İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yayıncılıkta Yozlaşma

 

 

Kırk seneye yakın bir zamandan beri yayıncılık yapmaktayım. 60’lı 70’li yıllarda kitapları genellikle onar bin basardık. Ülkenin nüfusu arttıkça kitapların baskı sayısını düşürmeye başladık. 80’li yıllarda beş bine, ondan sonra üç bine düştü. Şu anda bazı önemli tarihî, kültürel kitapları 1200 adet basabiliyoruz. Diğer bir çok yayınevinin durumu da aynı. Popüler halk kitapları dışında ilmî, ciddî kitaplar artık fazla revaç görmüyor. Bu gerilemenin elbette birçok sebepleri vardır. Ancak bence en mühim sebebi ülkenin çoğunluğunu teşkil eden islâmî kesimin kötü ve sakat bir yapılanma içine girmiş olmasıdır.

Özel diyanetler, dinî cemaatler, din baronları kendi yayınevlerini kurmuşlardır. Futbol takımı tutar gibi tarikat, hizip, fırka, cemaat tutan taraflı dindarlar artık “kendi” yayınevlerinin dışındaki yayınevlerinin çıkarttığı kitapları almamakta, okumamaktadır.

Bundan bir iki yıl evvel çağdaş, sosyetik, açık saçık bir hanım dinî cemaat başkanlarından bir zat hakkında övgülerle dolu şişirme bir kitap yazdı. Ben görmedim, görenler anlattı, o zatın bağlıları kitabı satın almak için uzun kuyruklar meydana getirmişler. Dinî, ilmî, kültürel bakımdan bir değeri olmayan o kitap satış rekorları kırmış. Beride çok faydalı, mutlaka okunması gereken bir eserin yüzüne bakan olmaz; raflarda tozlanır durur.

Allah’ı, Peygamber’i, Kur’anı, Şeriat’ı tanıtan, insanları doğru yola çağıran, emr-i mâruf ve nehy-i münker yapan, ahlâk ve fazilete hizmet eden bir kitap mı çıkarttınız? Ondan fazla satamazsınız. Lakin bir din baronunu göklere çıkartan, onun cemaatini öğen şişirme bir kitap bastırırsanız on binlerce satabilir, yüklü paralar kazanabilir ve bir sürü de aferin alırsınız.

Din baronları kendilerini öğen kitaplara bayılıyor. O baronların beyinleri yıkanmış, robotlaştırılmış, zombi haline getirilmiş fanatik hooliganları da böyle edebiyatları pek severler.

Tabiî ki bu yüzden islâmî yayıncılık fâsid bir daire (kısır bir döngü) içine düşmüş, kültür ve yayın hayatı yozlaşmıştır.

Ben cemaatler, tarikatlar yayın yapmasın demiyorum. Ancak mutlaka faydalı, ciddî, vasıflı kitaplar ve mevkuteler (süreli yayın) çıkartmalıdır.

Şu anda Türkiye’nin en fazla basan dergisi bir cemaate ait olup, bence şekil ve muhteva bakımından pek zaiftir. Peki bu zaif dergi nasıl oluyor da üç yüz bine yakın tiraj yapabilmektedir? Çünkü cemaat bağlıları bu dergiyi yaymak, satmak, ona abone bulmak hususunda seferber olmuşlardır. Kaliteyi, faydayı, ciddiyeti, müessiriyeti düşünen yoktur.

Bir Müslümanın övgülere tâbi olması, kendisini övmesi, övdürmesi İslâm ahlâkının ve tasavvufunun ayıp gördüğü bir noksanlık ve kemalsizliktir. İslâm’a ve millete hizmet için toplanan paraların bir efendi hazretlerinin, bir baronun, bir cemaat başının pohpohlanması uğrunda israf edilmesi günahtır. Medihler, senalar, hamdlar, övgüler Allahü Teâlâ hazretlerine mahsustur. Resûlullah efendimiz “Meddahların suratlarına toprak saçınız” buyuruyor.

Büyük ve önder Müslümanlar iki şeye talip olmazlar:

Riyasete, övgülere ve paraya.

Cenab Şehabeddin “Yüksek tepelerde hem kartala, hem de yılana rastlanır. Biri uçarak, öbürü sürünerek çıkmıştır” diyor bir vecizesinde.

Riyasete talip olmak haramdır. Eğer ehil ve layık değilse, matlub da olsa (istenilse de) kabul etmek yine haramdır. Bu konuda fazla bilgi edinmek isteyenler Elmalı tefsirinin Yunus sûresi bölümündeki izahatı okusunlar.

İslâm hikmeti, “Şöhret âfettir” buyuruyor. İçleri ün kazanmak, insanlar tarafından öğülmek arzusuyla yanan kimseler büyük adam değildir. Büyük adamların fâsık ve fâcir kişiler tarafından yazılmış düzmece medih nâmelere ihtiyacı yoktur.

Başta Resûlullah efendimiz olmak üzere bütün büyüklerimiz mal, servet, para peşinde koşmamışlardır.

Dünya bir cîfedir (leştir) ve ona tâlip olan köpektir.

Ben gençliğimde çok büyük hocaefendiler, dersiâmlar, hakikî şeyhler, kâmil mürşidler, Müslüman münevverler, beyefendiler gördüm ve tanıdım. Onların hiçbiri riyasete, övgüye, şöhrete, dünyaya, paraya, servete tâlib olmamıştır. Olgun ve büyük Müslümanların işi Allah iledir. Gayeleri Allah’ın rızasını, Peygamber’in şefaatini kazanmaktır.

Ramazan’da oruç tutmayan, ibâdet etmeyen, fısk ve fücur ehli kimselerin para kazanmak, menfaat temin etmek için kaleme aldıkları kitaplardaki övgüler hiçbir hocaya, hocaefendiye, şeyhe, din baronuna şan ve itibar kazandırmaz. Bu gibi şeyler şu fânî dünyaya ait oyalanmalardan, avunmalardan, kendi kendini aldatmalardan başka bir işe yaramaz.

Türkiye’de çoğunluğu teşkil eden Müslümanlar islâmî yayın hayatına ciddiyet getirmekle mükelleftirler. Kitapçılığımız, dergiciliğimiz, gazeteciliğimiz İslâm’ın ve çağın gereklerine uygun olmalıdır.

İranlı bir zındık tarafından kaleme alınmış olup içinde “Allah gerçek bir Janus’tur” denilerek, Cenab-ı Hakk’ın iki yüzlü bir Roma putuna teşbih edildiği (benzetildiği) bozuk kitaplar saf ve câhil Müslüman gençlere islâmî yayın diye yutturulmamalıdır.

Para kazanmak için Kadiyanilerin, Vehhabilerin, mezhepsizlerin, bozuk itikadlıların kitapları tercüme edilip yayınlanmamalıdır.

İslâmî yayın hizmetleri birtakım din baronlarının, hiziplerin, fırkaların hooliganlığına âlet edilmemelidir.

Dost acı söylermiş. Tenkitlerim ve uyarılarım doğruysa üzerinde durulmalı, düşünülmeli, aksaklıkların giderilmesi için çare ve çözüm aranmalıdır.

“Bu herif bizim hocamıza, hazretimize dil uzatıyor…” şeklindeki reaksiyonların bir kıymeti yoktur. Doğru mu konuşuyorum, yalan mı? Önemli olan odur.

İslâmî hizmet ve faaliyetleri Amerika’daki Dr. Moon dini zihniyetiyle yürütmeye kimsenin hakkı yoktur.

Gerçek şeyh olmadığı halde şeyhlik taslayan, din istismarı ile büyük saltanat kuran adamların İslâm’a ve Ümmet’e verdiği zararı en azılı din düşmanları bile veremez.

Biz Müslümanlar, öldüğü zaman zırhı birkaç ölçek buğday (bir rivayete göre birkaç ölçek arpa) mukabilinde Medineli bir Yahudide rehin bulunan Resûl-i Kibriya’nın ümmetiyiz. Bu din arivizme, şarlatanlığa, soytarılığa, sahtekârlığa, hizip taassubuna, din istismarına izin vermiyor. Böyle yamuklukları yapan, kendi benlikleri, ihtirasları, dünyevî şehvetleri, megalomanyaklıkları uğrunda kütleleri kaz gibi yolan, inek gibi sağan adamlar hizmet ve faaliyet sahasından kovulmadıkça Müslümanlar izzet ve felah bulamaz. 29 Aralık 1998 Salı

Muhterem Bir Zata

Muhterem Efendim… Kadim muarefemize dayanarak şu satırları kaleme almış bulunuyorum. Geçmiş Ramazan’larda ve başka zamanlarda beş yıldızlı, lüks, içlerinde içki içilen, çeşitli fuhşiyyat yapılan, restoranlarındaki etlerin şarapla terbiye edildiği, mutfaklarındaki ızgaralarda domuz eti ile dana etlerinin birlikte kebab edildiği günah, fısk, fücur, isyan ve tuğyan mekânlarında iftar yemekleri, ziyafetler verdiğiniz görülmüştü. Bunlar, bağlısı bulunmakla şeref duyduğumuz İslâm dininin mukaddes hükümlerine, Ahmedî Şeriat’ın koyduğu sınırlara ters düşen yerlerdir. Bu gibi mahallerde gösterişe, lükse, israfa, tüketim çılgınlığına yönelik ziyafetler, hele iftar yemekleri verilmesi sizin gibi bir Müslümana, mümessil bir zata asla yakışmamaktadır. Affınıza sığınarak bundan böyle bu kabil yerlerde iftar ziyafeti ve başka yemekler vermemenizi temenni etmekteyim. Sürç-i lisan eyledimse bağışlayınız. Baki selâm ve hürmetler.

Beynim Zonkluyor

Ramazandayız. Gece sahura kalkıyorum, sabah namazını kıldıktan sonra biraz istirahat ediyorum. Akşam oluyor, iftar ediyorum. Her gün gazeteye bir yazı hazırlıyorum. Uyuyorum, uyanıyorum, geziyorum, velhasıl günlük hayatımı yaşıyorum. Lakin beynimde bir ukde, içimde büyük bir endişe var. Memleketimin, milletimin, devletimin hali ne olacak? Durum hiç parlak değil. Sanki patlamaya hazırlanan, içten içe kaynayan, homurtuları duyulan bir yanardağın üzerindeyim. Gelecek karanlık görünüyor. Geçen gün haftalık bir derginin başmakalesinde okudum. Yazar, “Türkiye dibe vurmuştur ama yine de iki şey yüzünden ayakta kalacaktır, bunların biri sağlam bir âile yapısına sahip olması, ikincisi de ülkenin gırtlağına kadar kara paraya gömülmüş bulunmasıdır” diyordu. Yahu, kara para bolluğu bir ülkenin, bir halkın, bir devletin bekasını, ayakta kalmasını, devamını sağlar mı? Kara para bir belâdır, uğursuzluk, şeâmet ve felâket kaynağıdır. Âile yapısına gelince, tek başına onun sağlam olması bunca kötülüğü dengeleyebilir mi?

Ülkelerin, milletlerin, devletlerin çok kötü günleri olmuştur. 1945’te Almanya ve Japonya İkinci Dünya Savaşı’nı kaybetmişler, feci şartlar altında kayıtsız şartsız düşmanlarına teslim olmuşlardı. Ama kısa zamanda toparlandılar ve bugün o hale geldiler ki, sanki son büyük savaşın mağlupları değil, galipleri onlardır.

Biz İkinci Dünya Savaşı’na girmedik, onun tahribatına mâruz kalmadık. Lakin içimizden yıkıldık, çöktük. Türkiye bu hallere düşecek ülke miydi?

Süleyman Demirel otuz beş senedir siyaset sahnesinde. Defalarca başvekillik yaptı, iki defa askerî darbe ile iktidardan düştü, sonunda cumhurbaşkanı olarak Çankaya’ya çıktı. Ondan sonra ne olacaktır?

Halkımızın büyük kısmı temizdir, dürüsttür, namusludur, iyi kalplidir. Lakin bu iyi çoğunluk güçsüzdür, cesaretsizdir. Ülke küçük egemen azınlıkların, mutlu ve putlu lobilerin oyuncağı olmuştur. İyi vatandaşların cesaretsiz ve şaşkın, kötülerin cesaretlice gözü kara olduğu bir ülke batmış demektir.

Peki “Emr-i mâruf nehy-i münker yapması gereken hayırlı bir ümmet” olarak Müslümanlar ne yapıyor? Binbir cemaate, hizbe, fırkaya, gruba bölünmüşler, paramparça olmuşlar, kırsal kesim ve gecekondu zihniyetine saplanmışlar, yollarını şaşırmışlar. Böyle bir durumda Türkiye’nin necatı, felahı, salahı için çalışabilirler mi?

Bazı kimseler ülkenin bugünkü idarecilerine sövüp sayıyor, Allah’ın onları kahretmesi için beddua ediyor. Ne kadar yanlış bir şeydir bu. Bir uçaktasınız veya bir gemiyle yolculuk yapıyorsunuz ve pilotlara, kaptanlara kızdığınız için beddua ediyorsunuz. Yahu uçak düşerse, gemi batarsa siz de helâk olmayacak mısınız?

Peygamber haber vermiş: “Siz ne haldeyseniz öyle idare olunursunuz” buyurmuş.

İdarecilere, kaptanlara beddua edilmez, salahları için dua edilir.

Müslüman kesimde saçma sapan işler yapılıyor. Bir imam tanıyorum, muhterem sanki inşaat kalfasıdır. Cami avlusuna kocaman ve modern bir helâ yaptırttı. Eski meşrutayı yıktırıp konforlu bir lojman inşa ettirdi. Caminin son cemaat mahallini berbat alüminyum doğramalarla kapattı. Korkunç betonlar, çirkin boyalar, yakışıksız mermerler; kaloriferler, yel makinaları, ışıldaklar, zırıldaklar, fırıldaklar. Güzelim tarihî cami tanınmaz hale geldi. Kıymetli eski eldokuması halı ve kilimler atıldı, yerlerine berbat mı berbat makina dokuması paçavralar serildi. Camiye vakfedilmiş eski hüsn-i hat levhaları, şamdanlar da yok oldu. Ona sorarsanız bu yapılanlara islâmî hizmet diyor. Böyle hizmet olur mu? Bunlar hizmet değil, hezimettir.

Bir cemaat var, Müslümanlardan harıl harıl para topluyor. Topladıkları milyarlarca dolarlarla yurt dışında, uzak ülkelerde birtakım müesseseler kuruyorlar. Peki Türkiye batıyor, onun için düşündükleri bir çare ve çözüm yok mu?

Laikler ve çağdaşlar akıllarını başörtülü kız öğrencilere takmışlar engizisyon papazları gibi eziyet ediyor, onların yüksek tahsil hakkını engelliyorlar. Müslümanların büyük kesimi ise marjinal işlerle uğraşıyor. Bu arada Türkiye’nin durumu her geçen gün biraz daha bozuluyor.

Yirmi otuz Türkiyeli aydın; bir kısmı sağcı bir kısmı solcu, bazısı Sünnî bazısı Alevî, kimisi Türk kimisi Kürt, bir bölümü Şeriatçı öbür bölümü laik kesime mensup olarak toplansalar, kafa kafaya verseler ve ülkeyi bugünkü bataklıktan çıkartmak, selâmet sahiline çekmek için bir “Toplumsal barış ve ulusal uzlaşma misakı” hazırlasalar iyi olmaz mı?

Bu işi yapacak yirmi otuz kişi yok mu bu ülkede? Ecevit ile Baykal, her ikisi de solcu, laik, çağdaş, Atatürkçü modern kafalı insanlar. Niçin birbirlerine can düşmanı kesilmişler?

Beride sağcı geçinen liderler var. Niçin bir araya gelemiyorlar, birleşemiyorlar? Müslümanlar da param parça. Halbuki bilhassa böyle bir zamanda onların birlik halinde olmaları gerekmez mi?

Yazıklar olsun ki, herkes kendi menfaatinin, kendi benliğinin esiri olmuş. Dudaklarda riyakârâne “Vatan, millet, devlet, Türkiye” lafları var ama yüreklerde “Ben, ben, ben… Para, para, para… Mal, cah, riyaset…” ihtirasları ve şehvetleri hâkim.

Sıkıntılı günler geçiriyoruz. Biz bu kafada gidersek, bu sıkıntılar daha da artacaktır. Volkan patladığı zaman ne sağcı kalır ne solcu. Ne Sünnî kalır ne Alevî. Ne Şeriatçı kalır ne Laik. Hepsi cümbür cemaat enkaz altında kalır, lavlar arasında helâk olur. Ya Rabbi, içimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helâk etme. 30 Aralık 1998 Çarşamba

Yorumlar kapatıldı.