırt çevirmiş çok iyi bir insan olmasına rağmen ömrü sürgünde geçmiş, hapishanelerde çürütülmüş, insanlarla görüşmesine ve uzun yıllar kitap bastırmasına engel olunmuştur.

    Silistreli Süleyman Efendi, bu millete dinini öğretecek hoca yetiştirmek hizmetinde akıl almaz zorluklarla, engellerle karşılaşmıştır.

    Adnan Menderes devrinde, Bursa’daki düzmece Mehdi vak’ası dolayısıyla tutuklanmış,

    ağır işkencelere tâbi tutulmuş bulunan o yüce zat yine de yolundan dönmemiştir. Kendisine Kütahya’da işkence edilirken acıların tesiriyle bayılmış, başından aşağı su dökmüşler, ayıltmışlar ve yine işkenceye devam etmişlerdir.

    Yakın tarihimizdeki eski din büyükleri böyle çalışıyorlardı.

    Peki bu devirdeki âlimler, bilenler, sorumlular, imkânı olanlar niçin gereği gibi çalışmıyor?

    Beş, on, onbeş, yirmi, hatta bazen otuz ciltlik büyük din külliyatları yayınlanıyor, bunlar büyük paralara satılıyor da bunların yanında niçin iman, İslâm, Kur’ân hakikatlerini halka duyuracak küçük broşürler çıkartılıp, milyonlarca basılıp dağıtılmıyor? Yasak mı? Yasak değil. Peki niçin? Herhalde bunlarda maddî kazanç ve rant olmadığı için!

    Dinsizler maalesef halkın ve gençliğin bir kısmını bozmuşlardır.

    Dinsizlerle beraber çalışan reformcular ve yenilikçiler de halka yanlış fikirler aşılamaktadır. Ehl-i sünnet inancını ve fıkhını sarsmak için planlı, programlı, kasıtlı bir faaliyet vardır. Müslüman âlimler bunlara niçin cevap vermiyor?

    Evet, birkaç yazı, kitap, broşür vardır bu konuda ama bunlar yeterli midir? Reformcular milyonlarca kitap ve makale bastırırken, ehl-i sünnetin birkaç bin kitapla cevap vermesi elbette yeterli olmaz.

    Misyonerler on milyon kitapçık dağıtırken, Müslümanların yan gelip yatması elbette bir ihanettir.

    Bizim vazifemiz dinimizi, evrensel ilâhî gerçekleri, kurtarıcı bilgileri halkın anlayacağı en güzel bir şekil ve üslupla anlatmaktır. Vazifemiz tebliğdir. Tesirini yaratmak, hidayet vermek Allah’tandır.

    Bir de şu hususu bilmemiz gerekir. İslâmî kesimdeki bütün cemaatler, tarikatlar, gruplar, şubeler hep iman, İslâm, Kur’ân, Şeriat, Sünnet için çalışmakla vazifelidir. Ben şucuyum, şuculuk için çalışırım… Ben bucuyum, buculuk için çalışırım… Ben Nurcuyum, Nurculuk için çalışırım… Ben Süleymancıyım, Süleymancılık için çalışırım…Böyle demek akıllı Müslümana yakışmaz. İman, İslâm, Kur’ân, Şeriat, Sünnet birdir; hepimiz var gücümüzle onlar için çalışmalıyız. Metodlar, eğitim sistemleri, meşrebler farklı olabilir ama amaç farklı olamaz.

    İslâmî kesimde, kalantor Müslümanlarda binlerce, on binlerce lüks cip otomobil var, bunların her biri yüzbin dolardan az etmez. Müslümanlar evrensel kurtarıcı gerçekleri halka, gençliğe, ev kadınlarına öğretmek için sistemli bir eğitim ve yayın faaliyeti için harcama yapmıyorlar. Yapmadıkları için de bedevî zihniyetine sahip olduklarını göstermiş oluyorlar.

    Yahova Şahitleri, Protestan misyonerleri, Evanjelistler, şunlar, bunlar dünyanın öteki ucundan gelip bizim vatanımızda harıl harıl çalışacaklar; bu vatanın sahibi olan Müslümanlar çalışmayacaklar…Bundan büyük rezalet olur mu?

    Ne desem faydası olmaz. Yapılmasını teklif ettiğim hizmetleri ancak ve ancak vasıflı, olgun, uyanık, sorumluluk duygusuna sahip, ihlâslı, istikametli, fedakâr, feragatli, dinî hizmetlere dünyevî menfaat karıştırmayan, ücretini Allah’tan ve ahirette bekleyen âlim, zâhid, muttaki, firasetli, arif, medenî Müslümanlar yapabilir. 30 Eylül 2003

    Türkçe Bilmek

    Türkçe bilmeyen bir yabancıya birkaç hafta içinde, günlük hayatta çok kullanılan elli cümle ezberletilse, bunları elden geldiği kadar düzgün bir aksanla söylemesi sağlansa, bu adamla konuşan Türkler onun Türkçeyi iyi bildiğini zanneder.

    Aslında bizim okur-yazarlarımızın durumu da bu adama benzemektedir. Edebî, yazılı, zengin Türkçeyi bilmiyoruz; birkaç yüz kelimeden, birkaç yüz cümleden meydana gelen bir iletişim ve konuşma Türkçesi ile konuşup anlaşıyoruz. Sonra da kendimizi iyi Türkçe biliyor sanıyoruz.

    Türkiyeliler elbette ki, günlük konuşma Türkçesini, iletişim Türkçesini yitirmemişlerdir. Konuşma ve iletişim Türkçesinde de yozlaşma ve erozyon olmuştur ama yine de ihtiyacımızı görmektedir. Ancak bu konuşma Türkçesi bize ilim, irfan, kültür, sanat, edebiyat olarak yeterli değildir. Onun yanında, konuşulmayan, sadece yazılıp okunan ikinci bir Türkçe gereklidir. Asıl Türkçe odur.

    Fuzulî’nin, Baki’nin, Nedim’in, Şeyh Galib’in, Ziya Paşa’nın, Namık Kemal’in, Evliya Çelebi’nin, Ahmet Cevdet Paşa’nın Türkçesi…

    Edebî ve yazılı Türkçe konusunda o kadar zavallı, o kadar fakir ve yoksul, o kadar âciz hale gelmişizdir ki, Hüseyin Rahmi’nin, Halid Ziya’nın, Halide Edib’in, Yakup Kadri’nin, Reşad Nuri’nin romanları bile artık

    “sadeleştirilerek”

    bastırılıyor. Yani, zengin ve edebî Türkçeden; fakir, sade, yozlaşmış sokak ve pazar Türkçesine tercüme edilerek… Bir topluluk için bu ne korkunç bir yıkımdır.

    Konuşma ve iletişim Türkçesi için okula, üniversiteye gitmeye lüzum yoktur. Çocuklar onu evde, âile içinde, çevrede kulaktan öğrenirler, konuşa konuşa elde ederler. Konuşulmayan yazılı-edebî Türkçe okullarda öğrenilir. İşte biz okullarımızda, eğitim kurumlarımızda bunu öğretemiyoruz.

    Lise ve üniversite mezunlarımız binlerce kelime ve kavramı bilmiyor. Kelimelerin mânasını öğrenmek oldukça kolaydır da, kavramları anlamak ve öğrenmek o kadar kolay değildir. Kavramları öğrenebilmek için iyi derecede felsefe (psikoloji, mantık, ahlâk, metafizik, estetik), sosyoloji, sanat tarihi ve kültürü, tarih, tarih felsefesi, edebiyat okumuş olmak gerekir.

    Mimarlık kültürü ve sanatıyla ilgili birtakım kavramlar ve terimler vardır: Gotik, barok, roman… Anadolu’da Selçuklu, Beylikler, Osmanlı mimarî eserleri bulunmaktadır… Hat sanatımızda sülüs, nesih, tâlik, divanî, kûfî, reyhanî ve sair yazı üslupları ile eserler verilmiştir… Anadolu’muzda yüzlerce çeşit halı ve kilim dokunmuştur, herbirinin kendine mahsus bir adı vardır… Din, tasavvuf, felsefe, düşünce sahasında binlerce ana kavram ve terim bulunmaktadır… Bunları okullarda, bilhassa liselerde sıkı bir eğitim ile öğrenmeyen kimse lügata ve ansiklopediye bakarak anlayıp öğrenemez.

    Türkiye’den, Türkiyelilerden korkan, onların gücünü kırmak isteyen dış düşmanlarımız birtakım gizli protokollarla dilimizi, kültürümüzü, tarihimizi, kimliğimizi, sanatımızı darbelemişler, darbeletmişlerdir.

    İçeride veya dışarıda az buçuk tahsil görmüş, ağzı laf götüren birtakım okur-yazarlarımız yazılarında, konuşmalarında ilmî ve kültürel laflar etmektedir. Mesela meşruiyet kelimesini kullanmaktadırlar. Bu kelimenin bir lugavî, bir de ıstılahî mânası vardır. Sözlük mânasını bilenler olabilir ama, ıstılah olarak mânasını bilen kaç kişi çıkar? İstenirse bir imtihan yapılabilir. Yüksek tahsil yapmış, kültürlü sanılan yüz kişi toplanır, bunlar bir salona alınır, ellerine kağıt verilir ve “Sayınlar, bir saat vaktiniz var, meşruiyet kavramı üzerine birer kompozisyon yazacaksınız…” Sonra yazılı kağıtlar toplanır, uzman bir heyet tarafından okunur ve not verilir. Acaba kaç kişi geçerli not alacaktır?

    Gazetelerde, dergilerde, kitaplarda, televizyonlarda zaman zaman birtakım kavramlar, terimler kullanılıyor. Bunların çoğu ayağa düşmüştür. Devlet diyoruz, cumhuriyet diyoruz, laiklik, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları, yargı bağımsızlığı… daha yüzlerce kavram ve terim kullanıyoruz. Bunların ne olduklarını, ne olmadıklarını doğru dürüst, sağlam bir şekilde biliyor muyuz? Heyhat! Çoğumuz, yazımın başındaki elli Türkçe cümle ezberlemiş yabancı gibi, papağan gibi, bulut arkası, kulaktan dolma, dil alışkanlığı şeklinde bunları kullanmakta, anlamaktadır.

    Satın aldığımız, çoğu yabancı dillerden tercüme edilmiş yüksek düşünce, ilim, kültür kitaplarını nasıl okuyacağız ki, onlarda geçen yüzlerce terimin ve kavramın mânalarını iyi bilmemekteyiz. Gerçek, gerçeklik, objektif, sübjektif, jakoben, Guenon’cu, asabiyet (İbn Haldun), sekülarizm (laiklikle arasında fark var mı?), paranoyak, şizofrenik.

    İnsanlar cahilliklerini, kültürsüzlüklerini konuşma lisanı ile gizleyebilirler ama yazılı lisanda bütün ayıplar, eksiklikler meydana çıkar.

    Televizyonda hararetli bir açık oturum yapılıyor, mangalda kül bırakılmıyor… Bu açık oturumun, konuşulanların ciddî, vasıflı, kıymetli olup olmadığını anlamak için onu yazıya çevirip yayınlamak gerekir. Kıymetli mi, ciddî mi, ipe sapa gelir mi o zaman iyice ve açık bir şekilde anlaşılır.

    Bazen Türkçe metin kurtarır gibi görünür, lakin onu mesela İngilizceye tercüme ettirip bastırırsanız kemali, yahut sıradanlığı veya beş para etmezliği gün gibi tezahür eder.

    İleri, medenî, güçlü ülkelerde vasıflı okullar ve liseler vardır. Bu liselerin yirmi beş otuz kişiyi geçmeyen sınıflarında en az beş öğrenci çok akıllı, çok çalışkan ve çok başarılıdır. İşte bu beşte birler ileride yetişir ve o ülkenin kültür, edebiyat, sanat, üniversite, medeniyet kadrolarını meydana getirirler. Bizde maalesef bu beşte birler yetiştirilmemektedir. Ender-i nâdirattan, istisna olarak birkaç insan yetişmektedir ki, onlar da şu yetmiş milyonluk ülkeye kâfi gelmemektedir.

    İsterseniz bir imtihan daha yapalım:

    Lise son sınıflarda okuyan yüz çocuğumuzu, lisan ve edebiyatımızın en büyük şâir ve edibi olan Fuzulî konusunda sınava çekelim.

    1. Fuzulî’den ezbere mısralar ve beyitler okuyunuz.

    2. Fuzulî’den bir gazel okuyup, onu şerh ediniz.

    3. Su kasidesinden ezberinizde olan mısra ve beyitler var mıdır?

    Kaç kişi geçer not alır dersiniz?

    Geçenlerde genç bir edebiyat öğretmeni ile tanıştım, kendisinden izin alarak ona

    “Fuzulî’den birkaç beyit ve mısra okuyunuz…”


    dedim. Hiçbir şey okuyamadı! Evet

    okur-yazar câhillik toplumumuzu kara bulut gibi sarmıştır.

    İdeolojik mitolojilerin, hurafelerin kurbanı olmuşuzdur. Edebî ve yazılı dilimizi yitirince aklımız da güdükleşmiştir.

    Gönül, özel dershâneler açılmasını, akıllı insanlarımızın buralara kayd olup, dersleri takip edip

    edebiyat, zengin Türkçe, mantık, sanat tarihi ve kültürü, sosyoloji, antropoloji, lisaniyat konusunda

    özet olsa da çok sağlam bilgiler edinmelerini temenni ediyor. Kimsenin böyle şeylerde gözü yok. Toplumumuzun şimdi en büyük değeri paradır, ranttır. 19 Ekim 2003

    İş ve Ticaret Ahlâkımız

    Polonyalı Kont Edward Raczynski, 1814 yılında, aralarında ressam Fuhrman‘ın da bulunduğu kalabalık bir heyetle Osmanlı ülkesine gelir. İstanbul, Çanakkale, Marmara bölgesinde seyahat eder ve gördüklerini 1821’de, büyük boy ve gravürlü bir kitap şeklinde yayınlar. Bu eserin Türkçe’ye de tercümesi yapılmıştır:

    1814’te İstanbul ve Çanakkale’ye Seyahat.

    (Çeviren: Kemal Turan. İstanbul 1980. Tercüman 1001 Temel Eser. No. 150. 221 sayfa.)

    Polonyalı seyyah o zamanki Müslümanların ticaret ve iş ahlâkını şöyle beyan ediyor:

    “İstanbul’daki Türklerin, namuslu ve dürüst alış-verişlerine hayran oldum.

    Hemen hemen her gün bedestene gidiyordum. Bizdeki alıcı ve satıcıların birbirlerini aldatmaya kalkışmalarına burada hiç rastlamadım. Satıcı, malına bir fiyat söylüyor, alıcı ise, bu fiyattan aşağıya bir fiyat veriyor. Verilen üçüncü fiyatta ya uyuşuyorlar, yahud da alıcı çekip gidiyor.

    Kazanç hırsı, Müslümanların günde beş vakit namaz kılmalarına mâni olmuyor.

    Müezzin ezan okuyunca herkes camiye koşuyor. Esnaf dükkanlarını kapatmayıp biraz sonra geri döneceklerini belirtmek için kapılarının önüne birer bez çekiyorlar. Bu sonsuz itimat, hizmete göre değer kazanıyor.

    İstanbul’da hırsızlık vakalarına çok seyrek rastlanırmış. Bu işi yapsa yapsa ancak ya bir Yahudi, ya bir Ermeni, ya da bir Rum yaparmış.”

    İslâm büyüklerinden İmamı Şâfii Hazretleri,

    “Asıl fazilet, düşmanın kabul ve şahadet ettiğidir”

    buyurmuşlardır.

    Ondokuzuncu asrın başlarında Osmanlı İmparatorluğu gerileme ve çöküş devrini yaşıyordu ama Müslümanların ahlâkı bugünkü gibi bozulmamıştı.

    İstanbul’da Beyoğlu’nda

    İngiliz Konsoloshanesinin önündeki büyük patlama

    esnasında civardaki bir kuyumcu dükkanının vitrinleri parçalanmış, altınlar sokağa saçılmış,

    komşu esnaf toplayabildiğini toplamış, sahibine vermiş, ancak, ne yazık ki, yağmacılar ve çapulcular bir kısım altın, para ve mücevheratı kapışmışlar.

    Eski ahlâkımız olsaydı böyle mi olurdu?

    Eskiden, bugünküne benzemeyen bir

    mahalle teşkilatımız

    varmış, mahalleli birbirine mütteselsilen kefilmiş. Bir cinayet işlenir, adam öldürülürse câni ve katil bulunamadığı takdirde ölenin diyetini (kan bedelini) mahalleli ödermiş. Bu yüzden de halk mahallesine, sokağına tanımadıkları, şüpheli, uğursuz adamları almazlarmış.

    Eskiden yalnız yaşayan bir kadın uygunsuz işler yaparsa, evine “baskın” tertiplenirmiş.

    Mahallenin imamı, ileri gelenleri, delikanlıları ansızın, geceleyin evin kapısını çalarlar, içerdeki ahlâksız erkeği yakalayıp bir temiz döverler, karıya da mahalleyi terk etmesi için bir iki gün mühlet verirlermiş.

    Eskiden Müslümanların sözü sözmüş, borcu borçmuş. Verilen söz yerine getirilirmiş, borç ödenirmiş. Nitekim eski medenî kanunumuz olan

    Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyede


    “Deyn eda olunur”

    (borç ödenir)

    diye yazılıdır.

    İslâm hukukuna ve ahlâkına göre bir insanın borcunu ödemesi farzdır.

    Bazı zarurî sebepler dolayısıyla borcunu ödeyemeyene mühlet vermek, kolaylık göstermek ise vâciptir. Zarurî sebepler dedim… Borçlunun başına bir felaket gelebilir, dükkânı yanabilir, gemisi batabilir, ağır bir hastalık geçirebilir… Yoksa,

    sefihâne bir hayat sürecek, lüks ve gösterişli otomobil alacak, gül gibi karısı varken Moldavyalı bir karıyı ayrı eve kapatacak, bin türlü rezillik yapacak ve sonra borcun vâdesi gelince ödeyemeyecek. Böyle alçağa niçin mühlet verilecekmiş?

    Bugünkü ticaret ve iş hayatımız bir fâciadır. Adama bono

    (vâdeli senet)

    verir, zamanı gelince ödemez. Çek verir, karşılıksız çıkar. Söz verir, sözünü tutmaz. Malın evsafı ve kalitesi hakkında yalan konuşur, aldatır. Velhasıl

    ticaret, iş, alış-veriş hayatında bin türlü yamukluk yapar…

    Tabiî ki namuslu, şerefli, dürüst, sözüne sadık, borcunu ödeyen, ticaretine ve işine yalan dolan karıştırmayan, müşterisine ihanet etmeyen örnek tacirlere ve iş adamlarına bir şey dediğimiz yoktur. Onları tenzih ederiz, başımızın tacı olsunlar.

    Yeni bir anayasa yapılırsa Türkiye düze çıkarmış… Türkiye külliyetli miktarda kredi bulursa ferahlık olurmuş… Hükümet muslukları açarsa piyasa düzelirmiş… Bunlar boş ümitlerdir, hiçbir toplum, kötü taraflarını bilip onları iyileştirmek için çalışmadıkça kurtulamaz, selamete çıkamaz.

    Türkiye’yi, Müslümanları ayakta tutan; onlara güç, vasıf, üstünlük, zindelik kazandıran bütün değerler, bütün müesseseler yıkılmıştır. Yerlerine hiçbir şey konamamıştır. Bu boşluk doldurulmadıkça ülke, halk, devlet yücelmez.

    Ticaretin, sanayiin, iş hayatının da ahlâkı-etiği vardır.

    Günümüzde para en büyük değer, amaç olmuştur. Para put olmuştur.

    Altın buzağıya tapan toplumlar Allah’ın gazabına uğrarlar, iflah olmazlar.

    Şu sefil solucana bakınız:

    – Yüz binlerce hattâ milyonla dolara lüks, gösterişli, gurur ve kibir verici bir mesken alıyor, bir de yazlık.

    – İhtiyacı olmadığı halde, yüz, iki yüz bin dolara otomobil alıyor.

    – Çocuklarının annesi karısını başından savıp seksi bir genç karı ile birlikte yaşamaya başlıyor.

    – Helal haram ayırımı yapmadan kuduz bir hırsla para, daha fazla para, en çok para kazanmak için yemediği halt kalmıyor.

    – Hava parası vererek lüks bir kulübe üye oluyor.

    – Hiç lüzumu olmadığı halde, iş yerinden evine helikopterle gitmeye kalkıyor.

    Bu beyinsizliklerin sonucu olarak da, iş ve ticaret sermayesi ölü mallara bağlanıyor, sonunda iflas ediyor. Böyle tacirden, iş adamından ne kendisine, ne ailesine, ne de mensubu olduğu topluma ve ülkeye bir fayda gelir.

    Sözüm öncelikle Müslüman tâcirlere ve iş adamlarınadır. Yüce dinimizin fıkıh ve ahlâk prensiplerine kesinlikle uymalıyız.

    “Bu düzen bozuk bir düzendir, böyle düzenlerde ve zamanlarda yamukluk yapmak câizdir…”


    mealindeki şeytanî fetvalara kesinlikle inanmamalıyız. Biz

    “Emîn”

    sıfatına sahip ulu bir Peygamberin ümmetiyiz. Dinimizin temel farzlarından biri de istikamet, yani doğruluktur. Beş vakit namaz kılan dindarların günde defalarca okudukları Fatiha suresinde

    “İhdina’s-sırata’l-mustaqıym”

    (Ya Rabbi! Bizi doğru yola kılavuzla.)

    ibaresi geçmektedir. Gafil olmayalım. 08 Aralık 2003

    Okumayan Bedevî ve Zevzek Toplum

    Albatros çok iyi uçarmış, havada saatlerce durabilirmiş, rüzgârdan yararlanarak kanatlarını kırpmadan uzun müddet süzülebilirmiş. Lakin karaya indi mi zor yürürmüş. Göklerde alabildiğine hareketli ve çevik, yerde o nisbette hantal ve beceriksizmiş. Toplumumuzda albatrosa benzeyen kimseler çok. Laf sokmalarında uçtukça uçarlar; işe, yazıya, ciddiyete gelince bir şeycik yapamazlar.

    Bugünkü Türkiye toplumu, nâdir istisnaların dışında şifahî, geveze, zevzek bir toplum haline gelmiştir. Bu iddiamı bin delille isbat edebilirim. Müsaadenizle bir delilimi sunayım. Her ülkenin basınında haftalık haber-yorum dergileri vardır. Bunlar günlük gazetelerden daha kalıcı ve ciddîdir. Size oniki ülkede yayınlanan böyle dergilerden birkaçının listesini vermek istiyorum:

    Mısır: El-Ahali (tirajı: 50 bin), İsrail: Ha’ir (180 bin), Lübnan: El-Vatan el-Arabî (108 bin), Yunanistan: To Vima (204 bin), Macaristan: Heti Vilaggazdasag (200 bin), İtalya: Famiglia Christiana (1.5 milyon), L’Espresso (420 bin), Litvanya: Atgimimis (70 bin), Hollanda: Elsevier (370 bin), Polonya: Nie (780 bin), Portekiz: Expresso (141 bin), İsviçre: Construire: (390 bin), Çek Cum: Respekt (75 bin), Tyden (100 bin).

    Bu ülkelerde başka haftalık haber-yorum dergileri de yayınlanıyor. Mesela Polonya’da bu tür haftalıkların yekûn tirajı iki milyon civarındadır.

    Peki şu yetmiş milyonluk Türkiye’deki haftalık haber-yorum dergilerinin tirajları ve satışları ne kadardır? Maalesef liste başında gelen Aksiyon 20 bin civarındaymış. Onun yanında Tempo ve Aktüel var. Cümlesinin haftalık satışı 50 binin altında. Düşünebiliyor musunuz, 38-40 milyonluk Polonya’da 480 bin tirajlı bir dergi çıkıyor, yetmiş milyonluk Türkiye’de bunun benzeri sadece yirmi bin civarında basabiliyor.

    Türkiye’nin şifahî bir toplum olduğunu isbat etmek için başka delile hacet yok. Biz medenî, “yazılı”, seviyeli bir toplum olsaydık başarılı ve vasıflı bir derginin en az bir milyon satılması gerekirdi.

    Moskova’dan gelen bir dostum anlattı. Orada taksi şoförleri müşteri beklerken ya uyurlarmış, yahut da bir şey okurlarmış. Adam kendisini okur-yazar sanıyor. Bu hususta yemin etse başı çok ağrır. Okuma biliyor ama okumuyor; ne anladım ben bu okur-yazarlıktan?

    Herifin salonunda koltuk, kanape, büfe, vitrin, masa, sandalya, sehpa, halı, avize, gümüş, kristal, porselen eşya var ama bir kütüphane yok. Neymiş eşi istemiyormuş, kitaplar toz yaparmış… Böylelerinin kafaları tozludur. Bazı yeni yetmelerin salonlarında mini-barlar var. İçleri çeşit çeşit alkollü içecekle dolu. Nane likörü, vermut, cin, kırmızı ve beyaz şaraplar, konyak… ama kitabı yok. Vay kitapsız vay!

    Vatandaş liseyi veya fakülteyi bitireli on beş sene olmuş ve bu onbeş sene içinde bir tek ciddî, vasıflı, değerli, faydalı kültür kitabı okumamış. Salağın biri şöyle diyormuş: “Biz artık büyüdük, yetişkin olduk. Kitabı çocuklar ve öğrenciler okur…” Böylelerinin akıllarına turp suyu sıkmak gerekir.

    Sağa sola çatmayı bırakayım da biraz da sevgili Müslüman kardeşlerime birkaç çift lâf edeyim: Bugünkü cahillikle, bedevîlikle, şifahî kültürlü, kırsal kesim ve varoş zihniyetiyle, medeniyetsizlikle hiçbir yere varamayız.

    Kitap okuyacağız kitap!

    Nasıl kitaplar?.. Vasıflarını sayayım:

    1. Faydalı kitaplar. Peygamberimiz “Ya Rabbî, faydasız ilimden Sana sığınırım…” buyurmuşlardır.

    2. Değerli kitaplar,

    3. Güvenilir, muteber kitaplar.

    Müslümanlar son otuz beş yıl içinde binlerce çeşit irili ufaklı kitap yayınladılar, maalesef bunların yüzde doksanı para kazanmak için çıkartılmış yararsız, hattâ bazısı zararlı kitaplardı. Kitap sayısının çok olması gerekmez, gerekli konularda yeterli sayıda kitap telif veya tercüme edilmeli, bunlar milyonlarca adet basılarak halkın alıp okuması temin edilmelidir.

    Sadece kitap almakla iş bitmiyor. Alınan kitap okunmalıdır. Okunan kitap anlaşılmalı, içindeki bilgiler hazmedilmelidir. Yine iş bitmiyor, anlaşılan bilgiler hayata uygulanmalıdır.

    Herifin kütüphanesi var, lakin kitaplarını okumuyor, onlardan faydalanıp ilim ve irfan sahibi olmuyor. Böyle bir adam kitap hammalıdır. Eskiden Cağaloğlu’nda kitap hammalları vardı. Matbaalardan yayınevlerine kitap paketlerini taşırlardı, çoğu okuma yazma bilmezdi. Okumayan kitap ve kütüphane sahibi böyle bir hammaldan farkı yoktur.

    Herkes yazamaz, yazar olamaz ama herkesin okuması gerekir. Dindarlara hitap ediyorum: Faydalı, müsbet kitaplar okuyunuz. Bozuk din kitapları kişiyi dininden imanından eder. Câhil hekim kişiyi canından edermiş; bozuk adamların kitaplarını okuyanlar sapıtır, ebedî saadetlerini yitirir.

    Müsteşrik (oryantalist, doğu bilimci) kafalı ilahiyatçıların telif ettiği saçma sapan kitaplar okuyanı Mevlasına değil, belasına götürür.Sahih-i Buharî’deki hadîsleri inkâr edenlerden bu ümmet’e ne yarar gelir?

    Okumak, okumak, okumak… İşte en mühim meselemiz.

    Geçenlerde, bir din okulundan mezun olmuş bir genci (iznini alarak) imtihan ettim,

    “Allah’ın sıfatlarını sayınız…”

    dedim. Şaşaladı, dut yemiş bülbül gibi lâl ü ebkem (dilsiz) kesildi.

    “Bana milletvekili, futbolcu, şarkıcı, türkücü, manken, gazeteci, yorumcu, işadamı isimleri sayınız”


    deseydim yüzlercesini sayacaktı.

    Yapacağımız ilk iş küçük bir ilmihal alarak temel din bilgilerimizi öğrenip hafızamıza nakş etmek olmalıdır. Sonra

    (şeriata uygun olmaları şartıyla)

    ahlâk, tasavvuf, menkabe kitaplarını okumamız gerekir. Evliya

    (Allah dostları, olgun ve ermiş İslâm büyükleri)

    nasıl yaşamışlar, nasıl davranmışlar, nasıl ibadet etmişler, ahlâkları ve karakterleri nasılmış?..

    Liselerimizde doğru dürüst

    (belki de hiç)

    mantık okutulmuyor. Çünkü bugünkü düzenin mantık bilen insana ihtiyacı yoktur. Mantık bilen vatandaş derhal muhalif olur, sorgulamaya başlar. Müsbet kafalı bir zatın yazdığı bir mantık kitabı almalı ve güzelce okumalıyız.

    Tarihimize, ecdadımıza, millî kimlik ve kültürümüze saygılı, devamlılık şuuruna sahip tarihçilerin yazdığı tarih kitaplarını okumalıyız.

    Müslümanlar ve genelde bütün halk israfa, aşırı tüketim hastalığına saçıp savurmaya batmıştır. Anti-tüketim, kanaat, iktisat, ölçülü yaşama konusunda kitap varsa onları alıp okumalıyız.

    Görgü (Adab-ı muaşeret), edeb, yüksek ahlâk kitapları okumalıyız. Herkesin arasında el parmaklarını çıtırdatmanın çok ayıp olduğunu nasıl öğreneceğiz.

    İsm ve resm dindarı olmakla iş bitmiyor, iyi Müslüman olmak gerekiyor. İyi Müslüman iyi insan, iyi vatandaş, iyi komşu demektir. Otomobille giderken sigarasını pencereden yola atan kimse ne iyi Müslümandır, ne iyi insan, ne de iyi vatandaş. Kaba ve görgüsüz kerestenin tekidir!

    Müslümanlarda akıl olsa, bütün ülkeyi bir kütüphaneye çevirirlerdi. Ülkemizde en az on bin yerde okuma-kültür merkezleri açılmalıdır.

    Herif günde sekiz saat uyuyor, sekiz saat çalışıyor, bir iki saat yiyor içiyor, birkaç saat gevezelik, gıybet, zevzeklik ediyor, geri kalan zamanını mâlâyâni ile öldürüyor ve yirmi dört saat zarfında yarım saat faydalı okuma ile meşgul olmuyor. Böyle bir adamın hayatı kaymış demektir.

    Şifahî ve bedevî toplumdan medenî, yazılı, okuyan topluma nasıl dönüşeceğiz? 15 Ocak 2004

    Zengin Çocukları ve Din Hizmetleri

    Din hizmetleri, en önemli, en hayatî, en ulvî hizmetler değil midir? Din mukaddes muazzez, ulvî, yüksek olduğuna göre onunla ilgili hizmetlerin de öyle olması gerekmez mi?..

    Madem ki, din ve onunla ilgili hizmetler böylesine kutsal ve yüksektir; zengin, yüksek tabaka, okumuş, medenî, şehirli, nüfuzlu Müslümanlar; en zeki, en akıllı, en istidatlı çocuklarını niçin bu hizmetlere yöneltmemişlerdir? Niçin zengin, varlıklı, ünlü, nüfuzlu, tesirli müslüman ailelerden, müftü, imam, vâiz, din dersi öğretmeni yetişmemiştir.

    Birtakım sözü dinlenen seçkin Müslümanlar son elli yıl boyunca dine hizmet diye bağırdılar ama bir tanesi bile oğlunu din hizmetlerine vermedi.

    Kırsal kesimdeki fakir fukaranın muhtaç ve imkânsız çocukları toplandı; Kur’ân kurslarında, gizli medreselerde, İmam-Hatip okullarında okutuldu. Zengin, kodaman, imkânlı Müslümanların ve İslâmcıların çocukları ise kolejlere gönderildi; lise tahsilinden sonra kimi doktor oldu, kimi mühendis, kimi işletmeci. Bunların bazılarına Avrupa’nın, Amerika’nın en gözde ve pahalı üniversitelerinde büyük servetler harcanarak yüksek tahsil yaptırıldı.

    Din hizmetlerine zengin ve seçkin Müslümanların rağbet etmemesinin sebebi nedir? Din hizmetinde para olmadığı için mi? Öyleyse vah vah, çok yazık demek gerekir. Ailesi zengin olan, hazır rant gelirleri olan bir din hizmetlisi maddî sıkıntı çeker mi?

    Yüksek tabaka Müslümanları tenâkuzlar

    (çelişkiler)

    içinde yüzüyor. Hem

    “Din kutsaldır, din hizmetleri mukaddestir, çok önemli ve hayatîdir…”

    diyorlar. Hem de hiçbiri oğlunu bu sahada yetiştirmiyor. Bu, sadece bir çelişki değil, bir samimiyetsizlik, bir nifak alameti de değil midir?

    Şu anda ülkemizde 100 bin kadar müftü, vaiz, imam, müezzin, din dersi öğretmeni bulunuyor ve bunların hemen hepsinin kökeni kırsal kesimdir, taşradır, varoşlardır. Bağdat caddesinden, Boğaziçi yalı veya köşklerinden, korular içindeki bir milyon dolarlık kâşânelerden; zengin ve görgülü burjuva ailelerinden, önemli ve ünlü familyalardan, büyük bürokrat, büyük akademisyen çocuklarından resmî din hizmeti yapan bir tek kişi bilmiyorum.

    Böyle yazdığım için bir takım kıt-akıllılar beni köylü düşmanlığı yapmakla suçluyor. Halt ediyorlar!.. Bendeniz çok ıssız bir yerde doğdum, yedi yaşıma kadar, 1930’ların fakir ve yoksul Türkiyesi’nin kırsal kesiminde büyüdüm.

    Köylüler başımın tacı olsunlar. Sosyolojik ve kültürel bir meseleden bahsediyorum.

    Köylü, kırsal kesim, gecekondu, varoş, taşra derken zihniyeti, medeniyet durumunu kasd ediyorum.

    Köylüleri hor görmek, bir insana alçaklık olarak yeter de artar.

    Evet soruyorum:

    Niçin kodaman, zengin, varlıklı, iyi bir hayat süren, makam ve mevkii sahibi olan, İslâmî hareketi temsil eden, onun başını çeken Müslüman şahsiyetler ve aileler oğullarını din hizmetlerine yönlendirmemişlerdir? Camilerdeki mihrablar, vaaz kürsileri, hutbe minberleri, müftülük makamları Peygamber mevkii değil midir? Doktorluk, mühendislik, işletmecilik bu hizmetlerden daha mı ulvî idi ki, zengin ve yüksek

    Müslümanların çocuklarının kısm-ı âzamı böyle ihtisaslara yönlendirildi?

    Din hizmetlerinin parası yokmuş, itibarı yokmuş… İhlaslı bir Müslüman için bunlar, hizmetten kaçmak için geçerli sebep midir? Son elli küsur sene içinde din hizmetleri konusunda şehirli, medenî, çağ seviyesinde, güçlü, vasıflı, üstün elemanlar yetiştirmediğimiz, bunlardan müteşekkil müessir ve tuttuğunu kopartır kadrolar kurmadığımız için bakınız ne hallere düştük. Türkiye’deki İslamî hareket tam mânasıyla bir kırsal kesim, köylü, gecekondu, varoş hareketine dönüşmüştür.

    Kurmay sınıfı olmayan bir ordu düşünebilir mi? Sadece gece bekçileri ile bir emniyet teşkilatı başarılı şekilde hizmet görebilir mi? Büyük şehirlerin zengin ve üst tabaka mahallelerinde hizmet gören imamların, vaizlerin çok yüksek, en yüksek kültür, medeniyet, görgü, sanat, seviyesinde olmaları gerekmez mi?

    İslâm bir kırsal kesim dini midir ki, onun hizmetlileri hep kırsal kesim kökenli oluyor?

    Size eski bir imamı örnek olarak anlatayım.

    Merhum Necmeddin Okyay hoca…

    – Bu zat zahîrî-şer’î ilimlere sahipti, medrese tahsili yapmıştı. İcazeti vardı.

    – Türkçe’yi çok iyi bilirdi. Onun yanında Arapça ve Farsça bilirdi.

    – Aruzla şiir yazabilir, ebced hesabıyla tarih düşürürdü.

    – Büyük bir hattattı.

    – Geleneksel millî-dinî sanatlarımızdan ebrû sahasında üstaddı.

    – Millî sporlarımızdan okçuluk sahasında ustaydı. Bu işin hem teorisini bilir, hem de yay ve ok yapardı.

    – Tasavvuf neş’esine sahipti.

    – Şehir görgü ve edebine sahip gayet nezih, efendi, mürüvvetli fütüvvetli bir İstanbul çelebisi idi.

    – Bahçesinde yüzlerce çeşit gül yetiştirirdi.

    Velhasıl bu zat, âlim, ârif, hünerli, maharetli, edib, ehl-i hırfet ahlak ve fazilet sahibi idi. Sohbetleri büyük küçük herkesi cezbederdi.

    Osmanlının son zamanında böyle din hizmetlileri yetişmiş de, şimdiki İslâmcılar ve pabucu büyükler niçin yetiştiremediler?

    “Filan din görevlileri

    (ne acayip kelime!)

    falan hoca efendiye çok bağlıymışlar…”

    Böyle söyleyip de beni güldürmesin kimse. Kuru bağlılık ile din hizmeti yürümez. Hizmette başarı için ilim, irfan, ahlâk, fazilet, kültür, sanat, edeb, erkan, takva, ihlas gerekir.

    Osmanlı devrinde arapça kitap yazan ulema yetişiyordu. Şimdi var mı? Bana, Arapça veya İngilizce kitap yazıp bastırtan bir tek İmam ismi verebilir misiniz?

    Eski İstanbul müftüsü ve Diyanet Reisi merhum Ömer Nasuhi Bilmen

    gençliğinde, medrese talebesi iken bir

    roman

    yazmıştır. Bu zatın

    Farsça divanı

    da basılmıştır, bende bir nüshası vardır.

    Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Muhammed Zâhid Kevserî

    Anadolu çocuklarıydı, Arapça’yı medresede öğrendiler, kaza ve kaderin sevki ile ömürlerinin bir kısmını Mısır’da geçirdiler ve orada herkesi hayran bırakan

    Arapça ilim kitapları yazdılar; ehl-i Sünnet’i müdafaa ettiler, ehl-i bid’atı susturdular.

    Şimdi bizde böyle zatlar yetişiyor mu? Din hizmetlileri içinde değerli şahsiyetler yoktur demiyorum, elbette çok az miktarda nâdir sanatkârlar bulunmaktadır.

    Ama yetmiş milyonluk Türkiye’ye yeter mi birkaç kişi?

    Bin kere yazdım, bir kere daha tekrarlayayım:

    Köylü kültürü ve zihniyetiyle bir yere varamayız, kurtulamayız. İslâm köylülerin de dinidir ama köylü dini değildir.

    En seçkin, en medenî, en imkânlı, en şehirli Müslüman ailelerin yeterli sayıda zeki, istidatlı, yüksek karakterli, çocuğu din hizmetlerine yöneltilmelidir. Bugünkü din mektepleri ve fakülteleriyle vasıflı, güçlü, üstün din hizmetlileri yetiştirmek mümkün değildir. Paralel-alternatif bir eğitim ile bunlar özel olarak yetiştirilmelidir. Aksi taktirde sürünmeye ve esârete devam… 17 Şubat 2004

    Çocuklarımızı ve Gençleri İyi Yetiştirmek

    150 milyon liraya dijital fotoğraf makineleri satılıyor. Filmle resim çeken klasik makinelerin ucuzları ise 10-20 milyon liraya. Akıllı, terbiyeli, efendi, yetişmek isteyen okul çocuklarımıza ve üniversiteli gençlerimize birer fotoğraf makinesi temin edilse; şehirlerin tarih ve kültürle ilgili yapılarını ve yerlerini fotoğraflasalar, albümler meydana getirseler, her resmin yanına kısa ve özlü bilgiler bulup yazsalar, ne kadar zevkli, faydalı bir meşguliyet olur.

    İstanbul’un sur içi bölgesi, tarih ve kültür bakımından engin bir hazinedir. Gerçi son elli yılda bu bölge çok tahribata uğradı ama büsbütün yok edilemedi. On gençten meydana gelen bir kafilenin başına bir rehber bulunur, güzel bir günde gezmeye başlarlar. Mesela Ayvansaray’dan, yahut Yedikule’den işe başlanabilir. Camiler, çeşmeler, eski zaman evleri…

    Çocuklarımızı ve gençlerimizi meraklı, dikkatli ve hafızası güçlü olarak yetiştirmeliyiz. Merak, dikkat ve hafıza eğitimle, çalışmayla güçlenebilen üç yetenektir.

    Genç nesillerin büyük kısmı pek havaî yetişiyor.

    “Ben mühendis yahut işletmeci olacağım; edebiyatın, tarihin, güzel sanatların, arkeolojinin benimle ne işi olabilir…”

    Ne kadar yanlış bir düşünce, ne kadar kısır bir zihniyettir bu! Bilgili, kültürlü, gerçekten okur-yazar olabilmek için kişinin edebiyat bilmesi, tarih bilmesi, mimarlıktan anlaması güzel sanatlar sahasında kültürü ve birikimi olması gerekir. Felsefe de bilmelidir. Yeteri kadar mantık okumamış bir kimse, doğru dürüst düşünebilir, doğruyu yanlıştan ayırt edebilir mi? Bizim eğitim sistemimiz çocuklarımıza psikoloji, mantık, ahlak, metafizik, estetik okutmuyor. Bir kısım dindarlar da, felsefe kültürünü küfür gibi görüyor, islâm ilkelerine ve inançlarına ters düşmemek şartıyla, felsefe öğrenmekte hiçbir beis ve sakınca yoktur. Aksine Müslümanı güçlü kılar.

    Kimse darılmasın ama, genelde, üniversitelerimiz dökülüyor. Delikanlı tarih bölümü üçüncü sınıfında okuyor, kendisine

    “Belli başlı Osmanlı tarihçilerini sayınız”

    diyorsunuz, afallıyor, şaşıp kalıyor. Bırakın tarih bölümünün üçüncü sınıf öğrencisini, parlak bir lise talebesi bile bunları bilmelidir.

    Naima’yı, Peçevî’yi, Selanikî’yi, Lütfü Paşa’yı, Kâtip Çelebi’yi, Ahmet Cevdet Paşa’yı

    bilmek için tarihçi olmak gerekmez ki.

    Geçenlerde Çemberlitaş’tan geçerken, Kubbealtı vakfının kurslarıyla ilgili bir ilan gördüm,

    “Aruz dersleri”

    de vardı. Çok sevindim. Okur-yazarlarımız içinde yeterli sayıda aruz bilen kimse bulunmamaktadır. Aruz bilen, şiir yazmasa bile Türkçe nesri daha güzel, daha ahenkli, daha edebî bir üslupla yazar, ve konuşur.

    Tanıdıklarımdan bir genç kimya okudu, mezun olduktan sonra Milli Eğitim’de öğretmenlik yapamadı. Şu anda uzmanlığıyla hiç ilgisi olmayan yorucu bir işi var. Bu genç üniversitede okurken geleneksel millî sanatlarımızdan birini öğrenmiş olsaydı, o sanat sahasında eser ve ürün vererek, hem geçimini temin edecek, hem de zevkli, manalı bir çalışması olacaktı.

    Ufuklarımız niçin bu kadar dar? Niçin okullardaki ve üniversitelerdeki gençlerimize hakkıyla rehberlik hizmeti verilemiyor? İlimler, fenler, sanatlar, kültür… Bütün bunlar rehberlikle, adayların ellerinden tutularak öğretilir, yayılır.

    Diyelim ki, çatısı altında yüz öğrenci barınan bir talebe yurdumuz veya pansiyonumuz var. Bunların yüzüne birden sanat öğretmek mümkün olmaz. Lakin hiç olmazsa otuzuna sanat öğretilmelidir. Esas meslek ve uzmanlık itibarıyla doktor, hukukçu, mühendis, veteriner, işletmeci, bilgisayarcı olsun; onun yanında sayıları iki yüze yaklaşan geleneksel sanat veya zenaatlerimizden birini de öğrensin. Boş zamanlarında onunla uğraşsın.

    Yakın tarihimizin ünlü doktorlarından Profesör Bediî Gorbon çok başarılı bir cerrahtı. Evinin bir köşesinde küçücük bir tezgâhı vardı, nefis ve değerli tesbihler yapardı. Hakkında nice sanat ve antika dergisinde yazılar çıkmış, kendisiyle röportajlar yapılmıştır.

    Bazı anne babalara, kızmıyorum desem yalan söylemiş olurum.

    “Oğlumuz yetişsin, oğlumuz ileride iyi para kazansın, oğlumuz güzel bir hayat sürsün…”

    Temenniler hep böyle. Niçin biraz da

    “Oğlumuz bilgili, kültürlü, sanatlı, görgülü, ilimli, irfanlı, hünerli bir vatandaş olarak yetişsin.. “


    demiyorlar.

    Bugünkü eğitim sistemi ve üniversitelerle ülkemizin çocuklarını ve gençlerini vasıflı, kültürlü, ahlaklı, yüksek karakterli, sanatlı olarak yetiştirmek mümkün değildir. Mutlaka alternatif-paralel bir eğitime ihtiyaçları vardır. Sistem böyle bir eğitim vermez, bunu devletin dışındaki sivil güçler yapmalıdır.

    Zaman zaman medyadan, bazı liseli çocuklarımızın matematik, fizik, kimya, mekanik sahasında başarılar kazandıklarını, icatlar yaptıklarını öğreniriz. Matematikle, fizikle, kimyayla, mekanikle kültür olmaz. Kültür lisan, edebiyat, tarih, güzel sanatlar sahasında olur.

    Bir grup liseli gencimiz, İtalya’da uluslararası bir yarışmada matematik ve fizik sahasında birinci olmuşlar… Peki bu gençlerimiz anadillerinin en büyük şairi olan Fuzulî’nin divanını, manasını anlayarak, zevk ve haz alarak okuyabiliyorlar mı? Matematikte birinciymiş ama eline 1910’da basılmış bir Fuzulî divanı verin, aval aval bakacaktır. Dünyanın hangi ülkesinde parlak, zeki, çalışkan, başarılı bir lise öğrencisi, o ülkenin büyük bir şairinin ve edibînin 1910’da basılmış kitabını okuyamaz. Bu korkunç garabet, bu dehşetli cahillik Türkiye’ye mahsustur.

    Filan taşra şehrinde üç liseli genç, güneş enerjisiyle çalışan devridaim makinesi icat etmişler… Geçenlerde bir gazetede buna benzer bir haber vardı. Bir kere fiziğin temel kanun ve kurallarına göre, devridaim makinesi olmaz. Enerji bir halden bir hale geçerken mutlaka kayıp verir, ikincisi bunlar fantezi şeylerdir, kabiliyetli, istidatlı, çalışkan gençlerimizin kültürün temelleri olan lisan, edebiyat, tarih, güzel sanatlar, sosyal düşünce sahasında ödül kazanmaları gerekir.

    Eski liselerde otuz beş-kırk kişilik bir sınıfın, en az beş öğrencisi çalışkan, ciddî, kabiliyetli, meraklı, kültüre yönelik olurdu. Şimdi böyle mi bilmiyorum. Sokaklarda lise mekteplerinden çıkmış gençleri görüyorum, durumları hiç içaçıcı değil. Okulun kapısından çıkan, gömleğinin eteklerini pantolonunun üzerine çıkartıyor, kravatını gevşetiyor, ceketi omzuna alıyor, bir sigara tüttürüyor, yanındaki arkadaşlarıyla boş, manasız konuşmalar yaparak, ha ho hi diye kaba kaba gülüşerek, gayr-i ciddî şekilde yürüyor.

    İslâmî kesim, çocuklara ve gençlere rehberlik hizmetleri vermek hususunda tıkanıklık ve kısırlık içindedir. Bir kısım gençlerimizin çok zeki, çok efendi, çok vasıflı, çok istidatlı olduklarında şüphe yoktur. Benim tabirimle bunların keresteleri, tahtaları kıymetlidir. Ancak kerestenin, tahtanın kıymetli olmasıyla iş bitmiyor, onların kesilip, biçilip yontularak vasıflı birer insan haline getirilmesi gerekiyor.

    Bazı cemaatlerin gülünç bir edebiyatı ve kuruntusu var;

    “Bizim gençlerimizin hepsi pırlantadır… Bizim gençlerimiz yirmi dört ayar altındır…”

    Efendiler boş lafları bırakın da, bu pırlantaları sanatlı bir şekilde yontup, mücevher haline, altınlardan da yine sanat eserleri meydana getirmeye bakın. Yontulmamış pırlantanın maddî kıymeti olsa bile, mücevher olarak kullanılamaz. Külçe altın da, depoda muhafaza edilir.

    Gençleri yetiştirmek için yurt binası, yatakhane, yemekhane, mütalaa salonu, kalorifer, çamaşırhane, banyo dairesi yeterli olmaz. Bunlar yeme, içme, ısıtma, barındırma hizmetleridir. Amaç değil, araçtırlar. Siz himayenize aldığınız gençlere ilim, irfan, sanat, kültür, ahlak, karakter, fazilet olarak ne veriyorsunuz? 22 Mart 2004

    Harcanan Gençlik

    Genç nesillerin harcandığı, hem de feci şekilde harcandığı kanaatindeyim. Ehl-i dünya taifesinin gençliği harcamasına yanmam da, Müslümanların, yetiştirme perdesi ardında harcamalarına çok hayıflanırım.

    Gençlerin yetişmesi ne demektir? Bu soruya önce menfi açıdan cevap vereyim:

    1. Gençleri barındırmak, onlara yemek vermek, burs dağıtmak yetiştirmek mânâsına gelmez.

    2. Son derece konforlu, temiz, lüks yurtlar yapılsa; buralarda barınan gençlere bütün maddi imkanlar sağlansa, bunlar onların iyi yetişmesine yetişmez.

    3. On binlerce temiz ve inançlı gence, yekûn itibariyle trilyonlarca liralık burs verilse, bunun da doğrudan doğruya iyi yetişmekle, adam olmakla ilgisi yoktur.

    Gençleri yetiştirmenin dört boyutu vardır:

    a. Bilgi, kültür, inanç boyutu.

    Bunun birinci maddesi edebî-yazılı kültür Türkçe’sini iyi bilmeleridir. Türkçe’yi biliyor mu, bilmiyor mu? Bunun ölçeği de şudur: Türk edebiyatının en büyük şairi ve edibî Fuzulî’nin divanını eline verirsiniz. Bir kaside veya gazel okutursunuz, metnin şerhini yapabiliyor, tahlil edebiliyor, mânâsını anlayabiliyorsa edebî-kültürel Türkçe’yi biliyordur. Bilmiyorsa, cahilin tekidir. Efendim, bizim çocuğumuz cebir, geometri, fizik, kimya sahasında birinciymiş, yok elmasmış, yok pırlantaymış, yok yirmi dört ayar altınmış; şöyle iyi, şöyle hoşmuş… Bunlar boş edebiyattan ibarettir. Sadece edebî ve zengin Türkçe’yi bilmek de yetmez; tarih kültürü olacak, Fransa liselerinde okutulduğu kadar psikoloji, mantık, ahlâk, metafizik, estetik bilecek, sosyoloji bilecek, sanat tarihi ve kültürü bilecek. Hem genel kültür sahibi olacak, hem kendi millî kültürüne gerektiği derecede vâkıf bulunacak. Bazı cemaat ve tarikatların kendilerine bağlanan gençler için

    “Bizim gençlerimiz çok yüksektir, hepsi yakuttur, zümrüttür, elmastır…”

    övgülerine aldanmamak gerekir. Bu işin bilgi ve kültür tarafı, müslümanların inanç boyutları da var. Genç nesillerin ehl-i sünnet akidesine bağlı olarak yetiştirilmeleri gerekir. İmandan sonra, en önemli husus tashih-i itikattır. Filan İslâmî cemaate girmiş, kendisine burs, ranza, barınak, yemek temin edilmiş, lâkin itikat konusunda yetersiz bırakılmış. Böyle bir genç, elbette iyi yetiştirilmiyor demektir. Eskiden Osmanlı devrinde liselerde mufassal akaid, usûl-i fıkıh, fıkıh okutulurmuş.

    b. Aksiyon (amel), ahlâk, karakter terbiyesi.

    Genç nesillere bu da verilemiyor. Müslüman yalan söylemez, gıybet etmez, söz verince sözünden dönmez, emanete hıyanet etmez. Müslüman mürüvvetlidir, cömerttir, misafirperverdir. Müslüman kendisine kötülük eden bir din kardeşine, iyilik eder. Mesela biri kendisine bir kötülük yaptı, aradan seneler geçti, o adamın başına bir felaket geldi; Müslüman koşar, ona yardım eder. Kötülüğe kötülük her kişinin kârı; kemliğe iyilik er kişinin kârı… Eskiden çocuklar, gençler, yetişen nesiller aile ocağında, okulda, lonca teşkilatında, sosyal hayatın her kademesinde ahlâk, fazilet, mürüvvet öğreniyorlardı, zamanımızda bunlar bitti. Herif Müslümanım diyor, İslâmcılık edebiyatı yapıyor, sonra yemediği halt yok. Yağlı kemik kapmak için, haram menfaatler temin etmek için, her boyaya giriyor.

    “Bu düzen bozuktur, bozuk düzenlerde bozuk şeyler yapılabilir…”

    Bunu söyleyenler alçaktır, Müslümanlıkta böyle şey olmaz. Müslüman doğru, güvenilir, aldatmayan, hile yapmayan, alışverişte Şeriatın hüküm ve ölçülerine uyan; para için azmayan, kudurmayan, çıldırmayan kimsedir. Gençlerimizi ahlâk ve karakter terbiyesi konusunda yetiştirecek kadrolarımız ve müesseselerimiz var mı? Anne ve babalar,

    “Aman çocuğumuz okusun, parlak bir meslek sahibi olsun, hayata atılınca çok para kazansın, lüks ve konforlu yaşasın…”

    şeklinde düşünüyorlar. Bu kafayla çocuklar terbiye edilebilir mi?

    c. Genç nesillere şehir ve medeniyet görgüsü öğretmek gerekir.

    Bu da, lafla, istemekle, olsun demekle oluvermez. Medenî ve görgülü olmak için, uzun yıllar boyunca terbiye ve edeb dersleri almak gerekir. Bugün Türkiye’ye hakim kültür kırsal kesim, göçebelik, varoş, taşra, gecekondu kültür ve zihniyetidir. Tek kelimeyle bedevîlik diyebiliriz. Herif bir milyon dolarlık lüks meskende oturuyor, yüz bin dolarlık lüks otomobile biniyor, Karun kadar zengin, çuvalla para harcıyor, ama kitaba, sanata, kültüre harcama yapmıyor; evinde servetiyle mütenasip zengin bir şahsî kütüphanesi yok. Ben bu adama nasıl medenîdir diyebilirim, bedevîdir.

    ç. Estetik kültürü ve terbiyesi.

    Ülkemiz her geçen gün daha çirkinleşiyor. Daha doğrusu çirkinleştiriliyor. Binalar çirkin, caddeler, sokaklar, meydanlar çirkin, insanların kılık kıyafeti çirkin, evlerin dekorasyonu çirkin. Maalesef insan ayağı basan her yer çirkinleşiyor. Bunun sebebi nedir? Genç nesillere estetik, sanat, güzellik, zarafet eğitimi ve kültürü verilememesidir. Suriye’nin Halep taraflarında, Ürdün’de yeni yapılan binalar, o yörede bol bulunan taşlarla kaplanıyor. Bu taşlar binaları daha güzel gösteriyor. Bizim ülkemizde de, çeşit çeşit taş var, ama yapılaşmada bunlar kullanılmıyor. Niçin kullanılmıyor? Zevksizlikten. Sokakları, meydanları dolaşınız, bilhassa zenginlerin ikamet ettikleri semtlere gidiniz ve insanlarımızın kıyafetlerine bakınız. Rezalet, rezalet, rezalet… Eskiden hali vakti yerinde olanlar güzel, temiz, düzgün, rabıtalı giyinirlerdi. Kostümleri kostüme benzer, gömlekleri gömleğe benzerdi. Şimdi parası olanlar da, berbat şekilde giyinip kuşanıyor. Belki fakirlerin mazeretleri vardır, peki kılık kıyafetine milyarlar harcayan şu adamın palyaço gibi giyinip gezmesine ne demeli? Genç nesillerimize güzelliği, zarafeti, sanatı, estetiği kendisine uygun düşen ve yakışan şeyleri seçmesini nasıl öğreteceğiz? Bir şey öğretmek için bunları bilen öğreticilerin bulunması gerekmez mi?

    Benim bu yazımı, kaç liseli ve üniversiteli genç okur bilmiyorum. Bu sayının fazla olacağını da sanmıyorum. Okuyanlara, ümitlerini kırmamaları şartıyla, acı gerçeği açıkça beyan etmek isterim: Harcanıyorlar.

    Harcanmamak için çareler ve çözümler arasınlar. Bugünkü okullarla, bugünkü üniversitelerle iyi yetişmek mümkün değildir. Cebir, geometri, fizik, kimya, biyoloji bilmekle adam olunmaz. Adam olmak o kadar ucuz değildir. Paralel-alternatif eğitim alacak yollar, kapılar bulsunlar. Kemâl ehlinin (kaç kişi kaldı acaba?) istidatlı, liyakatli, kabiliyetli, ruh asaletine sahip gençlere yardımcı olmaları, onlar için bir vazife ve borçtur. Benim bu konuda hiçbir iddiam yoktur, tarafıma müracaat edilmemelidir. Konuyu gündeme getirmek, hatırlatmak için bu satırları yazmış bulunuyorum. 05 Nisan 2004 Pazartesi

    Okulda Rezalet

    Epey zamandan beri millî eğitim konusu ile ilgili fıkra yazmıyordum. Son öğrendiğim bir hadise üzerine okullarımızdaki ahlâk ve karakter terbiyesi meselesine eğilmeyi zarurî gördüm.

    Efendim, vak’a şu:

    Çok büyük şehirlerimizden birindeki bir okuldan altı erkek öğrenci atılmış.

    Sebep

    : Okulun bodrumunda bu altı çocuğumuz bir kız arkadaşlarıyla birlikte olmuşlar, kız şu anda iki aylık hamileymiş. Eskiden

    “Kız oğlan kız altı aylık hamile…”

    denirdi, bizim vak’adaki

    “iki aylık hamile…”

    Zinayı suç saymayan, birtakım bedbaht kadınlara T.C.başlıklı resmî

    “vesika”

    verilmesini insan haklarına uygun gören, bir kadın ile bir erkeğin aralarında nikâh olmadan birlikte yaşamasını normal gören ilerici, çağdaş, uygar kişilere göre okulun bodrumunda altı çocuğun

    (okul ortakokul seviyesindedir)

    bir kız arkadaşlarıyla çiftleşmeleri bu gibiler için çok tabiî karşılanabilir, hattâ sevindirici bir gelişme bile sayılabilir.

    Okullar genç nesillere sadece bilgi ve kültür vermekle kalmayan, aynı zamanda onlara ahlâk ve karakter terbiyesi de vermesi gereken kurumlardır. Okullar iyi vatandaş, iyi insan yetiştirme ocaklarıdır.Şayet bir eğitim sistemi, rahle-i tedrisinde yetiştirdiği çocuklara ve gençlere ahlâk ve karakter terbiyesi veremiyorsa oradaki halk, oranın devleti hapı yuttu demektir.

    Başka ülkeleri bilmem ama bizde ahlâkın, yüksek karakterin ana kaynağı dindir. Kelimelerin üzerine basa basa söylüyorum: Türkiye’de din dışı bir ahlâk, fazilet ve yüksek karakter oluşturmak mümkün ve muhtemel bir iş değildir.

    Kaç kere yazdım: Liseler öğleden sonra tatil olup öğrenciler dışarıya çıkarken hiç de içaçıçı manzaralar görülmüyor. Erkek öğrenciler kapıdan çıkar çıkmaz gömleklerinin eteklerini pantolonlarının üzerine çıkartıyor, kravatlarını gevşetiyor, yukarıdan bir kaç düğmeyi çözüyor, ceketleri omuzlarına alıyor, çoğu birer sigara tüttürüyor ve üçer-beşer kişilik gruplar halinde ciddiyetsiz bir şekilde gülüşe konuşa sokaklarda, caddelerde yürüyor. Onbeş yaşındaki liseli kızlara bakıyorum: Okuldan çıkar çıkmaz eteklerini bellerinin altından kıvırıyor, bacaklarını gösterecek şekilde mini etekli olarak gezmekten zevk alıyorlar.

    Türkiye’de bazı güçler sanki ahlâka, iffete, fazilete, ciddiyete savaş açmışlardır.

    Sanırım, yazımın başında anlattığım rezalet medyaya intikal etmedi. Etse ne olacak. Münferit bir vak’a değil ki… Bundan yıllarca önce de bir liseli kızımız okulda hamile kalmış, birtakım kimseler tarafından korunmuş ve gizlice çocuğunu doğurmuştu.

    Bazı iç ve dış güçler Türk toplumunu sekso-manyak bir toplum haline getirmek için planlı, kasıtlı, programlı, devamlı faaliyet gösteriyor.

    İstanbul’da yüzlerce, binlerce dükkanda ve seyyar tezgahta en iğrenç, en rezil, en müstehcen porno CD’leri peynir ekmek gibi satılıyor. Devletin bunlarla mücadele etmesi gereken kurumları, güçleri var ama nedense etmiyorlar. Elbette bir bildikleri var.

    Bundan elli yıl kadar önce ABD’de Dr. Kinsey adında bir zat kadın ve erkek vatandaşların cinsel hayatı hakkında ilmî bir rapor yayınlamış ve bütün dünyada yer yerinden oynamıştı.

    Büluğ çağındaki çocuklarımızın, genç erkek ve kızlarımızın, iki cinsten öğrencilerimizin seks konusunda bilinçlendirilmesi, galeyan halindeki duygularının sporla, okumakla, çeşitli hobilerle, sanatla frenlenmesi gerekir.

    “Eski kafalılığı bırakalım, hangi devirde yaşıyoruz? Tabusuz bir eğitim istiyoruz. Gençler serbest bir cinsel hayat yaşasınlar…”

    diyenler vardır. Onlar, bu memleketin çoğunluğunu teşkil eden Müslümanlarla inanç, ahlâk, toplum düzeni konularında paralel değildirler. Azınlıkta olan onların dediği mi olacak, yoksa çoğunluğun isteği mi? İşlerine gelince demokrasi diyorlar, peki ahlâk konusunda halkın isteğini yerine getirmeyen bir sisteme demokrasi denilebilir mi?

    Herkesi suçlamıyorum ama bazı aşırı, agresif, militan, fanatik, jakoben kişi ve zümrelerin zihniyeti

    “Kızım dindar olacağına bilmem ne olsun daha iyidir…”

    zihniyetidir. Böyle bir zihniyet Türkiye’yi aydınlık ufuklara, parlak yarınlara götürmez, tam aksine batırır.

    İnternette okudum, Batı medeniyeti ailesine mensup zengin ve güçlü bir ülkenin genelevlerinde üniversiteli kızlar fahişe olarak sermayelik yapıyormuş? Haberi veren ajans, bunların bu işi okumak aşkıyla yaptıklarını yazıyordu.

    Olacak şey değil, okumak aşkıyla orospuluk yapmak…

    Dindar, muhafazakâr aileler okuyan kızlarını ve oğullarını seks azgınlıkları tehlikesinden nasıl koruyacaklar? Bu koruma işi sadece ailelerin yapabileceği, başarabileceği bir şey değildir. Devletin yardımcı olması, toplumun harekete geçmesi gerekir.

    Oniki-onaltı yaşları arasındaki çocuklarımızı kesinlikle yırtık, şirret, edepsiz yetiştirmemeliyiz. Aşırı ve marazî olmamak şartıyla utangaçlık ve hayâ, gençleri ahlâksızlığa karşı koruyan bir kalkan ve siperdir.

    Bahar geldi parklarda, toplu nakil vasıtalarında çok laubali, çok ciddiyetsiz genç erkekler ve kızlar görüyorum. Zavallı anne ve babalar onları okutmak için ne fedakârlıklar yapıyor, onlarsa herkesin ortasında park sıralarında, tramvaylarda, otobüslerde, kafelerde, efendi gençlere yakışmayan çirkinlikler sergiliyor.

    Evet pislik sokaklara, meydanlara, park ve bahçelere taşmıştır. Kimsenin özel hayatına karışmak istemem ama, böyle yapanları gördükçe rahatsız oluyorum. Edepsizliğin, günahın da yeri ve sınırı vardır.

    Türban düşmanlığı konusunda yeri göğü inletenler millî eğitimimizdeki rezaletler konusunda niçin harekete geçmiyorlar?

    Şu hususu da belirtmek isterim ki, bütün çocuklarımızı, bütün öğrencileri, bütün öğretmenleri ve okul sorumlularını suçlamıyorum. Vazifelerini hakkıyla yapanlara, ahlâk ve fazilet sahiplerine hürmetler ederim.

    Herkesin benim gibi düşünmesi de gerekmez. Ancak, okulun bodrumunda altı oğlan çocuğunun bir kız arkadaşlarıyla seks yapmaları ve kızın hamile kalması hususunun kötü ve mutlaka önlenmesi gereken bir ahlâksızlık olduğunda hepimizin ittifak etmemiz gerekir.

    Okullarda uyuşturucu kullanma yaşının 11’e kadar düştüğünü gazeteler yazdı. Maalesef seks azgınlıklarında da yaş seviyesi her geçen gün düşmektedir.

    Millî Eğitim Bakanı’nın konu üzerine eğilmesini, tedbir almasını milletçe bekliyoruz. Gerici, tutucu diyeceklermiş… Desinler. Onların ağzı torba değil ki bağlayasın.

    Çocuklarımız, gençlerimiz elden gidiyor. Bir çürük incir, bir çuval inciri çürütürmüş. Bodrumunda seks yapılan okuldaki yüzlerce terbiyeli, efendi çocuğumuz, çatısı altında okudukları kurumda olup bitenlerden elbette rahatsız olmuşlardır. Anne babalar, siz de uyumayınız… 09 Nisan 2004 Cuma

    Üniversiteler

    Kaldırım’daki kitap sergisinden

    “Hürfikirler”

    (Aylık fikir mecmuası)

    dergisinin 1’den 8’e kadar sayılarını aldım. Yayın yılları: 1948 – 49. CHPve İsmet Paşa henüz iktidarda. Hür Fikirler dergisi, “Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti”nin yayın organı. Cemiyetin başkanı İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Kürsüsü Başkanı Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil. Ölüm tehdidiyle yurt dışına sürgün edilmeseydi, Başgil Hoca 1960 darbesinden bir müddet sonra Türkiye’nin dördüncü cumhurbaşkanı seçilecekti.

    Hür Fikirler dergisinde lisan meselesine ait hayli yazı yayınlanmış. O zamanın akademisyenleri, fikir adamları lisan sahasında yapılan tahribatın vehametini idrak etmişler, günün hürriyetsizliğine rağmen hayli ağır tenkitler yapmışlar.

    O tarihlerde Türkiye’de üç üniversite vardı. İstanbul Üniversitesi, Ankara Üniversitesi, Teknik Üniversite. Ayrıca birtakım akademiler, yüksek tahsil müesseseleri de bulunuyordu.

    Üniversitelerin vazifesi sadece öğrenci okutmak değildir. Üniversiteler bir ülkenin beyni durumundadır; halkı, idarecileri, seçkinleri aydınlatmak, onlara rehberlik etmek de onların işidir. Bu hizmeti ancak hür üniversiteler yapabilir.

    Hür üniversite ne demektir?

    1. Üniversiteler ülkenin, halkın millî kimliğine düşman ve karşıt olmamalıdır.

    2. Üniversiteler tarihî devamlılığa karşı olmamalı; diğer bir deyimle “Tarihî ârıza ve kaza tarafı” olmamalıdır.

    3. Üniversite profesörleri ve öğretim üyeleri herhangi bir ideolojinin azat kabul etmez köleleri durumunda bulunmamalıdır. Gizli cemiyetlere, çetelere, lobilere mensup bir profesör nasıl hür fikirli olabilir?

    Yakın tarihimizde cereyan eden olumsuzluklar dolayısıyla ülkemizde bir sürü kötülük görülmektedir. Bunlarla mücadele etmesi gereken kurumların başında üniversiteler gelir. Hepsi olmasa bile, yeterli sayıda üniversite hocası kitaplar, makaleler, bildirilerle topluma ışık tutmalı, rehberlik etmelidir. Müslüman bir memlekette İslâm’a karşı agresif saldırıda bulunan birtakım hocalar nasıl olur da ışık tutabilir, rehberlik edebilir?

    Üniversitelerin gerçek demokrasi, insan hakları, millî kimlik, tarihî devamlılık için çalışmadığı bir yerde ne hürriyet olur, ne demokrasi, ne adalet, ne huzur, ne de sağlıklı bir sistem. Bizde son çeyrek asır içinde medyada bir tekelleşme, kartelleşme oldu. Üniversitelerde de aynı şey yaşandı.

    Lâiklik ve başörtüsü yasağı konusunda Fransa’yı örnek gösterenler ve alanlar, oradaki üniversitelerde başörtüsünün yasak olmadığı gerçeğini niçin saklamaya çalışıyorlar? Bizde, başörtülü kızlara birazcık hoşgörü gösterdiği için bazı rektör, dekan ve profesörler ağır suçlamalara maruz kalmışlar ve bazısı cezaya çarptırılmıştır. Böyle hür üniversite olur mu?

    Türkiye’deki buhranların en vahimi lisan buhranıdır. Lisanımız tahrip edilmiştir. Üniversitelerden bu konuda niçin güçlü feryatlar yükselmiyor? Lisan konusunda üniversitelerimiz niçin çareler, çözümler üretmiyor, teklifler getirmiyor? Türkiye üniversiteleri bu ülkeye niçin bir tek Nobel bile kazandıramamıştır?

    Resmî ideolojinin Don Kişot’luğunu yapan bir zatın, Amerikalı bir ilim adamının kitabını intihal ettiğine dair medyamızda haberler çıktı, adam uluslararası çapta kınandı da ne oldu? Yine yerinde lök gibi oturuyor.

    Türk üniversiteleri bu millete, başka ülkelerde olduğu gibi mükemmel bir Türkçe lügat ve gramer kitabı bile yazamamıştır. Kuzey Kore’de, Vietnam’da, Küba’da, Çin’de de üniversiteler var. Ancak onlar Fransız, Alman, Kanada, İngiliz üniversiteleri gibi hür değil, gemlenmiş vaziyetteler.

    Bu memlekette birtakım profesörlerin hürriyet, adalet, millî kimlik bayraklarını yüceltmesi, halk kitlelerine fikir ve ideal önderliği yapması gerekmez mi?

    Şu aşağıdaki şeylerin olduğu bir ülke batmış demektir:

  • Düşüncenin, kültürün, millî kimliğin, sanatın ana vasıta ve âleti olan yazılı-edebî lisan yozlaşmış ve dejenere olmuşsa.
  • Millî kimliğin ana unsuru olan din birtakım agresif, militan, fanatik, jakoben dinsizler tarafından alabildiğine hücuma uğruyorsa; orada gerçek mânâda inanç, inandığı gibi yaşamak hürriyeti yoksa.
  • Ülkenin beyni durumunda olan üniversiteler resmî ideolojinin sıkı kontrolünde ise.
  • Çok büyük bir güç olan medya mafyalaşmış, çeteleşmiş, tekelleşmiş ise.
  • Tarihî devamlılıkta büyük bir kopukluk ve ârıza olmuşsa.
  • Edebî ve sosyal kültür sahasında üniversitelerin seviyesi son derece düşmüşse.
  • Millî Eğitim sistemi, yeterli millî kültür, genel kültür, ahlâk ve karakter terbiyesi veremiyorsa.
  • Toplumu ayakta tutan dinî, ahlâkî, kültürel değerler ve ölçüler yitirilmişse. Din sömürüsü yapılıyorsa.

    Türkiye’de binlerce profesör bulunmaktadır. Bunların içinde birtakım millî dertleri kendine dert edinen kimselerin çıkması, ilmî ve ciddî bir üslupla idare edenleri uyarması, halka ışık tutması gerekmez mi?

    Niçin zaman zaman elli veya yüz üniversite hocası bir araya gelip millî bir meselede bir bildiri veya manifesto hazırlayıp bunu yayınlamıyor? Derin devletin, hışmından mı korkuyorlar? İlim, irfan, ideal sahiplerine korkaklık yakışır mı?

    Üniversite hocaları popülizm yapsınlar, sözü ayağa düşürsünler demiyorum ama bu kadar da uslu, suskun, itaatkâr olmalarını kabul edemiyorum.

    Herkesin aynı şekilde inanması ve düşünmesi gerekmez. Elbette çeşitlilik olacaktır. Gerçek şimşekleri fikirlerin çatışmasından meydana gelir.

    Üniversitelerimizdeki birtakım Mason, Sabataist, Bahaî profesörler kendileri için çok tabiî gördükleri evrensel insan haklarını ve hürriyetlerini, çoğunluğu teşkil eden Müslümanlara niçin layık görmüyorlar?

    Ünivresitelerimiz niçin her yıl, yabancı dillere çevrilen, dünyanın dikkatini çeken fikir ve kültür eserleri veremiyor? Üniversitelerimizde bir miktar Müslüman profesör de var. Onlar, mutlaka konuşmaları gereken bazı hayatî konularda niçin dut yemiş bülbül gibi susuyor? 13 Nisan 2004 Salı

    Akıllı Bir Gence Açık Mektup

    Halkın bir kısmı ya deli olmuş, yahut deli gibi olmuş. Onların seni beğenmelerinden, sana akıllı demelerinden, senden hoşnut olmalarından son derece korkmalısın.

    Müceddid-i elf-i sanî İmam-ı Rabbanî Hazretleri ne buyurmuş:

    – Siz Ashab-ı Kiram’ı görseydiniz, onlara deli derdiniz, onlar sizi görselerdi, size Müslüman demezlerdi.

    Beyinsiz, akılsız, şuursuz, dümensiz, pusulasız kalabalıklara uymaktan çekinin. Kendilerini akıllı zanneden deliler, parayı, maddeyi, menfaati mâbud haline getirmişler. Sakın onlara benzeme.

    Bu dünya gelip geçici, çok aldatıcı, gaflete ve gurura düşürücü, sebatsız bir yerdir. Hayatını, varlığını sırf dünyayı imar için harcama.

    Giyim kuşam, yeme içme, mesken, binit konularında orta yoldan ayrılma. Lüks, aşırı konfor, aşırı tüketim, gösteriş, ihtişam, debdebe, şaşaa… bütün bunlar şeytan işidir, gururdur.

    Bundan üç-dört bin yıl önce yaşamış eski Mısır Firavunlarının zenginlik ve ihtişamlarından geriye ne kaldı? Mezarları soyguncular ve hırsızlar tarafından defalarca talan edildi, mumyaları lahitlerinden çıkartılıp yerlere atıldı, geriye Mısır ve başka ülke müzelerinde camekan içinde teşhir edilen birkaç kara kuru mumya, bir miktar mücevher ve eşya kaldı.

    Kitap okunmayan, kültüre değer verilmeyen şu ülkede sen kitap, kültür, ilim, irfan delisi ol. Böyle olursan “akıllılar” sana deli diyeceklerdir. Varsın desinler.

    Kuş kadar aklın varsa paranın, zenginliğin, güzel bir meskenin, lüks bir otomobilin, tantanalı bir hayatın sana hiçbir şey kazandırmayacağını anlarsın. O halde, böyle şeylerle değerleneceğini hiç düşünme. İnsana kıymet kazandıran ilimdir, irfandır, kültürdür, ahlâktır, fazilettir, yüksek karakterdir, mürüvvettir, hayır hasenat yapmaktır. Bunlara yönel.

    İyi Müslüman iyi insan demektir; iyi vatandaş demektir. Bitmedi: İyi aile reisi, iyi anne baba, iyi komşu, iyi âmir, iyi memur, iyi esnaf demektir.

    Yunus Emre

    “Yetmiş iki millet, elin yüzün yumak bilmez değil”

    diyor. Elbette taharete, abdeste dikkat edeceksin, namaz kılacaksın, oruç tutacaksın, zekat vereceksin, hacca gideceksin, lakin Müslümanlık bunlarla bitmez, tamamlanmaz. İyi olacaksın, iyi olacaksın, iyi olacaksın.

    Peygamber ne buyuruyor:

    “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır.”

    O halde, her gün bir öncekinden daha iyi olacaksın. Nasıl mı? Faydalı ilim öğrenerek, o ilmi hayatına tatbik ederek, daha fazla hayır ve hasenat yaparak, daha fazla güzellikler sergileyerek.

    Ne yüksek bir dine mensubuz, Peygamber,

    “Din kardeşine tebessüm etmen bile bir sadakadır”

    buyurmuş. Müslüman asık suratlı, abus vecihli değildir. Gülümse, tebessüm et.

    Bahar geldi, karıncalar kış uykusundan uyandılar, yuvalarından dışarıya çıktılar. Yürürken dikkat et, bir karınca bile ezme. Onları çok küçük ve âciz mi görüyorsun? Hayır, karınca bir harikadır. İbret gözüyle bak, onda ilahî hikmet ve sanatın tecellileri vardır.

    Lüzumsuz yere hiçbir yeşilliğe zarar verme, bir ağaçtan bir dal bile koparma. Zevk için avcılık yapma. Öldürmekten zevk almak uğur getirmez. Cana kıyanın ileride canı yanar.

    Birçokları zevk için oltayla balık tutuyor, zavallı hayvanı yakalayınca sevincinden ha, ho, hi diye gülüyor. Sen zevk için balık avlama.

    Gözün kazanç hırsıyla kararmasın. Hayırlı, feyizli, bereketli ve helâl az bir kazancın; şüpheli, haram, bulaşık çok kazançtan hayırlı olduğunu, iki kere ikinin dört ettiği gibi bilmelisin.

    Zâlim olmaktansa, mazlum olmayı tercih et. Mazlum olana (zulme uğrayana) Mahkeme-i Ruzî Ceza’da hesap sormazlar, ama zâlimlerin işi yaman olur.

    Kimseyi aldatma. Peygamber ne buyurmuş:

    “Bizi aldatan bizden değildir.”

    Yine Peygambere kulak ver:

    “Büyüklerimize hürmet etmeyen, küçüklerimize şefkatle muamele etmeyen bizden değildir”

    diyor.

    Peygamber bir gün Ashabından bir zata:

    “Ey filan, evine çekil ve ağla”

    demiş. İşte o filan sensin. Hiç ağlayabiliyor musun?

    Peygamber

    “Merhamet etmeyene, merhamet edilmez”

    buyuruyor. Bu senin için çok önemli, çok hayatî bir uyarıdır. Gaddar ve merhametsiz olma.

    Kendine, kendinden büyük düşman bulamazsın. Nefsinden kork.

    “Sana yapılmasını istemediğin şeyleri, sen de başkalarına yapma.”

    Hazret-i Ebu Bekir’i tenha bir yerde dilini eliyle çekiştirirken görmüşler.

    “Ey Allah’ın rahmetine nail olasıca, nedir bu yaptığın?”

    demişler.

    “Ne çekiyorsam, hep bundan çekiyorum”

    cevabını vermiş.
    O Peygamberlerden sonra insanların en yücesi, velilerin birincisi, sıddıkîyet makamının sultanıydı. Böyle olmasına rağmen, kendi dilinden şikayetçi imiş. Peki sen bu halinle ne durumdasın?

    Bulaşık işlerden uzak dur. Haram ve helâl bellidir, haramlardan kaç, helâl olan şeylere de ihtiyacın kadar tâlip ol. Bir de bu ikisinin arasında şüpheli, bulaşık işler vardır, onlardan bucak bucak kaç.

    Birtakım kimseler, bu dünyanın kemiklerine aç köpekler gibi saldırıyorlar. Sakın sen onlardan olma. Yaratan; kullarının rızıklarına kefil olmuştur, rızkın her gün sana gelir. Bazen peynir ekmek, bazen zengin bir sofra. Yağlı kemik peşinde koşma.

    Riyasete talip olma. Matlup olursa, ehil değilsen sakın kabul etme. Ehil isen, kabul edebilirsin; lakin bil ki, riyaset ateşten bir gömlektir. Zavallı Adnan Menderes’in İmralı’da nasıl asıldığını duydun mu?

    Hikmete talip ol. Bilgelik, faydalı ilim, kültür dünyanın öbür ucunda da olsa, onu edinmeye çalış. Peygamber

    “Ya Rabbi! Faydasız ilimden Sana sığınırım”

    buyurmuş. Faydasız ilim yüktür, zehirdir.

    İhtiyacın varsa, orta bir cep telefonu alabilirsin. Fakat bil ki, hem maddî sağlığını, hem manevi sağlığını, hem de huzurunu kaybedersin. İyi konuşmalar…

    Şimdiye kadar lüzumundan fazla, aşırı bir şekilde “Ben… ben… ben…” dedin, çok rica ediyorum, bir müddet ben deme. Bâki selâm ve ihtiram. 14 Nisan 2004 Çarşamba

    Yaz Tâtilinde Gençler

    Okulların tatil olmasına bir ay kaldı. Eğitim sistemimiz

    “Con Ahmet Beyin Devri Daim Makinesi”

    gibi harıl harıl, paldur küldür çalışıyor ama doğru dürüst ne bilgi ve kültür verebiliyor, ne de ahlâk ve karakter terbiyesi…

    Maalesef genç nesillerimiz harcanmaktadır. Milyonlarca çocuğumuz ve gencimiz bir sele kapılmış gidiyorlar. Bunların hepsini kurtarmak mümkün olmaz, yüzde biri kurtarılsa, yine de büyük bir başarı sayılır.

    Bazısının içinde adam olmak duygusu ve hırsı yoktur. Bazı gençler ise, yetişmek, iyi insan olmak, kültürlü olmak, ahlâklı ve faziletli olmak hırs ve iştiyakına sahiptir. Bunların yüzde bir olduğunu farz edelim, işte bu yüzde birlerin aranması, bulunması ve plan-program dahilinde alternatif-paralel bir eğitimle yetiştirilmesi gerekir. Bu hizmeti kimler yapacak? Bir fikrim yok… Bildiğim tek şey, öyle sıradan Müslümanların böyle önemli bir yetiştirme hizmetini yapamayacaklarıdır.

    Bazı cemaatlerde şu zihniyet var:

    “Bizim cemaatimiz haktır. Bize intisap eden Mevla’sını bulur, kurtulur… Bizim Efendi Hazretlerimiz çok büyüktür, zamanın en büyüğüdür, ona bağlanan hak yola girmiş olur…”

    Bunlar -mazur görsünler- afyonlayıcı, tembelleştirici, ilerlemekten alıkoyucu kuruntulardır.

    İnsanoğlunun adam olması için, İki temel şart gereklidir:

    1. Cevheri, tabiatı, yaratılışı müsait olacak. Yani içinde adam olma istidatı (yatkınlığı), kabiliyeti bulunacak.

    2. Ondaki bu cevher, istidat, bu kabiliyet uygun bir eğitimle, terbiye metoduyla, ehliyetli ve vasıflı mürebbilerle işlenecek, geliştirilecek.

    Kırsal kesim, gecekondu, varoş kültürlü ve zihniyetli Müslümanlarda, bu dediklerim kavram olarak bile yoktur.

    “Bizim Efendiye bağlı gençler elmastır, pırlantadır, yirmi dört ayar altındır…”

    edebiyatı hâkimdir.

    Yetişmek isteyen birtakım hevesli gençler, bazı hocalara, ağabeylere, üstadlara takılıyor. Bunların hepsini tenkid etmiyorum ama bazıları, olmadıkları halde kendilerini mürşid-i kamil sanıyorlar, mürşidlik taslıyorlar. Her mürebbi, her ağabey, her hoca, her büyük, her üstad mürşid-i kâmil değildir…

    Yetişmek, adam olmak, harcanmamak isteyen gençlere bazı tavsiyelerde bulunmak istiyorum:

    1. Ehliyetli bir hoca bulamazlarsa büyük İslâm alimlerinin, kamil mürşidlerin telif etmiş oldukları güvenilir, muteber kitapları, risaleleri dikkatli bir şekilde okusunlar, onlardan feyz almaya çalışsınlar. Sakın ola ki, Müslüman oryantalistlerin, reformcuların, yenilikçilerin, aktivistlerin, maceraperestlerin, cübbeli ve sarıklı farmasonların akıl karıştırıcı, bozuk kitapları ve yazıları okunmaya. Birinci cins kitaplar kişiyi Mevla’sına, ikincisi belasına götürür. Parlak edebiyata kanmayalım,

    “Altından sakın, zehri teneke kupa içinde sunmazlar…”

    2. On beş, yirmi yaş arasındaki gençler, kendilerine nelerin yaradığı, nelerin zararlı olduğu hususunda her zaman isabetli kararlar veremez. Onlara geleneksel sanatlarımızdan birini öğrenmelerini önemle tavsiye ediyorum. Hattatlık, ebruculuk, müzehhiblik gibi sanatlar hayli tanındı ve yaygınlaştı. Bunların dışında araştırmalar yapsınlar, pek revaçta olmayan sanatları öğrensinler, yaşatsınlar. Mesela (kursu varsa) el yapımı kağıt, toprak ve seramik sanatı, tesbihçilik- takıcılık, tahta oymacılığı ve saire gibi…

    3. Gençler, arkadaşlarına dikkat etsinler.

    “Bana arkadaşını göster, senin kim olduğunu söyleyeyim.”

    Haylaz, serseri, ağzı bozuk, tembel, kopyacı, savruk, zevzek arkadaşlar temiz çocuğu bozar. Yıllarca önce bir kitapta okumuştum, bundan yüz sene evvel Boğaziçi yalılarında yaşayan seçkin Osmanlı ailelerinin dokuz-on yaşındaki çocukları, komşu yalıdaki arkadaşlarına gittikleri vakit, kapıdakilere (yaşıtı arkadaşını)

    “Vehbi Bey evde mi?”

    diye sorarlarmış. Düşünebiliyor musunuz, bacak kadar çocuk arkadaşına bey diyor. Zamanın zırzopları bu terbiyeyi anlayamazlar. İngiltere’de 1440’dan beri eğitim veren Eton kolejinde okuyan öğrenciler, günün bazı saatlerinde frakla dolaşırlarmış. Bugünkü gençliğimizin hali yürekler acısıdır. Bana inanmazsanız okul çıkışlarında bir kenardan öğrencilere bakınız. Onları suçlamıyorum, onları bu hale getirenlere öfkeleniyorum.

    4. Yaz tatilinde, haftada bir gün olsun çocuklarımız, gençlerimiz, (imkanı olanlar) fotoğraf makineleriyle birlikte şehir turları, kültür gezileri yapsınlar. Mesela Ankara’da yaşayanlar Kale’ye çıksınlar, eski mahalleleri gezsinler; İstanbul’da yaşayanlar suriçi mahallelerini dolaşsınlar, bir gün Ayvansaray ve civarını, başka bir gün Balat ve Fener’i dolaşsınlar; eski camilerin, eski evlerin fotoğraflarını çeksinler. Buralara gitmeden önce, ön bilgi edinmek için kitaplara, ansiklopedilere baksınlar. Çektikleri resimleri bilahare albüm haline getirsinler.

    5. Gençlerimiz müzeleri de dolaşmalıdır. Öyle öğrenciler görüyorum ki, hem dindar geçiniyorlar, hem de istanbul’da yaşadıkları halde Sultanahmet’teki “Türk-İslâm Eserleri Müzesi”ni gezmemişler. “Ol mahiler ki, derya içredir, deryayı bilmezler…”

    6. Anadilimiz Türkçe’dir, Türkçe konuşuyoruz… Lakin zengin, edebî, doğru-dürüst bir Türkçe’miz yok. Gençlerimiz mutlaka özel edebiyat dersleri almalıdır. Mutlaka, 1928’den önce en az bin yıl boyunca milletimizin kullanmış olduğu, bazılarının eski yazı dediği, aslında eskimez yazı ile okumaları gerekir. Lisanımız kasıtlı ve şiddete dayalı baskılarla aşırı şekilde değişime uğratılmış, yozlaştırılmış, kültür kopukluğu meydana getirilmiştir. Yüzde bir nisbetinde olan istidatlı gençlerimiz, bu hususta da gayret sarf etmeli, İslâm-Kur’an yazısıyla kaleme alınmış, Türkçe eserleri, belgeleri, mezar taşlarını, kitabeleri okuyup anlayabilecek seviyede Osmanlıca öğrenmelidirler.

    7. Ahlâk ve karakter terbiyesi de çok önemli bir maddedir. Müslümanlık yüksek ahlâk, yüksek karakter, yüksek edeb ve terbiye demektir. Bir çocuk, bir genç bunları kendi kendine oturduğu yerde elde edemez. Mutlaka uygun bir eğitim alması gerekir. Yüksek ahlâk ve karakter teorik olarak, kitap olarak elde edilemez, yaşanmalıdır. Her gence, onun en büyük düşmanının “kendisi, nefs-i emmaresi” olduğu iyice anlatılacaktır. Lisan afetleri öğretilecektir. Cinsel konuda dikkatli olması, tuzaklara düşmemesi öğretilecektir.

    8. Taşradan, varoşlardan, kırsal kesimden büyük şehirlerimize seller gibi göç oldu. Ülkemizin en büyük şehri şu on beş milyonluk İstanbul, bence dünyanın en büyük köyü, yahut mezrası haline geldi. Gençlerimizi bu konuda da eğitmeliyiz. Bize vasıflı, şehirli, medenî, güçlü Müslümanlar lazımdır. Medenî ve şehirli olmak, kuru lafla olmaz. Gencin, öğrencinin yetişmesi, yetiştirilmesi, terbiye edilmesi gerekir. Nasıl konuşacak, nasıl hitap edecek, kapı zilini nasıl çalacak, telefonda nasıl konuşacak?.. İslâm terbiyesinde bir büyüğe giden küçük, selam verir, lakin büyüğe

    “Efendim nasılsınız?”

    diye sormaz. Hal hatır sormakta öncelik hakkı büyüğündür.

    Küçük kendisine yer gösterilmedikçe bir yere oturmaz. Cep telefonu varsa bir yere gittiği vakit, onu mutlaka kapalı tutar. Misafirlikte cep telefonunun zır zır çalması, ziyaretçi için çok büyük bir ayıp ve terbiyesizliktir. Büyük çay, kahve, meşrubat ikram ederse küçük ziyaretçi yerinden kalkar, tepsiyi daha kapıdan büyüğün elinden alır… Bu gibi görgü kurallarını insanlar sonradan, aile içinde veya toplumda öğrenirler. Ülkemizde, kültür yozlaşması ve bedevîleşme çığırı dolayısıyla bu konuda büyük bir kargaşa ve boşluk görülmektedir.

    Ana babalar, evlatlarının terbiyeli, edepli, görgülü, nazik, kibar, medenî, efendi olmaları için, onları ehliyetli büyüklere gönderip ders almalarını sağlamalıdır. Bilgisayar kursuna gidiyor, body buildig kursuna gidiyor, İngilizce dersi alıyor… fakat görgü, edeb, terbiye, nezaket konusunda hiçbir şey yapmıyor. Bu ne korkunç ihmal ve eksikliktir! 31 Mayıs 2004 Pazartesi

    Okullarda İrtica ve Fuhuş

    Bugün size aynı günde yayınlanmış iki ayrı gazete yazısından bahsedeceğim. Birincisi

    “İlkokul Çocuğuna İrtica Broşürü”

    başlığıyla Milliyet’te yayınlandı

    (8 Haz. 2004).

    Bu haberin ana başlığının altındaki ikinci başlıkta

    “Muğla’da ders verdiği öğrencilere irtica broşürleri dağıtan öğretmen açığa alındı ve hakkında idarî soruşturma başlatıldı”

    diye yazılıyor.

    Hasan Erdoğan

    adındaki

    (34 yaşındaki)

    öğretmen öğrencilere ders sonu münasebetiyle faydalı, ahlâkî, dinî broşürler dağıtmış ve bu yüzden açığa alınmış, hakkında tahkikata başlanmış. Neymiş bu broşürler? Bilgileri hep Milliyet’ten alıp yazıyorum. İrticaî broşürlerden birinde

    “Ahiret Hava Yollarından Duyuru”

    başlığıyla bu bilgiler veriliyormuş:

    Hareket yeri: Dünya… Varış yeri: Ahiret… Müracaat için kimlik kartınızda şu bilgiler bulunmaktadır:

    İsim: Ademoğlu… Cinsiyeti: Toprak… Adresi: Dünya…

    Müsaade edilen eşya: (1) Beş metre patiska, (2) Sâlih amel, (3) Sâlih bir evlâdın duası, (4) Faydalı bir ilim…

    Mutlu ve rahat bir yolculuk için sayın yolcularımızın Kur’ân-ı Kerim ve Hadîs-i şeriflerdeki talimatlara uymaları önemle rica olunur…

    Aleyhinde yaygara kopartılan Müslüman öğretmen, öğrencilere dört çeşit broşür dağıtmış. Bunlar:

    1. Yukarıda zikr edilen “Ahiret Hava Yollarından Duyuru”,

    2. Cennetle Müjdelenen Kadınlar,

    3. Namazı terk etmenin cezası,

    4. Milliyet’e göre tamamı Arapça bir broşür… Herhalde bir

    duâ kitabı…

    Şimdi soruyorum:

    Gazetenin verdiği bilgilere göre bu broşürlerin hiçbiri irticaî mahiyette değildir. Bunlar dinî, ahlâkî, faydalı broşürlerdir.

    “Cennetle müjdelenen kadınların”

    irtica ile ne gibi bir alakası olabilir? Peygamber hanımları, sahabe hanımlar, veliyye kadınlar, İslâm tarihinde görülen âlime, fâdıla, büyük ve ünlü kadınlar. Okullarımızdaki kız öğrencilerin elbette bu gibi hanımları tanımaları ve onların yüksekliklerinden, dindarlıklarından, güzel ve örnek hayatlarından ibret almaları gerekmez mi?

    Gelelim

    “Namazı Terk Etmenin Cezası”

    adlı broşüre. İsminden de anlaşılacağı üzere bu broşür namazı terk edenleri uyarmaktadır. Bunun irtica ile ne alakası olabilir? Namaz İslâm dininin, mü’minlere en büyük ibadet olarak gösterdiği dinî bir eylem değil midir? Birtakım adamlar bu konudaki propagandalardan niçin gocunuyorlar? Arapça duâ broşürü de irtica ile alakasız dinî bir yayındır.

    Milliyet gazetesini böyle olumsuz ve agresif bir yayın yaptığı için ne kadar kınasak, ne kadar ayıplasak azdır. Bir gazeteci Müslüman olmayabilir, başka bir dine mensup olabilir veya ateist olabilir. Mason, Bahaî, Rotaryen, şu veya bu olabilir ama Türkiye gibi ezici çoğunluğu Müslüman olan bu memlekette, yıl sonunda öğrencilerine faydalı, dinî, ahlâkî broşürler dağıtan örnek bir öğretmen hakkında böyle taraflı, kasıtlı, aşağılayıcı yayın yapamaz.

    Teessüf ediyorum… Hiçbir gazetenin ve gazetecinin agresif ve kasıtlı din aleyhtarlığı yapmaya hakkı yoktur. Medenî insanlar, vatandaşlarının, ülkelerinin dinine, inancına, temel hürriyetlerine saygı gösterir.

    Öğrencilerine dinî, ahlâkî broşür dağıttığı için açığa alınan, hakkında idarî soruşturma başlatılan saygıdeğer öğretmen

    Hasan Ali Erdoğan

    beye geçmiş olsun diyorum. Tebrik ve takdir edilmesi gerekirken böyle bir muameleye mâruz kalması ne kadar garip ve hazindir. Ülkemizde bazı adamlar, bazı kurumlar, bazı lobiler ve bazı gazeteler dine ve dindarlara karşı terör uyguluyor. İdealist avukatlarımız, insan hakları derneklerimiz, medenî vatandaşlarımız açığa alınan öğretmeni savunmak üzere harekete geçmelidir.

    Milliyet gazetesi açığa alınan öğretmenin

    “Bölücülük yaptığını”

    yazıyor. Küçük öğrencilere dinî ve ahlâkî broşür dağıtmanın bölücülükle ne ilgisi vardır? Türkiye bu kafa ile Avrupa Birliği’ne giremez.

    (İkinci yazı) Dünden Bugüne Tercüman gazetesinde çıktı.

    Fıkra muharriri

    (köşeyazarı)

    Serdar Arseven

    “Okulda Fuhuş, Okulda Siyaset”

    başlıklı yazısında şu cümleleri kullanmış:

    “Gündeme bir bakın, birçok okulda fuhuş skandalları… Laik rejim açısından tehdit oluşturmayan “delikanlı” (!), okul arkadaşını hamile bırakmak için neler yaptığını kasetle ispat ediyor… Fuhuş, uyuşturucu, şiddet. Okul çevrelerinde çatır çatır!.. Aileler tedirgin… Çocuğunu İmam-Hatip’e gönderen aile ise bir hayli rahat!..”

    Geçenlerde yazmıştım, İstanbul’un suriçindeki tarihî bir semtindeki ilköğretim okulunda, altı erkek çocuk bir kız arkadaşlarıyla bodrumda fuhuş yapmışlar, kız gebe kalınca mesele anlaşılmış, erkek çocuklar okuldan atılmış.

    Denizli’de, bazı liseli kızların seks partilerini gösteren pornografik CD’ler gösterilmiş. Emniyetmüdürü

    “Çok şükür bu kızlar Denizlili değil”

    demiş. Okullardaki uyuşturucu kullanma yaşı 11’e kadar düşmüş. Milliyet gazetesi, faydalı dinî-ahlâkî broşürlerin dağıtılmasına irtica diyeceğine okullardaki fuhuş ve uyuşturucu rezaletiyle ilgilense daha iyi etmiş olur.

    Sevgili okuyucularıma hitap ediyorum: Okul yaşındaki kendi çocuklarınıza, komşuların ve çevrenin çocuklarına, yaz tatilinde okumaları için faydalı, ahlâkî, dinî küçük broşürler hediye ediniz, dağıtınız. Tabiî ki, çocuğun ailesi bunlara karşı değilse… Sanırım, böyle dinî ve ahlâkî faydalı broşürlere karşı çıkanların nisbeti yüzde bir bile değildir.

    Diyanet İşleri Başkanlığı çocuklar için bu gibi broşürler yayınlamalıdır.

    Broşürün, kitapçığın üzerinde

    “T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı”

    damgasını görünce birtakım fanatik ve agresifler saldırmak hususunda tereddüt edeceklerdir.

    Yaz tatilinde çocuklarımıza din bilgisi, Kur’ân bilgisi, ahlâk bilgisi vermek için bir seferberlik başlatmalıyız. Dinsizler, Cennetle müjdelenmiş faziletli İslâm hanımlarının çocuklara tanıtılmasını istemezler. Onlar gençliğe:

    – Film artistlerini,

    – Şarkıcı ve türkücüleri,

    – Mankenleri… örnek ve model olarak gösterirler.

    AKP iktidarından da rica ediyoruz:

    Öğrencilerine faydalı ve ahlâkî broşürler dağıtan öğretmenin açığa alınması ve hakkında soruşturma başlatılması gibi idarî işler büyük halk yığınları tarafından üzüntü ile karşılanmaktadır.

    AKP iktidarı bu gibi yanlış, gayr-i medenî icraattan kaçınmalıdır. Birtakım çevrelere hoş görünmek için bunları yapmak veya göz yummak kimseye itibar kazandırmaz.

    Öğretmenevindeki düzmece çarşaf haberinden sonra Milliyet’in tirajı düşmeye başlamıştır. Bazı gazeteler ve gazeteciler şu hususu iyi bilmelidir ki,

    Türkiye Müslüman bir ülkedir ve Müslüman kalacaktır.

    Türkiye Müslümanlarının, İngiltere’de yaşayan Müslümanlar kadar hakkı ve hürriyeti olmalıdır. Hiçbir Müslüman vatandaş, dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı rahatsız ve tedirgin edilmemelidir. Öğrencilerine dinî, ahlâkî broşür hediye ettiği için açığa alınan öğretmenle ilgili haber yabancı dillere çevrilerek bütün dünyaya dağıtılmalıdır.

    Birtakım Pembe’ler bu ülkenin, kendilerine babalarından miras kalmış çiftlikleri veya mandıraları mı olduğunu sanıyor? Efendiler kendinize geliniz… Efendiler medenî olunuz… Efendiler, halkın din, inanç, inandığı gibi yaşamak, din eğitimi yapmak, dini için çalışmak haklarına ve hürriyetlerine saygı gösteriniz. 10 Haziran 2004

    Görgü, Edeb, Terbiye, Nezaket, Efendilik…

    1. Randevuya tam saatinde gidilmelidir. Ne erken, ne geç. Saatine, dakikasına riayet etmemek karşısındakine hakaret mânâsına gelir.

    2. Randevusuna geç gelip sonra da pişmiş kelle gibi sırıtarak “Malûm, trafik yüzünden geciktim…” demek çok ayıptır. Şehrin yerlisi, trafik sıkışıklığını bilir ve ona göre tedbir alır, yola erkenden çıkar.

    3. Kapı bir kere çalınır, beklenir. Üstüste iki, üç veya dört kere zile basmak ayıptır, görgüsüzlüktür. Açılmazsa bir buçuk veya iki dakika sonra tekrar basılır. Üçüncü defasında da açılmazsa geri dönülür.

    4. Bir yere telefon eden, karşı taraf cihazı açınca

    “Ben filan, filanca ile görüşmek istiyorum…”

    şeklinde kendini tanıtır, görüşmek istediği zatın ismini verir. “Ora nere?..Numarayı tekrar ediniz…” gibi lâflar etmek kabalıktır.

    5. Telefonsuz, randevusuz âni ziyaretler câiz değildir. Çok yakın, çok samimî kimseler olursa caiz olabilir.

    6. Sohbetlerde çok konuşmak, uzun monologlar yapmak, mütemadiyen “Ben ben ben… Ben de ben… Ben bana benden beni…” diyerek hep kendinden bahsetmek terbiyeye münâfidir.

    7. Sohbetlerde eşitlik olmaz. Gençler susar, büyükler ve bilenler konuşur.

    8. İkram edilen çay, kahve, meşrubatı aceleyle birkaç yudumda hemen bitirmek görgüsüzlüktür. Yudum yudum içmelidir. Bazılarının yemek borusu teneke ile mi kaplıdır ki, ev sahibi çayların dağıtımını bitirmeden bizimki bardağı boşaltmış oluyor?

    9. Yemek yerken, son derece aç ve iştahlı da olsa, sanki hiç aç değilmiş gibi sâkin sâkin yemeli içmelidir. Yemek gelince gözleri fal taşı ve ağzı faraş gibi açılan, çılgın gibi yemeye başlayan, ağzından ve boğazından şapırtılar ve gurultular çıkan adamlar görgüsüzdür.

    10. Yemek beğenmemek çok ayıptır. “Ben bamya sevmem, ben işkembe çorbası sevmem, ben makarna yemem…” gibi lâflar edenler terbiyesi kıt kimselerdir. İkram edilen şey yenir, yemek seçilmez, ev sahibi üzülmez.

    11. Misafirlikte ve ziyarette cep telefonu mutlaka kapalı tutulur. Açık bırakmak, telefon çalınca cihaza sarılıp konuşmak ayıptır, ayıptır, ayıptır… Hem de görgüsüzlüktür.

    12. Hastalık, zaruret gibi bir sebep olmadıkça ziyaretlerde, misafirlikte tuvalete gidilmez. Yemeklerden sonra, evin durumu müsaitse el yıkanabilir.

    13. Misafirlikte, perhiz yapıyorum bahanesiyle ekmeksiz yemek yemek ayıptır, görgüsüzlüktür. Perhiz yapmak isteyen bol bol ekmeksiz katık ve yemek yiyeceğine, katığı ve yemeği az yer, ekmeği bol…

    14. Nasıl ve ne miktarda yemek yediğini göreyim, senin ne mal olduğunu söyleyeyim…

    15. Başkalarının evi devlethânedir, senin evin fakirhâne…

    16. İkram edilen çay, kahve, yemek, tatlı, meyve, kurabiye, limonata için teşekkür edilmeli, bunların lezzetli olduğu bildirilmelidir.

    17. Önceden haber verilmeden misafirliğe ve ziyarete küçük çocuk getirilmez.

    18. Bir kişinin ne mal olduğu çocuğunun davranışından ve terbiyesinden belli olur.

    19. Maddî imkânı müsait olanlar gideceği yere sembolik de olsa hediye götürürler. Faydalı bir kitap, küçük ve basit de olsa, geleneksel bir sanat eşyası gibi.

    20. Ziyaretlerde, sohbetlerde gıybetten, çekiştirmeden, nemîmeden kaçınılmalıdır.

    21. Medenî, vasıflı, efendi insanlar sohbetlerde, ilmî, edebî, tarihî, tasavvufî, sanatla ilgili faydalı konuşmalar yaparlar; zevzeklik, gevezelik, boşboğazlık etmezler.

    22. Gerçekten tenkit edilmesi gereken bir husus varsa, şahıs veya topluluk adı verilmeden anonim tenkitler yapılabilir.

    23. Tenkit ederken hem savcılık, hem hâkimlik, hem de cellatlık yapmaktan kaçınılmalıdır.

    24. Misafirlere ve davetlilere ikram niyetiyle çeşitli yiyecek veya içecekler sunulabilir. Niyet gösteriş ve tafra olursa haramdır.

    25. Ziyafetlerde patlayıncaya, çatlayıncaya, tıksırıncaya, komaya girinceye kadar atıştırmak, tıkınmak görgüsüzlüktür.

    26. Misafirlerin ayakkabıları, uçları evin içine doğru olacak şekilde dizilir. Böylece, giderken arkalarını dönmemiş olurlar, hem de

    “Yine bekleriz, istikametiniz bizim ev olsun…”

    mânâsına gelir.

    27. Batı kültür ve görgüsünde kahveyi höpürdeterek içmek ayıptır, kabalıktır. Bizde ise höpürdetmekte bir beis yoktur. Yerine ve adamına göre buna dikkat edilmelidir.

    28. Konuşmalarda ukalâlıktan, bilgiçlik taslamaktan, her şeyi ben bilirim havalarından, tafrafüruşluktan kaçınılmalıdır. Mütevâzı, alçakgönüllü olunmalıdır.

    29. Çeşitli meşreblere mensup Müslümanların bulunduğu bir mecliste kendi tarikatının, şeyhinin, üstadının, mürşidinin propagandası yapılmaz; ismi anılan her şeyhe, her hocaya hürmet gösterilir.

    30. Toplumda

    “Olduğu gibi görünmeli, göründüğü gibi olmalıdır.”

    31. Kendileriyle ülfet ve ünsiyet edilemeyen kimselerde hayır yoktur.

    32. Hanefî mezhebinde olan kimselere balık dışında deniz ürünleri, meselâ karides veya midye ikram edilmez. Çünkü bunlar hanefî fıkhında tahrimen mekruhtur.

    33. Misafirlikte “Bu et helâl midir…” gibi sorular yöneltmek terbiyesizliktir.

    34. Arkandan “Ne aç gözlü adammış” dedirtmektense sofradan doymadan kalkman yeğdir.

    35. Misafir olarak bulunduğun evde kesinlikle sigara içme, içmek için izin isteme.

    36. Yolculukta trende, otobüste, uçakta bir şey yerken yanındakine de ikram et.

    37. Bir toplulukta, derecen yüksek de olsa, kendini orada bulunanların en hakiri, en nâçizi, en sonuncusu olarak kabul et. Böylece gurur, kibir ve büyüklenme belâsından kurtulmuş olursun.

    38. Kişilerin özel hayatları, gizli günahları, saklı çirkin halleri, araştırılmaz. İslâm dini tecessüsü yasak kılmıştır. Lakin açıkta, küstahça, topluma kötü örnek olacak şekilde işlenen cehri günahlar, fısklar, fücurlar tenkit edilebilir. Bu tenkitleri gençlerin yapması doğru olmaz.

    39. Konuşmadan, lâf etmeden, çeneni açmadan önce iyi düşün: Söylediğin her sözün sorumluluğu, vebali vardır. Dünyada ve âhirette aleyhine delil olabilir. Öyleyse, yâ hayırlı, faydalı, hikmetli söz söyle, ya da çeneni kapat. Bir insanın ne mal olduğu konuşmasından belli olur.

    40. Açıkta, sokakta, herkesin göreceği yerde yemek yeme. Böyle bir şey mürüvvete aykırıdır. Mürüvvetin ne olduğunu biliyor musun? Eskiden, sokakta yemek yiyenlerin şahadeti İslâm mahkemelerinde altı ay kabul edilmezmiş…

    41. Pahalı, lüks, ağır yemekleri kesinlikle bir buçuk porsiyon ısmarlama. Bu hem görgüsüzlük ve magandalık, hem de israf olur.

    42. Vasıflı ve medenî insanlar yemek, tıkınmak için yaşamazlar; yaşamak için yerler, beslenirler.

    43. Müslüman bir

    “homo religiosis”

    tir, bir homo economicus değil. Dini imanı para olan, maddeyi mâbut haline getirip ona tapan kimselerin Müslümanlığı da, kibarlığı da, nezaketi de sahtedir.

    44. Bir büyük sözünde şöyle buyurulmaktadır:

    “Kişinin namazı ve orucu seni zarara uğratmasın. Sen onun parayla olan muamelesine bak…”

    45. Büyüklerimize hürmet etmeyen, küçüklerimize şefkat ve merhametle muamele etmeyen olgun Müslüman olamaz.

    46. Bir büyük zata sormuşlar:

    “Bunca edebi ve ahlâkı nasıl edindiniz?” “Kendi edebsizliklerime, ayıplarıma, noksanlarıma bakarak…”

    cevabını vermişler. Olgun, terbiyeli, edebli insanlar kendilerine yöneltilen uyarıcı tenkitleri can kulağı ile dinlerler, hatâlarını öğrenip düzelmeye çalışırlar.

    47. Ehlullahın büyüklerinden Süleyman Daranî hazretleri

    (Allah onun yüce sırrını takdis buyursun)

    şu hikmetli sözü söylemiştir:

    “Bütün cihan halkı beni kötülemek hususunda birleşse, benim kendi nefsimi kötülediğim kadar kötüleyemezler…”

    Bunu düstur edin.

    48. Edepli, ahlâklı, faziletli insanlar bazı yarışlara katılmazlar. Meselâ onlar sidik yarışı yapmazlar. Yapamazlar…

    49. Kendi nefsinde tatbik etmediğin bir nasihati başkalarına yapma. O nasihati önce kendi nefsine yap, nefsin onu uygulasın, ondan sonra başkalarına yapabilirsin.

    50. Yağcıların, yalakaların, kuyruk sallayıcıların, yağlı kemik peşinde koşan aç köpeklerin arasında bulunma. Onlardan bucak bucak kaç.

    51. Pahalı, gösterişli, lüks, markalı giyim kuşama bürünme. Bunları alamayanları, dolaylı şekilde de olsa ezmeye hakkın yoktur. Zarif ve şık olabilirsin. Orta halli olmak şartıyla… 15 Haziran 2004

    Medya Sahasında Adam Yetiştirmek

    Çok zeki, çok akıllı

    (zeka ile akıl ayrı şeylerdir),

    çok kültürlü, çok istidatlı, çok kabiliyetli birkaç Müslüman genci gazetecilik, dergicilik, yayıncılık, yazarlık, araştırmacılık konusunda yetiştirmek lazımdır. Diyelim ki, böyle bir genç buldunuz kendisiyle bir görüşme yaptınız, işe başlatacaksınız. Genç size ilk olarak şu soruyu yöneltiyor:

    – Bana ayda kaç lira vereceksiniz? Bu genci hemen kovmak gerekir.

    Böyle bir işte çalışacak, yetişecek, yetiştirilecek gence elbette uygun ve münasip bir ücret verilir ama bu husus asla sorulmaz, pazarlık konusu olmaz.

    İşin ideal tarafı şudur:

    Terbiyeli, efendi, karakterli, faziletli, meziyetli genç; para ve maaş konusunda hiçbir şey konuşmaz, işe başlar. Bir ay sonra zarf içine konulmuş bir miktar para kendisine uzatılır, “bu sizin bir aylık harçlığınızdır…” denilir. Genç mahçub olur, kızarır “hacet yoktu efendim…” der. Siz ısrar edersiniz, bunun üzerine zarfı alır, “teşekkür ederim, bereket versin” der ve cebine koyar. Zarfı açıp parayı saymak büyük terbiyesizliktir;

    Böyle devirde, böyle genç bulunmazmış… Bulunmazsa, bu konuda adam da yetişmez.

    Herkes için söylemiyorum ama bir kısım müstesna gençlerin Ömer Seyfettin’in Pembe İncili Kaftan hikayesindeki zat gibi olmaları gerekir.

    Müslüman’mış ama dinî imanı paraymış yahut para hususunda son derece aç gözlüymüş, ben böyle Müslümanı ne yapayım!

    Gazeteciliğin, dergiciliğin, yayıncılığın, fikir hayatının, yazarlığın dereceleri ve kategorileri vardır:

    – Bu işin yüksek mimarı durumunda olanlar.

    – Yüksek mühendisi durumunda olanlar.

    – Teknisyeni durumunda olanlar.

    – Muslukçusu ve tamircisi durumunda olanlar,

    Birinci kategoride yetişebilmek ve olabilmek için bir takım ruh asaleti kurallarına uymak gerekir.

    1966’da günlük Bugün gazetesini yayınlamaya başladım. İslamî kesimde sarı basın kartlı gazeteci yoktu. Basın İlan Kurumu’ndan ilan alabilmek için yirmi yedi kişilik basın kartlı sigortalı-vergili kadromuz bulunması gerekiyordu. Bir arkadaşımızı vazifelendirdik, çoğu bizim inançlarımızı, görüşlerimizi paylaşmayan, çeşitli sebeplerle iş bulamamış kimselerden meydana gelen bir kadro kurmuştuk.

    Aradan kırk seneye yakın zaman geçti, çok şükür şu anda yurt çapında yüzlerce, belki de binlerce sarı kartlı profesyonel Müslüman gazeteci var.

    Gazeteciler de, futbolcular gibidir. Birinci ligde, ikinci ligde, üçüncü ligde oynarlar. Kemmiyet, sayı meselesini halletmiş sayılırız. Bundan sonra vasfa, keyfiyete, güce, üstünlüğe yönelmeliyiz.

    Yakın tarihimizde Selanik Dönmesi bir Ahmet Emîn Yalman vardı. Birkaç yabancı dili, onlarla makale yazabilecek derecede iyi bilirdi. Amerika’nın Columbia Üniversitesi’nde okumuştu. Bizim İslamî kesimde o ayarda bir gazeteci var mıdır?

    İş Müslüman olmakla, inançlı olmakla bitmiyor. Nasıl bir Müslümansın? Müslümanlıkta derecen nedir? Ne gibi hüner ve marifetlere sahipsin? Uzmanlık alanındaki rütben nedir?

    Otuz sekiz buçuk milyon nüfuslu Polonya’da haftalık Nie isimli haber-yorum dergisi 780 bin tiraj yapıyor da, Türkiye’nin en büyük haftalık haber-yorum dergisi niçin 15-20 bin satabiliyor?

    Efendim, halkımız okumuyor… Halkımız ilgi göstermiyor… Evet doğrudur, Türk halkı kasıtlı olarak cahil bırakılmıştır, kültür konularıyla gereği gibi ilgilenmemektedir. Lakin başarısızlıklarımızın sebebini sadece buna bağlamamız yanlış olur, kendimizi aldatmak olur.

    Son derece zeki, ehliyetli, cin fikirli, başarılı, becerikli gazeteciler ve dergiciler yetiştirirseniz onlara çalışma sahası ve imkanı temin ederseniz, çalışırlar çırpınırlar ve sonunda inşallah Türkiye’de de haftada 500 bin satan çok güçlü, çok ilgi ve merak çekici, çok üstün bir haftalık dergi çıkartılabilir. Böylece hem gerçeğe, hem ülkeye hizmet edilmiş olur.

    Gençlerimiz içinde, ileride büyük gazeteci, büyük dergici, büyük yazar olabilecek elbette birkaç kişi vardır. Bunları aramak, bulmak ve yetiştirmek gerekir. Bu devirde mükemmel İngilizce bilmeden büyük gazeteci olmak mümkün değildir, İngilizce böyle bir gence on bin dolara iyice öğretilebilir. Müslüman kesimin istidatlı, kabiliyetli, müstesna bir genç için bu parayı harcaması gerekir.

    Daha bunun gibi birtakım bilgileri, hünerleri, marifetleri kazandırmak için gencimize yüz bin dolar harcansa çok mudur? Bunun ileride dinimize, ülkemize, halkımıza, devletimize, kimliğimize edeceği hizmetler düşünülürse bu meblağ son derece düşüktür.

    Cami helalarına, bol şerefeli uzun minarelere, cami kalorifer ve klimalarına, cami şadırvanlarına yekun olarak yüz milyonlarca dolar, hatta milyarlarca dolar harcayan Müslüman bir topluluk medya sahasında hizmet verecek müstesna ve parlak gençlere yardımcı olmuyor. Vah vah!..

    Eskiden savaşlar muharebe meydanlarında kazanılırmış, şimdiki savaşlar medya, kültür, sanat meydanlarında oluyor. 28 Temmuz 2004 Çarşamba

    Nasıl Adamlar?

    Kurtuluş için önce bir adama ihtiyaç var. Sonra onun etrafında on kadar daha adam olmalı. Üçüncü olarak da Türkiye genelinde birkaç bin adam… Bunlar ülkeyi iyi tarafa, kurtuluşa sürüklemeye, yönlendirmeye yeter.

    Bu birin mutlaka inançlı bir Müslüman olması gerekir. Dindarlığının iki tarafı olacaktır. Birinde İmamı Birgivî gibi sert, tâvizsiz olacak, diğerinde Mevlânâ gibi geniş, toleranslı, evrensel hareket edecektir. Bu iki taraf birbiriyle uyuşabilir mi? Elbette uyuşur. Mevlânâ’nın Şeriat tarafı tâvizsizdir. Şeriatın farzlarını, vaciblerini, sünnetlerini eda ettiği gibi nafileleri de yapardı.

    Kültür ve bilgi boyutu bakımından bu kimselerin şu özellikleri olmalıdır:

    1. İslâm kültürüne iyi derecede vâkıf olacak…

    2. Genel kültür sahasında Batılılardan üstün olacak.

    Bu bir, on, birkaç bin adamın başka ne gibi özellikleri olmalıdır?

  • Ahlâk, karakter, aksiyon bakamından kirli tarafları, açıkları, bulaşıklıkları olmamalıdır.
  • Bedevî değil, medenî olmalıdır; şehir kültürüne sahip bulunmalıdır.
  • Dürüstlüklerini, haysiyetlerini, vatansever olduklarını, engin kültürlerini düşmanlarının bir kısmı bile kabul etmelidir.

    Böyle adamlar ne yaparlar?

    – Bunlar, Türkiye’nin temizlenmesi, kurtulması, güçlenmesi, yücelmesi için çareler ve çözümler üretirler.

    – Yapıcı, faydalı, müsbet muhalefet yaparlar.

    – Halka, okumuşlara, gençliğe ışık tutarlar, yol gösterirler, rehberlik ederler.

    – Böyle kimseler kesinlikle doğrudan doğruya siyaset yapmazlar, kendilerine teklif edilse bile iktidarı kabul etmezler. Politikanın üzerinde kalırlar.

    Bu gibi adamlar başka ne gibi şeyleri yapmazlar?

    * Kesinlikle din ticareti, mukaddeset bezirgânlığı yapmazlar. Onlar İslâm’ı, Kur’an’ı, namazı, orucu, kutsal kurumları kendi şahsî menfaat ve nüfuzlarına alet etmezler.

    * Onlar ihtiyaçları dışında mal edinmezler, servet sahibi olmazlar.

    * Onlar halktan kopmazlar, halkın içinde yaşarlar.

    * Onların geçinmek için işleri, memuriyetleri, ticaretleri olabilir ama asıl işleri gerçeğe ve ülkeye hizmet etmektir.

    * Onlar kesinlikle şöhret peşinde koşmazlar, şöhret ve alkış istemezler.

    * Onların nazarında halkın övgüleriyle yergileri arasında herhangi bir fark yoktur. Hattâ övgüleri kendileri için daha tehlikeli bulurlar.

    * Onlar rütbesiz çalışır, riyasete talip olmazlar, matlup olsalar yine kabul etmezler.

    * Onlar zuraret olmadıkça yazmazlar ve konuşmazlar.

    * Onlar laftan, kelâmdan çok aksiyona önem ve ağırlık verirler.

    * Onlar birer kahramandır, lakin kahramanlığı asla kabul etmezler.

    Evet toplumların böyle insanlara, böyle adamlara da ihtiyacı vardır. Bunlar olmazsa toplum bozulur, çözülür, batar.

    Böyle adamların ölçüsü kelle sayısı, rakam çokluğu değil, keyfiyet ve vasıf üstünlüğüdür.

    Bir arı oğulunda bir tek arı beyi (kraliçesi) vardır. İkincisi olmaz. Oğulda bey olmazsa her şey biter, çöker. Bazı adamlar vardır ki, her şeyi isterler. Şan, şeref, şöhret, servet, ikbal, nüfuz, riyaset, tantana, lüks, zenginlik, mal, dünya, âhiret… Bütün mutluluklar bir yerde toplanmaz. Dünya ve âhiret karpuzları bir koltuğa sığmaz. Çilesiz, fedakârlıksız, feragatsiz hizmet olmaz.

    Bazı meslekler ve hizmetler ticaret yapmaya, zengin olmaya izin vermez. Askerlik gibi… Gerçek din hizmetkârlığı gibi. Allah için kurban, küp için kavurma… Ben hem hizmetimi yaparım, hem de malı götürürüm… gibi kuruntular şeytanî vesveselerdir.

    Dünyaya bir güneş yeter, bir ülkeye gerçekten büyük bir adam yeter.

    Türkiye gibi Müslüman bir ülkede bu tek adamın Müslüman olmasından daha tabiî ne olabilir?

    Büyük adam olmanın şartlarından biri de hafifü’l-haz olmaktır. İyi yiyecek, iyi giyinecek, iyi yaşayacak, lüks meskende oturacak, lüks ve gösterişli binitlerde gezecek, yazın lüks ve konforlu yazlıkta keyf sürecek, geliri bol olacak, hesapsız para harcayacak, elini sıcak sudan soğuk suya sokmayacak, aziz canını hiç sıkmayacak… sonra da adam olacak… Mümkün müdür böyle bir şey?

    Peygamber ne demiş:

    “Belânın en şiddetlisi Peygamberlere gelir. Sonra derece derece…”

    Belalara uğramadan, çetin imtihanlarla karşılaşmadan adam olunmaz.

    Gençlerimize bunları anlatmamız lazımdır. Gerçek adam olmak herkese nasip olmaz ama bütün gençlerimiz adam olmak ne demektir bilmelidir.

    Gençliği paraya, servete, zenginliğe, zevke, sefaya, şöhrete, benliğe, rahatlığa, lükse, markaya, gösterişe yönelik bir toplum batmış demektir.

    İyi yetişecek, ileride gerçeğe ve ülkeye hizmet edecek vasıflı gençlerimize çilesiz adam olunamayacağını iyice öğretmemiz, anlatmamız gerekir.

    Sıkı, çileli, çok zor, tahammül sınırlarını zorlayan talimler yapmadan bir genç komanda olabilir mi?

    Dava adamı da böyledir. Dâvasına hizmet eden kimse bilecektir ki, önünde çok çetin, çok zahmetli, çok zor günler ve engeller vardır. İcabında hürriyetini kaybedecektir, hattâ bazen canını.

    Gençlerimizi eyyamcı-oportünist yetiştirmeyelim. Kuyruk sallayacak, yalakalık yapacak ve önüne yağlı bir kemik atılacak… Böyle bir şeye köpekler tâlip ve râzı olur.

    Vaktiyle Hasan Sabbah adlı sapığın fedaileri bile bâtıl dâvaları uğrunda gözlerini bile kırpmadan kendilerini yalçın tepelerden derin uçurumlara atmışlardır

    Gerçeğe, dinine, ülkesine hizmet etmek ne büyük bir şereftir. Bu şeref dâva adamına, ihlâslı ve idealist hizmetkâra yeter. Yanında ayrıca dünya kemikleri istemez. Böyle süflî şeylere tenezzül etmez. 23 Ağustos 2004

    Ahlâk ve Karakter Terbiyesi

    Okullarda biraz fizik, kimya, cebir, geometri öğretiliyor. Yeterli miktarda mı? Hayır. Çünkü diploma alan çocuklarımız üniversiteye girebilmek için ayrıca, avuç dolusu para ödeyerek özel dershanelere gitmek zorundadır. Okullarda çok az miktarda tarih, coğrafya, edebiyat, sosyoloji okutuluyor. Bu dallarda verilen bilgiler son derece yetersizdir.

    Peki okullarımızda ahlâk ve karakter terbiyesi verilebiliyor mu? Ahlâk ve karakter fizik, kimyaya benzemez. Onların bilgilerini ezberler, zihnine nakş edersin, bilmiş olursun. Ahlâk ve karakter sadece bilmekle olmaz. Amel etmek, işlemek, hayatına uygulamak gerekir.

    Çocuklarımıza, genç nesillere okullarda şeref, haysiyet, namus, fazilet, vatanseverlik; iyi insan, iyi vatandaş olmak ne demektir öğretebiliyor muyuz?

    Eğitimin iki hedefi vardır:

    1. Bilgi ve kültür öğretmek,

    2. Ahlâk ve karakter terbiyesi vermek.

    Bir genç sadece bilgiyle adam olamaz. Bilginin yanında aksiyon da gerekir.

    Bilgi insana doğruları gösterir. Ahlâk ve karakter terbiyesi ise iyileri. Bu ikisiyle de iş bitmez aslında. Bir de üçüncü boyut gerekir. O da estetik, güzellik, sanat boyutudur.

    Bu memlekette çoğunluğu teşkil eden Müslümanlar çocuklarını bilgi, ahlâk ve estetik sahasında vasıflı olarak yetiştirebiliyorlar mı?

    Diploma alıp hayata atılan gençlerimiz paraya, dünya menfaatlerine, zenginliğe nasıl bakıyorlar?

    Ruh soyluluğu ne demektir biliyor muyuz?

    Ruh soyluluğuna sahip insanlar, aç köpekler gibi haram kemiklere saldırır mı? Köpeklerin bile vasıflıları, soyluları var. Vasıflı köpek yenilebilecek herşeye saldırmaz. Aç köpeklerin gözünde sadece para, zenginlik, dünya menfaatleri, lüks hayat, ille de yükselmek vardır. Yükselmek, yükselmek… Peki nasıl yükselmek? Yüksek tepelerde hem kartala, hem yılana rastlanır. Biri uçarak, diğeri sürünerek çıkmıştır.

    Gerçeklerin, iyiliklerin, güzelliklerin kaynağı olan İslâm dinine aç köpek zihniyetiyle ve metodlarıyla hizmet edilemez. Sevgili vatanımız ve ülkemiz olan Türkiye’ye aç köpek zihniyetiyle hizmet edilemez.

    Gerçeğe, dine, vatana hizmet edeceklerin idealist olmaları gerekir. Aç köpekler, hizmet perdesi ardında ülkeye hıyanet ederler. Ülkeyi, halkı, devleti, mahallî idareleri soyanlara, talan edenlere nasıl hizmetkâr denilebilir.

    “Senin cebinden para çalmıyorum ya… Çalıyorsam mirî malı çalıyorum, sana ne!..”

    diyen şu soysuzlara bakınız.

    Gerçek dindar, gerçek vatansever kendi şahsî menfaatlerini dininin ve vatanının menfaatlerinin üstünde görmez. Baktı ki, iki menfaat çatışıyor, dininin, vatanının çıkarına öncelik verir. Hem Müslüman, hem haram yiyor… Olur mu böyle şey?

    Biz son otuz yıl içinde ne adamlar gördük. Bir ara radikallik taslıyor, kendilerine bol keseden mücahidlik sıfatını veriyorlardı. Sonra bunların bazısının ellerine imkân ve fırsat geçti ve yemedikleri halt kalmadı. Yakın tarihimizde türedi zenginler zuhur etti. Sanayi, ticaret, çeşitli hizmetler, ziraat, hayvancılık, nakliyat ve bunlara benzer meşru işler yaparak zengin olanlara hürmet ederiz, kendilerini tebrik ederiz. Ya ötekiler, ya ötekiler… Götürücüler, tokatlayıcılar, talancılar, hortumlayıcılar, komisyoncular… Bu memleketin baş belâları. Herif ömrü boyunca belli bir aylıkla çalışmış. Başka bir geliri yok. Mirasa falan da konmamış. Emekli olunca bahçe içinde bir milyon dolarlık bir köşkte oturuyor. Nereden bulmuş, nasıl almış bu köşkü?

    Adam medya prenslerinden. Ayda elli bin dolar maaş alıyor. Transfer ücreti ise bir milyon dolar. Fazileti, hüneri, marifeti nedir bu kişinin?

    Arada bir dosyalar patlıyor bomba gibi. Mafya, uyuşturucu çeteleri, kaçakçılık, korkunç yolsuzluklar… Derin dondurucularda yüzlerce, binlerce dosya varmış. Bekletiliyormuş bunlar. Zamanı gelince meydana çıkarılacaklarmış…

    Bir fahişeye fahişe deseniz sizi mahkemeye verir tazminat alır. Fahişelik sadece birtakım kadınların kendilerini para karşılığında satmaları değildir. Her işin, her mesleğin, her sektörün fahişeleri vardır. Politika fahişeleri, medya fahişeleri, bürokrasi fahişeleri, belediye fahişeleri, dincilik fahişeleri, milliyetçilik fahişeleri, resmî ideoloji fahişeleri…

    Kibar ve yüksek fahişeler vardır. Orta fahişeler vardır. Pespaye sokak fahişeleri vardır. Her birinin fiyatları bellidir. Ortalıkta ne kadar çok fahişe var!

    Bir ara kapkaççılar İstanbul’u kasıp kavuruyordu. Yine varlar ama eskisi kadar değil. Halk onların birileriyle ortak çalıştıklarından bahs edip duruyordu. Bu “ortaklar” fahişe değil de nedir?

    Büyük şehirlerimizden birinde bir şarbay vardı. Onun zamanında şehir randevuevi, kumarhane, batakhane ile dolmuştu. Her akşam (…) arabaları gelir bu batakhanelerden haraçlarını alırdı. Böyle adamlara fahişe demeyip de ne diyeceğiz?

    Herif bir makama geldiğinde çulsuzun tekiydi. O makamdan ayrıldığında doların milyarı ile zengin olmuştu. Nasıl? Alavere dalavere ile. Böyle adamlara faziletli, şerefli, namuslu, vatansever demek mümkün müdür?

    Bu memlekette bunca fahişeyi, bunca uğursuzu kimler yetiştirdi? Pembeler mi, Yeşiller mi, Maviler mi, Morlar mı? Adamlar Türklerden ve Müslümanlardan nefret ediyorlar. Dinleri ve imanları rant yemek, helâl haram ayırımı yapmadan kazanmak, zengin olmak. Böylelerinden Türkiye’ye, Türklere, Türkiyelilere, Müslümanlara ne hayır gelir?

    Sus gerici!.. Sus çağdışı zihniyetli!.. Sus Şeriatçi!..

    Misyonerler yılda on milyonlarca İncil, Hıristiya